Hükümdar gece bir rüya gördü. Bir el ağzına giriyor, dişlerini sırayla koparıp uzaklara fırlatıyordu. Kan ter içinde uyandı, rüya yorumları yapan birinin bulunmasını emretti.Bir adam geldi, hükümdan dinledi ve yorumunu yaptı:"Hükümdarım, o dişler sizin ananızdır, kardeşlerinizdir, evlatlarınızdır... Hepsi birer birer ölümü görecek, sizin karşı koyamayacağınız bir güç tarafından alınacaktır... Siz de ölüm karşısında bir şey yapamayacaksınız..."Hükümdar bu yorum karşısında deliye döndü, adamlarını çağırdı, yorumcunun kafasının kesilmesini emretti sonra da "Bana başka bir yorumcu bulun" dedi.Başka bir adam geldi, hükümdarı dinledi ve yorumunu yaptı:"Size Tanrı başarılarla dolu ve uzun bir ömür vermiş...Öyle ki, siz ona daha fazla hizmet edesiniz diye kardeşlerinizi hatta çocuklarınızı bile alacak ama size dokunmayacak... Ne mutlu size ki, Tanrı'nın böyle sevgili bir evladısınız..."Hükümdar bu yorumdan pek memnun oldu, yorumcuya bir kese altın verilmesini emretti.***Bir alimin yanında uzun süre öğrencilik yapan genç adam, artık yetiştiğine karar verdi ve alimden izin istedi. "Sana çok şey öğrettim" dedi alim, "ama henüz siyaset öğretmedim..."Öğrencisi "Olsun efendim" dedi, "Ben siyaset öğrenmek istemiyorum. Sizin bana öğrettiklerinizle insanlara yardımcı olabileceğime inanıyorum..."Sonra alimin yanından ayrıldı, yollara düştü. Bir köye geldi. O sırada bütün köylüler camide toplanmıştı. O da aralarına katıldı, namaz kıldı ve vaazı dinlemeye başladı. Hoca vaazın ortasındayken dayanamadı ayağa kalktı:"Ey ahali bu adam size namazı yanlış kıldırıyor. Vaaz diye söyledikleri de saçma sapan şeyler. Kendinize doğru dürüst bir hoca bulmalısınız!"Hoca bağırdı:"İşte size söylediğim şeytana tapanlardan biri. Hemen dersini verin ki şeytan köyümüzden uzak dursun!.."Genç adam köylülerden iyi bir dayak yedi ve öğretmeninin yanına döndü. Bir yıl daha alimin yanında kaldıktan sonra yine o köye gitti. Aynı hoca vaaz veriyor ve yine saçma sapan konuşuyordu. Sabırla hocayı dinledi. Vaaz bittikten sonra ayağa kalktı:"Ey ahali! Ne mutlu size ki böyle evliya gibi değerli bir hocanız var. İşittim ki onun sakalı da kutsalmış; bir tel koparan bu dünyada rahat ediyor, iki tel koparansa kesin cennetlik oluyormuş..."Herkes ayağa fırlayıp hocaya doğru ilerlerken genç adam camiden çıktı ve hemen köyden ayrıldı.
Ne. kadar büyük laflar edilirse edilsin, her cümlenin arasına istediği kadar "bağımsız yüce yargı" sözü eklensin, bol bol yargının öneminden bahsedilsin, gerçek ortadadır.Kamuoyu yargının bağımsız ve kılıcının gerçekten adil olduğuna inanmamaktadır. Son günlerde yaşanan dökülme sadece bu kanaati güçlendirecektir.* Şu anda Ankara'da bir "Neşter Operasyonu" davası görülmeye başlanmıştır. Bu dava, yüksek yargının da karıştığı "çıkar karşılığı adaleti etkileme, yönünü değiştirme" davasıdır. Davada yüksek yargı mensuplarının yer alması Yargıtay I. Başkanlar Kurulu kararıyla engellenmiştir. Bu dava dosyasını hazırlayan savcı, yargı sureci başlamadan görevinden alınmış, başka bir yere atanmıştır.Bu işler olurken yeraltı dünyasının önemli kişilerinin yargının en üst düzeyini etkileme faaliyeti içinde oldukları da ortaya çıkmıştır.* Ortada gerçek bir "etik" sorunu vardır. Yargının en üst düzeyinde yer alan bazı kişilerin bu "meslek ahlâkı"na pek aldırmadıkları da son olaylarla, açıklamalarla kanıtlanmıştır.Mesleğinin etiğini unutmuş kişiler bütün yargıyı kirletmiş, halkın yargıya güvenini yok etmiştir."Avukat tutacağına hakim tut" sözü bu ülkede ortaya çıkmıştır ve durumun ciddiyetini en iyi anlatan sözdür.Yargı doğru dürüst işlemediği zaman, kara koyunlar kolaylıkla kendilerine yer bulmakta, bütün sistemi karartmaktadır.Artık herkes biliyorDaha önce de hatırladığımız bir olay var. Ankara'da küçük bir trafik kazası olur. Kazayı yapan otomobillerden biri son model ve en lüks türdendir. Otomobili kullanan kadın kimliğini açıklamak istemez, ama sonra anlaşılır ki bu kişi Ankara adliyesinde katiptir.Hiç kimse bunun üzerine harekete geçmemiş, bir adliye katibinin nasıl olup da en son model lüks bir otomobil sahibi olabildiğini araştırmamıştır.* Bundan rahatsız olan yargı mensupları, hakimler, savcılar yok mudur? Tabii ki vardır ve kuşkusuz asıl büyük çoğunluk bunlardır. Ama onlar da anlaşılan bir sonuç alınacağına inanmadıkları için uğraşmamaktadır.Son Çakıcı skandalları ve Neşter operasyonu, yargının da en başından bir değişime ihtiyaç duyduğunu herkese göstermiştir. İşin içinde olanların bildiklerini, duyduklarını artık herkes bilmektedir.Yargıya güvenin olmadığı, insanların yargının temizliğine inanmadıkları bir toplumda hiçbir etik değeri savunmak mümkün olamaz.
Çakıcı skandalının en yetkili ağızlardan anlatıldığı kadarıyla kalmadığı, telefon kayıtlarının ortalığa saçılmasıyla meydana çıktı.Telefon dinleme olayından önce bu kayıtlarla ortaya çıkan durumu özetlemek gerekir.Buna göre, Yargıtay Başkanı Çakıcı davasıyla daha önce açıkladığının ötesinde ilgilenmiştir. Ancak yargı sürecinde sanık lehine herhangi bir eylemi olmamıştır.MİT'in üst düzey bir görevlisinin, istihbarat toplama ve izlemenin daha ötesinde ilişkiler kurmuş olduğu anlaşılmaktadır. Aynı durum, Yargıtay Başkanı'nın yazlığını yapan müteahhit için de geçerlidir.Bu konuşmalar basit "bilgi alma", "izleme" ya da "durumu idare etme" konuşmaları değildir. Yargıtay Başkanı, Yargıtay Genel Sekreteri ve MİT görevlisi Çakıcı'nın sıkıntılarıyla "çok fazla" ilgilenmişlerdir.Bu, dün basına yansıyan telefon dinleme kayıtlarının özetidir. Ama bu olayın başka boyutları da vardır.'Önlem' mi, 'silah' mı?...Birincisi, telefon dinleme yargı kararına bağlı ve suçu önleme amacına yönelik olması gereken bir işlemdir. Bu dinleme işlemi sırasında hakkında yargı izni olmayan kişiler de zorunlu olarak dinlenmiş olabilir. Eğer bu kişilerin de aynı suç çemberi içinde yer aldığı sanılıyorsa, bunlar için de ayrıca dinleme izni çıkarılması gerekir.Telefonları dinleyen merci Yargıtay Başkanı, Genel Sekreteri ve MÎT görevlisi için de yasal dinleme izni alsaydı, hukuki durum çok daha farklı olurdu.Bir başka mesele de bu gizli dinleme kayıtlarının bu kadar açık bir şekilde basına yansımasıdır. 1998'de yine aynı kişinin, Çakıcı'nın başka kişilerle konuşmaları da ayrıntısıyla basına yansıtılmış ve Yılmaz hükümeti düşmüştü.Anlaşıldığına göre, dinlemeyi gerçekleştiren kişiler ve kurumlar, dinleme kayıtlarını bizim bilmediğimiz amaçlar için kullanmakta sakınca görmemektedir.Bu da kayıtların bazen siyasi amaçlarla, bazen de kurumlar arası çatışma silahı olarak kullanıldığına ilişkin kuşkuları güçlendirmektedir. Amaç adaletin yerine gelmesi yerine, bazı kişilerin hırpalanması olursa adalet yine "fena halde gecikmiş" olur.Bütün bunlar bir şeyi kesin olarak gösteriyor: Ankara'daki yapı tel tel dökülmektedir. Bu dökülme sürecektir.
Merkez Bankası, dün ekonominin durumuyla ilgili bir rapor yayınladı. Kendi görev ve sorumluluk alanına giren konularda olumlu ya da olumsuz gelişmeleri sıralayan raporda "bazı riskler" den de söz ediliyor."Bazı riskler"in ne olduğu tam anlaşılmıyor, sadece petrol fiyatlarındaki tırmanışın ardından faizlerin düşmesinin değil, artmasının söz konusu olabileceği belirtiliyor.Hükümet, Merkez Bankası Başkanı' ndan memnun değildir ve hükümete yakın yayın organlarında Başkan'ı "yıpratma" faaliyetleri devam etmektedir.AKP hükümeti, yürüyen ekonomik programı bozmadı, enflasyon programa uygun olarak düştü, başarıyı üstlenen de bu hükümet oldu.Aynı şekilde, AKP erkânı, "faizleri de düşürdük" müjdesini vermek istiyordu.Ama bu gerçekleşmeyince sinirleniyor ve suçu Merkez Bankası Başkanı'nda arıyorlar.Yeni bir petrol krizinin Türk ekonomisi üzerindeki etkileri ve buna karşı alınması düşünülen tedbirler konusunda bir açıklama yapılmadı. Ancak yeni bir petrol krizi ihtimali şiddetle gündemdedir."Bazı riskler" in ise petrol fiyatları sorunundan ibaret olmadığı anlaşılmaktadır. Merkez Bankası Başkanı, daha önce hükümetin para politikasında "delik açma" girişimlerini duyurduğu ve önlediği için bu "riskler" in yine aynı riskler olduğu düşünülebilir.Yani hükümetin IMF programında ve sıkı para politikasında gedik açarak para harcama girişimleri...Ankara "riski..."Ardı ardına sıralanan sayılar, "cari açığın azalması," "faiz dışı fazlanın artması," "ekonominin yüzde bilmem kaç büyümesi" gibi açıklamalar bütün iyimser ekonomi yorumcularının sözlerini ve yazılarını süslüyor. Ancak bunların gerçekte ne anlama geldiği pek anlatılmıyor.Hükümetin övündüğü gelişmelerden biri ihracat "patlaması "ydı, oysa asıl patlayanın ithalat olduğu ortaya çıktı.Yatırım yapılmıyor, şirketler kredi kullanarak büyüme yoluna gitmiyor. Bunun anlamı tektir: Bundan sonra neler olacağına ilişkin güven eksikliği.İş dünyasını oluşturan küçüklü büyüklü binlerce işletmenin herhangi bir riske girmeme tavrı devam ediyor. Çünkü henüz kimse önünü göremiyor.Merkez Bankası' nın sözünü ettiği "bazı riskler"in yani Ankara'dan kaynaklanacak risklerin varlığı sürdükçe ekonominin gerçekten gelişmesini sağlayacak güven ortamı oluşamaz.
Geçenlerde gazetelerin alışveriş eklerinden birinde bir kadın gazeteci Nişantaşı izlenimlerini yazmıştı. Güncel mizahın en çarpıcı örneklerinden sayılabilecek bir cümlesi, en derin toplumsal alışkanlığımızı anlatıyordu. Aşağı yukarı şöyleydi: Bu Nişantaşı çok pahalı. Burada alışveriş yapmamız çok güç, devlet yardım etsin de biz de ünlü markaları satın alabilelim...Bu bir espri, ama gerçek hayatta da durum hiç de farklı değil. Her yağmurda aynı bölgeleri su basıyor. Dere yatağına yerleşmiş insanlar buralardan çıkmıyor, çıkamıyor. Altı çocuklu bir kadın kameraya bağırıyor: Devlet zararlarımızı karşılasın...Gazeteci, Belediye Başkanı'na soruyor: Sel basar bu vatandaşlar zarara uğrarsa devlet zararlarını karşılıyacak mı?Elbette dere yatağına yerleşmiş insanların durumunu düşünürken, ülkemizdeki fakirliğe, işsizliğe, çaresizliklere kadar gidip, "Ne yapacaktılar yani" deyip işin içinden çıkabiliriz* "Para dağıtmanın" devletin asli görevlerinden olduğunu sandığımız için gazeteci öyle soruyor, çaresiz kadın öyle bağırıyor."Baba"nın durumu vahim!..Devlet, bu insanların tehlikeli bögelere yerleşmelerini engellemek, insanların çaresizlikle göç etmelerine gerek bırakmayacak tedbirleri almak, yoksul kesimleri vuran işsizlik sorunun giderilmesi yolunda çözümler üretmekle yükümlüdür.Asıl görevleri bunlardır.Devleti, bu yükümlülüklerini yerine getirmediği, getiremediği için sürekli "para dağıtma aracı" olarak gören anlayış iflas edeli uzun zaman oluyor.* Kötü tütün üreteyim, devlet alsın... İşe yaramaz buğday üreteyim devlet alsın... Devlet kredi versin sonra geri almasın... Dere yatağına gecekondu yapayım, parayı devlet versin...* Bizim devlet babamız, eski kafada gitmeye çalıştığı için iflas etmiştir. Şu anda devletimiz tam anlamıyla "müflis" durumundadır. Bu yüzden IMF'e teslim olmuştur. Borç yükü artmaya devam etmektedir.Bu borç yüküyle ne kadar gidilebileceği sorusuna "öyle de olur böyle de olur" diyen iktisatçılar cevap verememektedir.* Devlet babanın verecek bir şeyi kalmadı. Parayı, çapsız siyasetçiler eliyle dağıtan devlet artık yok. Bunu herkesin anlaması gerek.
CHP'de "tasfiye" başladı. Stalin dönemi komünist partileri kongrelerini aratmayacak bir kongre ile başkanlığını güvence altına alan Baykal ilk olarak üç milletvekilini partiden attı.Üç milletvekili de yargı yoluna gideceklerini söylediler. Gerçi Baykal yönetimi Kemal Derviş'i ve onun yanında açıkça yer alan milletvekillerini ihraca kalkışmıyor. Hatta alenen bayrak açan Şişli Belediye Başkanı Sarıgül için de bir işlem yaptırmıyor.CHP'de bu sahneler, İsmet inönü'nün "ortanın solundayız" dediği ve Bülent Ecevit'i öne çıkardığı günlerden beri tekrarlanıp duruyor. Kırk yıl önce yaşananlar, dönüp dolaşıp kırk yıl sonra tekrar yaşanıyor.CHP şu anda iktidar alternatifi bir siyasi parti konumunda değildir. 1957'de iktidar alternatifiydi, yüzde 41,1 oranında oy alarak seçimi DP'ye kaybetti.1973'te Ecevit-Erbakan koalisyonu ile iktidar olabildi. 1977'de tarihinin en yüksek oy oranına, yüzde 41,4'e ulaştı, ama iktidar olabilmesi için yine transfer gerekti.Parti sizin olsun da...1973'te Erbakan ile iktidar olan CHP, 1977'de çirkin bir transfer operasyonuyla iktidar, daha doğrusu hükümet oldu. 1991'de SHP yüzde 20 oy aldı ve Demirel ile birlikte iktidara geldi. 1999'da Ecevit'in DSP'si MHP ve ANAP ile birlikte iktidar oldu.* CHP "Karaoğlan Ecevit" ile 1977'de ulaştığı 41,4'e ne SHP olarak ne de DSP olarak, bir daha yaklaşamadı bile. En düşük nokta da Deniz Baykal'ın 1999'da aldığı yüzde 9'dur.CHP, 2002 genel ve 2004 yerel seçimlerinde yüzde 19'un üzerinde sonuçlarda kaldı. İktidar alternatifi tek parti olarak, yani AKP'ye güvenmeyenlerin oy vermesi gereken parti olarak yine yüzde 20'ye ulaşamadı. Yani AKP'den çekinen, kuşkulananlar bile tek alternatif olan Baykal'ın CHP'sine oy vermediler.* Sürekli ekonomik krizler yaşanan; çalışan ve dar gelirli kitlelerin ekonomik durumunun sürekli bozulduğu ve ufukta bir düzelme işareti görülmediği, demokrasi sorunlarını çözmeye çalışan bir ülkede bir sol ya da sosyal demokrat partinin yüzde 20'lik bir ağırlığa bile ulaşamaması hazinden öte bir durumdur. Ülke açısından dram, partinin başındakiler açısından ise trajedidir.CHP bir sonraki seçime de, yolda budana budana, çok daha küçülmüş olarak, son ağırlıklarını da kaybetmiş olarak gitmeye adaydır. CHP yönetimi bunda bir sakınca görmemektedir. "Küçük olsun benim olsun" gibi en ilkel bir mülkiyet ve iktidar duygusuyla yönetilen bir partiye halkın güvenmesini beklemek tamamen hayaldir.Küçülün sosyal demokratlar, küçülün, sonra da sokaklara çıkıp suçlu arayın!
Yargıtay Başkanı'nın da karıştığı son Çakıcı skandalıyla ilgili sorulacak çok soru var. Olayları izleyen her insan bu soruları soruyordur.Ancak asıl büyük sorular var ki, bunların cevaplanması daha çok zaman alacak.Alaattin Çakıcı adlı kişi, suç dünyasının bir mensubudur, bu niteliğini koruyarak devlet tarafından "çalıştırılmış"tır. Çakıcı tek değildir. Çatlı, Kırcı gibi katillerin de devletin bazı kurumları tarafından çalıştırıldığı ortaya çıkmıştır.İkinci grup, Susurluk olayıyla açığa çıkmıştır, ancak bu grubun birçok faaliyeti henüz tam aydınlanmış değildir. Henüz suçluları yakalanmamış birçok faili meçhul cinayetin bu grubun işi olduğuna ilişkin yaygın söylentiler vardır. İddia edildiğinin aksine, bu grubun Asala terörüne karşı büyük bir etkinlik göstermediği, asıl faaliyetlerinin ülke içinde "sakıncalı kişi" temizliği olduğu anlaşılmaktadır.Sorular ortadan kalkmadıkçaÇakıcı'nın ise ne konuda "kullanıldığı" bilinmemektedir. Resmen açıklandığına göre bu kişi 1989 yılına kadar MİT "görevlisi"dir. MİT Müsteşarı bunu açıkça söylemektedir. Ancak son gelişmeler göstermiştir ki, MİT mensubu, hatta önemli görevlerdeki bazı kişilerin Çakıcı ile ilişkisi kesilmemiştir. Çakıcı son iki kaçışında da eski ya da görevdeki MİT mensupları tarafından sağlanmış pasaportları kullanmıştır.* Aynı kişi ve kişiler, bir müteahhit aracılığıyla Yargıtay Başkanı'na ulaşabilmektedir.1998 yılında Mesut Yılmaz'ı başbakanlıktan indiren gelişmelerin baş aktörlerinden biri yine aynı kişiydi.* O zaman her normal vatandaş şu soruyu sormak durumundadır: Çakıcı adındaki kişi bu kadar büyük gücü nereden almaktadır? Eskiden mensubu olduğu ya da "çalıştırıldığı" açıklanan MİT için hangi görevleri yapmıştır?Milli İstihbarat Teşkilatı da Yargıtay da bu ülkenin yıpranmaması gereken önemli kurumlarıdır. Ancak her ikisinin de yıpranmaması, kendi içlerinde yapacakları sağlam bir temizliğe bağlıdır.Bu temizlik geriye doğru da olabilir, ama kamuoyunun önünde ve bilgisi içinde olmak durumundadır.* Katilleri, haraççıları kullanan bir devlet kurumunun, o kişilerle ilişkide olan kamu görevlilerinin varlığını hiç kimse kabul edemez.Çakıcı'ların, Çatlı'ların, Kırcı'ların kimler tarafından, ne için kullanıldığı ve bunlara ne gibi çıkar ve korumalar sağlandığı en başta açıklanması gereken konudur. Bunları kullananların, bunlarla ilişkisi olanların devletten temizlenmiş olduğuna da kamuoyu inandırılmalıdır.Devlet içinde güçlü bağlantıları bulunan çetecilerin Yargıtay Başkanı'na ulaşmaları küçük bir ayrıntıdır. Ama açıklanmaya muhtaç bir ayrıntı.
Herkesin çok saygı duyduğu bir bilge kişinin evi sürekli olarak ziyaretçilerle dolardı. Her ziyaretçi bir derdini dile getirir, çare sorar, kimileri de akıllarına takılan sorulara cevap arardı.Bir gün genç bir adam, sıra kendisine geldiğinde sordu:"Sayın hocam, iyi bir hayat nedir, nasıl olmalıdır?"Bilge biraz düşündü, sonra:"Seninki önemli bir soru, en son ziyaretçi gittikten sonra tekrar yanıma gel" dedi.Genç adam ayağa kalkarken ekledi; "Bu arada istersen evimi dolaşabilirsin; güzel halılarım, resimlerim, değerli kitaplarım vardır..."Genç adam heyecanla kalkarken bilge yine seslendi onu yanına çağırdı. Önündeki bardağa ağzına kadar su doldurdu, genç adama verdi, "Bunu da hep elinde taşı ama bir damla bile dökme" dedi.Bütün ziyaretçiler gittikten sonra genç adam bilgenin yanına geri geldi, beklemeye başladı.Bilge sordu:"Nasıl beğendin mi halılarımı, resimlerimi, kitaplarımı?""Ben hiçbir şey göremedim ki efendim" dedi genç adam, "bu bardaktan bir damla su dökülmesin diye dikkat etmekten hiçbirine doğru dürüst bakamadım"."Pekâlâ" dedi bilge, "Haydi şimdi git, hepsine doğru dürüst bak, incele ama bardağı da eline al..."Genç adam gitti, bir saat sonra geri geldi. "Evet?" dedi bilge. "Müthiş" diye cevap verdi genç adam, "resimlerinize ve kitaplarınıza hayran kaldım.""Peki ya su?" diye sordu bilge.Genç adam elindeki bardağa baktı ve "Eyvah neredeyse yarısı dökülmüş" dedi."İşte" dedi bilge "Bana hayatın anlamını sormuştun, iyi bir hayat nasıl olmalı, diye sormuştun...""Anlamadım" dedi genç adam."Hem bardağı sıkı sıkı tutacaksın, tek bir damlasının bile dökülmemesi için titizlik göstereceksin, hem de her şeyi göreceksin, bütün güzelliklerin tadına varacaksın..."Genç adam bardağı oradaki bir sehpanın üzerine bıraktı ve bilgenin yanından sessizce ayrıldı.