Yargıyı asıl yıpratanlar

13 Ağustos 2004

Yargıtay Başkanı, kaçak bir suçluyla ilişkisi dolayısıyla gündeme gelmesinin ardından sürekli açıklamalar yapıyor.Açıklamalarında birçok boşluk var. Ama ikide bir "yargının yıpratılmak istendiği' nden söz ediyor. Son olarak buna bir de "Yargıyı dış mihrakların etkisine sokmak yanlıştır" sözünü ekledi.Yargı da, bütün diğer kurumlar gibi, ancak kendi içinden yıpranabilir. Güçlü kurumları dışından yıpratmak mümkün değildir. Yargıtay Başkanı'nın "dış mihraklar" sözünü olayların heyecanı yüzünden ettiğini düşünmek isteriz. Çünkü konu çok basittir: Kendisinin, yani Yargıtay Başkanı'nın kaçak bir suçlu ile bağlantısı.* Yargıtay Başkanı "MİT ile de görüşürüm" diyor. Elbette görüşür. Ama MİT görevlisinin kendisine doğal yollardan gelmesi durumunda.Yazlığını yapan müteahhit aracılıyla gelen bir MİT görevlisiyle görüşmesi, diğer görüşmeleriyle birlikte açıklanmaya muhtaçtır.O zaman berberi de benzer bir konuda aracılık edebilir, bakkalı da edebilir.Herkese yazık olur...MİT görevlisi, Başkan'ın müteahhidi için "bizim adamımız" demiştir ve kaçak suçlu hakkında bir istekte bulunmuştur. Söz konusu müteahhit aynı suçlunun kaçmasına karışmaktan sorgulanmıştır.Aynı müteahhit, Başkan'ın bir yazlık evini yapmış bir diğerini onarmıştır. Şimdiye kadar yazılan ve söylenenlerden anlaşılan budur.* Ortada iki ayrı yazlık mı, yoksa bir tek yazlık mı olduğu, Başkan'ın müteahhide verdiğini söylediği 33 milyar liranın nasıl bir işin bedeli olduğu da açıklanmaya, çok net açıklanmaya muhtaç konulardır. Eğer bu 33 milyar lira, Bodrum'da bir yazlık villa "yapılması" için ödenmişse durum fena halde karışıktır. Bu müteahhidin çok büyük güçleri olmalıdır ki, Bodrum'da 33 milyar liraya bir yazlık villa yapabilmektedir.Bütün bu karışık açıklamalar arasında, Yargıtay Başkanı'nın bazı sözleri var ki, asıl acı olan onlardır. Şöyle diyor Yargıtay Başkanı:"40 senelik hakimim. Arabam yok. Başka yatırımım yok. Ankara'da 70 metrekarelik kooperatif evim var. Bir de yazlık evim var."İşte böyle; en önemli yargı kurumunun başındaki kişi yazlık ev yaptırmak için çok uygun fiyat veren bir müteahhitle anlaşır ve sonra olaylar böyle gelişir.Herkese yazık olur: Kurumlara da, insanlara da.

Devamını Oku

Tevekkül

12 Ağustos 2004

Bu ülkede yaşayan herkese, olup bitenler karşısında mantığının darmadağın olmaması için en çok gerekli olan şey "tevekkül"dür.* Bir Bakan (ki tevekkül sözünü eden bakandır,) kendi sorumluluğunu iki makinistin, üç makinistin üzerine atıp sorumluluktan sıyrılıyor. Tevekkül gösterin.* Aynı bakan, ülkenin karayollarındaki trafik kazalarının çokluğunu mazeret olarak gösteriyor ve bunların azaltılması sorumluluğunun kendisi gibi yöneticilerin üzerinde olduğunu bilmiyor. Tevekkül gösterin.* Mafya mensupları ya da onlarla bağlantılı kamu görevlileri ya da özel teşebbüs erbabı, yüksek yargının en tepesine kadar ulaşabiliyor. Tevekkül gösterin.* Yüksek yargı mensupları, özel kişi ve şirketlerin davetiyle tatil yapıyor.Tevekkül gösterin.* Biraz fazla yağmur yağıyor, en büyük şehrin göbeğinde üç çocuk ölüyor.Tevekkül gösterin.* Van'da bir aşiret-çete, devletin bileğini büküyor. Oradaki kamu görevlileri rezil olduklarını fark etmiyor. Tevekkül gösterin.* Bir Kürt aşiretinin reisi ana muhalefet partisi başkanını alenen tehdit ediyor.Tevekkül gösterin.* Onlarca toplantı yapıldı, karar alındı, açıklamalar yapıldı, ama futbol stadyumlarında tribünler hâlâ holiganların egemenliği altında. Tevekkül gösterin.* Türk halkına 20 milyar dolardan fazlaya malolan mali skandalların sanıkları bulunamıyor, bulunanlara da bir şey yapılamıyor, devletin ne kadar tahsilat yaptığı tam olarak açıklanmıyor. Tevekkül gösterin...***Bunlar bugünlerin olayları, rezaletleridir. Ya da işte bunlar da, mali skandallarda olduğu gibi, yıllar öncesinden gelmektedir. Bütün bu olaylarda faturalar en alt düzeydeki insanlara kesilmektedir.Bu manzaranın bütününe ancak "tevekkül" ile katlanılabilir.* Tevekkül: İşi Allah'a bırakıp kadere razı olmak. (Ferit Devellioğlu, Osmamlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat)

Devamını Oku

Müfredat tek başına yeter mi?

11 Ağustos 2004

Milli Eğitim Bakanlığı'nın, temel eğitim programlarıyla ilgili son girişimi çok önemlidir. Ders programlarının, içeriklerinin çağdaş eğitim düzeyinin çok gerisinde kaldığını bilmek için eğitim uzmanı olmaya gerek yok.Lise ve üniversite sınavlarına katılan binlerce öğrencinin "sıfır çekme" aşamasında oluşunun başka bir açıklaması yoktur.Temel ve orta öğretimdeki ders programlarının kaba ezbere dayandığı, genç insanların düşünme, tartışma ve öğrenme yeteneklerini geliştirmediğini uzmanlar, hatta Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri de belirtmektedir."Müfredat" değişikliği elbette önemlidir. Ama onun kadar önemli olan daha başka "temel" konular da vardır.Önce öğretenler, eğitenler...Bunlardan biri Türkçe öğretimindeki başarısızlıktır. Üç yüz kelime ile konuşan, çok basit metinler dışında bir şey okumayan, okuyamayan insanlar çoğaldıkça toplumsal gerilik kader olur.1940'lı, 50'li yılların ders kitapları ile bugünkü ders kitaplarını karşılaştıran herkes eğitimde yaşanan gerilemeyi gözleriyle görecektir.* Ne yazık ki, genç insanları eğitmekle görevli olanların, öğretmenlerin iyi yetiştiğini de kimse iddia edememektedir. Bu da büyük bir eşitsizliğe yol açmaktadır. * Ülkenin bazı okullarında iyi yetişmiş öğretmenler çalışmaktadır, bazı okullarında ise kendileri temel eğitime muhtaç öğretmenler çalışmaktadır.Fedakârca çalışan on binlerce öğretmen alınmasın ama, gerçek budur.Sonuç devasa bir eğitim uçurumudur. Bugün ülkemizde bazı okullar, dünyanın en gelişmiş eğitim kurumlarıyla rekabet edecek düzeyde eğitim verebilmektedir. Buna karşılık binlerce okulda ancak biraz okuma ve yazma öğrenebilen on binlerce çocuk okumaktadır.* Milli Eğitim Bakanlığı'nın işe "müfredat reformu" ile başlaması ne kadar yerinde ise iyi yetişmiş öğretim elemanı meselesinin çözümü de aynı derecede önemlidir.Hedef, okuyan, düşünen, tartışan, dolayısıyla sürekli olarak kendilerini geliştirebilen eğitmenler ve eğitilenler olmak zorundadır.Türkiye'nin genç nüfusa sahip oluşu, ancak böyle bir eğitimin temelleri atıldığı zaman bir anlam kazanacaktır. Yoksa yarım ya da az eğitimli milyonların ne kendilerine ne toplumlarına bir yararı olabilir."Binde bir"ler hep buradaİki tren çarpıştı, yine ölüler, yaralılar!.. Yetkililerin söylediğine göre sorun sinyalizasyon hatasından meydana gelmiş. Diyorlar ki: Bu olur, ama binde bir olur...Evet o "binde bir" ya Hindistan'da oluyor ya da Türkiye'de oluyor. Ya da üst üste burada oluyor.Bu "binde bir"lerin hep burada olmasının nedenlerini biliyoruz, ama bilmezden geliyoruz. Biz bilmezden geldikçe o "binde bir"ler bizde olmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Çapraz ateş

10 Ağustos 2004

Bir tarafta kendilerini "solcu" olarak niteleyen Kürt milliyetçileri, diğer yanda kendilerini "İslamcı" olarak niteleyen katiller... Bir tarafta bölücü terör, diğer tarafta İslamcı terör... Her ikisi de Irak'ın kargaşası içinde üslenmiş durumda. Kendilerini bambaşka amaçların savaşçısı olarak görüyorlar ama hedefleri aynı.* Hedefleri Türkiye'nin siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı, Batı'dan kopması, tekrar kendi iç mücadelelerine gömülmesidir.Böyle bir ülke, siyasal İslamcıların rahatça at oynatacaktan, diğerleri için de bölünmesi daha kolay bir ülke olacaktır.İslamcı terör, turistlerin bulunduğu bölgeyi hedef alarak amacını da açıkça göstermiştir. Yıllar sonra turizm gelirlerinde önemli bir aşama gerçekleştirmiş olan Türkiye tekrar "hassas bölge" konumuna getirilecektir.* Son saldırılar bir şeyi daha göstermiştir. İslamcı terör, Batı'da herhangi bir şiddet eylemi yapmakta zorlanmaktadır. El Kaide Batı ülkelerine dönük tehditler savurup dursa bile herhangi bir eylem yapamamaktadır.Ama Türkiye'de kanlı eylemler yapabilmektedir.* Bunun ilk nedeni güvenlik birimlerinin bu örgütleri tam kontrol altına alamamış olmasıdır. Diğer terör olaylarının sanıklarının bazıları halen yakalanmış değildir. Bazı sanıklar mahkemeler tarafından salınmıştır.Sonuçta İslamcı terör örgütlerinin üzerine kesin olarak gidildiğine ilişkin kuşkular vardır ve bunlar haklı kuşkulardır.Terörün eli titremiyor!Türkiye'deki İslamcı terör örgütlerinde toplanan teröristlerin eğitimlerini Afganistan'da, Çeçenistan'da, Bosna'da yaptıkları bilinmektedir. Bu ülkelere gidip gelen kişileri güvenlik birimlerinin bilmemesi, izlememiş olması düşünülemez.* Bir ara Hizbullah ve benzeri örgütlerin Türkiye'de 20 bin kişiyi örgütlemiş oldukları söyleniyordu. Bu insanlar herhalde yok olmadılar. Ve herhalde yirmi yıldır sürgelen bu örgütlenmeler konusunda güvenlik birimleri gerekeni yapmışlardır.* Büyük saldırı dalgasının ardından hiçbir Batı ülkesinde bu örgütler kıpırdayamamıştır. Türkiye'de ise insan öldürmeye devam etmektedirler.Eğer "bazılarının" bunların İslamcı kimlikleri dolayısıyla elleri titremeye devam ediyorsa, bu "yetkililer" hemen kendilerine gelmelidirler. Çünkü ister İslamcı ister bölücü olsun, terör örgütlerinin elleri titremiyor.Türkiye'yi çapraz ateş altında tutmaya devam ediyorlar.Radikal İslamcı örgütlenmelerin üzerine kararlı bir şekilde gidildiği gösterilmediği sürece de bunlar faaliyetlerine, cinayetlerine devam edeceklerdir.* "İslamcı" kelimesi yüzünden kafaları karışanların, bu kelimeyi derhal unutup kendilerine ne ad verirlerse versinler, bu örgütlerin geri bir Türkiye amaçladıklarını ve katil olduklarını düşünerek en kararlı önlemleri almaları beklenir.

Devamını Oku

Bu kafayla 'barış' olur mu?

9 Ağustos 2004

Bazı davranışlar vardır. Bunlara "ayıp" demek bile az kalır. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı'nın silahlı çatışmada ölen bir PKK'lının evine taziye ziyareti de "ayıptan öte" bir davranıştır.Türkiye'de "Kürt sorunu"nun demokrasi dışı yollarla çözümlenmesinin mümkün olamayacağı uzun zamandır görülüyor.* Türkiye, sadece Kürt kökenli vatandaşlar değil bütün Türk vatandaşları için daha ileri bir demokrasiye ulaşma yolunda ilerleyecek, "Kürt sorunu" da bu süreçte çözülecektir.* Bu sürecin sağlıklı yaşanması için birinci koşul da "silahların bırakılması"dır.Halen birkaç bin genç insan, silahları bırakma konusunda mütereddit davranmakta, bazı geri kafalıların etkisinden kurtulamamaktadır.Sorumlu insanların, başta Kürt kökenli vatandaşlar ve en başta o vatandaşlarımızı temsil ettiklerini iddia edenlerin ilk hedefleri "silahlı dönemin sonu"nu ilan etmek olmalıdır. Bu zorunludur.Başkan özür dilemeliTürkiye'de yirmi yıl önce "Kürt" kelimesini kullanmak bile güçtü. Şimdi Kürtçe kursları açıldı, Kürtçe kitap ve kaset yayınlanıyor, serbestçe satılıyor, radyo ve televizyon yayını TRT ile başladı ve kısa bir süre sonra çok daha ileri gidebilecek.* Bu süreç başlamışken tekrar silahların çıkarılması ve silahları çıkaranları teşvik etmek en başta Kürt kökenli vatandaşlara yapılan bir kötülüktür.Çünkü yine genç insanlar ölecek ama silahla yine herhangi bir yere ulaşılamayacaktır. Tam tersine, demokrasi sürecine engel olmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürülecektir.Türkiye'yi tekrar bir iç savaş ortamına sokmak, en başta Güneydoğu illerindeki her türlü ekonomik gelişmenin durması anlamına gelir. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecinde yine zaman kaybetmesi anlamına gelir.* Şu anda tekrar ellerine silah alanlar ve onları teşvik edenler iyi düşünmek durumundadırlar. Bazılarının iyi düşünmedikleri, verecekleri zararın hesabını tam yapamadıkları ortada.Diyarbakır Belediye Başkanı, ayıbı için bütün Türk halkından özür dilemek ve gerçekten silahların susmasını istediğini söylemekle yükümlüdür.* Diyarbakır, Türkiye Cumhuriyeti'nin büyük bir ilidir ve bu ilin Belediye Başkanı bu ülkenin çocuklarının birbirlerini öldürmesini destekleyemez.Eğer Kürt kökenli vatandaşlarımızı hem yerel yönetimlerde hem de merkezde bu kafa temsil etmeye devam ederse "barış" ve "huzur"un tekrar çok uzağına düşeriz. Hep birlikte.

Devamını Oku

Şark kurnazlığının son kurbanı

8 Ağustos 2004

Süreyya daha önce de linç ediliyordu. Madalyaları aldı da, linçten öyle kurtuldu. Sonra klasik şark kafasının düz kuralları çalışmaya başladı. Süreyya koşamayacak, Süreyya'lar koşamayacak...Süreyya olayını iki gündür gazetelerde, televizyonlarda atletizm ve spor dünyasının önemli isimleri yorumlayıp duruyor. Ve bu arada da eşi olan antrenörü eleştiriliyor.Süreyya diğer Süreyya'lar gibi yıllarca yalnız bırakıldı. Birkaç gerçek spor insanı Süreyya'yı destekledi, o kadar. Süreyya Avrupa Şampiyonu olmadan önce, sürekli tırmanıştaki performansına rağmen önce bir "magazin" malzemesi olarak tanındı.Ve bütün "magazin" malzemeleri gibi çabuk tanındı, çabuk unutuldu. Ama gerçek spor insanlarının desteğiyle madalyalar alınca tekrar hatırlandı. Milyonlar, bu kez Süreyya'yı "affetmiş", alkışlamaya başlamıştı.Bunun arkası bir şark klasiği; ifrat ve tefrit. Yıllarca yüzüne bakılmayan kız bir anda ülkenin iftihar listesinin başına geçince "tefrit" başladı.Her şey Süreyya ve antrenörü için seferber edildi. Herhangi bir kurumsal denetim işlemedi, bu insanlardan sorumlu olması gerekenler, "ne haber, bir ihtiyacınız var mı" sistemi içinde, doğulu sistemi içinde "görevlerini" yerine getirdiler.Yeni kahramanlar, doğulu kahraman kavramına uygun olarak "emirleri yerine getirilen" ama karışılması mümkün olmayan insanlar olarak görüldüler.* Sporda başarının gerçek anlamıyla kolektif bir olay olduğunu kimse düşünmedi. Önemli olan Süreyya'nın birkaç madalya daha getirmesiydi.Bu "elleşme abi"ci şark kafası tam kapasite devrede olunca kaçınılmaz sonuç meydana geldi.Onlar işlerini bilirler* Şimdi herkes "suçlu" arıyor. Bütün oklar da eş-antrenöre yönelmiş durumda. Aynı "hızlandırılmış tren" olayındaki iki makinist gibi, aynı Van olayındaki beş polis memuru gibi, bir "suçlu" bulunacak. Halkın önüne o "suçlu" atılacak.* Atletizmle hiç ilgilenmeyen "spor dünyası" kendi yapısını tartışmamak için, kolay başarılar peşinde koşan bürokrat takımı eksiklerinin görülmemesi için eş-antrenörü hızla yargılayıp suçlu ilan edecekler. Hatta ettiler bile.O antrenör de hızlı tren makinistlerinin, Van polislerinin yanında yerini alacak. Şark kafası; Süreyya'yı kendi için kullanmak dışında bir marifeti olmayan şark kafası bir kez daha kendini sıyıracak.* İster siyasi, ister bürokrat, ister spor adamı olsun; şark kafasını taşıyanlar aralarında itişir gibi yaparlar ama varlıklarını birbirlerine borçlu olduklarını da bilirler. Ona göre davranırlar. Makinistler, polis memurları ve antrenörler de, onların taşıdıkları şark kafası kurtulsun diye kolayca asılıverirler.

Devamını Oku

Yine zekâ

7 Ağustos 2004

Halkının durumunu kendi gözleriyle görüp dertlerini kendi kulaklarıyla dinlemek isteyen bir hükümdar, kıyafet değiştirmiş, yanına vezirlerinden birini alıp gizlice sarayından çıkmıştı.Uzaklardan gelmiş iki yolcu gibi bir süre dolaştıktan sonra yaşlı bir adama rastladılar. Yaşlı adam gelenleri görünce selam verdi.Hükümdar adama "Merhaba amca" dedi.Yaşlı adam cevap verdi:"Merhaba cihanın hakimi...""Ne iş yaparsın amca?""Deri işleri yaparım efendim...""Altılarda ne yaptın?""Altıya altı ekliyoruz, böylece otuz ikiye ulaşıyoruz...""Geceleri kalkmadın mı?""Kalktım ama bana bir faydası olmadı...""Sana bir kaz yollasam gereğini yapar mısın?""Tabii yaparız efendim..."Hükümdar işaret etti, vezirle birlikte yollarına devam ettiler. Hırslı vezir hükümdarla yaşlı adam arasındaki konuşmadan hiçbir şey anlamadığı için kıvranıyordu. Kendisini hükümdardan uzağa düşmüş hissediyordu.Dayanamadı, ertesi gün yaşlı adama rastladıkları yere döndü. Adamı buldu.Hemen sordu:"Dün efendimizi nasıl tanıdın?"Yaşlı adam cevap vermedi. Vezir anladı, cebinden bir kese çıkardı, yaşlı adama uzattı ve sorusunu tekrarladı.Yaşlı adam keseyi aldı, cebine koydu:"Deri işi yaptığımı söylemiştim. Sırtındaki kürk eskiydi ama çok değerli bir kürktü. Böyle bir kürkü giyebilecek birkaç kişi vardır. Ben onu kürkünden tanıdım."Vezir tekrar sordu:"Hükümdar sana altılarda ne yaptın, dedi sen de altıya altı ekliyoruz böylece otuz ikiye ulaşıyoruz diye cevap verdin... Bunlar ne anlama geliyor?"Yaşlı adam yine cevap vermeden bekledi. İkinci keseyi cebine attıktan sonra konuştu:"Hükümdar altı ay yazın ne yaptın, altı aylık kışta ne yapıyorsun diye işlerimi sordu, ben de altı ay yaz altı ay kış çalışıyorum, otuz iki dişime ancak yetişiyorum, ancak karnımızı doyuruyoruz, dedim."Vezir üçüncü keseyi de yaşlı adama uzattıktan sonra sordu:"O sana, geceleri kalkmadın mı dedi, sen de kalktım ama bana bir faydası olmadı dedin... Bu nedir?""O bana geceleri kalkmadın mı, derken karımla ilişkimi yani çocuk durumunu sordu, ben de hep kız çocuğum oldu, gelin gittiler bana yardım edemezler, dedim..."Vezir cebinden bir kese daha çıkarıp vermeye yaşlı adama vermeye hazırlandı ve hükümdarın son cümlesini tekrarladı:"Sana bir kaz yollasam gereğini yapar mısın..." dedi, cümle ağzından çıkar çıkmaz da donup kaldı. Ardından, adama vereceği keseyi tekrar cebine koyup oradan hızla uzaklaştı.

Devamını Oku

Yine medya!

6 Ağustos 2004

ABD Başkanı Bush çiğ mısır yedi, Amerikan gazete ve televizyonları "çiğ mısırı kimler yer" diye George W. Bush'la dalgalarını geçtiler. Ne Bush ne de başka birileri çıkıp "işte medya böyle saygısız, yıkıcı yayın yapıyor" diye bağırdı.ABD yönetiminin sözcüleri gazetecilerin karşısına çıktıkları zaman, kendilerine en ağır sorular, en açık şekilde soruluyor. Ama kimse onlara "senin haddin mi, haddini bil" diye bağırmıyor, tam tersine en sert soruya bile cevap verirken sözlerine "teşekkür ederim" diye başlıyorlar.* Başbakan bir haber üzerine yine esti püskürdü. Başbakan medyaya ve gazetecilere ilk kez esip püskürmüyor.Bu çok yetkili kişilerin davranışlarına bakıldığı zaman, gazeteciler "haddini bilmeyen insanlar". Neden? Çünkü o zevatın hoşuna gitmeyen sorular soruyorlar. * Bu kişilere göre medyada yer alan bütün "aleyhte" haberler yalandır ve kasıtlıdır. Bunlara göre "medyada yalan haber yapma alışkanlığı vardır."Adını kim hatırlıyor?Son tren kazası dolayısıyla en çok eleştirilen kişi tabii ki Ulaştırma Bakanı oldu. Bu kişi de kendini savunurken bütün gazete ve televizyonlara yüzden fazla dava açmaya hazırlandığını söyledi.Bir zamanlar bu ülkede bir Sağlık Bakanı vardı. Büyük depremin ardından kırmadığı pot, söylemediği abuk sabuk laf kalmamış, hakettiği bütün eleştirilerle karşılaşmıştı.* Bakanlık koltuğunun fazla büyük geldiği bu kişi de yüzlerce dava açtı. Ve birini bile kazanamadı. Boşu boşuna mahkemeleri meşgul etti. Kazanabilmek için davaları kendisinin ve partisinin etkin olduğu bir ilde açıyordu.Yine de kazanamadı.O Sağlık Bakanı'nın adını hatırlayan kaç kişi var?Bugünkü Ulaştırma Bakanı da istediği kadar dava açsın, birkaç yıl sonra onun adını da hatırlayanlar sadece yakın çevresi olacaktır.Çiğ mısırı yiyen...Danışmanları Başbakan'a artık söylesinler ve kendisini ikna etsinler. Haklı olsa bile medyaya toptan saldırmaya bir son vermelidir. Bu üslup "delikanlı" üslubu değil "kendini kaybetme" üslubudur.Bush çiğ mısırı yiyor ve kendine söylenenlere katlanıyor.* Bizimkilerin de artık medyanın ne olduğunu ve medya ile birlikte yaşamak zorunda olduklarını anlamaları zamanı gelmiştir. Demokrasinin ve bütün siyasilerin güvencesi de aslında "yalaka olmayan" medyadır. Parti güdümlü "yalaka medya" sadece kandırır ve yanlış kararlar aldırır.Unutmasınlar, çiğ mısır yiyen sonuçlarına katlanır. Çiğ mısır yiyene "aferin çok iyi ettin" diyenin adı da "yalaka" medyadır.

Devamını Oku