Çeteler ve devlet

8 Ekim 2004

Yeraltı dünyasına ilişkin her operasyonda aynı şey oluyor. Mutlaka, çete yöneticilerinin bazı kamu görevlileriyle ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor. Bu ilişki bazen basit bir parasal ilişki olabiliyor, bazen de ortaya çok daha karmaşık yumaklar çıkıyor.İstanbul'da son olarak yürütülen çete operasyonunun ucunda yine bazı kamu görevlileri çıktı. Her soruşturmada da sağdan soldan bazı yargı görevlileri çıkıyor. Ama sürekli olarak adları çıkanlar aynı "çekirdek kadro"nun, Susurluk grubunun içindeki kişilerdir.Bu grubun, bütün "iyi" örgütlenmiş ve "yüksek gelirlere" ulaşmış suç örgütleriyle ilişkileri olduğu anlaşılmaktadır.Bu gerçek çoktandır herkesin gözü önünde. Hemen hemen her vatandaş bu ilişkilerin nasıl "sıkı ilişkiler" olduğunu öğrendi.* Ancak bazı çevreler halen bu ilişkilerin aklanması için kullanılan "vatan millet" edebiyatının etkisi altında.* Bu çeteler sanki "vatana hizmet" amacıyla kurulmuşlardır. Sanki bu çete mensupları ve yöneticilerinin, Türkiye'nin başındaki en büyük belalardan biri olan uyuşturucu trafiğiyle ilgileri yoktur. Sanki onlarca tehdit, şantaj, adam kaçırma ve cinayet suçları para için değil "vatan için" işlenmiştir.Yine aynı şey olursa...Çetelerin, suç örgütlerinin devlet içine bu kadar sağlam bir şekilde sızmalarının altyapısı yine 12 Eylül askeri yönetiminin ve onun lideri Kenan Evren'in ucuz politikaları sayesinde atılmıştır. Sola karşı ülkücülerin kullanılması, bunların olayları istenmeyen aşamalara götürmesiyle sonuçlanınca çare olarak "İslamcı gençlerin teşvik edilmesi" bulunmuştur.Teröre karşı çare olarak da kontr-terörün haydutlar, suç dünyasından insanlarla yapılması görülmüştür.* Bu altyapılar hazırlandıktan sonra, hastalığın yayılması son derece kolay olmuştur. Ve bu hastalık bugün "Neşter Operasyonu" adı verilen soruşturmada ortaya çıktığına göre, yüksek yargıya kadar ulaşmıştır.* Çetelerin devlet içindeki uzantılarının temizlenmesi, suç dünyasının ilişki kurduğu bütün kamu görevlilerinin yargı önüne çıkarılması sağlanmadan "devlete güven"in geri gelmesi mümkün değildir.Bu yönde daha önce de çeşitli girişimler olmuş, ancak bu girişimler yine devlet içinden sağlanan koruma sistemlerine takılmıştır.* Bu kez de aynı şey olursa, devletin çetelerle ilişkisini kesmek için kararlı olduğuna ilişkin hiçbir inanç ayakta kalamaz. Eski hamam eski tas sistemi yürümeye devam eder.

Devamını Oku

İki ayda ne yapılabilir?

7 Ekim 2004

Avrupa Birliği liderleri iki ay sonra Türkiye hakkındaki kesin kararlarını açıklayacaklar. Büyüklerden İngiltere ve Almanya'nın, daha önce açıkladıkları gibi, Komisyon'un önerisine uyacakları bellidir. Fransa'da ise tartışmalar devam edecektir.* Avrupalı siyasilerin hemen tümünün, Türkiye'ye ilişkin karar verirken kendi kamuoylarıyla sorunları olacaktır. Bunda, sağ partilerin Türkiye üzerinden yürüttükleri propagandaların etkisi de vardır. Ancak son yıllarda Türkiye ve Türk dendiğinde insanların gözlerinin önüne gelen olguların payı daha da büyüktür.* Ortalama bir Avrupa vatandaşı eğer gazete okuyor ve televizyon haberlerine göz atıyorsa, Türkiye adını duyduğu haber ve görüntülerin bizim açımızdan hiç de olumlu olmadığı kesindir.Son yirmi yılda Türkiye, askeri yönetim, askeri mahkemeler, tutuklanan insanlar, öldürülen insanlar, siyasi cinayetler, faili meçhul cinayetler, PKK terörü ve buna karşı kontr-terör uygulamaları dolayısıyla hep gündemde olmuştur. Türkiye, düşünce suçu diye çağdışı bir kavramın var olduğu, insanların görüşleri ya da yazıları dolayısıyla hapse atıldığı bir ülke olmuştur.* Türkiye, Batı basınına ve televizyonlarına ekonomik ve siyasi krizlerle, radikal İslam tartışmalarıyla, türban kavgalarıyla yansımıştır. Her 1 Mayıs'ta polislerle gençlerin kıyasıya dövüştüğü birkaç ülkeden biri olarak Türkiye herkesin kulağına çalınmıştır.Devlet değil, sivil toplumBugün Avrupa'da, tabii ki aydın kesimlere değil, ama ortalama vatandaşlara Türkiye sorulduğu zaman ya bu korkunç görüntüler dökülecektir ya da bunların arkasındaki deniz, güneş ve turizm ülkesinin imajları.* Türkiye'nin bu imajı iki ayda değiştirmesi mümkün değildir. Ama bu, hiç uğraşmamak gerektiği anlamına da gelmez. Önümüzdeki iki ayda, mümkün olabildiğince Avrupa kamuoylarının Türkiye imajını değiştirmek yönünde çaba göstermek şarttır.* Bu çabanın kesintisiz sürmesi ve önümüzdeki 8-10 yıl, görüşmeler ne kadar sürerse sürsün, aynı yoğunlukta devam etmesi de şarttır.Bu çabanın devlet kuruluşları eliyle yapılması ise söz konusu bile olamaz. Devreye girmesi gerekenler bütün sivil toplum örgütleridir, devlet de bunlara destek olacaktır.Avrupa Birliği halklarının Türkiye'yi içlerine sindirmelerinin başka yolu yoktur.

Devamını Oku

Koşul yok, ön uyarı var

6 Ekim 2004

Avrupa Birliği Komisyonu'nun tavsiyesi beklendiği gibi çıktı. Raporda yer alan ifadelerle ilgili olarak bazı yorumlarda, raporda yeni koşullar olduğu öne sürüldü.* Raporda yeni herhangi bir koşul bulunmuyor. Görüşmelerin "kesintiye uğrayabileceği" durumlar için bazı "uyarılar" var.Yasa değişiklikleriyle ilgili maddeler de zaten daha önceki raporlarda yer almış unsurlar. Raporda, bunların hızla yürürlüğe girmesi için de "uyarı" var. Ve bunu da "yeni koşul" olarak göremeyiz. * Şunu söylüyorlar:Görüşmeler başlıyor diye demokratik sürecin devamını önleyecek bir gelişme olmamalı, Türkiye rehavete kapılmamalı, her şey tamamdır rahatlığına girmemelidir.* Başka ülkelere bu yapılmadı da neden Türkiye'ye yapılıyor?Bu sorunun cevabı da yine kendimizdedir. On yıl önce komünist blok içinde yer alan ülkeler, on yılda her şeyi yapmış ve AB üyeliğinin gerektirdiği kriterleri yakalamıştır. Türkiye ise Avrupa ile ilk anlaşmasını 1963'te yapmış, sonra 34 yıl kımıldamamıştır.Bundan sonraki on yıl, Türkiye için Avrupa Birliği'nin "maddi" kriterlerini yerine getirme, buna karşılık da gerekli destekleri alma dönemidir.Önümüzdeki on yılda TürkiyeAncak Avrupa Birliği yetkilileri dünkü açıklamalarında "sivil toplum"dan söz ettiler, "halkların yakınlaşması"ndan, "halklar arasında diyalog kurulması"ndan söz ettiler.Bunlar şu anlama geliyor:Türk halkı da yeni dönemin zihniyetine uyum sağlamak durumundadır ve Türkiye kendini Avrupa halklarına daha iyi tanıtmalıdır.* Bu on yılda sadece tarım tartışılmayacak, Türkiye'nin kültür ve sanat hayatının canlılığına da bakılacaktır.* Sadece para birimiyle ilgili zamanlama konuşulmayacak, Türkiye'nin trafik kazalarında dünyanın ön sıralarından inmesine bakılacaktır.* Sadece yatırım teşvikleri konuşulmayacak, polisin gösteri yapan öğrencileri tekme tokat dövme sahnelerinin sona erip ermediğine dikkat edilecektir.* İşgücü göçü tartışılırken rüşvetin en alt düzeye inip inmediğine de bakılacaktırTürkiye için önümüzdeki on yıllık dönem, çok hızlı ve sindirilmiş toplumsal gelişmelerin yaşandığı, gerçek "hayat kalitesi" ne dönük her şeyin yapıldığı bir dönem olacaktır.Türkiye, Avrupa Birliği için en önemli "vize"yi almıştır, bunun bütün gereklerini de yerine getirecektir.

Devamını Oku

Önemli olan son cümle...

5 Ekim 2004

Avrupalılar şu anda Türkiye'yi tartışmıyorlar. Türkiye üzerinden kendi geleceklerini tartışıyorlar. Türkiye de onların geleceğinde çok önemli bir yer tutuyor.Türkiye'nin Avrupa ile müzakerelere başlayabilmesi için gerekli adımları atmış olduğundan kimse kuşku duymuyor. Birçok ülke ile kıyaslandığı zaman, Türkiye çok önemli hukuki ve idari reformları çok kısa sürelerde gerçekleştirdi.* Avrupa kamuoylarında, özellikle de sağ partiler ve onlara oy veren kesimlerde din meselesinin ağırlığı olduğunu kabul etmek zorundayız.Bu kesimler, on yıl sonra 80 milyon Müslümanın katılacağı ve bu nüfusun ülkesinin AB'nin en büyük ülkesi olduğu bir Avrupa'dan çekiniyorlar. Onlara göre böyle bir Avrupa; yani en büyük üyesi Türkiye olan ve birliğin toplam nüfusunun yaklaşık dörtte birini Müslümanların oluşturduğu bir Avrupa fikri onlara korkutucu geliyor.* Türkiye üzerinden tartışılan bir diğer mesele de, gelecekteki Avrupa'nın nasıl bir siyasi birlik olacağı. Bazı kişiler de sınırları bu kadar genişlemiş ve büyük kültür farklarının yaşanmakta olduğu bir Avrupa Birliği'nin kendilerinin özlediği siyasi birliğe ulaşamayacağını düşünüyorlar.* Türkiye ile birlikte gelen, bir de iş gücüne bağlı nüfus sorunudur. Türkiye'nin genç nüfusunun, yaşlanmış Batı Avrupa ülkelerinde çok hızlı ilerlemesinin ekonomik mantığı olsa da büyük toplumsal sorunlar yaratabileceği korkusu yine Avrupa'nın güncel tartışma konularından biri olmuştur.Aslolan sürecin başlaması* Fransa'da ise Türkiye ile Avrupa'nın ilişkileri bir süredir tümüyle bir iç politika malzemesine dönüşmüştür. Türkiye'nin üyeliğine karşı olanlar seslerini öyle yükseltmiştir ki, radikal sağa göz kırpan bütün merkez partileri bu havaya kapılmıştır. Bu ülkede ayrıca Avrupa Anayasası üzerine de büyük bir kavga yaşanmaktadır. Karşı olanlar, Türkiye'yi de bu tartışmanın ve mümkünse referandumun kapsamına sokarak karşı havayı güçlendirmeye çalışmaktadır.* Avrupa Birliği Komisyonu'nun yarın açıklayacağı Türkiye raporunda tek bir cümle önemlidir. Bu da son cümledir ve burada "Türkiye ile görüşmelerin başlaması önerilir" ifadesinin yer alması kaçınılmazdır.Bunun dışında, Türkiye için "yeni şart" gibi görünecek olan, ancak aslında Avrupa'nın kendi geleceği ile ilgili kuşkularından kaynaklanan birçok unsurun var olması Türkiye'yi rahatsız etmemelidir.Elbette raporun her cümlesi, her virgülü noktası didik didik edilerek tahliller, yorumlar yapılacaktır. Ancak bütün bunlar yapılırken olayın esası, yani Türkiye'nin gerçek uyum sürecinin başladığı hususu gözden kaçırılmamalı, ayrıntılar içinde boğulmaktan kaçınılmalıdır.

Devamını Oku

Ilımlı İslam

5 Ekim 2004

Bu formülü Batı'da bir kesim, özellikle Amerikalılar pek seviyor ve sık sık kullanıyor. "Ilımlı İslam"ı şu anda savaştıkları radikal İslam'ın dışında ittifak yapabilecekleri ve radikal İslam'ı geriletmek için kullanabilecekleri bir seçenek olarak görüyorlar.Buldukları tek örnek de Türkiye. Bugün seçim kazanarak iktidara gelmiş olan AKP'nin siyasi İslam kökenli olması, buna karşılık ana siyasetlerinde Avrupa Birliği'ne endekslenmiş olması bazı Batılıların "ılımlı İslam" tanımına kaynak oluşturuyor.Formül Batılı bakış açısı içinde bir anlam kazanmaktadır. Ancak bu bakışın fazlasıyla "doğucu" ya da eski Fransızca deyimle "oryantalist" olduğunu da Batı'ya anlatmak gerekiyor.Türkiye, halkının tümüne yakını Müslüman olan laik bir ülkedir. Türkiye'nin laiklik anlayışında dinin siyasi bir referans olması kabul edilemez. Bu nedenle toplum, siyasi İslam'ın iktidara yaklaşmasına tepki göstermiştir.Şu anda bazı Avrupa ülkelerinde kökeni Marksist olan ancak zaman içinde merkeze yakın sosyal demokrat çizgiye gelmiş partiler vardır, bunların arasında iktidarda olanlar da vardır.Hiç kimse bunlar için "ılımlı komünist" tanımını kullanmamaktadır. Eğer bu partilerin siyasi çizgilerinde ya da yapılarında, kökenlerinin etkisi görülüyorsa bunların bu geçmişi de ayrıca belirtilmektedir.Türkiye için doğru tanımAKP dolayısıyla Türkiye'yi "ılımlı İslam" ülkesi olarak nitelemenin Amerika'nın bugünkü Ortadoğu ve İslam dünyası politikaları açısından bir anlamı olabilir. Bu politikaların yanlışlıkları da başından beri belirtilmektedir.Eğer Bush yönetimi yerinde kalır ve bu politikalar geçerli olmaya devam ederse ABD'nin Türkiye'ye biçtiği rol de "ılımlı İslam" tanımı içinde kalacak demektir.Ilımlı İslam, ülkenin siyasi yönetim, devlet yönetimi, hukuk sistemi ve toplumsal örgütlenme düzeyinde dini kurallardan, İslam'dan belli ölçülerde etkilenmiş olması anlamına gelir.Çeşitli hesaplar içindeki Batılı politikacılara ve olayı anlamadan kolay formüllerle geçiştiren kişilere Türkiye'nin "ılımlı İslam" gibi bir kavramla yan yana anlamayacağını sürekli anlatmak gerekiyor.Türkiye laik bir ülkedir. Halkının yüzde 99'u Müslümandır. Türkiye'de en küçük azınlıklar dahil herkes için dini inanç özgürlüğü vardır. Hiç kimse dini inançları yüzünden baskıya uğramamaktadır.Türkiye'yi tanımlayan iki kavram demokrasi ve laikliktir.

Devamını Oku

Temel milli yarar?

4 Ekim 2004

Türk halkı zina ile uğraştı, dünya zina ile uğraştı ve TCK tasarısı, ellerini kaldıran milletvekillerinin bile bilmedikleri bir şekilde yasalaştı.Kanundaki 346 maddenin büyük çoğunluğunu halkın başından bilmesi ve anlaması olanaksız. Ama zina meselesiyle birlikte bir şeylerden kuşkulanmak gerekirdi.TCK Meclis'ten geçip, artık ayrıntılar yeni yeni okunmaya başlanınca ilk "oyun" ortaya çıktı.Bu, TCK'nın "temel milli yararlar" başlıklı 305'inci maddesidir. Bu maddeye göre "temel milli yararlara karşı hareket etmek" suçtur. Bu yönde hareket ederken "dolaylı olarak kendisi ve başkası için yarar sağlamak da suçtur."Böyle hızlıca okunduğunda "ne var bunda" diyebilirsiniz. Ama maddenin gerekçesine bakıldığında bu maddeye dayanılarak yapılabilecek olanların korkunçluğu ortaya çıkıyor.Madde Meclis Komisyonundan geçerken yazılan gerekçede iki örnek veriliyor.Birinci örneğe göre "Türk askerleri Kıbrıs'tan çekilsin" demek bu maddeye göre suçtur.İkinci örnek de, "Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler kıyıma uğramıştır" olarak verilmektedir.Osmanlı İmparatorluğu'nu batıran, bütün savaşları kaybeden, hayaller uğruna Anadolu halkının kıyımına yol açan bir siyasi kadronun yanlışları ayan beyan ortadayken, İmparatorluk vatandaşı olan bir halkın kıyıma uğradığının tartışılacak yanı yok iken bunu söylemenin "temel milli yararlara" aykırı olduğunu savunmak için bayağı izansız olmak gerekir.Hele ki Kıbrıs'ta köprülerin altından bunca su aktıktan sonra, Cumhurbaşkanı'nın torunu bile "Kıbrıs Cumhuriyeti" kimliği ve pasaportu alırken, onu korumak için Türk askerinin orada kalmasını savunmak, asıl anlamsızlıktır. Kıbrıslı Türkler "Kıbrıs Cumhuriyeti" vatandaşı olmakta, buna karşılık onları korumak Türk askerine düşmektedir!Bu anlamsızlığı söylemek "temel milli yararlara" aykırı imiş! Bu gerekçeyi yazanlar herhalde çevrelerinde ne olup bittiğinin bile farkında değiller.Bu madde nasıl geçebildi?Maddenin devamındaki "dolaylı olarak kendisi ve başkası için yarar sağlamak" da herhalde Türk hukuk tarihine geçecek bir ifade. Tabii ki temel hukuk kavramlarının nasıl ayaklar altına alındığının örneği olarak.Örnek: Bir Türk vatandaşı bir yabancı gazeteye yazı yazar da bunun için bir telif ücreti alırsa ve bu yazıda savunduğu fikirleri bir yargıç ülkenin "temel milli yararlarına" uygun bulmazsa, 15 yıla kadar hapis cezası alabilir.Hatta diyelim ki, bir işadamının Alman ortağı var, yani bu ortaklıktan yarar sağlıyor. Ülkenin "temel milli yararları"na girmesin diye herhangi bir konuda fikir beyan edemez. Ya da sadece Ankara'nın resmi görüşlerini tekrarlayabilir.Peki... "Türkiye ABD'nin yanında Irak'a girmeliydi" görüşünü savunan birisinin çocuğu bir Amerikan okulundan burs alıyorsa... O da 15 yıl hapis yiyebilir.Bu maddenin nasıl geçtiğini sadece AKP değil CHP de açıklamalıdır. Tabii ki böyle bir madde geçerken, yasa tasarısını doğru dürüst inceleyip kamuoyunu aydınlatmayan hukukçular da aynı sorumluluk altındadır.

Devamını Oku

Hırs ve sersemlik

2 Ekim 2004

Bir Hintli gezgin, çok güçlü bir "dilek ağacı"nın varlığını duymuştu.Yıllarca onu bulmak için gezdi dolaştı. Sonunda, edindiği bütün bilgileri biraraya getirip baktığında artık "dilek ağacı"nı bulmak üzere olduğunu görüyordu.Çok yorulmuştu.İlk gördüğü ağacın gölgesine uzanıverdi. Uykuya dalmadan önce aklından son geçen, "uyandığımda şöyle güzel bir kuzu olsa da oturup yesem"di.Biraz sonra nefis bir et kokusuyla uyandı. Bir kuzu kendi kendine ateşin üzerinde dönüyor, yanında çeşitli baharatlar da yemeğe oturacak olanı bekliyordu.Gezgin önce olanca açlığıyla kuzuya saldırdı. Yemeye başladıktan sonra aklı başına geldi. Dilek ağacını bulmuştu!Emin olmak için aklından geçirdi: "Yıllardır aynı giysilerle geziyorum, şunların yerine şöyle güzel giysilerim olsa..."Gözünü kapadı, bir süre kapalı tuttu...Sonra gözlerini açıp üstüne başına baktı. Bütün giysileri değişmişti. Üzerinde en zengin beylerin giydikleri türden giysiler vardı.Evet. "Dilek ağacı"nı bulmuştu!Bu arada kuzuyu yemeye devam etti. Bitirdikten sonra, aklından "şimdi bir kahve iyi gider" düşüncesi geçti.Cezve ile fincan hemen önünde belirdi.Kahvesini höpürdetirken aklından geçirdi:"Güzel bir at olsa da dönüşte yorulmasam..."Mükemmel bir at önünde duruyordu.Gezgin yine aklından geçirdi: "Şöyle bir küp altın olsa da bundan böyle rahat etsem..."Altın dolu küp, önünde hazırdı.Aklına başka bir mesele geldi: "Yıllardır kadın yüzü görmedim, şöyle hoş bir kadın olsa... Hatta iki, üç kadın olsa..."Üç güzel kadın hemen çevresini alıverdi..Bir süre geçtikten sonra yine midesi kazındı:"Şöyle birkaç cins tatlı olsa da damağım ağzım bir tatlansa..."Tepsilerle tatlılar hemen önüne dizildi.Tatlıları silip süpürdükten sonra gezginin üzerine bir rehavet çöktü. Göz kapakları ağırlaşıyor, kendi kendilerine kapanıyordu. Dayanamadı, tekrar ağacın gölgesine uzandı.Son olarak "buralarda kaplan da vardır" diye aklından geçiriyordu.Kaplan başucunda bitiverdi.

Devamını Oku

İnsanı savunmak

1 Ekim 2004

Şu anda Ankara'da çok önemli bir toplantı yapılıyor. 90 ülkeden 500'ü aşkın insan yaşadıklarını aktarıyor ve "insanı savunmak" için buldukları yöntemleri tartışıyorlar.* Toplantının adı "İnsan Hakları Olimpiyatı" konulmuş. Hazırlayanlar, ABD'de kurulmuş olan "İşkence Mağdurları Merkezi", "Helsinki Yurttaşlar Derneği" ve TODAİE (Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü).Bu kurum, Türkiye'de nitelikli kamu görevlisi yetiştirilmesi için kurulmuş ve bu yönde çalışan en önemli kurumlarımızdan biri.Toplantının Ankara'da yapılması, organizasyonda TODAİE'nin yer alması; ayrıca, 90 ülkeden gelen insanların Karayolları Genel Müdürlüğü ve Devlet İstatistik Enstitüsü salonlarında toplanabilmeleri Türkiye'nin "çağ atlama" çabasının sonunda başarılı olabileceğinin göstergesidir.* Toplantıyı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül açtı, kapanış konuşmasının da Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından yapılması bekleniyor.Bir sürü olumsuzluğun arasında böyle bir görüntü bile, Türkiye'nin geleceğine olan güvenimizi tazelememiz için yeterli nedendir.Kuru edebiyatla olmuyorToplantıya katılanlar sabahtan akşama kadar birbirlerine kendi yaşadıklarını ve insanları savunmak için neler yaptıklarını anlatıyorlar. Bunun içinde ücretsiz avukat sisteminin kurulması da var, Müslüman ülkelerde Kur'an'ın bir insan hakları ve barış bayrağı olarak değerlendirilmesi de var.* İnsanın savunulması sadece kuru bir "insan hakları edebiyatı" ile olmuyor, olamaz. Bunun için bütün toplumun ya da toplumun en geniş kesiminin bu konuda hassas olması gerekiyor.Bu "geniş kesim" içinde tabii ki en önemlisi, güvenlikle ilgili sorumluluk taşıyan kamu görevlileridir.Türkiye, yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen insanın savunulmasında ileri bir aşamaya gelmek durumundadır.Bunun için de "Türk yaratıcılığı"nın en ilginç örneklerinden biri olan "aydınlık için bir dakika karanlık" eylemini hatırlamalıyız.Dileriz ki bir daha böyle yöntemler bulmaya da Türk toplumunun ihtiyacı olmayacaktır.

Devamını Oku