Erdoğan ve AKP'si uzun süredir sadece "çıkışlar"la yaşadı. Erbakan'a isyanı başlattılar ve başarılı oldular. Ecevit-Yılmaz-Bahçeli üçlüsünün sürekli yanlışlar yapması ile AKP çıkışa devam etti. CHP gelişmemek için her şeyi yaptı, AKP seçimi rahat kazandı. IMF programının en acılı dönemi geride kalmış, Türk halkı duruma alışmıştı, aynı ekonomik programın devamına kimse itiraz etmedi, herkes hükümeti destekledi.Irak savaşı konusunda "bocalama" içindeyken kamuoyu ağırlığını "bulaşmamak" yönünde koyunca işler yine yolunda gitti, Türkiye savaşa karışmadı.Kıbrıs meselesinde kamuoyunun çoğunluğu ve Kıbrıs halkı çözüm için irade gösterince hükümet de rahat rahat ilerledi.Aynı rahatlık Avrupa Birliği meselesinde yaşandı. Bütün Türkiye bu konuda açık tavır aldı, bütün kurumlar aynı yönde büyük destek verdi Türkiye'yeAvrupa yolunun açılması için bütün kurumlar büyük çaba gösterdi.Bütün büyük konularda hükümet "aklın yolunu" izledi, iç ve dış koşulların en elverişli olduğu anlarda birçok büyük sorunu rahatlıkla aştı.Sonra bir tren raydan çıktı, insanlar öldü ve hükümet ilk kriziyle karşı karşıya kaldı. Son bir hafta boyunca çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Bu hafta boyunca hükümet yetkililerinin gösterdikleri tepkilerde hep "panik" vardı, "korku" vardı, duruma hakim olamayan insanlara özgü "telaş" vardı ve bol bol yalan vardı.Hükümetin başarısını göstermek için "vitrin" olarak seçtiği alanlardan biri "hızlı tren", bir diğeri de Türk Hava Yolları'nın yenilenmesidir. Hızlı ya da hızlandırılmış tren gösterici bir faciayla noktalandı. Tabii ki hiç kimse aynı acının Türk Hava yolları'nda yaşanmasını istemez. Ama yönetim zaafı açısından THY de giderek bir sembole dönüşmektedir.Bu tür olaylarda, krizlerde yönetim zaafı başka kuşkulara yol açar. O kuşku da şudur: Böyle bir krizde bu kadar panik, şaşkınlık yaşayan, sorumluluğu taşıyamayanlar daha ciddi krizlerde ne yapacaklar?AKP erkanı karşılaştığı ilk krizde elini ayağını birbirine dolaştırdı. Peki yarın bir ekonomik kriz tekrar Türkiye'nin kapısını çalarsa? Bir tren kazasında suçu iki makiniste yüklemekte beis görmeyen insanlar yine sorumluluğu bir banka müdürüne, bir şirket müdürüne, alt düzey bir bürokrata atarak işin içinden sıyrılmaya kalkabilirler.Her çıkışın bir inişi vardır. Ama gerçek yönetici, bu inişi yerinde durdurabilen ve bir önceki krizde yapılan yanlışlardan ders çıkarabilecek nitelikteki kişidir.Bir haftadır hükümet yetkilileri ve diğer resmi zevat böyle bir ışık gösterebilmiş değildir.
Yaşadığımız çağda insanlığın gidiş yönü, arada bazı teklemeler olsa da, daha çok refah, daha çok demokrasi, daha çok insan haklarınıgösteriyor.Katı ideolojileri insanlığın geleceğini ipotek etme aracı gibi kullananlar, takıntılarını başkaları için de takıntı haline getirmeye çalışanlar, derin düşünce sistemlerini kaba gündelik kullanım araçlanna çevirenler birer birer sahneden silindiler. "Tarihi vaka" oldular.Düz ve katı kavramları hayatın gerçekleri silip süpürdü. İçi boş kavramlar yok olurken, yerlerini içleri gerçekten dolu kavramlar aldı.İnsanlar sormayı, sorgulamayı öğrendiler. Boş laflardan sıkıldılar, boş laflara kulak tıkamayı öğrendiler. Çünkü içleri boş ama "ulvi" süsü verilmiş kavramların insanların hayatlarını ileriye götürmeye yetmediğini gördüler.En yüksek duvarlar yıkıldı, en kalın barajlar un ufak oldu. Bağnaz düşüncelerin arkasına saklananların çoğu yok oldu, onların yerini bir tür ortaçağ yaşamaya devam eden "din" kullanıcıları aldı.Bunların dışında kalan insanlar, farklı bir fikri olanın, değişik bir öneri getirenin, insanların gelişmesi için farklı yollar arayanların "düşman" olmadıklarını anladılar.İnsanların ufkunu ve beyin zenginliğini, canlılığını boğanlar, dar kafalarla yaşamayı tercih edenler tarihin akışına karşı koyamadılar. Elbette tümüyle yok olmadılar, son kalıntıları direnmeye devam ediyor.Artık kimse kanmıyorArtık "dünyanın uzak bir köşesi" diye adlandırılacak bir yer kalmadı. Herkes herkesin komşusu, herkesin derdi herkesin derdi. Kuzey Kore'de ne olduğunu, Irak çöllerinde yaşananları artık bütün insanlar biliyor.Gerçekleri gizlemeye ya da olduğundan farklı göstermeye çalışanlar bugün de var, ama er ya da geç, gerçekler herkese ulaşıyor. Kapalı dünyalar düzeninde ise herkes, kendi yaşadığı ülkenin cennet, diğerlerinin cehennem olduğuna inandırılmaya çalışılırdı.Artık bunlara kimse kanmıyor.Kandırmaya çalışanlar Afganistan'ı cehenneme çevirdiler. Irak halkını mahvettiler. Kuzey Kore halkının canına okumaya devam ediyorlar. Arap halkları demokrasiye en uzak düzenler içinde yaşatılmaya devam ediyor.Gözleri gerçeklere kapatmak, yüzeydeki görüntünün altındaki gerçeğe ulaşmayı reddetmek toplumlan yeniden anlamsız gerilimlere, acılara sürükleyebilir.Hayat herkese saygı göstermekle, başka fikir ve hayatlara gerçekten hoşgörü göstermekle, hiçbir takıntıya takılıp kalmamakla gelişiyor. Bunlara konulacak her "sınır" aslında eskinin özleminden, artık aşılmış olanı geçerli kılma çabasından başka bir şey değildir.
CHP'deki son kavganın ardından "solda arayış" tekrar gündeme gelmiş oldu. Bu garip "Baykal'a güven kurultayı"ndan önce de CHP çerçevesinde sol harekete ilişkin tartışmalar başlamıştı.CHP'deki son sarsıntının ardından yine "klasik" bir karmaşa kendini gösterdi. Bazı CHP'liler partide kalarak "Baykal'ı indirme" girişimlerine devam etmek niyetinde. Bunlar, başka bir parti ya da yeni bir partide sonuç alınacağına inanmıyorlar.İkinci grup, CHP'den ayrılmak ve yeni bir parti kurmak eğiliminde olanlardan oluşuyor. Bu grupta bol miktarda "lider adayı" bulunmakta.* Üçüncü grup ise solda yeni arayışlar ve daha nitelikli, geniş katılımlı tartışmalar yapılması gerektiğini düşünenler. Bunların CHP içindeki kısır kavgada seslerinin pek fazla duyulduğunu söylemek mümkün değil.CHP ve genel olarak sol hareketlerin önemli bölümünde yeni siyasetler geliştirecek, siyasi etkinliği ve halkın desteğini artıracak çalışmalar yapılmadığı ortadadır.* Tartışmanın önce buradan başlaması, "nasıl bir sosyal demokrat parti" ve "hangi sosyal demokrat politikalar" sorularına cevap aranması gerekmektedir.Bu yolda Kemal Derviş'in. İsmail Cem'in, Hurşit Güneş'in bazı çabaları olmuştur. SHP'de de böyle bir çalışma başlatılmıştır.Önce yeni bir zihniyetYukardaki temel sorulara cevapları araştırmak için SHP, Hüseyin Ergün tarafından hazırlanmış "Bilişim Çağında Sol" başlıklı bir metni temel alarak bir "sol düşünce platformu" çalışması içine girmiştir.Türkiye'de sol oylar, dönemin koşullarına göre yüzde 35-45 arasında olmuştur. Son dönemde ise sol oylar, bütün partilerin oylan toplandığı zaman bile yüzde 25'e ancak ulaşmaktadır.Demokratik solun son birkaç yıllık durumuna bakıldığı zaman sürekli bir "gerileme" ve "umutları boşa çıkarma" durumu içinde olduğu görülmektedir.YTP'den beklenen "birleştirme misyonu" gerçekleşmemiştir; DSP "şahıs partisi" olarak devreden çıkmıştır, CHP'nin de Baykal partisi olarak küçülmeye razı olduğu anlaşılmıştır. Bunların yanında SHP de önemli bir gelişme göstermemiştir.Bu tablo, "bunlardan bir şey olmaz" tablosudur. Demokratik sol, tarihinin en dip noktasındadır. Buradan çıkmak için de çok çalışmak, çok tartışmak, çok iyi politikalar belirlemek ve halkı ikna etmek dışında başka yol yoktur. Bu da çok çaba, çok fedakârlık ve yeni bir zihniyet gerektirir.
Geçen dönemde siyaseti ve siyasileri yıpratan durumlardan biri, ne yazık ki milletvekillerinin iş takibi yapmaları, iş hayatının aydınlık ve karanlık taraflarıyla ilişkilerinde ipin ucunu kaçırmaları, kendi çıkarlarını öne aldıkları izlenimini vermeleridir.Son günlerdeki birkaç gelişmeyi arka arkaya sıraladığımız zaman, bugünkü durumun daha önceki dönemlerden önemli bir farkı olmadığını bir kez daha görüyoruz.* Bir örnek, milletvekili lojmanlarını satacağı sözünü veren hükümet partisinin, daha farklı bir yöntemle milletvekillerini ev sahibi yapma girişimidir. Başbakan, dün "devletin lojman yapma gayreti olmadığını" söylemiştir. Ama sözü edilen "lojman" değil, "ev sahibi yapma" girişimidir.* İkinci örnek, öğretim üyesi olan milletvekillerinin (ki AKP'de birçok doçent unvanlı milletvekili vardır), vekillik sürelerinin profesörlük için gerekli süreden sayılmasıdır. Profesörlük için belli bir süre öngörülmesinin amacı, doçent olanların daha iyi yetişmek üzere bu süreyi akademik çalışma ile geçirmelerine imkân tanımaktır. AKP'li doçent vekiller akademik faaliyet içinde olmadıkları süreyi öyleymiş gibi kabul ettirmek için bir düzenleme yapmaktan çekinmemişlerdir. * Üçüncü örnek, "din ve ahlâk" sohbetlerini dillerinden düşürmeyen AKP erkânının CHP'den transfer yapmakta bir sakınca görmemesidir.Hatırlanmayan söz!* Dördüncü örnek, doğrudan Meclis Başkanı'nı ilgilendirmektedir. Başkan, herhalde vekilleri çağdaş teknolojiye alıştırmak için her birine bir bilgisayar hediye etmiştir. Herhalde bunu kendi cebinden yapmamıştır. Yani Türk halkı kendi iradesi dışında vekillerine birer bilgisayar hediye etmiştir.* Beşinci örnek, Odalar Birliği'nin Meclis'e bir teşekkür olarak, vekillerin her birine birer cep telefonu hediye etmesidir. Meclis Başkanı ve vekillerden herhangi biri buna karşı çıkmamış, "bu parayla 1000 okula birer kitaplık yapın" dememiştir. Herkes telefonu cebine atmıştır.* Altıncı örnek, Van olayıyla gündeme gelen Mustafa Bayram meselesidir. Adı sürekli uyuşturucu operasyonlarında geçmiş ve uyuşturucu suçuyla yargılanmış bu kişinin oğlunun kaçırılmasıdan sonra bir AKP'li bakanla telefon görüşmesi yaptığı unutulmamalıdır. Dünyanın herhangi bir medeni ülkesinde başbakan bu bakanı çağırır ve istifasını ister. Ayrıca bu olay dolayısıyla ortaya çıkmıştır ki, daha önce ANAP ve RP'den milletvekili olan bu kişinin bir oğlu da Van'ın bir ilçesinde AKP'den belediye başkanı seçilmiştir.* Yedinci örnek, milletvekili dokunulmazlığı konusunda hükümetin hiçbir niyetinin olmamasıdır. Başbakan imam hatiplilere söz verdiği için siyasi kriz yaratmayı göze almakta ama milletvekili dokunulmazlığını kaldıracağına ilişkin sözünü hatırlamamaktadır. AKP'nin farkı nedir?
Bir gün Talih ile Akıl şiddetle kavgaya giriştiler. Kavganın bir tek sebebi vardı. Her ikisi de dünyanın kendi sayesinde ilerlediğini, geliştiğini söylüyordu. Karşılıklı olarak bir sürü kanıt ileri sürdüler, bir sürü olay anlattılar. Ama ikisi de diğerini ikna edemedi.Sonunda Talih'in aklına bir fikir geldi. Bir şehre gittiler, şehir meydanında başıboş dolaşan garip bir eşek gördüler.Talih Akıl'a: "Şimdi göreceksin" dedi ve eşeğin kafasına girdi.Biraz sonra yoldan geçen bir adam eşeğe baktı baktı ve... "Bu eşek bana kutsal eşeği hatırlattı" dedi. Onun bu sözünü duyan bir başka adam, "Hani İsa Peygamber'i taşıyan bir eşek vardı, bu ona çok benziyor" dedi.Çok fazla geçmemişti ki, eşeğin başına bir sürü insan toplandı. Her biri ayrı bir söz söylüyor, yeni bir fikir ortaya atıyordu. Eşeğin kutsal olduğunda birleşiyorlardı, ama her biri kutsallığının derecesi hakkında değişik bir görüş ileri sürüyordu. Bu konuda uzlaşamadılarsa da, sonunda eşeğin "büyüklüğü" konusunda fikir birliğine vardılar.Biri yeni bir öneride bulundu:"Benim samanlığım tıka basa dolu. Oraya götürelim istediği kadar yesin."Bir başkası ona karşı çıktı:"Böyle bir eşek samanlığa götürülür mü, ben ona kendi evimi vereceğim, rahat rahat otursun."Bir başkası ikisine de kızdı:"Olur mu kardeşim, hemen valiye gidelim, söyleyelim, onun sarayı bu eşeğe verilsin..."Biraz daha tartıştılar ve hem samanlığı hem evi eşeğe vermeye ve hem de validen sarayını istemeye karar verdiler.Onlar bu şekilde hararetli hararetli tartışmaya devam ederken Talih usulca eşeğin kafasından çıktı, bir kenarda olup bitenleri izleyen Akıl'ın yanına geldi. "Gördün mü" dedi, "Basit bir eşeğin kafasına girdim ve onu dünyada olabilecek en talihli eşek haline getirdim. Sen böyle bir şey yapabilir misin?""Haklısın" dedi Akıl, "Asla böyle bir şey yapamam, çünkü bir eşeğin kafasına girmeyi asla düşünemem. Ben sadece hakeden ve beni iyi kullanacak olanların kafasına girerim."
Susurluk rezilliğinden sonra bazı şeylerin değişeceği sanılmıştı. Mesela kamu görevlilerinin mafya mensupları ile eskisi gibi içli dışlı olamayacakları...* Mesela uyuşturucu kaçakçılarının bazı kamu görevlileri tarafından korunup kullanamayacağı...* Mesela bakan düzeyine yükselmiş insanların artık mafya ile, uyuşturucu kaçakçıları ile bir ilişkisi olamayacağı...Meğer yanılmışız. Güneşin altında değişen hiçbir şey olmamış.* Kamu görevlileri yine mafya şeflerinin yurt dışına kaçmasına yardımcı oluyormuş...* Kamu görevlileri yine uyuşturucu kaçakçılarının başlarına bir şey gelmemesi için uğraşıyormuş...* Bakanların kafasına tabanca dayamaktan söz edebilen, defalarca gazete manşetlerine çıkan uyuşturucu kaçakçıları hiçbir şeyden ve kimseden çekinmeden faaliyetlerine devam edebiliyormuş...* Bazı kamu görevlileri, işler çatallaştığı anlarda bile uyuşturucu kaçakçılarını kollayan beyanlarda bulunabiliyormuş...* Bir uyuşturucu kaçakçısı Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Eğitim Bakanı'na telefon ediyor, Bakan onun telefonuna çıkıyor ve o şahıs Bakan'dan yardım isteyebiliyormuş.Bu görüşme bile yeterince rezalet olduğu halde söz konusu bakan "bir şeye müdahale etmedim" diye kendini savunabiliyormuş...* Aşiret-mafya polise baskın yapıyor, hem şeflerini kaçırıyor hem yakalanan uyuşturucuyu almak cesaretini gösterebiliyormuş...Etik metik, ahlâk mahlâk!..Son birkaç gündür Van'da olanlara bakınca, Alaattin Çakıcı olayına bakınca böyle bir rezalet görüntüyle karşılaşıyoruz.Evet Susurluk rezilliğinden bu yana hiçbir şey değişmemiş. Mafya ile iç içe olan kamu görevlileri yine kimseden korkmuyor, uyuşturucu kaçakçıları kimseden çekinmiyor, bakanlar da bu şahıslarla görüşmekte sakınca görmüyor.Bütün bu olaylar herkesin gözü önünde cereyan ederken ülkenin Başbakanı hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Herhalde milletvekili transferi gibi bir başka rezillikle meşguller.Bu olayların doğrudan ilgilendirdiği İçişleri Bakanı, herhalde başka işlerle; "futbol, kulüp, federasyon gibi önemli işlerle" meşgul olduğu için anlaşılmaz sözlerle durumu idare etmeye çalışıyor.Mecliste hiç kimse çıkıp bu olaylarla ilgili olarak Başbakan ve İçişleri Bakanı'ndan hesap sormuyor. Muhalefet partisinin de önemli işleri var, kendi içinde itişmek gibi.Güneşin altında gerçekten değişen bir şey yok. Kamu görevlileri yine mafya ile uyuşturucu kaçakçıları ile iç içe, bakanlar uyuşturucu kaçakçıları ile görüşüyor, milletvekilleri akçalı olduğu iddia edilen nedenlerle parti değiştiriyor.Etik metik, ahlâk mahlâk, dürüst mürüst diyerek iktidar olanlar dönüp dolaşıp kendilerinden öncekilere benziyor. Ankara'nın havası ve suyu herkesi aynı boya getiriyor.
Ülkelerin refah düzeylerini belirlemek amacıyla her yıl hazırlanan Birleşmiş Milletler Kalkınma Raporu dün açıklandı. Bu rapor hazırlanırken kişi başına düşen milli gelirin yanı sıra "eğitim düzeyi", "sağlık hizmetleri", "ortalama yaşam süresi" gibi ölçütler de göz önüne alınıyor. Çünkü bu ölçütler, o ülkede insana yapılan yatırımı gösteriyor.* Sağlık hizmetlerinin düzeyinin yükselmesi, herkesin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesi insana yatırımdır.* Ücret gelirlerinin en azından her çalışana asgari bir yaşam düzeyi sağlamasını temin etmek insana yatırımdır.* Bir ülkenin insanlarının temel tüketim maddeleri dışında diğer zorunlu unsurları da tüketebilme imkânına sahip olmalarını sağlamak insana yatırımdır.* Çalışan insanların düzgün dinlenme süre ve olanaklarına sahip olmalarını sağlamak insana yatırımdır.* İlk gençlikten başlayarak, herkesin temel eğitim hizmetinden yararlanmasının, eğitimin düzeyinin sürekli yükseltilmesinin sağlanması insana yatırımdır.* Daha çok okumak, daha çok öğrenmek isteyen herkese bu imkânların sağlanması insana yatırımdır.2002 sayılarıyla hazırlanmış olan bu yılki BM Kalkınma Raporu'nda Türkiye, 177 ülke arasında 88'inci sıradadır. 2001 sayılarıyla hazırlanan geçen yılki raporda 96'ıncı sırada, 2000 yılı sayılarıyla hazırlanan önceki yılın raporunda ise 85'inci sıradaydı.Demek ki bugün 2000 yılına göre üç sıra gerideyiz. 86'inci Türkmenistan ve 82'inci Ermenistan, 65'inci Arnavutluk, 69'uncu Romanya ve ekonomisi batma durumunda olan 70'inci Ukrayna bizden iyi durumdadır. Küba, Meksika, Bulgaristan ve Rusya da öyle.İhmal etme şansımız yokŞimdi gerçeklerimizi açıklayan bazı sayılara bakalım.* Canlı doğan her bin bebekten 38'i bir yaşına gelmeden, 45'i beş yaşına gelmeden ölmektedir. Bu sayılar örneğin Romanya'da 19 ve 22'dir.* Eğitim harcamaları, yıllık üretimin ancak yüzde 1,2'sidir. Romanya'da bu oran yüzde 2,2'dir. Yani Türkiye'de eğitime Romanya'nın yarısı kadar kaynak ayrılmaktadır.* Meclis'te kadınlara ait sandalye sayısı yüzde 5'tir. Bu oran Romanya'da yüzde 9,5'tir.* Üst düzey görevlerdeki kadınların oranı bizde yüzde 9'dur, Romanya'da yüzde 26'dır.* Okur yazarlık oranı bizde kadınlarda yüzde 77, erkeklerde yüzde 82 olarak açıklanmaktadır. Türkiye'nin Batısında bu oranlar yüzde 95 ile yüzde 100 arasındadır.Toplumda insani kalkınmanın ne olduğunu, yani insana verilen değeri ve yatırımı bu sayılar göstermektedir.İnsani gelişmişlikte 88'inci sıradayız. Üzerimizde 25 AB üyesi ülke var. Bunlara Uzakdoğu'nun kalkınmış ülke kategorisinde sayılan 20 ülkeyi daha ekleyelim. Eder 45. Peki 88 ile 45 arasındaki ülkeler hangileridir? Belki çoğunun adı bilinmiyor ya da çoğunun adı acil yardım programlarında geçiyor.İnsana yatırım, insani değerlerin geliştirilmesi doğrultusunda şu anda Batı'da daha çok sol ve sosyal demokrat hareketler seferber olmuş durumdadır. Daha ileri liberal görüşler savunan siyasi hareketler de bu yönelimin dışında kalamamıştır.İnsani değerler artık herkesin savunduğu temel değerler olmuştur.İnsani kalkınma, insan değerlerine verilen önemin sonucudur.
Avrupa'da Türkiye'ye tam üyelik görüşmeleri için tarih verilmesiyle ilgili tartışmalar devam ediyor. Fransa ve Almanya'da sağ partilerde, İskandinavya'da sol partilerde mesele hâlâ tartışılıyor. Tarih verilmesi büyük olasılıkla gerçekleşecek. Bazı Avrupalı siyasilerin de "tarih verelim ama görüşmeleri iyice uzatalım" eğiliminde olmaları da sonuçta Türkiye'nin lehine çalışacak.Ankara'dan yayılan hava, hâlâ, tarih verilirse her şey "bitecek" havası. Ekonomiden sorumlu bakanlar Türkiye'ye yabancı sermaye yatırımlarının yağacağını savunuyor.Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye tam üyelik görüşmeleri için tarih vermesi çok önemli bir adım olacaktır. Eğer Ankara "tarihi aldık görüşmelere başladık, işimiz bitti" havasını terk etmesi gerektiğini görmezse, görüşmeler başlar ama gerçek durum bugünkünden farksız olur. Yani Türkiye, Avrupa'nın bekleme odasında beklemeye devam eder.Kim ileri, kim geri?Avrupa Birliği'nin on beş eski üyesiyle Türkiye'nin ekonomik ve sosyal farkını hatırlatmaya gerek yok. Bu farkın son 35-40 yılda nasıl açıldığını da herkes biliyor.Ankara'da kimileri, Avrupa'ya serzenişte bulunurken birliğe yeni alınan on üyenin durumunun Türkiye'den pek farklı olmadığını savunuyor.Avrupa Birliği'nin on beş eski üyesinde kişi başına ortalama gelir 25 bin euro, yani 30 bin doların üzerinde. Yenilerle birlikte bütün Avrupa Birliği' nde kişi başına ortalama gelir 22 bin euro, yani 25 bin doların üzerinde.Ankara'da kimilerinin küçümsediği on yeni üyenin kişi başına gelirlerini sıralayalım (euro olarak):Slovenya: 17.700, Kıbrıs (Rum kesimi): 17.400, Çek Cumhuriyeti: 14.400, Macaristan: 13.600, Malta: 11.700, Slovakya: 11.400, Estonya 10.000, Polonya 9.500, Litvanya 9.400, Letonya 8.500.Arayı kapatana kadar...Bu ülkelerin çoğu on yıl önce Sovyet blokunun parçasıydı. On yılda demokratik kurumlarını oluşturdular, siyasi sorunlarını çözdüler ve ekonomilerini Türkiye'nin çok ilerisine geçirmeyi başardılar.Bu ülkelerin en fakiri olan Letonya'nın her vatandaşı her Türk vatandaşından 4 kat daha zengin. Yani 4 kat daha iyi yaşıyor.Sadece siyasi ve demokratik kurumları tamamladık, uygulama sorunlarını çözdük demekle işimiz bitmeyecek, yeni başlayacak. Ve aradaki bu ekonomik uçurum kapanana kadar da Türkiye beklemeye devam edecek.