Başbakan Tayyip Erdoğan bugün Brüksel'de Avrupa Birliği yetkilileri ile görüşecek.Herkes birbirine soruyor: Ne yapacak, ne diyecek?1- Ankara'da yaptığı gibi "iç işlerimize karışmayın", TCK değişikliğini kendi takvimimize göre yaparız, halkın eğilimine göre de zinayı kamu suçu yaparız ya da yapmayız, diyecek.2- İçerde geri adım atmış gibi olmayalım. Üzerimize gelmeyin, TCK değişikliğini ekimde çıkarırız, ama siz bu sözümüze inanın ve 6 Ekim raporunu olumlu yazın, diyecek.3- Daha önceki anlaşmamıza göre TCK değişikliğinin orta vadede, önümüzdeki yıl içinde yapılması gerekiyordu, bu tarihi biz öne çektik. Sizin şu andaki tavrınız yeni bir şart koşma durumudur, buna hakkınız yok, diyecek.Asıl soru ortada duruyorErdoğan her ne kadar "müzakere" görüntüsü vermeye çalışsa da, ortada bir "müzakere" durumu yok. Avrupa'daki Türkiye karşıtlarının bayram ettikleri ve avaz avaz "Biz söylemiştik" diye bağırdıkları bir ortamda AB Komisyonu'nun Erdoğan'a özel bir "anlayış" göstermesi güçtür.AB yetkililerinin ne diyeceği bellidir:* "Türk Ceza Kanunu değişikliğini 6 Ekim'den önceye yetiştirebilirsiniz... Meclis tekrar toplanır, iki maddeyi ve yasanın tümünü oylar. Bu yarım saatlik bir istir. Ayrıca zina meselesinin şu anda tartışılması ve gündeme getirilmesinin yanlış anlamalara yol açtığı için daha ilerde tartışılmasının doğru olacağını söylersiniz."* Avrupa Birliği'nin ne diyeceğini duymak için Brüksel'e kadar gitmeye gerek yoktu. Eğer Tayyip Erdoğan bu geziyle AKP'nin en muhafazakâr tabanına "İşte ayaklarına kadar gittim, ikna edemedim, ama bunun için çalıştım" mesajı vermek istiyorsa, bu da gereksiz bir çabadır.* Avrupa Birliği tavrını açık olarak bildirmiştir. Bu tavrı "esnetmesini" beklemek de bir başka saflık olur. Avrupa Birliği Komisyonu, raporunu "ihtimaller" ve "vaatler" üzerine değil, somut olgular üzerine yazacaktır.CHP Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırdı. Meclis Başkanı karar vermek için Başbakan'ın kararını bekliyor. Başbakan da bugün yapacağı görüşmelerin sonucunu bekliyor.Asıl soru ise hâlâ ortada duruyor: Bütün bunlara ne gerek vardı?
Avrupa Birliği treni bir kez daha ve son kez, kesin olarak kaçacak mı? Bugünün sorusu, yarını belirleyecek olan soru budur. Geri kalan her şey bugün için ayrıntıdır, kafaları karıştıran ayrıntılar da şu anda yaşanan sıkıntının nedenidir.Beklenen çok açıktı: Meclis olağanüstü toplantısında Türk Ceza Kanunu değişikliklerini geçirecek ve böylece Türkiye'nin AB'ye verdiği yasalara ilişkin taahhütlerin en önemlisi yerine getirilmiş olacaktı.Bunun ardından, 6 Ekim'de açıklanacak olan AB Komisyonu ilerleme raporunda, Türkiye'nin Birlik kriterlerine uyum konusunda en önemli adımları atmış olduğu ve tam üyelik görüşmesi için tarih tespit edilmesi gerektiği belirtilecekti.İki hafta önce durum buydu, şimdi ise tam tersine dönmüş görünmektedir.* İki hafta önce bütün Batı medyası Türkiye'nin AB üyeliğinin gerekliliğini sayıp döküyordu, şimdi ise Türkiye'deki yönetimin "İslamcı özlemleri"ni tartışıyor.* İki hafta önce, Türkiye'de AB üyeliği için büyük bir toplumsal uzlaşma olduğu, AKP hükümetinin de bu yönde en ciddi adımları attığı tekrarlanıyordu, şimdi ise Hükümetin AB üyeliği konusundaki niyetinin ciddi olup olmadığı konuşuluyor.Yapılacak bir tek şey var* Türkiye'nin AB üyeliği sadece hükümetin bir sorunu değildir. Bu hükümet AB konusunda topluma açık vaatte bulunmuş; bunu gerçekleştirmek ve Türkiye'nin daha demokratik bir ülke olması için her şeyi yapacağını taahhüt etmişti.* Taahhüdünden geri dönüyorsa bunu da Türk halkına açıkça bildirmek zorundadır. Bu da aslında hükümetin siyasal meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelir.* Hükümet olmak demek, kafasına göre temel politikaları değiştirme hakkına sahip olmak değildir.Artık son kritik haftaya giriliyor. Eğer hükümette ve Başbakan Erdoğan'da hakim olan düşünce bu haftayı, Avrupa Birliği yetkililerini ve liderlerini ikna için kullanmaksa bundan hemen vazgeçmelidir. * Yapılacak tek bir şey vardır. Meclis'i hemen tekrar toplamak, TCK'nın son iki maddesini geçirmek ve onay için derhal Cumhurbaşkanı'na göndermek.Türk halkıyla Avrupa Birliği'nin rahatlatacak ve iki hafta öncesine geri dönülmesini sağlayacak tek çözüm budur. "Delikanlı" havalarıyla, "Biz hükümetiz" babalanmalarıyla sorunu çözmek söz konusu değildir.Eğer Avrupa Birliği'nden Türkiye'ye görüşme tarihi verilmezse, ülkenin geleceği belirsizliğe sürüklenmiş olacaktır.Bu da bugünkü hükümetin kaldırması mümkün olmayan çok ağır bir sorumluluktur.
Avrupa Birliği dün resmen açıkladı: Eğer Türk Ceza Kanunu değişikliği geçmezse, Türkiye Kopenhag kriterlerini yerine getirmemiş olacak ve tam üyelik için görüşmelerin başlaması söz konusu olmayacak.* Bu sonuç doğrudan doğruya Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sorumluluğu içindedir.Başbakan, zina tartışması başladığı sırada meseleye hakim olamamış, yapılan uyarıları dinlememiş, tam tersine, TCK'yı geri çekmiştir.Bunlar da bir siyasi taktik olarak görülebilirdi. Ama en ağırı, Başbakan'ın Avrupa Birliği'ne "içişlerimize karışamazsınız" diye bağırması olmuştur.O üslup, her yerde tipik AB düşmanlarının üslubudur. Avrupa Birliği üyeliğinin koşullarını o ülkenin kendi egemenlik alanlarına müdahale olarak görenler aynen bu üslubu kullanmaktadırlar.* Görünen odur ki, Başbakan'ın bu konuşması kendisinin, partisinin ve hükümetinin inandırıcılığına büyük darbe indirmiştir.* İki yıl boyunca en önemli hedefinin Türkiye'nin AB üyeliği olduğunu söyleyen Başbakan, ortaya bir zina tartışması çıkınca en sert AB karşıtı üslubu kullanmaktan kaçınmamıştır.Erdoğan'ın sorumluluğuBaşbakan Erdoğan önümüzdeki günlerde Brüksel'e gidecek ve AB yetkilileriyle görüşecektir.Ne diyecektir?* Bu aşamadan sonra "vaat" niteliğindeki herhangi bir sözünün inandırıcı olması mümkün değildir.Kuşkusuz içerde de gevelenmiş bazı gerekçeleri tekrar etmeye çalışacak, "TCK ile bağlantılı diğer yasaların geçmesi ve bütün reformların birlikte yapılması için gecikiyoruz, ama en kısa zaman bunu yapacağız" diyecektir.Erdoğan'ın son konuşmalarını izlemiş olan herhangi bir yetkilinin bu söz üzerine hareket etmesini beklemek saflık olur.* Türkiye'nin geleceğine son büyük sabotaj, bizzat Başbakanı tarafından yapılmıştır.Son iki haftadır, dünyanın etkili bütün yayın organlarında, gazetelerinde, televizyonlarında Türkiye büyük haber olmaya devam etmektedir.Bütün bunların Türkiye aleyhine Batı'da kulis yapmakta olan çevrelerin ekmeğine yağ sürdüğünü anlamamak için de saftan biraz daha fazla olmak gerekir.Türkiye kendi kalesine gol atmadı. Türkiye kendi ayağına kurşun sıkmadı.* Türkiye'nin Başbakanı ülkesinin kalesine gol attı, ülkesinin ayağına kurşun sıktı, Türk halkının geleceğine yönelik en büyük sabotajlardan birinin faili oldu.Bu durumu düzeltmek de tümüyle kendisinin sorumluğundadır.
Zina meselesinin patlak vermesinden bu yana, olup bitenler üzerine çeşitli "taktik" analizler yapılıyor.1- Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AKP içinde ve kamuoyu nezdinde yüksek puana ve etkiye sahip olma durumunu devam ettiriyordu. Başbakan Erdoğan zina tartışmasını bahane olarak kullanıp hem AB'ye hem CHP'ye verilen söz ve anlaşmalardan dönerek onun prestijini kırdı.2- AKP içindeki radikal gruplar, tarikatlar daha önce verilmiş sözlerin yerine getirilmeyişinden çok rahatsızdı. Zina meselesini fırsat bilerek seslerini yükselttiler, güçlerini gösterdiler. Erdoğan da onların güç gösterisine boyun eğdi.3- Krizi tırmandıran bizzat Tayyip Erdoğan'dır. Erdoğan AKP'nin çekirdek tabanında, tarikatlardaki rahatsızlığı bu gösteriyle dindirmek istiyor. Böylece radikal muhafazakâr tabana "biz aslında değişmedik ama elimizden gelen budur" mesajı verilmiş oluyor ve bu kesimlerin "gazı alınıyor".4- Başbakan Erdoğan'ın karmaşık "taktik" oyunları yok. Daha önce imam hatip ve YÖK olaylarındaki gibi bir denemede bulundu. Hem medya hem de Avrupa blok halinde tepki gösterince sinirlendi, işin içinden nasıl çıkacağını kendisi de bilmiyor. Türk Ceza Kanunu'nun geri çekilmesi ve Meclis'in tekrar 1 Ekim'e kadar tatile girmesi bu paniğin sonucu.Bu, siyasi beceriksizliktirBunların biri ya da hepsi doğru olabilir. Avrupa Birliği ile ilişkileri geren, Türkiye'nin bir kez daha tam ortadan ikiye bölünmesine neden olan bir kriz, ihtimallerden hangisi geçerli olursa olsun, aslında bir siyasi beceriksizlik ürünüdür.Türk halk ikiye bölünmüştür. Çünkü bir kesim bu tartışmayı hâlâ "zinanın serbest olması" diye anlamaya devam etmektedir. Bu kesimin insan haklan ve bireysel özgürlükler konusundaki "geri" takıntılarını korumaya devam ettikleri bu tartışmayla tekrar ortaya çıkmıştır.Bu durum aynı zamanda şu anlama gelmektedir:* Toplumumuzun bir kesimi Avrupa Birliği standartlarının ne olduğu konusunda bilgi sahibi değildir.George Orwell 1948 yılında şöyle diyordu: "Bazı insanlarla konuşamazsınız, onlara cevap veremezsiniz. Mesela vejetaryenler, mesela komünistler. Onlarla ilgilenmeden kendi sözlerinizi söylemeye devam etmelisiniz. Belki bir şeyler olur, onlar da sizi dinleyebilir..."Orwell, 56 yıl önce örnek olarak vejetaryenleri ve komünistler gösteriyor.Bugün olsa kimleri gösterecekti?
Yaşlı bilgenin öğrencilerinin akıl erdiremedikleri bir mesele vardı: Bilgenin fazla dostu yoktu.Yalnız bir dostu ile her gün görüşürlerdi. Fazla önemli bir şey konuşmasalar da her gün ya bilge ona gider, ya da dostu bilgenin yanına gelirdi.İkinci bir dostu ise arada bir gelir ve o dostunun ziyaretinden pek de memnun olmadığını bilgeyi iyi tanıyanlar anlarlardı.Bu, uzaklardan gelen bir dosttu.Üçüncü bir dostu vardı bilgenin. Bu dostu ise bilgeyi ziyarete hiç gelmez, zaman zaman bilge ona giderdi. Onun bulunduğu yer de pek yakın değildi.Aylar ve yıllar işte böylece geçiyordu. Bilgenin öğrencileriyse bu hiç akıl sır erdiremedikleri dostluk düzeni hakkında kendisine bir şey soramıyorlardı.Günün birinde yine uzaklardan gelen dostu uğradı, bilgeyle uzun uzun konuştular. Sonra dost gitti, bilge öğrencilerinin yanına geldi.Bu kez öğrencilerden biri cesaretini toplayıp, bilgeye bu ziyaretin neden keyfini kaçırdığı sordu."Hayır" dedi bilge, "Keyfim kaçmadı, ama biraz yoruldum."Öğrenci hemen atıldı:"O uzak köydeki dostunuz ziyaretinize geldiğinde keyifsizleşiyorsunuz ama siz ona her gidişinizden sonra çok keyifli dönüyorsunuz?..""Doğru" dedi bilge, "Siz herhalde buradaki dostumla her gün görüşmemi de merak ediyorsunuz...""Evet" dediler öğrencileri hep birlikte."Anlatayım" dedi bilge ve söze başladı:"Dostlar üçe ayrılır. Buradaki dostum hava gibi, ekmek gibi, su gibidir. Nasıl ki hava, su ve ekmeği de çok miktarda almam gerekmiyor, sadece yeterli miktarda ama her gün almam gerekiyorsa onu da her gün görürsem ondan beslenebilirim.Arada bir yanına gittiğim dostum ilaç gibidir. Canım sıkıldığı zaman ya da bir sorunu çözemediğim zaman onun yanına giderim. Rahatlamış ve keyifli olarak dönerim.Arada bir buraya gelen dostum ise hastalık gibidir. O da benden derman bulmaya gelir. Ben onun için ilacım. Onu iyileştirmeye çalışırken ben yorulurum.İnsanların çok ya da az sayıda dostu olabilir. Ama kaç dostu olursa olsun, dostları bu üç türden birindendir. Hava, su, ekmek gibi dostlar, ilaç gibi dostlar ve hastalık gibi dostlar..."
Herkes ağzından çıkanı duymak zorundadır. Hele bir kişi ülkenin başbakanı ise her ağzına geleni asla söyleyemez. Ne kadar öfkelenirse öfkelensin, kendine hakim olmak, iyice düşünerek konuşmak zorundadır.Başbakan Tayyip Erdoğan dün ağzından çıkanı duymama durumundaydı. "Avrupa Birliği bizim iç işlerimize karışamaz" dedi, "Avrupa Birliği bizim için olmazsa olmaz değil" dedi. Ayrıca "AB sözcüsünün Türkiye'nin parlamentosuna yönelik bir talebi olamaz" dedi.Bunlar düzeltilmesi bile zor sözlerdir. * AB'nin Türk parlamentosundan talebi olur. Çünkü siz de gidip herhangi bir Avrupa ülkesinin parlamentosu, ABD parlamentosu karşısında sizi ilgilendiren bir konuda şu ya da bu kararı alması için fikir beyan ediyorsunuz, çalışıyorsunuz.* Avrupa Birliği'nin Kopenhag kriterleri adı verilen anayasası, tümüyle "iç işlerini düzenleme" kurallarından oluşmaktadır. Bugüne kadar bunu kabul edeceksiniz, yasalarınızı bunlara uydurmak için çalışacaksınız sonra yumurta kapıya geldiği zaman ve konu zinayı kamu suçu yapmak gibi bir saçmalık olduğunda "AB bizim iç işlerimize karışamaz" diyeceksiniz.* Kim, hangi sözünüze, hangi politikanıza inanacaktır?En ağırı da "Avrupa Birliği bizim için olmazsa olmaz değil" sözüdür. Bu, "başka seçeneklerimiz var" demektir. Bunu söyleyen, o seçenekleri de söylemek zorundadır. Eğer AB'nin ortaya koyduğu uygarlık projesine, ileri demokrasi projesine katılmak niyetinde değilseniz, kafanızın ardında ne olduğunu da söyleyeceksiniz.Seçenekler bunlar mı yoksa?Evet seçenekler vardır. İran, Irak, Pakistan, Afganistan, Libya, Cezayir, Sudan vs. Her konuda konuşmaya "bizler Müslüman olarak" sözüyle başlıyorsanız, seçeneğiniz de herhalde Amerikan mandası ya da Rusya'yı model ve ağabey olarak görmek değildir.* Başbakan, medyaya seslenerek söylediği "AB üzerinden politika yapmayın" sözünün ne anlama geldiğini de ancak kendisi biliyor olmalı. Eğer kastettiği medyanın bütünüyle, birkaç radikal yayın organı dışında, Avrupa Birliği yoluna destek vermesi ise Ankara'da, hükümetin tepesindeki durum sandığımızdan daha vahim demektir.Başbakan'ın dünkü sözlerini, kendi "gerçek" tabanından gelen baskılar nedeniyle bunalmasının bir sonucu olarak gören, bu nedenle önemsenmemesi gerektiğini düşünenler olabilir.* Ama başbakanların böyle hakları yoktur, başbakan olmayı istediklerine göre bunun gereğini yapacaklardır, yani ağızlarına geleni söylemeyeceklerdir.
Üç gündür Meclis'te Türkiye'nin en önemli yasa reformu yapılıyor. Bu kadar önemli bir reformdan kamuoyuna kalan, bir kısım AKP'linin devam eden çabaları nedeniyle "zina" meselesi...TRT'nin üçüncü kanalı Meclis çalışmalarını sürekli olarak canlı yayınlıyor. Bu yayını izleyen her vatandaşın açıkça görebileceği bir durum TCK görüşmelerinde açıkça ortaya çıkıyor.* Maddeler okunmakta, başkan "kabul edenler etmeyenler" demekte ve madde geçmektedir. Üç günde 300 madde "görüşüldü." Ve tek tük söz alan milletvekilleri de "anlaşmaya uyarak" herhangi bir değişiklik önergesi vermeyeceklerini belirterek, sadece "kayda geçmesi" için konuştular.Örneğin dün kabul edilen bir madde ile hekimler kendi mesleklerini uygularken "muhbirlik" yapmak zorunda bırakılıyor. CHP'li milletvekili bu maddenin tıp biliminin temel yasası olan "Hipokrat yemini"ne aykırı olduğunu belirtti, ama değişiklik önergesi verilmedi ve madde kabul edildi.Bir başka madde "bekâret kontrolü" yapılmasına imkân veren maddeydi. Yine bir CHP'li milletvekili bu maddenin insan haklarına, kadın haklarına ve Türkiye'nin imzaladığı birçok uluslararası anlaşmaya aykırı olduğunu anlattı.Sonra bu madde kolay kolay anlaşılmayacak bir şekilde değiştirildi ve kabul edildi.Vekillerimiz...Bu manzara, Türkiye'de parlamenter demokrasinin durumu hakkında bir fikir vermektedir. Partili milletvekilleri hükümet ve parti yönetimlerinin kararlarına göre el kaldırmakta ve büyük olasılıkla neye evet neye hayır dediklerini de fazla umursamamaktadırlar.Meclis'teki iki parti anlaştı ve Türkiye'nin en önemli yasal reformu yapılıyor. Milletvekilleri divan katibinin okuduğu, oylanacak madde metnini "biraz" dinliyor ve sonra el kaldırıyor.Denebilir ki, "Bırakırsan da gidip zina meselesine takılıyorlar!"* Doğrudur, bu kadar önemli işler sadece milletvekillerine bırakılamayacak kadar önemlidir, onlara bırakıldığı vakit, ülke sık sık saçma gündem maddelerine mahkûm kalabilmektedir.Yapmak zorunda kaldıkları işin asıl önemli noktalarına "takılmak", bunları tartışmak ve temel alanlarda ülkenin biraz daha ilerlemesi, vatandaşların daha ileri haklara sahip olmaları için kafa yormak ve çalışmak yerine zina ile uğraşmaktan kendini alamayanlar görülmektedir.* Doğrudur, ciddi meseleleri, bu meselelere dair zihni bir birikimi veya en azından zihinsel bir ilgisi bulunmayanlara bırakmamak gerekir.* Bu milletvekillerini esasen liderler seçmiş, Meclis'e getirmişlerdir. Liderlerin bu milletvekillerinden istediği zaten ciddi konularla, cidden ilgilenmeleri ve çalışmaları değildir, istendiği zaman istendiği yönde el kaldırmalarıdır.Onlar da zina gibi meseleler bulur, onlarla vakit geçirirler.
Devletin memuru çok. Devlet, memurlarına geçinebilecekleri ücreti veremiyor.Memurlar doğal olarak doğru dürüst ücret almak istiyor. Devletin memuru çok ama devlet memur sayısını azaltmak yerine çeşitli hilelere başvurarak memur almaya devam ediyor.Ücretler ne kadar az olsa da, devlet ne zaman memur almaya kalksa on binlerce insan kuyruğa giriyor.* Devletten maaş almak, imparatorluk döneminden beri ve cumhuriyetin bütün dönemlerinde en "güvenli" geçim kaynağı olmuştur. Ekonomik faaliyetlerde en büyük pay devletin olursa, merkezi yönetim bütün ipleri kendi elinde tutarsa, tabii bütün bu işler için çok fazla memur ve işçi istihdam etmek gerekecektir.* Memur ücretleri, 60'lı ve 70'li yıllarda sendikal hareketlerin güçlenmesi ve büyük sektörlerde önemli toplu sözleşmeler yapılmasıyla özel sektörün gerisine düştü.12 Eylül'ün Devlet Başkanı Kenan Evren, ilk konuşmalarından birinde bir generalin bir garsondan daha az kazanmasından yakınmış ve bu durumda suçlunun sendikal haklar olduğunu savunmuştu. Sorun yanlış ortaya konulur daha doğrusu ortada meseleyi anlayamama gibi bir sorun olursa, bulunan çözüm de Evren'in çözümü gibi olur. Sendikal hakları kısıtlarsınız, özel sektörde çalışan işçiler de doğru dürüst ücret alamaz ve herkes "aşağıda" buluşmuş olur.Neyi çözüyorsunuz?!Bugün Türkiye'deki işsizlik sorunu, belki de cumhuriyet döneminin en ağır düzeyindedir. Bu bir gerçek. Devletin ihtiyacından fazla memur çalıştırdığı da başka bir gerçek.Son dönemde, IMF'i kandırmak için memur alımları daha çok devletin, yani siyasilerin denetiminde olan ve özelleşmeyi bekleyen kuruluşlar aracılığıyla yapılmaktadır. Bunlardan birinde sadece "güvenlik elemanı" sayısının 7 bine çıktığı bilinmektedir. Bu başarı önceki koalisyonun ortaklarından MHP'ye aittir ve şimdiki hükümet tarafından da devam ettirilmektedir.* Memurun insanca yaşayacak bir ücret almaması devletin ayıbıdır. Elinde olmayan kaynaklara dayanarak memur sayısını şişirmek de yine devletin ayıbıdır."Ne yapalım, milyonlarca işsiz var" gerekçesiyle memur sayısını şişirmeye devam ederken bütün memurları daha da ağır bir geçim sıkıntısına mahkûm etmek neyin çözümüdür?* Devlet memurlarına insanca yaşabilecekleri ücreti verecek, ama bunu bir "sosyal politika" aracı yapmayacak, partililere imkân olarak kullanmayacaktır.