'Van treni'

5 Ağustos 2004

Hızlandırılmış tren cinayetiyle Van olayları arasında gerçek bir bağlantı olduğunu söyleyenler haklı çıktı.İkisinde de sorumluluk en alt düzeydeki görevlilerin üzerine yıkıldı.Şimdilik.Treni olayı AKP'nin bir ayıbı olarak sırtına kalmış durumda. Van olayı ise birçok yetkili tarafından "önemsizmiş" gibi gösterilmeye devam ediyor.En alt düzeydeki polislerin hızlı bir şekilde sanık sandalyesine oturtulmaları buna işaret ediyor.Silahlı kişiler emniyete ait bir yeri basıyor, sanıkları kurtarıyor, el konulmuş olan eroini de alıyor gidiyor!..* Bu bir aşiret ve uyuşturucu olayıdır. Ve olayın baş kişileri halen "siyasi koruma" altındadır.* Baskını yapan kişiyle telefonda görüşen Bakan hâlâ hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etmektedir.Girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği'nde bir uyuşturucu kaçakcısıyla değil konuşmak, ona selam veren bir bakanın bir gün bile yerinde kalması mümkün değildir.Şu anda hükümete bir değil iki tren çarpmış durumdadır. İkinci tren de "Van treni"dir.Acaba nereye bakıyorlar?!Türkiye, dünya çapındaki uyuşturucu ticaretinin önemli bir geçiş noktası olmaya devam ediyor.* 1980'li yıllarda uyuşturucu işine bulaşmış olan Kürt gruplar ve aşiretlerin gelirlerinin bir bölümünün PKK'ya gittiğine ilişkin kanıtlar bulunmuştu.Bunun üzerine sonu Susurluk çetesine ulaşacak bir politika çizildi ve uygulandı.* Bu dönemde açılan bazı uyuşturucu yollarını PKK'ya karşı devletin yanında yer alan Kürt aşiretlerinin kullanmalarına izin verildiğine ilişkin söylentiler çıkmıştı.Bu söylentiler, bilgi parçaları kanıtlanmış değildir. Ancak son Van olayında, bir başka Kürt aşiret reisinin CHP Genel Başkanı'nı açık açık tehdit etmesine bakıldığında bu kişilerin belli "bir koruma"ya güvendikleri sonucunu çıkarmak mümkündür.Silahlı adamları emniyeti basan, adam kaçıran, uyuşturucu kaçıranların başında olan kişi yine elini kolunu sallayarak dolaşabiliyorsa, Baykal'ı açık açık tehdit eden bir başka kişi hakkında herhangi bir yasal işlem yapılmıyorsa, Baykal bile bu kişiden yargı önünde şikâyetçi olmuyor, önemsemiyoruz diyorsa. Ortada bizim bilmediğimiz başka şeyler var demektir.* "Van treni" nin bir başka şekli daha önce Tansu Çiller'i fena halde çarpmıştı. Bu "Van treni" ise çarptığı zaman İstanbul-Ankara treninden daha fena halde çarpar.* Eğer uyuşturucu kaçakçılığı sanıkları, aşiret reisleri kendilerini devletin üzerinde görebiliyor ve öyle davranıyorlarsa, bu işlere bulaşmış bakanlar da suspus olup saklanıyorsa ortalığı çok daha kötü kokuların sarmasına az kalmış demektir."Van treni"ni, İçişleri Bakanı görmezden gelmeye devam ediyor. Başbakan sanki böyle bir olay hiç olmamış gibi davranıyor. CHP de aşiret reisinin tehdidini yiyip sesini çıkarmıyor."Van treni" geçiyor, hepsi birden başka yere bakıyor.Hepsine bravo.

Devamını Oku

Farkında değiller mi?

4 Ağustos 2004

Hızlandırılmış trenin AKP'de yarattığı sarsıntı geçmediği gibi, görünen o ki sorumlu kişiler de aslında ne olduğunu pek anlamamış durumda.AKP'liler, Ulaştırma Bakanı'nı Mecis'te "kurtarırken" kendilerini, kendi hükümetlerini kurtaramadıklarını anlamış değiller.O kadar anlamamışlar ki Ulaştırma Bakanı Meclis kürsüsünde kendisini savunurken hızlandırılmış trenin gerekçesi olarak karayolu kazalarının önlenememiş olmasını gösterdi.Söz konusu Bakan, unvanının Ulaştırma Bakanı olduğunu ve karayollarındaki kazaların azaltılmasının asıl kendi sorumluluğu olduğunu da bilmiyor.Bakan kendini savunurken özetle şunu söylemiştir: "Aslında biz biraz yatırımla var olan treni hızlandırdık. Eleştirileri de dikkate aldık. Ancak kaza makinist hatası yüzünden oldu."Bakan, hızlandırılmış trene zaman zaman "hızlı tren" denilerek aslında yapılmakta olan iş konusundaki kargaşayı kendilerinin yarattığını, olayın yine kendileri tarafından "ulaştırma alanında uzun yıllar sonra sağlanan en büyük başarı" olarak kullanıldığını da hatırlamak istemiyor.Haklıdır. Çünkü hatırladığı zaman cezaevinde yatan iki makinisti de hatırlayacak ve eylemlerinin sorumluluğunu taşıyan bir insan olarak istifasını verecektir. Bu zihin ve yürek açıklığını gösterecek siyasi olgunluğa sahip olmayanların yapabildiği tek şey koltuklarına sıkı sıkı sarılmaktır. Ulaştırma Bakanı bunu yapmıştır. Başbakan da böyle yapılmasını istemiştir."Delikanlı" siyaset...Başbakan için mesele eğer "adamını harcamak" gibi bir boyuta sahipse, olaya "ben bakanımı harcamam" gibi "delikanlı" bir açıdan bakıyorsa onun da hapisteki iki makinisti hatırlaması gerek.Hızlandırılmış tren projesi, gerçek projelerin üretilemediği bir ortamda, kamuoyunu etkilemek, propaganda malzemesi olarak kullanılmak için hazırlanmış "sahte" bir projeydi. Bunu Bakan şimdi açıklıyor. "Rayları ve araçları biraz düzelttik, treni biraz hızlandırdık..."Eğer bu kaza olmasaydı, proje başlatılırken atılan nutuklar atılmaya devam edecek, AKP hükümetinin 50 yıllık Cumhuriyet hükümetlerinin yapamadığı bir işi yaptığı anlatılmaya devam edilecekti.Bu kurnazlık ne yazık ki 39 vatandaşımızın cenazesi üzerinden küçük hesapçıların ayaklarına dolaşmıştır.Siyasi olgunluk... Siyasi etik... Yönetici sorumluluğu... Siyasi sorumluluk... Yanlışını kabul etme cesareti...Bütün bunlar uzaklarda kalmış kavramlar olmaya devam ediyor. Çok sayıda insan bu kavramların AKP'nin yeni yüzüyle geri döneceğine inanıyordu. Ama bu hayal henüz gerçekleşmiş değil. Hızlandırılmış tren de gerçekleşeceğine olan umutları biraz daha azaltmıştır.

Devamını Oku

Hedef Türkiye

3 Ağustos 2004

Irak'ta, ekmeğini kazanmaktan başka suçu olmayan rehin alınmış bir Türk şoförün öldürülmesi, El Kaide ve bağlantılı örgütlerin Türkiye'yi hedef seçtiklerinin kanıtıdır.İstanbul saldırıları sonrasında "İslamcı" ve "terör", "cinayet", "katliam" kelimelerinin yan yana gelmesinden rahatsız olanlar, "Hedef alınan, yabancılar ve Yahudiler" diyebilecek kadar küçülebilenler cevaplarını bu cinayetle aldılar.Aynı zamanda, cevabını alanların diğer kesimi de Amerikan yönetiminin Türkiye'deki lobi faaliyetini üstlenmiş olanlardır.Türkiye, Amerikan yönetiminin yanında savaşa katılmadığı halde "İslamcı terör"ün hedefi olmuştur.Türkiye, Irak halkına bir kötülük yapmamıştır. Türkiye, çevresindeki Müslüman halklara bir kötülük yapmamıştır, ama İslamcı terör yine de Türkiye'yi hedef almaktadır.Bu cinayetlerin her Türk vatandaşının tepki ve infialiyle karşılanacağını bile bile işlenmesinin bir amacı olmalıdır. İslamcı terörün amacı Türkiye'nin bu bataklığa çekilmesi ve savaş alanına dönüştürülmesi olabilir. Şu andaki Amerikan yönetiminin de hedefi aslında aynıdır. Onlar da Türkiye'nin koalisyon kuvvetleri içinde tek Müslüman ülke olarak yer almasını istemişlerdir.Demagoji lüksü yok!Cinayetin işleniş şekli ve olayda Türk teröristlerin yer aldığının gizlenmeye gerek duyulmaması, meydan okuma ve kışkırtma amacını açıkça göstermektedir.Türkiye'nin bu kışkırtmaya kapılmayacağı da bellidir. Eğer İslamcı teröristlerin amacı buysa, benzer cinayetlerin ve saldırıların devam etmesi beklenmelidir.Türkiye'nin vereceği karşılık ne olabilir? Bu da bellidir. Türkiye'nin içindeki radikal İslamcı örgütlenmeler en sıkı biçimde temizlenmelidir. Bu örgütlenmelere "zamanında" kullanılabilir diye göz yumulmuş olması, uzun süre rahat çalışmalarını sağlamıştır.Artık herhangi bir tereddüde yer yoktur. Ve her türlü tereddüt ya da "din sömürüsü"ne boyun eğiş, Türkiye'nin daha büyük saldırılarla karşılaşma tehlikesini göze almak demektir.Şu anda iç güvenlik güçlerinin tek hedefi radikal İslamcı örgütlenmelerin dağıtılması olmalıdır. Bu zorunludur.Türkiye bu ağır kışkırtmaya kapılmayacaktır. Bunun için de kendi toprağımızda tam güvenliğin sağlanması, içerdeki bütün radikal İslamcı örgütlerin üzerine en kararlı şekilde gidilmesi şarttır.

Devamını Oku

Asker üzerinden siyaset

2 Ağustos 2004

Silahlı Kuvvetler'i günlük siyaset çekişmelerinin içine çekmek, hiçbir zaman olumlu sonuçlar yaratmamış olmasına rağmen çaresiz siyasilerin yöntemi olmaya devam etmektedir.Ankara'da hâlâ "asker müdahale etsin beni başbakan yapsın" rüyası içinde yaşayanlar vardır.Kendileri için yasal ve meşru demokratik yollardan iktidar olmayı mümkün görmeyenler hep asker desteğiyle iktidar olma yollarını aramışlardır. Son 45 yıllık siyasi hayatımız böyle çabalarla doludur.1960, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinde, yapmaya çalıştıkları etkiyi çok aşan başka koşullar bulunmasıyla birlikte, bu tür kifayetsiz muhteris sivillerin çabalarının belli ölçülerde etkili olduğu söylenebilir. Bu üç olayda da her durumda birçok sivil, gelen askeri yönetime "hizmet" için çalışmış ve demokrasi dışı yönetimlerin başarısız olmasına kendi yeteneksizlikleri ile katkıda bulunmuşlardır.Şu anda sürekli olarak Silahlı Kuvvetler'e "seslenen" iki marjinal siyasi hareket vardır. Bunlardan biri kendisini "Atatürkçü" olarak niteleyen bir dernek, diğeri de "sosyalist" olarak niteleyen bir küçük siyasi partidir.CHP lideri Baykal da bazı siyasi tavır alışlarında "askere seslenme ye yakın bir üslup kullanmaktadır.Hangisi samimi?..Asker üzerinden siyaset yapmanın son ve kaba örneği MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin 313 generale mektup göndermesidir. Bu mektupta aslında şu söylenmektedir: AKP sonunda sizin tehlike gördüğünüz alanlarda sizinle çatışacaktır. Siz onu iktidardan indirin. Bu durumda bizim gibi hem muhafazakâr hem de milliyetçi bir harekete güvenebilirsiniz.Bahçeli'nin girişimine temel olan olay, DEP'li milletvekillerinin 10 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edilmiş olmalarıdır.Bu arada aynı Bahçeli'nin, türban konusunda yasakların kalkması için hükümete anayasa ve yasa değişikliği yapmasını önerdiğini hatırlarsak "hangisi samimi" sorusunu da sormak zorundayız.MHP AB'yi istemiyor, MHP Türkiye'de Kürt sorununun bitmesini istemediği gibi "savaş halinin" devamını istiyor, MHP demokrasinin gelişmesini Türk halkının Batılı bir demokratik sistem içinde yaşamasını istemiyor, MHP türban konusundaki kısıtlamaların kalkmasını istiyor, aynı MHP Silahlı Kuvvetler'e "birlikte hareket etme çağrısı" yapıyor.Türkiye bu çağdışı politika anlayışından kurtulmak için Avrupa Birliği'nde yerini almalıdır. Bugünün dünyasında hâlâ Silahlı Kuvvetler'i kışkırtacağını zanneden insanların kendilerini Türkiye'yi yönetmeye aday görmeleri de büyük bir dramdır.Bu arada 1980 yılında Türkeş'in askeri mahkemede söylediği sözü de hatırlamak gerek. Şöyle demişti Türkeş: "Fikirlerimiz iktidarda ama biz yargılanıyoruz."Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetler üzerinden siyaset yapmaya çalışanları sürekli olarak kibar bir üslupla uyarmaktadır. Anlayana.

Devamını Oku

Terör biter mi?

1 Ağustos 2004

Amerikan usulü dayakla terörün sona ermeyeceği, hatta geriletilemeyeceği çoktan ortaya çıktı. Amerika'nın dünya politikası terörü geriletmek bir yana bütün öfkeleri depreştirdi, terörün daha da yayılmasına yol açtı.Terörün asıl kaynağı da ortadadır. Bu dünyanın iki kesimi arasında oluşmuş büyük uçurumdur. Bir yanda refah toplumları veya refah içinde yaşayan azınlıklar, diğer yanda günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamaya çalışan 2.7 milyar insan vardır.Şu anda dünyada yaşayan insanların yaklaşık yarısı, ekonomistlerin belirlediği "yoksulluk sınırı "nın çok altında yaşamaktadır.İşte vahim rakamlar:Güney Amerika'da 128 milyonAfrika'da 500 milyonOrtadoğu'da 70 milyonÇin dahil, Hindistan dahil bütün Asya'da 2 milyarVe Bütün Avrupa'da 20 milyonAvrupa'nın rakamına bütün Orta ve Doğu Avrupa da dahildir. Görüldüğü gibi Kuzey Amerika'da, yani ABD ve Kanada'da milyona ulaşmayan çok küçük bir oran sözkonusudur.Bu rakamlar şunu da gösteriyor: Müslüman nüfusun yaklaşık yüzde 90'ı dünyanın en yoksul kesiminde yaşamaktadır.Tablo bu kadar açıktır. Bu terörün kolaylıkla üstesinden gelinemeyeceğini gösteren tablodur. Şu anda "medeniyetler çatışması" yoktur, ama "medeniyetler arasında uçurum" vardır.Bu uçurumun küçülmesi yolunda bir umut ortaya çıkmadıkça, uçurumun kapanabildiğinin örnekleri görülmedikçe, 2 milyarı aşkın insan terörün kaynağında durmaya devam edecektir.Bu manzaranın ortasında Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği çok daha fazla anlam kazanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, batı medeniyeti içinde yer almak üzere kurulmuştur. Ufuksuz, dar kafalı, cahil siyasiler bu hedefin gerçekleşmesini engellemişlerdir. O siyasetçi kuşağı artık sahneden çekilmiştir. Dünyanın tümünü görebilen, Türkiye'nin yerini ve hedeflerini buna göre belirleyebilecek bir kuşak gelmiştir.Gerçi bu kuşak henüz siyaset sahnesine ağırlığını koyabilmiş değildir, ancak buna az zaman kalmıştır. Sahneyi tıkayan son unsurlar son direniş mücadelesini vermektedir.İkiye bölünmüş bir dünyada Türkiye'nin yerini çok açık olarak belirlemesi şarttır. Dünya bugünkü uçurumu küçültmenin çarelerini ararken Türkiye'nin kendi çözümlerini uygulamaya koymasının ne kadar acil olduğu da ortaya çıkmaktadır.Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerinin başlaması gerçek bir milat olacaktır.

Devamını Oku

Gül yaprağı

31 Temmuz 2004

Bir tek hareket, akıllıca seçilmiş bir davranış, bazen binlerce kelimenin anlatamayacağı kadar çok şey anlatabilir. Birkaç yüz kelimeyle konuşanların kendilerini ifade etme imkanları zaten kısıtlıdır. Buna karşılık, küçük ama zekice hareketler, insanları her zaman gereksiz konuşmalardan kurtarır.***Uzakdoğu'da bir Budist tapınağı çok ün kazanmıştı. Burada insana dair ne varsa hepsi araştırılıyor, bilgeliğin sınırlarını genişletmek için çalışılıyordu.Ülkenin dört bir yanından insanlar bu tapmağa girebilmek için geliyor, ama çoğu başarılı olamıyordu.Tapınaktaki eğitimin ve zihinsel çalışmanın bir özelliği vardı: Çok az konuşmak, mümkünse hiç konuşmamak. Tapınağın rahiplerinin ve sakinlerinin bazı günleri tek bir kelime bile etmeden geçirdikleri oluyordu.Tapınağın kurucusu, insan zekâsının sonsuzluğuna inanıyordu. Tapınaktaki hayatın da tamamen insan zekasının araştırılmasına ve geliştirilmesine adanması gerektiğini düşünüyordu.Bir gün tapınağın kapısı çalındı. Rahiplerden biri gitti, kapıyı açtı.Karşısında bir yabancı vardı. Hiçbir şey söylemeden öylece duruyordu. Tapınağa gelenler, genellikle önce kendilerini tanıtır, neden ve kimin vasıtasıyla geldiklerini söylerlerdi.Bu yabancı ise hiçbir şey söylemeden duruyordu.Kapıyı açan rahip de yabancı da konuşmadan durdular.Uzun bir süre boyunca ikisi de öylece durmayı sürdürdüler. Sonra yabancı bir ayağıyla içeriye girmek için adımını atarmış gibi yaptı ama durdu, davet bekledi.Rahip yabancıyı davet etmedi. İçeri girdi, kapıyı kapadı. Biraz sonra döndü. Elinde ağzına kadar dolu bir su kabı vardı.Yabancı bu hareketle rahibin anlatmak istediğini anladı. Rahibin söylediği, tapınağın ağzına kadar dolu olduğuydu.Rahip su dolu kabı yere bıraktı, bir adım geri çekildi. Yabancının gitmesini bekliyordu.Yabancı elindeki torbayı yere bıraktı, kapının hemen yanındaki güllere doğru ilerledi. Bir gül yaprağı kopardı.Döndü, elindeki gül yaprağını kaptaki suyun üzerine bıraktı. Kaptan bir damla su bile taşırındı.Rahip hemen geri çekildi ve yabancıyı içeri davet etti.

Devamını Oku

Gazetecilik ve zevzeklik

30 Temmuz 2004

Her mesleğin kendisine göre bir "eğlencesi" vardır. Gazetecilikte de böyledir.Gazetecilerin gözleri önünden diktatörler geçer gider, başbakanlar geçer gider, kendisini padişah sananlar geçer gider.Gazeteciler, kendisini bir şeymiş gibi yutturanları hemen fark eder ve bunu izlerken çok eğlenirler. Gerçekten eğlenceli bir meslektir bizim mesleğimiz. Şaklabanları, soytarıları ve zevzekleri gördükçe çok eğleniriz.Ancak zevzeklik durumu kendi mesleğimizin içine sızdığı zaman öyle kolay kolay eğlenemiyoruz. Gazetecilerin kendi aralarındaki eğlencelerini, esprilerini aktarmayı gazetecilik sanan bir tür, epeydir mesleğimizin birçok köşesini tutmuş durumda.Konuştuğu konuda beş dakikalık ön hazırlık yapmamış olan, soru sormasını bilmeyen, önemli kişiler karşısında ezilip büzülen birçok "meslektaşımız" ne yazık ki şu anda icra-i sanat eylemeye devam ediyor.Önemli bir kişinin, bir başbakanın karşısına oturduğu zaman "ben de ne kadar önemli adam oldum" duygusuna kapılan gazetecinin mesleğini gereği gibi yapmasına imkân yoktur. Bu durumdaki kişiler ancak "iki önemli adamın karşı karşıya konuşması" sahnesini oynarlar, gazetecilik görevlerini yapamazlar. Ve bu görevi yapmadıklarının, doğru soruları sorarak halkı aydınlatmadıklarının farkında bile olmazlar. Bir önemli kişiyle karşı karşıya oturup kendilerini önemliymiş gibi göstermek esastır bunlar için. Bakınız: Her gün televizyonlarda yayınlanan onlarca mülakat, gazetelerin tam sayfalarını kaplayan "özel" görüşmeler...Şecaat arz ederlerken...* Anayasa ile Türk Ceza Kanunu'nu, Türk Ceza Kanunu ile Medeni Kanun'u, Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi'ni birbirine karıştıranlar... Çocukluğundan beri çok entelektüel olduğunu göstermek isterken cehaletlerini sergileyenler...* Bu mesleği layıkıyla yaparak öne çıkamayacağını anladıkları için zevzeklikle kendilerini göstermek isteyenler... Her satırı sadece "ben ne önemli adamım" demek için yazanlar... Şu anda ne yazık ki medya dünyamız bu türlerin cirit attıkları bir alan haline gelmiştir. * Lise ve üniversite sınavlarında on binlerce öğrencinin sıfır çektiği bir toplumda 22 ulusal gazete ve 30 ulusal televizyon kanalının yayın yapması kolay değildir. Özellikle de nitelik bakımından.Değil 40 yıl, 1 yıl bile düzgün odun kesmeden kendilerini oduncu sanan ve öyle ilan edebilenler zaman zaman zevzeklikle öne çıkabilirler. Bir kez bile düzgün odun kesmedikleri anlaşılmasın diye bin bir numarayla ayakta durmaya çalışabilirler.Gazeteciliği zevzeklikle karıştıranlar daha önce de olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Yapılması gereken bunlan ciddiye almamak, zevzeklerin gazeteci olmadıklarını sabırla anlatmaktır.

Devamını Oku

Ecevit in ardından

29 Temmuz 2004

Rahşan-Bülent Ecevit'in siyaseti zar zor da olsa bırakmalarının ardından duygusal tepkiler dalga dalga yayılıyor. Yazılar, diziler vs. hep bu sempatik çiftin yarım yüzyıllık siyaset yaşamının ardından bıraktıkları izlerin en olumlu görülenlerini öne çıkanyor.Yarım yüzyıl, sayıyla 50 yıl gerçekten dile kolay. Şiire meraklı, dünyaya hümanist duygularla bakmaya çalışan bir genç çift elli yıl önce elele siyasete giriyor, elli yıl kalıyor. Bu elli yılın içinde başbakanlık, bakanlık, parti içi mücadeleler, yani siyasetin içinde ne varsa hepsi var.Ecevitler'in insani açıdan bakıldığı zaman sevilmeyecek, sempati duyulmayacak hiçbir yanları yok. Hiçbir zaman dünya "zevkleri"nin peşinde kendilerini kaybetmemişler.Bütün ömürlerini el ele, diz dize sürekli dayanışma halinde geçirmişler, partide birlikte çalışmışlar, evde birlikte çalışmışlar. Bu sayede de hiçbir zaman bir "üçüncü kişi'ye ihtiyaçlan olmamış.Birbirlerine yettikleri için başka dostluklara ihtiyaçları olmamış. Bu elli yıllık siyaset hayatı içinde en uzun "yol arkadaşlarının" siyasi ömrü beş yılı geçmiyor. Bunun bir tek istinası var, o da Hüsamettin Özkan'dı.Siyasi ilişkileri olmayan ama uzun dostluktan olan bir diğer kişi de görülmüyor. Bu da birbirlerine yettiklerinin başka bir kanıtı.1960'ların başında Ecevit, İsmet İnönü'nün çok yakınındaydı. Paşanın gelecek vaat ettiğine inandığı gençlerden biri olarak birkaç yıl uslu uslu durdu.Sonra kendi hizbini, siyasi hareketini yarattı.Yaklaşık kırk yıla yaklaşan bu süre içinde de "sürekli" birlikte olunan herhangi bir siyasetçi ortaya çıkmadı. Geldiler gittiler, geldiler gittiler.DSP'nin on beş yılında, herhalde yirminin üzerinde kişi genel sekreter olmuş ama yerini uzun süre koruyamamıştır.Ecevit, cumhuriyetçi laik CHP'ye "sol aşı" yapılmasını sağlayan hareketi yaratan kişidir. Aynı Ecevit "toplumsal uzlaşma" diyerek Erbakan'ı iktidar ortağı yapmıştır.Ecevit Kıbrıs Barış Harekatı'nı gerçekleştirmiş, ancak Kıbrıs sorununun Türkiye ve Türk halkı aleyhine gelişmesini önleyecek herhangi bir başarı sağlayamamıştır.1980 öncesinde Türkiye bir iç savaşa giderken küçük hesapçı politik manevralara gömülmüş, Demirel ile onun alanında mücadele etmeyi tek siyaset alanı olarak görmüştür. 1980 darbesinin davetçileri arasında Ecevit'in olmadığını söyleyenler ancak o günleri bilmeyenler, hatırlamayanlardır.1980 darbesi sonrasında hapse giren, ama hiçbir şekilde inancını ve azmini kaybetmeyen Ecevit, Türkiye'de sosyal demokrat hareketin bütünleşmesini en başta engelleyen isim olmuştur. Baykal da başkaları da onu taklit etmektedir.Türkiye'nin en ağır ekonomik ve siyasi krizleri Ecevit'in başbakanlığı döneminde yaşanmıştır. 1978-1979'da olanların benzeri yine Ecevit başbakanken 2000-2001'de de yaşanmıştır.1973'te MSP'yi iktidara taşıyan Ecevit, 1999'da da MHP'yi iktidara taşımıştır.Son seçim öncesinde "Beni bir kez daha başbakan yapın" sözleriyle oy istemiştir.Ekonomiyi anlamadığı gibi Avrupa olayını da hiç anlamamıştır.Ecevit, 1978'de başbakan olmak için "motelde milletvekili transferi" yaptığı zaman onu var eden bütün ilkeleri zaten hayatından çıkartmıştı.Ecevitler'in gerçek emekliliği o gün, yani 27 yıl önce olmuştur.

Devamını Oku