Zina meselesi, gündeme düştüğü hızla gündemden çıkıverdi. En azından dün Meclis'te AKP ve CHP yöneticileri arasında yapılan görüşmelerden böyle bir sonuç çıkıyor.Tartışma oldu bitti, ardında ne kaldı? * AKP açısından yeni kuşku bulutları kaldı. Bu parti erkânının, fırsat bulduğu anda zina meselesine benzer meseleleri gündeme getirebileceği ve popülist "kaşımalar" yapabileceği kuşkusu kaldı.Geçen ay konu zina idi. önümüzdeki ay buna benzer herhangi bir başka konu gündemin ortasına aynı şiddetle düşebilir.Bu ne olabilir sorusunun cevabını vermek kolay değil. Çünkü bir ay önce hiç kimse zina meselesi etrafında böyle bir yangın çıkacağını tahmin edemezdi.* Bir başka sonuç Avrupa'nın AKP ile ilgili bakışındaki değişikliktir. Avrupa bugüne kadar AKP'yi "ılımlı ve demokrat muhafazakâr" bir parti olarak görmüş, bu iktidarın gerek Avrupa Birliği gerekse demokratikleşme yolunda attığı adımların samimiyetine inanmış durumdaydı.AKP'liler zina meselesiyle bu bakışı zayıflattılar. İleri bir demokrasiye gerçekten bağlı bir partinin böyle anlamsız bir konuya takılmasının ve partinin bakanlarıyla, milletvekilleriyle zina diye tutturan bir havaya girmesinin kaçınılmaz sonucu budur.Daha dün "kadın ve aileden sorumlu" kadın bakan, zinanın bir kamu suçu olmasına taraftar olduğunu söylüyordu. Yine AKP'li bir kadın milletvekili aynı görüşte olduğunu ekranda tekrarlıyordu.Kaybettiren oyunlar...Eğer dün Meclis'te yapılan görüşmelerin ardından zina meselesinin gündemden çıkarıldığı doğruysa bile bu konu birçok AKP'linin kalbinde türban ve imam hatip konularının yanına, yani "dondurulmuş" sorunların yanına gitmiştir.* "Dondurulmuş" sorun, her an tekrar ısıtılabilecek sorundur. Meclis'te Türk Ceza Kanunu değişiklikleri dün görüşülmeye başlandı. Bu görüşmeler süresince bazı milletvekilleri "kendi kafalarına göre" önergeler verebilir ve "tribüne oynamaya" devam edebilir.AKP ya da AKP içinde kimileri "çekirdek tabanın" en geri duygu ve düşünceleriyle oynamaya devam ettikçe kayıp hanesi de kabaracaktır
Zinayı kamu suçu sayarak hapis cezası verilmesine ilişkin tartışma bugün Meclis'te başlayacak.Türk Ceza Kanunu'nda hukukçulara göre "devrim" niteliği taşıyan en kapsamlı "çağdaşlaşma" şu anda zina ve benzeri maddelerle gölgelenmek isteniyor.Değişiklik paketi Meclis komisyonuna geldiği andan itibaren yapılan bazı değişiklikler yine "geri" bir toplum hevesinin ürünü olarak kayıtlara geçti.* Töre cinayeti tartışılırken, maddeye "töre cinayetinin indirim nedeni olmayacağı" konuldu, ama "namus cinayeti" ne böylece ceza indirimi yolu açıldı.* Cinsel ayırımcılığı yasaklayan maddeden "cinsel yönelim" ifadesi çıkartılınca, eşcinsellere bu durumlarından dolayı kötü muamele yapmak suç olmaktan çıkarılmış oldu.* Müstehcenlikle ilgili madde biraz karıştırıldı ve neredeyse mini eteğe bile müstehcenlik damgası vurabilmenin yolu açıldı.Kürtaj süresi ilk tasarıda, bütün dünyada olduğu gibi 12 haftaydı. Bu süre 10 haftaya indirildi.Kafaların içindeki...Bunlar, Meclis komisyonunda kotarılan "bozma"lar. Tümüne bakıp, bir de zinanın kamu suçu olması isteği eklendiğinde tabii ki insanların aklına "ne oluyoruz" sorusu gelecektir.Olup bitenlere Batı'dan bakıldığında, hepsinin bir arada bir tür şeriat özlemini yansıttığını görmek kaçınılmazdır.* Doğu'dan, yani İran'dan, Afganistan'dan bakıldığı zaman da -eğer yetersiz bulunmayacaksa- son derece doğal karşılanması kaçınılmazdır.* Bunlarla yerinilmiyor, bir de "hafifletme" gündeme getiriliyor: Hukukun temel ilkelerinden biri olan "kanunu bilmemek mazeret sayılmaz" ilkesi yumuşatılıyor.Yani bazı suçlardan yargılanan insanlar mahkemeye çıkacak ve "efendim, bunun suç olduğunu bilmiyordum" diyerek daha az ceza alacak...Hepsini bir arada düşündüğünüzde bir kısım AKP'li zevatın kendi toplumuna, kendi vatandaşlarına ve kendi ülkesinin geleceğine nasıl baktığı ortaya çıkıyor.Bu, çok kötü bir bakıştır. Ve bu bakış, sahiplerinin kafalarının içini yansıtmaktadır.* AKP erkânı hâlâ nasıl bir dünya istediğine, nasıl bir Türkiye hedeflediğine, nasıl bir toplum özlediğine karar verebilmiş değildir.* Bu kararı bir an önce versinler ki Türk halkı da kendi yolunu çizme iradesini kullanabilsin.
Bugün yaşları 27-28'in altında olan gençler için 12 Eylül tarihi fazla bir şey ifade etmiyor olabilir. Yaşları 30'a ulaşmış olanlarsa, o evlerin buz gibi olduğu, insanların sürekli tedirgin yaşadığı günlerden bazı çocukluk anılarını koruyor olabilirler.12 Eylül 1980 günü, sabaha karşı Türk Silahlı Kuvvetleri "tam bir düzen içinde" devlet yönetimine el koydu. Tüm siyasi faaliyetler yasaklandı, partiler kapatıldı, ülkenin bütününde tutuklamalar başladı.* 12 Eylül askeri müdahalesi olmalı mıydı, şart mıydı gibi sorulan sorup durmak artık gereksiz. Son, "klasik" askeri darbeyi de Türkiye'ye sivil siyasiler yaşattı.Dönemin baş kahramanları Demirci ve Ecevit'ti. Bu iki lider, bütün zamanlarını, bütün becerilerini birbirlerini yenmeye ayırmışlardı. Ülkede gerilim sürekli artıyor, her gün onlarca insan canını kaybediyordu.Sıkıyönetim ilan edilmişti. Yani bütün güvenlik sorumlulukları askeri yöneticilere geçmişti. Ama yine durum düzelmedi.Demirel ile Ecevit, Ankara'da tuttukları güreşten başka bir şey görmedikleri için ülkede olan bitene egemen olamıyorlardı.Siviller; ülkeyi yönetmeye talip olan siviller, ülkeyi yönetmek bir yana, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Ve askerler müdahale etti.Bu ders herkeseOlmalı mıydı, olmamalı mıydı sorusunu tartışmanın artık bir anlamı yok.* 24 yıl sonra askeri yönetim döneminin bilançosuna bakıldığı zaman görünen odur ki, Evren de dönemin komutanları da sınıfta kalmışlardır.Bu dönemde yapılan "öngörü" yanlışlarının iki büyük sonucunu da elbette ki Türkiye yaşamıştır ve maalesef yaşamaya devam etmektedir.* Askeri yönetim, Güneydoğu'da gelişen Kürt milliyetçisi hareketleri bastırmak için sopayı seçti. Diyarbakır Cezaevi bir sembole dönüştü. Ve bunun sonucu, PKK'nın kolayca ögrütlenmesi, taraftar bulması oldu.* Askeri yönetim, o dönemde asıl tehlikenin "sol" olduğunu düşünüyordu.İslamcı faaliyetlerin gençleri sol fikirlerden koruyacak bir denge oluşturacağını düşündüler. İslamcı gençler ülkücüler gibi teröre bulaşmayacaklardı. Ama sola karşı güçlü bir karşı ağırlık yaratacaklardı.Üstelik de bu parlak fikir, o sırada ABD'de başlayan "komünizme karşı İslam" stratejisine çok uygundu.Ve bu politikanın sonucu da ortadadır...Geçen 24 yılın ardından o dönemin yöneticileri belki yaptıkları temel yanlışlan görüyorlardır. Belki de "hapishane"nin, işkencenin; düşünceyi suç ve düşman görmenin ülkeye verdiği zararları hâlâ göremiyorlardır.* Ancak, 24 yıllık bu dersi herkesin iyi bellemesi şarttır. Siviller, ülkeyi yönetmeye talip olan siviller işlerinin ehli olmak zorundadırlar. Onlar yönetemediği, boşluk yarattıktan zaman, o boşluk doldurulur. Sonrasında, en başta onların ağlamaya, sızlanmaya hakları olmaz.
Bilge, öğrencileriyle bahçede sohbet ediyordu. Birden, öğrencilerinden bir kavanoz getirmelerini istedi. Öğrencilerden biri içeri gitti ve elinde büyükçe bir kavanozla yanlarına döndü.Bilge, neler olacağını kestirmeye çalışan, dikkat kesilmiş öğrencilerin merak dolu bakışları altında, yerden aldığı büyük taşları kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Çok geçmeden kavanoz taşlarla doldu.Bilge öğrencilerine döndü:"Kavanoz doldu mu" diye sordu.Öğrencileri hep birlikte, "evet doldu" diye cevap verdiler.Bunun üzerine bilge yerden daha küçük taşlar toplamaya başladı ve onları da kavanoza sığdırdı.Öğrencilerine dönüp tekrar sordu: "Kavanoz şimdi doldu mu?"Az önce yaşadıkları deneyimden aldıkları ders üzerine öğrenciler fikir birliği içinde, bu kez "Hayır dolmadı" diye cevap verdiler."Evet dolmadı" dedi bilge ve yere eğilerek avuçlarıyla alabildiği kadar kum alıp kavanozun içine koydu.Kum, kavanozun içinde büyük ve küçük taşlardan kalan yeri doldurdu.Öğrenciler işin nereye varacağını giderek artan bir merak ve heyecanla bekliyorlardı. Bilge onlara döndü ve yine aynı soruyu sordu. Öğrencilerinden "kavanoz dolmadı" cevabını aldı.Bunun üzerine Bilge, hemen yanı başında duran bir bardak suyu aldı ve kavanoza dökmeye başladı.Bardaktan boşalan su da kavanozun içinde kendine yer buldu.Ve Bilge öğrencilerine bu kez, "Bundan ne sonuç çıkardınız" diye sordu.Bir öğrenci Bilge'ye cevap verdi:"Önce suyu ve kumu koysaydık büyük taşlara yer kalmazdı. Önce küçük taşları ve suyu ya da kumu koysaydık yine büyük taşlara yer kalmazdı. Kavanoza mümkün olabildiğince çok şey koyabilmek için önce büyük taşlardan başlamalıyız."Bilge öğrencisinin yanıtını tamamladı:"Öğrenmek de, hayatla ilişki kurmak da işte budur. Siz bir kavanoz olarak önce büyük taşları özümseyeceksiniz. sonra küçük taşları, sonra kumu ve daha sonra da suyu..."
Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli hukuk reformlarından birinin üzerine bu kez "zina" gölgesi düşürülmeye çalışılıyor.Türk Ceza Kanunu'nda en önemli değişiklikler bu son paket içinde yer alacak ve Türkiye bu kez çağdaş bir ceza kanununa kavuşmuş olacak.Ama birileri dayanamadı, zina diye bir mesele gündeme getirdi ve demokrasi yolunda atılan en önemli adımın içine "şeriat" kokusu soktu.Aslında zina meselesinin bu ölçüde tartışılmasının bile ne kadar abes olduğunu söylemeye gerek yok. Birileri kafayı fena halde bu meseleye takmış. Ülkede "namus"un ceza koymakla kurtulacağını sanıyorlar.Ve yine sanıyorlar ki eğer böyle bir ceza konmazsa herkes haldır huldur zina yapacak.* Türkiye'de resmi nikâh olmaksızın imam nikâhı yasaktır, ama isteyen herkes imam nikâhı yapar ve kimse bu yüzden takibe uğramaz.* Türkiye'de çift evlilik yasaktır, ama imam nikâhı sistemiyle, kırsal kesimde biraz varlığı olan hemen her erkek birden fazla kadınla evlidir.Kafa karışık olunca...Şu anda zina meselesi üzerine bu kadar heyecanla gidenler ya iki yüzlüdür ya da cahildir. Türkiye'nin gerçeklerini bilmeden bu konunun üzerine bu şekilde gidilmesini istiyorlarsa cahildirler, bilerek gidiyorlarsa da iki yüzlü ve sahtekârdırlar.* AKP en muhafazakâr tabanına, partinin ilk çıkışındaki "çekirdeğe" yönelik olarak iki yıllık iktidarı boyunca hiçbir gösteri yapamadı. İmam hatiplere üniversiteye girişte avantaj sağlanamadı, türban meselesinin ise yanına bile yaklaşılamadı.En son buldukları da, "mal bulmuş mağribi" gibi sarıldıkları şu zina konusu oldu.* Bu tartışmada esas mesele aslında AKP'nin geleceğe yönelik niyetleridir.Zinayı, şeriattan esinlenmiş bir üslupla kamu suçu yapmak, AKP erkânının geleceğin Türkiye'sine ilişkin kafa karışıklığının önemli kanıtlarından biri olacaktır.* Türkiye Batı'ya doğru, Avrupa Birliği'ne doğru sağlam adımlarla ilerlemeye mi devam edecektir, yoksa abes tartışmalarla, cahillerin kuyuya attığı taşları çıkarmak için uğraşmakla zaman kaybetmeye mi devam edecektir?AKP, bu sorunun cevabını vermek zorundadır.
Bakan kendi gözüyle gördüklerini anlatıyor: Denizli'de çok geniş bir tarım alanı. Uyanıklar, sulama işini çözmüşler, kanalizasyon borularını kırmışlar ve bütün alanı buradan sağladıktan kirli atıkla suluyorlar.Biz de bu meyve ve sebzeleri yiyoruz.Yine bakan anlatıyor.Kemalpaşa'da 85 fabrika bulunuyor. Bunların bir kısmının arıtması var, bir kısmının yok. Olmayanlar verilen komik cezaları ödemeyi arıtmaya para harcamaya tercih ediyor. Arıtması olanlar da, enerji tasarrufu yapmak için geceleri arıtma sistemlerini kapatıyor, yani yine pislikleri denize veriyor.Bu iki örneği, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe kendi gözüyle gördüğü örnekler olarak anlatıyor. Tabii ki ülkemizin dört bir yanı buna benzer yüzlerce çevre katliamı örnekleriye doludur.Bakan, İskenderun'daki zehirli atık yüklü geminin batmasıyla ilgili olarak kendi açısından açıklamalar yapıyor. Bu olay da tabii önemli bir örnek olaydır ve zehirli atık yüklü geminin bir Türk limanına kabul edilmesi ve bu limanda dört yıl boyunca bekledikten sonra batması mutlaka bütün boyutlarıyla aydınlanmalıdır. Bakan bu olayın da önemli olduğunu, ancak Türkiye'nin giderek daha büyük bir 'çevre faciasıyla" karşı karşıya kalacağı alarmını veriyor.'Uygulamasız bakanlık'Sorumlu Bakan"ın bütün anlattıkları acı tablonun ne kadar büyük boyutlarda olduğunu gösteriyor.Türkiye. Avrupa Birliği çevre mevzuatına tam uyumu önümüzdeki ay içinde gerçekleştirecek. Ancak bu mevzuatrı uygulanması için her yıl 4-5 milyar euro gerekiyor. Tabii böyle bir para yok.Çevre Bakanlığı sadece kurallar koyuyor, bunları uygulama yetkisi yok. Sadece yetkisi değil, uygulama yapabileceği bir kadrosu da yok.Çevreyi kirletenlere kesilen para cezaları mahkemelik oluyor ve iyice komik miktarlara indiriliyor.İskenderun'daki gemiye de 150 milyar lira ceza yazılmış, mahkeme bunu 30 milyara indirmiş.Türkiye'nin sahillerinin denetlenmesi için herhangi bir kara ya da hava aran bulunmuyor. Yalnızca Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı'nın çevre açısından denetlenmesi için bin eleman gerekiyor. Şu anda bir eleman yok.Türkiye'nin giderek daha fazla yaşayacağı çevre felaketinin boyutları hakkında Bakan daha birçok örnek veriyor. Bunlardan belki de en önemlisi, yaşanan çevre sorunlarının doğrudan insan üzerindeki etkisi olarak kanser hastalıklarının hızla artması.Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin anlattıkları gerçekten vahim. Bunun anlamı gelecek kuşaklara inanılmaz kirlenmiş, susuz ve ağır hastalıkların sürekli patladığı bir ülke bırakmaktır.Ancak bunun tersi için, yani ülkemizin gerçekten kurtulması için gereken temel unsura sahip değiliz.Çevreye ilişkin hiçbir hassasiyetimiz olmadığı gibi, bu tür sorunlara ilgi gösterenlerin de boş işlerle uğraştığını düşünüyoruz. Ve kirletmeye devam ediyoruz.
Bir zamanlar birileri "rüşvetin belgesi mi olur" demişti. Olur. İskenderun'daki zehirli atık yüklü gemi olayı rüşvetin belgesidir.Zehirli atık yüklü olduğu bilinen bir gemi, başka ülkeler almadığı halde bir Türk limanına alınıyorsa ve evrakta tahrifat yapıldığı da anlaşılıyorsa, bu tam anlamıyla bir rüşvet belgesidir.Söz konusu gemi Türkiye'ye 4 yıl önce giriyor, geminin yükü belli olduğu halde "taraflar birbiriyle davalı" deniyor, "gemi üstünde haciz var" deniyor ve kimse gemiye elini sürmüyor.Ze hirli atık yüklü bir gemi 4 yıl boyunca bir Türk limanında bir ölüm gemisi olarak duruyor ve kimse müdahale etmiyor.Üstelik bu gemi hakkında 4 ay önce "batabilir" diye bir rapor veriliyor, yine kimse kımıldamıyor.Yetkililere soruluyor. Onlar, "Bize ne, gelsin İspanyollar alsın" diye cevap veriyorlar. Yani geminin gönderilmesi için bir masraf söz konusudur ve yetkililer bu masrafı yapmıyorlar.Belki de Doğu Akdeniz'in zehirlenmesi tehlikesi ortadayken ne kadardır bu kaçınılan masraf? Kaç lira için Türkiye'nin denizleri gözden çıkarılmıştır?Bu gemiyi Türkiye'ye kabul eden ve bir an önce gönderilmesi için girişimde bulunmayan bütün yetkililer cinayet suçundan yargılanmalıdır.Bakan görevini yapmazsaÇevre Bakanı birkaç gündür bir şeyler söyleyip duruyor ama doğru dürüst hiçbir açıklama yapamıyor.Bakan bu olayın ortaya çıktığı andan itibaren görevini yapmamış olan herkes hakkında halen soruşturma açmamıştır.Bu soruşturmayı açmamak da açık görev ihlalidir.Türkiye'nin denizleri böyle ağır bir görev ihmaliyle zehirlendiği için bütün Türk vatandaşlarının da hem İskenderun Limanı yetkililerine hem de Bakanlığa dava açma hakları vardır.Kendisini ülkeden sorumlu hisseden bütün vatandaşlar bu davaları açmalıdır. Böylece ülkenin denizlerini göz göre göre zehirleyen bütün yetkililer bunun bedelini ödemeli ve bu bundan sonrakiler için örnek olmalıdır.Bakan soruşturma açtırmıyor. Belki vatandaşların açtıkların davalarda, bu geminin Türkiye'yi zehirlemesi için kimlerin ne kadar rüşvet aldıkları da ortaya çıkar.Çevre Bakanı eğer en hızlı şekilde bu soruşturmayı açtırmazsa, bu geminin Türkiye'ye girmesi için imza atan, limanda kalmasına göz yuman bütün vatan hainleri için hesap verecektir.
Avrupa Birliği'nin en yetkili yöneticilerinden biri olan Verheugen'in Diyarbakır'daki köy ziyaretinin kuşkusuz olumlu yansımaları olacaktır. Köy halkı "AB dede"ye hem doğruları söylemiş, yani köyü nasıl terketmek zorunda kaldıklarını ve geri döndükten sonra zararlarının karşılanmadığını anlatmış hem de Avrupa'yı istediklerini söylemiştir.* Avrupa Birliği'nin yolunun Diyarbakır'dan geçeceğini söyleyenler, zamanında doğruyu görmüş olanlardır."AB dede" Güneydoğu'da köy gezerken, İstanbul'da borsa yükselmiş, Diyarbakır'da karakola saldırılmıştır* Türkiye son üç yıldır ekonomisini tümüyle IMF'e göre yönetmekte, hukuk reformlannı da tümüyle Avrupa Birliği'ne göre sürdürmektedir. Daha önceki kara günlerin anılan dolayısıyla şu andaki durumu en iyimser şekilde karşılıyoruz.Hükümetten beklenen, herhangi bir şeye müdahale edip şu anki gidişi bozmamasıdır. Hukuk ve demokrasi için AB programı, ekonomi için de IMF programına uyulması yeterli görülmektedir.* Bunların ötesinde bir şey yapılmayacak mıdır?"Aman bir yerlere elleşmesinler, karıştırırlar" diyerek bugüne kadar gelinmiştir. Ancak bundan sonra gerçek "hükümet" inisiyatiflerine ihtiyaç vardır.* Türkiye'nin genelinde IMF anlaşmaları dışında ekonomiyi canlandıracak herhangi bir program olmadığı gibi, Güneydoğu için de özel bir program yoktur.Yabancı sermaye gelmiyor, ama yerli sermaye de hiçbir yeni yatırım yapmıyor. "Ne yapalım, yatırım yapmıyorlar" deyip ellerini kavuşturanların ekonomiye katkı olarak buldukları müdahale alanı, kredi kartları "sorununa" el atmak olmuştur.Abesle iştigal...Güneydoğu'da silahların kesin olarak susması gerekmektedir. Hükümetin bu konuda da nasıl bir programı olduğuna ilişkin tutarlı bir açıklama yapılmamıştır.AKP erkânı bugün toplanacak ve "zina" konusunu tartışıp karar verecek.* Güneydoğu'nun özel durumunu "AB dede"ler, ekonominin durumunu da IMF'çiler tartışıp kararlar alacaklar.Kredi kartı verilmesini ve kullanılmasını kısıtlayarak ekonomiyi, zinayı kamu suçu yaparak toplumu kurtarmaya çalışanlar, sadece asıl sorunları kavramadıklarını göstermektedir.Hükümetin ana uğraşı konuları "zina" ve kredi kartları olduğu sürece de ana meseleler olduğu yerde durmaya devam edecektir.AKP erkânı "halkın kendisini desteklediği" inancıyla eski deyimle "abesle iştigal" etmektedir.