Zaferleri kimler kazanır

29 Ağustos 2004

"Rauf Bey sık sık gizlice diyordu ki, hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle. Ordu ne durumda, taarruz edemeyecek mi?14 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi teftiş etmek üzere Ankara'dan ayrılmaya karar vermiştim. Bu münasebetle o gün Mecliste gizli oturumda bazı rica ve açıklamalarda bulundum. Anlattım ki, Sakarya Meydan Muharebesinden sonra, düşman ordusunu Eskişehir-Seyitgazi-Afyonkarahisar hattına kadar takip eden kuvvetlerimiz, ordunun bütünü olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari kıtalarımıza destek vermek üzere ileri sürülen bazı birliklerdi.Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamlamamız için biraz daha süre lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım önlemlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür. Bu bekleme durumumuzu taarruz kararından döndüğümüz ya da gücümüzün buna yeteceğinden ümitsiz olduğumuz şeklinde anlamak ve yorumlamak yersizdir.Bundan sonra şu düşüncelerimi söyledim:Osmanlılar yapacakları harekâtın kapsamının gerektirdiği ölçüde ileri görüşlülükle ve tedbirlilikle davranmadıkları için; daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında hareket ettiklerinden, Viyana'ya kadar gittikleri halde geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra Budapeşte'de de duramadılar, geri çekildiler; Belgrat'ta da yenildiler ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Balkanlar'ı terk ettiler, Rumeli'den çıkarıldılar. Bize içinde henüz (şu anda) düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar.Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun hırslarımızdan, duygularımızdan feragat edelim. Acele etmeyelim.Kurtuluş (halâs) için... Bağımsızlık için, geçmişte ve gelecekte, düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur, olamaz..."***Günümüzün diline dönüştürerek alıntıladığımız yukarıdaki satırlar Nutuk'tan.Bugün 82. yıldönümünü kutladığımız zaferle sonuçlanacak Büyük Taarruz, 23 Ağustos 1921 günü başlayıp 22 gün 22 gece süren kanlı ve yıpratıcı Sakarya Meydan Muharebesinden bir yıl sonra başlatılmıştır. Son derece zor geçen bir yıldır bu. Mustafa Kemal Paşa "bir duman perdesi ardında" adım adım zafere hazırlanırken hem muhalefetle kaynayan Büyük Millet Meclisini hem de orduyu bir arada tutmayı başarmıştır.Yukarıdaki alıntının içeriği biraz düşünüldüğünde zaferin nereden, nasıl ve niye geldiğini anlamak hiç de zor değildir.Nutuk'tan şu satırları da okuyalım:"(...) Ben ilk defa bu işe başladığımda en âkil ve düşünür bazı kişiler bana sordular: Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır? Yoktur dedim. O zaman; o halde ne yapacaksın dediler. Para olacak; ordu olacak ve bu millet bağımsızlığını kurtaracaktır dedim. Görüyorsunuz ki hepsi oldu ve olacaktır."Günümüzde "lider", "liderlik", "vizyon" sözcükleri artık neredeyse herkes için, bolca kullanılıyor. Ama zaferin z'si şöyle dursun, başarının b'sini bile çok ender görüyoruz.NUTUK II, 1921-1927 (1) s: 636, (2) s: 658 Türk Devrim Tarihi Enstitüsü yayını, İst. 1960

Devamını Oku

O, sensin

28 Ağustos 2004

Bilge, kapısı herkese açık olan evinde oturuyor, öğrencileriyle sohbet ediyor, derdi olanın derdini dinliyordu.Kendisi derman bulamazsa, kim bulur diye birlikte düşünüyorlardı, hep birlikte herkese yardımcı olmaya çalışıyorlardı.Öğrenciler, bilgenin her hareketini dikkatle izliyor, her sözünü dinliyor, sürekli olarak bir şeyler öğrenmek için çabalıyorlardı.Bir ara içeriye uzak bir köyden gelen bir adam girdi. Çoktandır bilgenin yanına uğramamıştı. Selam verdi. Buyur edildiği yere otururken;"Çoktandır görüşemedik efendim" dedi, "ama seni çok solgun gördük. Ne o, bir hastalık mı geçirdin? Çok güçsüz ve dertli görünüyorsun..."Bilge, "haklısın" dedi, "kendimi toparlamak için çalışıyorum ve inanıyorum ki kısa zamanda tekrar sağlığıma kavuşacağım..."Öğrencileri hayret içinde baktılar. Bildikleri kadarıyla bilgenin sağlık bakımından hiçbir şikâyeti yoktu.O adam gittikten biraz sonra, yine uzak bir köyden başka bir adam geldi. Gözleri neşe içinde yerine otururken;"Efendim ne kadar sağlıklı görünüyorsunuz... Görmeyeli kendinize çok iyi bakmışsınız, herhalde yiyeceğinize de dikkat ediyorsunuz; yürüyorsunuz, yüzüyorsunuz...""Evet" dedi bilge, "dediklerini aynen yapıyorum ve görüyorsun sağlığım çok iyi, keyfim de çok iyi..."Öğrencileri yine şaşırdılar. Bilge aşırı yemezdi ama sağlıklı yaşam uğruna aşırı bir şeyler de yapmazdı. Biraz yürürdü ama yüzmezdi.O adam da gittikten sonra, öğrencileri bir süredir tanık oldukları konuşmaları düşünerek sessizce beklediler."Anladım" dedi bilge, "az önce iki adamla tamamen farklı şekilde konuştum, siz de buna şaşırdınız..."Öğrencileri hep birlikte "evet" dediler."Her ikisi de kendi durumlarını, kendi iç dünyalarını bende görüyorlardı. Gördükleri benim yüzüm değildi, aslında kendi yüzleriydi. Birincisine moral verdim, kendisine iyi bakması için onu yüreklendirdim.İkincisi ise kendi hayatından çok memnundu, çok keyifliydi, ona da moral verdim; böyle sağlıklı bir hayata devam etmesi için ona destek oldum..."

Devamını Oku

Yalapşap "ekonomi"cilik

27 Ağustos 2004

Hükümetten ekonomi alanındaki genel beklenti, IMF ile yürütülen programa uymasıdır. Siyasilerin alışık oldukları "ruh hali", devletin kaynaklarını "kendi" kaynakları kabul ederek bol kepçe "dağıtıma" girişmektir.* AKP hükümeti de bundan önceki üç partili koalisyon gibi ekonominin duvara dayandığını gördü. Bu tabii ki siyasilerin eski alışkanlığını sürdürmesinin önündeki en büyük engel.Uygulamaya konmuş olan programı sürdürme, hatta biraz zorlanarak ve fazla gönüllü olmadan devam ettirme dışında hükümetin tutarlı bir ekonomi programı olduğunu söylemek mümkün değildir.Bunun bir örneği, tüketici kredilerini ve kredi kartlarını ithalattaki artışın ve lüks ithalatın nedeni sanmaları ya da öyle görmek ve göstermek istemeleridir.* Kredi kartları, bugünün ekonomi düzeninde "nakit para" yerine geçen bir araçtır. İnsanların ceplerinde nakit para taşımak yerine bu plastik kartları kullanmaları birçok kolaylık sağlamaktadır.* Türkiye'nin bugünkü ekonomik koşullarında, dar gelirli kesim için kredi kartlarının başka bir "sosyal" anlamı daha vardır: Enflasyona alışık olan insanların gelecekte gelirlerinin artacağını umut etmeleri doğaldır. Kredi kartlarının yaygın olarak kullanılması da bu umudun bir yansımasıdır. Bu kartlar "harcamayı erteleme" aracına dönüşmüştür.Çek ve senet sisteminin uzun krizler içinde iflas etmesinin ardından kredi kartları bütün bu yöntemlerin yerine geçen bir araç olmuştur. Bugün yüz binlerce insan, bazılarına çok küçük gelecek miktarlar için kredi kartı kullandığı gibi, taksit sistemini de bu kartlarla yürütmektedir. Ve bu işleyişin reel ekonomide bir canlılığı ifade ettiği de bellidir.Küçük mantık, büyük zarar* Kredi kartlarını kullanırken "fazla açılanlar" tabii ki olacaktır. Ama bugün bunu ekonominin hastalıklarının temel nedenlerinden biri sanmak ancak gerçeklerin fazla uzağında olmakla mümkündür.Lüks tüketim araçları ithalatının nedeninin kredi kartlarının kullanımındaki yaygınlık olduğunu sanmak da daha başka sıfatları hak eden bir mantık.Türk ekonomisinin şu andaki sıkıntılarından biri, ihracat artışının çok üzerindeki ithalat artışıdır.Ankara'da oturanların çözüm bulması gereken mesele budur. Bunun yanında asıl mesele de tabii ki artmaya devam eden borçlardır.Ekonominin işleyişini ve yapısal sorunlarını kavramadan, yalapşap "cin fikirler" le durumu idare etmek mümkün değildir.Kredi kartlarına takmak, yüz binlerce insanın "harcamayı erteletme" aracını kullanmalarını daraltmaya kalkmak, küçük muhasebeci mantığının ürünlerinden biri.Cin fikirli muhasebecilerin her şeyi yeni baştan öğrenmeleri zor olduğu gibi öğrenmeye niyet etseler de bu süreçte verebilecekleri zararlar ihmal edilecek boyutta olmayacaktır.Bakkal dükkânı mantığıyla ülke ekonomisini anlamaya çalışmak da aynı şeydir. Ve bunlar, kredi kartlarının kullanımını kısıtlayarak ekonomiyi düzelteceklerini sanırlar.

Devamını Oku

Sarıgül'lü CHP

26 Ağustos 2004

CHP'de Deniz Baykal'a muhalif olanların hepsi "tam siper" oldu. İsimleri "lazım değil," hepsi suspus vaziyette kendilerini saklıyorlar.Bir kişi, (haksızlık etmeyelim daha önce Bedri Baykam vardı) bağıra çağıra genel başkan adaylığını ilan etti.Mustafa Sarıgül, İstanbul'un Şişli İlçesi'nin, (Turgut Özal'ın iktidara geldiğinden bu yana en çok yolsuzluk, hırsızlık eylemlerine konu olmuş belediyedir ve Türkiye'nin 26 belediyesinden sonra gelen, yani yirmi yedinci büyük belediyesidir) iki dönemdir Belediye Başkanıdır. * Şişli'de yaşayanlar Mustafa Sarıgül'den memnun olduklarını her fırsatta söylüyor. Çünkü Sarıgül hiç kimseye nasip olmamış bir "PR" sistemini kurdu. Her yaptığı gazetelerde haber.* Sarıgül bunu ilk kez, 1987'de genç bir insan olarak Meclis'e girdiğinde öğrendi:"Şöhretin kötüsü olmaz."Yeter ki gazeteler senden söz etsin. Yeter ki televizyon haberlerinde adın geçsin. Yeter ki insanlar seni tanısın.Sarıgül bunu çok iyi yapmış ve geçen on sekiz yıl içinde adı, gazetelerde Hülya Avşar kadar sık, o kadar da geniş yer bulmuştur... (O kadar değildir belki ama ona yakındır.)* Şimdi o, CHP Genel Başkanlığını istiyor. Hakkıdır.Madem ki böyle...Hatta bu, herkesin hakkıdır. Şu anda Deniz Baykal'a muhalif otuz milletvekili de kendisini CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturur görebildiğine göre neden Mustafa Sarıgül görmesin...Mantık şuna dönmüştür: "O olduğuna göre ya da beriki olmak istediğine göre neden ben olmayayım!"Mustafa Sarıgül'ün CHP Genel Başkanı olması, Tansu Çiller'in DYP Genel Başkanı ve Başbakan olması gibi bir olaydır. (Sahi, o arada Demirel'in Çiller'e devrettiği ilginç bazı isimler vardı ki onlarla bütün ülke dalga geçerdi, onlar ne oldular acaba?)* Şimdilerde Mustafa Sarıgül önce sağda solda demeçler veriyor, sonra gazetelere, yayın organlarına bir sürü düzeltme gönderiyor.Aslında hiç bu işlerle uğraşmamalı, oturmakta olduğu Şişli'de oturmaya devam etmelidir.Ama hakkını da verelim.Bakıyor ki bu ülkede başbakanlık yapanlar filancadır falancadır. Bakıyor ki İstanbul Belediye Başkanı Başbakan olmuştur. O da haklı olarak "neden ben de olmayayım" diyor.Doğru düşünüyor. Neden o da olmasın. Tansu Çiller bile oldu. Ecevit bile daha düne kadar başbakandı. Demirel "çoban Sülü" idi başbakan oldu.Bunların hepsi Türkiye'nin son 40 yılını "şey" ettiler.O zaman Mustafa Sarıgül'ün de denemeye hakkı vardır.

Devamını Oku

Tek lider

25 Ağustos 2004

Tarih gösteriyor ki, toplumlar için en korkutucu durum, ortada "tek lider" olması durumudur. Şu anda Tayyip Erdoğan dışında "lider" olarak nitelenme ihtimali bulunan herhangi bir kişi yoktur.* Cumhurbaşkanı lider değildir. Hukukçudur. Anayasacıdır. Siyasetçi değildir. Siyasetin kötü bir şey olduğuna inanmış bir kuşaktan ya da çevreden geliyor olabilir ve siyaset yapamaz çünkü bunu bilmediği izlenimi vermiştir. Anayasa Mahkemesi gibi çalışmaktadır.* Ama Sayın Cumhurbaşkanı'na hatırlatılması gerekir ki o mevki siyasi bir mevkidir ve en üst düzeydeki siyasi mevkidir. Sonuçta Meclis tarafından seçilmiş Sayın Cumhurbaşkanı bu milletin, bu ulusun, bu halkın lideri olmak istemiyor. Olabilir.***Ana muhalefet partisinin Genel Başkanı da lider olmak istemiyor. Onun da "ideali" nin tıpkı Bülent Ecevit gibi, küçük bir dükkân sahibi olmak, kendi çabalarının dışındaki etkenlerle genel başkan olmak.* Tabii buradaki göze batan çok ilginç bir tarihi vaka, Sayın Deniz Baykal'ın yıllar geçtikçe ne kadar çok Sayın Bülent Ecevit'e benzediğidir.* Bülent Ecevit, liderliğin kendisine çok fazla geldiğini gördü ve liderlikten vazgeçti, küçük dükkân sahibi olmayı tercih etti. Dağa taşa "Karaoğlan" diye yazan, bu yüzden dayak yiyen, işinden olan insanları terk etti gitti.Deniz Baykal bu örneği tekrar ediyor. İlk örnek bir dramdı ama ikincisi komedi olma yolunda. Bülent Ecevit Türkiye için bir dramdı. Deniz Baykal ise bir komedidir.***Aynı şekilde... Süleyman Demirel bir dramdı, onun yerini bıraktığı... -Evet, bunu hiç unutmamak gerekiyor: Süleyman Demirel'in yerini bıraktığı- Tansu Çiller bir komediydi. Hem de komedinin daniskası.* Demirel bilerek ve isteyerek yerini Tansu Çiller'e verdi. Ve "Leydi'nin topukları" bütün Türkiye'yi ezdi. Tansu Çiller ile birlikte buna ortak olanların hâlâ ortada dolaşmaları da kendileri adına ağır bir ayıptır.***Sonuçta "lider" olmak adına ortada kalan tek siyasetçi Tayyip Erdoğan'dır. Rakipleri birbirlerini elimine etti...Şu anda Erdoğan'a en büyük yalakalığı yapanlar (ki kendileri daha önce Özal'a, Yılmaz'a, Demirel'e, Çiller'e de yalakalık yapmışlardır) Erdoğan'ı "tek lider" ilan etmişlerdir.Haklıdırlar.* Onlar tarih kitabı okumamış, Türkiye ve Osmanlı tarihi hakkında en küçük bir bilgi sahibi olmamış olabilirler. Erdoğan'ı tek lider yapanlar "onlar"ın yanı sıra Çiller, Demirel, Ecevit, Yılmaz, Baykal vesairedir.Şu anda "tek" lider, (genel başkan değil) Tayyip Erdoğan'dır.

Devamını Oku

Çıkmazın çıkarı

24 Ağustos 2004

Her yıl okullar kapanırken ve sınavlar döneminde aynı "acı" rakamlar ortaya dökülür. Üniversite kapısındaki 1,5 milyon genç insanın zaten yarısı umutsuzdur, başarılı olacağına en küçük bir inancı yoktur, tercih bile yapmaz.Okul birincileri üniversiteye giremez, girme hakkı elde edenlerin bir bölümü de maddi nedenlerle eğitimine devam edemez.* Sınavlarda sıfır çekenlerin fazlalığı, her yıl olduğu gibi bu yıl da genel bir "üzüntü" konusu oldu.Yirmi yıldan fazladır bu tablonun esası aynı ve sayılar daha da büyümekte. Aynı Türkiye'nin dış borcu gibi. Her şey herkesin gözü önünde oluyor, ama kimse temelden bir müdahale yapmıyor.Çok milli eğitim bakanı geldi geçti. Sağcısı, solcusu, milliyetçisi, İslamcısı... Ama son otuz yılın milli eğitim bakanlarından biri, adının bugün de hatırlanmasını sağlayacak bir iş yapmadı.En üzücü ve ciddi örnek, kız çocuklarının okula gitmesi, daha doğrusu girmemesidir.Bütün bu yıllar içinde okula giden, gönderilen kız çocuğu sayısı artacağı yerde ülkenin birçok yöresinde durum daha da vahimleşmiştir.Bugün Milli Eğitim Bakanlığı birkaç önemli konuda kalıcı ve etkili çalışmalar yapmak için uğraşmaktadır. Bunlardan biri kız çocuklarının okula gönderilmesidir. Yıllar içinde kronik hale gelmiş bir hastalığın birkaç yıllık "hamleler" ile birden ve tamamen çözülmesi tabii ki mümkün değil.Köylerde yaşayan ve tarımdan geçinen nüfus için "çalışma" ve "kadın" kavramlarının bugünkü anlamıyla yaygın olarak hüküm sürdüğü bir ülkede bu, en zor çözümlenecek sorunlardan biridir.Geleceğe güvenmedikçe* Bakanlığın ikinci çabası eğitim programlarına, müfredata bağlı olarak kalitenin artırılması yönündedir. Bakanlık, okullarda okutulacak olan Türk ve dünya klasiklerinin listesini de açıkladı. Biz, on sekiz yaşına gelmeden önce bütün bu kitapları gençlerimize okutmayı ve sevdirmeyi başardığımız zaman zaten mesele hallolmuş demektir.Bütün bu çalışmaların önünde ise en önemli engel, hâlâ bir dev gibi durmaktadır: Geleceğe ilişkin umutsuzluk.Türkiye'nin genç nüfusunun geleceğe ilişkin umut sahibi olması sağlanmadıkça eğitimin temel meseleleri de bütün çabalara rağmen var olmaya devam eder.* Eğitimin kalitesine, kız çocukların okullaşmasına, sınav başarılarına ilişkin sayılar şu anda bir "çıkmaz" tablosu göstermektedir. Bu tablonun tersine çevrilmesinin yolu, "çıkmazın çıkarı" bulunmak zorundadır.Milli Eğitim Bakanlığı, bütün temel konularda ciddi çabalar içinde görünmektedir. Bu çabaların gerçekten, yürekten desteklenmesi; bütün devlet bürokrasisinin, yerel yönetimlerin desteğinin sağlanması, çıkmazdan çıkaracak yolu da gösterecektir.

Devamını Oku

Gazete satışları

23 Ağustos 2004

Son günlerde Türkiye'de "işlerin iyiye gittiğinin" kanıtlarından biri olarak gazete satışlarının ve okunma oranının hiç de kötü olmadığı gösteriliyor.Ne yazık ki, neresinden toplanırsa toplansın, Türkiye'de gazete satışları, ait olduğumuzu iddia ettiğimiz uluslararası toplumlardaki ortalamaların çok gerisindedir.Ülkelerde gazete satışlarının ulusal ölçeği olarak 1000 kişiye satılan gazete adedi alınıyordu. Son zamanlarda her 1000 yetişkine, yani 18 yaşın üzerindeki kişiye satılan gazete sayısı da yeni bir ölçüm yöntemi olarak kullanılmaya başlandı.İki ölçme yöntemiyle de elde edilmiş sonuçlan yan yana koyarak bir tablo çıkaralım. Her sırada ilk sayı o ülkedeki her 1000 kişiye satılan gazete adedini, ikinci sayı da her 1000 yetişkine satılan gazete adedini göstermektedir.Ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:Norveç..............588......720Japonya............577......667Finlandiya.........455......545İsveç................430.......541İsviçre..............377.......454Avusturya........329.......374İngiltere...........317.......409Almanya...........303.......375Danimarka.......300........347Lüksemburg.....288........352Y.Zelanda.........223........223ABD..................201........264İrlanda.............199........191Tayland............194........253Çek Cumh........175........199Estonya...........175.........237Slovenya..........173........215Slovakya..........171........126Avustralya........168........196Kanada.............167........205Macaristan........167........194Belçika..............158........186Fransa..............145........190Rusya...............141.........199Bulgaristan.......134.........203Malezya............115.........130Hırvatistan........112.........154İspanya............109.........129Ve bunlar da Türkiye'nin sayıları: 1000 kişiye 47 gazete 1000 yetişkine 77 gazeteGelişmiş ülkeler arasında ya da Batımızda, Türkiye'ye yakın derecede az gazete okuyan iki ülke vardır. Biri Portekiz (1000 yetişkinin 83'ü), diğeri Yunanistan (1000 yetişkinin 78'i).Ve ne yazık ki bu iki ülkede de dergi yayıncılığı ve dergi satışları da Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir.* Türkiye'de genel yoksulluk düzeyine göre satılan gazete sayısının yeterli hatta iyi olduğunu savunanlar bir de gazete fiyatlarına bakmalıdırlar.Birkaç örnek verelim:Fransız ve Belçika gazeteleri 1-1,20 euro'ya satılıyor. Yani 2 milyon lira diyelim.Yunan gazeteleri 1 euro'dur. Yani 1 milyon 800 bin lira.Hollanda'nın en çok satan gazetesi Die Telegraph 1,75 euro'ya; Almanya'da ciddi gazete Frankfurter Allgemeine 1,50 euro'ya (2 milyon 700 bin lira), popüler gazete Bild, 0.5 euro'ya (900 bin lira) satılmaktadır.İngiliz Times'in tabloid versiyonu büyüğünün yarı fiyatına, 0.5 euro'ya satılmaktadır.New York Times'ın fiyatı hafta içi 1 dolar, pazar günü 5 dolardır.Aklı selimle değerlendirildiği takdirde bu sayılar, "işlerin ne kadar iyiye gittiği" konusunda yeterince fikir veriyor.

Devamını Oku

'Etik'e boş vermek!

22 Ağustos 2004

Yüksek yargı mensuplarının adlarının "adaleti etkileme" olaylarına karışması ve maddi çıkar kuşkularının doğmuş olması yine "etik" meselesini hatırlattı.Hayatımızda ne kadar "etik" var?Sağlık hizmetleri...Eğitim hizmetleri...Adalet hizmetleri...Güvenlik hizmetleri...İş hayatı...Ticaret hayatı...Bileşik kaplar teorisi en yaygın ve etkili biçimde a'dan z'ye, tüm toplumsal ve siyasal hayatımıza egemen olmuş durumda.Nasıl olsa kimse etik kurallara uymuyor, ben neden uyayım!Bu mantık en ağır biçimiyle geçerlidir.Bu yüzden iş hayatının "mümtaz" şahsiyetleri mafya mensuplarını çalıştırmışlardır. Suç dünyasının insanlarını devlet çalıştırıyorsa, onlar niye çalıştırmasın; işlerini neden "pratik" yollarla görmesinler... Orada etik yoksa burada da olmaz.İş hayatında etikten eser kalmamışsa sporda da etik olmaz. Çünkü sporda etik kuralları geçerli kılmakla yükümlü olanlar etik kurallara inanmamaktadır.* Başarı için her yolun "mubah" ve geçerli olduğu, para kazanmak için her şeyin yapılabileceği inancı toplumun sadece bir "tarafında yaşayamaz.Neden gelmiyorlar?Avrupa Birliği bir toplum projesidir. Ve bu projede "etik" en temel unsurlardan biridir. Farklı toplumların birbirlerine güvenerek bir arada yaşayabilmeleri aynı etik kuralların geçerli olmasıyla mümkündür.* Bir polis yerde yatan bir göstericiyi tekmeleyip duruyorsa, orada o polisin meslek etiği bitmiştir. Ona ceza vermeyen, bunun yanlış olduğunu göstermeyen müdür de meslek etiğini kaybetmiştir. Bu zincirler böyle uzar gider. Bir tarafı mahalle bakkalında diğer ucu yargının tepesindedir.* Her kesim kendi etik kurallarını belirlediği ve kendi içinde bunları sıkı sıkı kovaladığı, denetlediği zaman başkalarının etiği hakkında konuşma hakkına sahiptir.Şu anda Türkiye'de kendi iç temizliğini yapmakla yükümlü olan kesimleri saymaya kalksak, bitiremeyiz.Ama bu temizlik yapılmadan da Türkiye'nin "etik dünya" içinde yer alması mümkün değildir.Türkiye'ye yabancı sermaye hâlâ gelmiyor. Türkiye'de kimse uzun vadeli yatırım yapmıyor.Neden?Bu sorunun cevabını açık yüreklilikle verebildiğimiz zaman, çözüm yolunda önemli bir adım atmış oluruz.

Devamını Oku