Türk, Türkiyeli

5 Temmuz 2004

DEP'lilerin, Avrupa Birliği ülkeleri büyükelçilerine verdikleri yemekten önce bir açıklama yapıldı. Bu açıklamada, Türkiye'nin bütünlüğünün gözetildiği anlatılırken "üst kimlik Türkiyeli olmaktır" deniyor.Demokratik dünyada benimsenmiş olan en ileri formül şudur:* Bir ülkenin her vatandaşı, kendi etnik kökenine göre bir alt kültüre ve kimliğe sahip olabilir, bu kültüre sahip çıkabilir, onu geliştirebilir.Üst kimlik, o ülkenin bütün vatandaşlarını bir arada tutan ortak vatandaşlık kimliğidir.Bu formülün bölücülük suçlamasıyla on yıl hapis yatmış insanlar tarafından tekrar edilmesi de önemlidir.* Ancak bir kelime var, onun üzerinde durmak gerekiyor. Bu kelime "Türkiyeli" kelimesidir.* Önce şunu belirtmek gerekir. Fransalı, İngiltereli, İspanyalı, İtalyalı yoktur. Fransız vardır. İngiliz vardır, İspanyol, İtalyan vardır. Bütün bu ülkelerde bol bol "alt kimlikler" vardır ama gündelik hayatta bütün bu insanlar, nerelisin denildiği zaman "İspanyol", "Fransız", "İtalyan" diye cevap verir. Bundan sonra gelir "Katalan", "Bröton" vs. alt kimlik.Dolayısıyla "Fransız" ile "Fransalı" diye bir ayırım yoktur.Demokrasi isteniyorsa...Türkiye'de, "Türkiyeli" kavramı, "Kürt" kelimesinin kullanılmasının yasak olduğu döneme aittir. Kürtler o dönemde farklılıklarını göstermek için böyle bir yol bulmuşlar ve bununla kendilerini ifade edebilmişlerdir.Şu anda böyle bir sorun yok. Dolayısıyla "Türk" ile "Türkiyeli" ayrımını kullanmanın da bu açıdan bir anlamı yok.* Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes eşit haklara sahip "Türk"tür. Türk olmanın yanı sıra Kürt olabilir, Çerkeş olabilir, Arap olabilir.Türk ve Türkiyeli gibi yapay ve dil kuralları içinde yeri olmayan bir ayırımı ortadan kaldırmak da şu anda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtler adına konuştuğunu söyleyenlere düşmektedir.Nasıl "Fransalı" diye bir şey yoksa, "İspanyalı" diye bir şey yoksa, "Türkiyeli" de yoktur. Kökeni ne olursa olsun İspanyollar, İtalyanlar, Fransızlar, Türkler vardır.Demokrasi kültürünün benimsenme süreci, bu çabaya katılım ne ölçüde "çok taraflı"ysa, o ölçüde hızlı yaşanır.

Devamını Oku

Bedel edebiyatı

5 Temmuz 2004

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın imam hatip meselesiyle ilgili yeni yaklaşımının üzerinde durmak gerekir. Başbakan'ın sözleri özetle şöyledir:"İmam hatipler konusunda tekrar girişimde bulunmadık çünkü biz bu bedeli ödemeye hazır değiliz. Bu bedeli siz ödemeye hazır mısınız? Çocuklarını meslek okullarında okutanlar da meseleye yeterince sahip çıkmadı."* Erdoğan'ın konuşması şifrelidir. Bir "bedel"den söz ediyor, ama bu bedelin ne olduğunu açıklamıyor. Çocuklarını meslek liselerinde okutanları, kendisine yeterince destek vermemekle eleştirirken de bu desteğin ne olduğunu söylemiyor.* Eğer bu sözler, sadece bir kesimin anlayacağı sözler ise Erdoğan yine bütün ülkenin başbakanı olduğunu unutmuş demektir. Demirel, bu tarz konuşmalara "karnından konuşma" derdi.Başbakan imam hatiplilerin ve arada "dolgu malzemesi" olarak kullanılan meslek liselilerin sokağa çıkarak "kitle" desteğinde bulunmalarını beklemiş olabilir. Ancak bu beklentiye yaslanmak, devamında, karşı görüşte olanların yani imam hatip savaşını siyasi İslamın göstergesi olarak gören ve AKP'ye mesafeli duranların da sokağa çıkmasını ve "kitle tepkisi" göstermesini kabul etmek anlamına gelir.AKP erkânının göz önünde tutması gereken bir gerçek vardır. Partinin oy oranı yüzde 40'ın üzerindedir ve bu, özal'dan bu yana ulaşılmış en yüksek oy oranıdır. Ancak oy kullanmayanlar da dikkate alındığı zaman AKP'ye oy verenler, vermeyenlerin yarısı kadardır. Bu desteğin bile bir bölümünün "tepki", bir bölümünün "yeni arayışı", bir bölümünün de AKP'nin merkeze yöneldiğine olan inançtan kaynaklandığını görmek gerekir.Olsa olsa kuşkuları beslerErdoğan imam hatipler konusunda toplumdan duyarlık göstermesini beklediğini söylüyor. Unutuyor ki, bu konuda kuşkulu duyarlılık oranı diğerinden hiç de aşağı değildir.* Erdoğan'ın "şifreli" konuşması biraz daha açıklanmaya muhtaçtır. "Bedel" ne olabilirdi, önce bu açıklanmalıdır. Eğer Erdoğan "Biraz daha ısrar etseydik askeri müdahale olurdu" demek istiyorsa bunu da açıkça söylemelidir. Bu söylense de söylenmese de "bedel" kelimesi burada iki taraflı bir "tehdit" olarak kullanılmaktadır.* İmam hatip meselesini "karnından" ya da "şifreli" konuşmalarla gündeme getirmenin, gündemde tutmanın Erdoğan'a ve AKP'ye bir faydası yoktur. Bu üslup olsa olsa Erdoğan'ın kendisini bütün ülkenin değil "belli bir kesimin başbakanı" olarak gördüğünden kuşkulananların kuşkularını besler.CHP'de sürpriz yokDikenli teller... Yumruklar... Kapatılan mikrofonlar... CIA edebiyatı... CHP'nin, partinin Deniz Baykal'ın tapulu malı olduğunun onaylanması için yapılan kurultayı, düzeyi düşük tartışma ve itiş kakışlarla oldu bitti. Baykal 700 küsur delegenin desteğiyle CHP'nin tapusunu aldı. Yorgan gitti kavga bitti.Artık CHP de, aynı DSP gibi bir tek kişinin malı olmuştur. Bülent Ecevit DSP'nin sahibidir. Sahipliği Tanrı izin verdiği sürece devam edecektir. CHP de aynı şekilde Baykal'ındir. Bu malları miras bırakmak zordur ve her ikisi de "mallarını yanlarında götürmek" için gereken bütün tedbirleri almışlardır.Çağdaş bir sosyal demokrat sol hareketin CHP'den çıkamayacağı da bu kurultay ile kesinlik kazanmıştır.

Devamını Oku

Yankı

3 Temmuz 2004

Bir bilge Budist rahibe yeni bir öğrenci gelmişti. O çevrenin önemli şahıslarından birinin oğluydu. Zengin birinin oğlu olduğunu her hali ve tavrıyla gösteriyordu. Gözleri, "Ben babamın zoruyla buradayım, bir süre sonra gidip kendi hayatımı yaşayacağım" diye bakıyordu.Çocuk öğretmeninin yanında oturmaya başladı. Günler geçiyor, öğretmen hiç konuşmadan duruyor, çocuk da sıkıntıdan patlıyordu.Bir gün rahip ayağa kalkıp yürümeye başladı; çocuğa da işaret etti kendisini izlemesi için. Yürüdüler, yürüdüler. Yakındaki ulu dağın eteğine kadar geldiler. Bilge yürümeye devam ediyor, çocuk da arkasından onu izliyordu. Çocuk yorulmuştu. Durup biraz dinlenmek istiyordu ama babasına söz verdiği için bilgenin arkasından gitmeye devam ediyordu.Saatlerce yürüdüler. Dağın eteğinde ilerlemeye devam ederken çocuğun ayağı bir ağaç köküne takıldı, düştü. Ağzından güçlü bir "Ahh" sesi çıktı.O anda dağın tepelerinden çok daha güçlü bir "Ahh" geldi. Çocuk bir an şaşırdı, sonra ayağa kalkıp bilgeyi izlemeye devam etti.Biraz daha yürüdüler, bilge durdu çocuğa döndü ve bağırdı:"Sen bir korkaksın!" Sesi dağdan geriye döndü: "Sen bir korkaksın!""Küçük bir bitkiye çarptın ve hemen yıkıldın!" Dağdan aynı sözler daha güçlü olarak geri geldi: "Küçük bir bitkiye çarptın ve hemen yıkıldın!"Çocuk ne olduğunu anlamaya çalışırken bilge dağa döndü ve seslendi:"Seni seviyorum!" Dağ cevap verdi: "Seni seviyorum!"Çocuk şaşkınlıkla izliyordu, bilge yine konuştu:"Sen muhteşemsin, sen harikasın!" Dağ yine cevap verdi: "Sen muhteşemsin, sen harikasın!"Sonra öğrenciye döndü: "Neydi az önce duyduğun?" Çocuk kendinden emin cevap verdi: "Yankıydı...""Evet yankıydı, ama senin yankındı, senin yansımandı, sendin... Sen ne söylediysen, ben ne söylediysem o da bize aynı şeyi söyledi. Sen ona acı ilettin o da sana acı iletti. Sen ona sevgi iletirsen o da sana sevgi iletir. Doğa da aynı insanlar gibidir, ne alırsa onu verir..."

Devamını Oku

Saddam davası

2 Temmuz 2004

Siyasi davalar her zaman öncelikle yargılayanlar için tehlikelidir. Yirminci yüzyılın siyasi tarihi, amacının tersine dönmüş siyasi davalarla doludur.Son dönemin siyasi davalarına bakıldığı zaman eski Yugoslavya'yı kan ve ateşe boğan Miloşeviç'in davası hatırlanabilir. Bu kişi, davayı bir siyasi platforma dönüştürmüş, dünyada hiç sempati toplayamamasına rağmen kendi ülkesinde etkili olmaya devam etmeyi başarmıştır.Bizdeki siyasi davalar ve ölüm cezası uygulamalarının en önemlileri 27 Mayıs 1960 sonrasında Menderes ve iki bakanının mahkûmiyeti ve idamıdır. Şu anda Menderes tümüyle "rehabilite" edilmiştir. Mahkemelerde en "uysal" tavır içindeki kişi olmasına rağmen o günlerde de sevenlerinde azalma olmamıştır.12 Mart 1971'den sonra da Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idamı hatırlanmalıdır. Gezmiş ve arkadaşları yargı sürecinde, idamlarına kadar en küçük bir taviz vermemiş, başları dik davalarını savunmuşlardır.Bugün 12 Mart yöneticilerinin adlarını kimse hatırlamaz. Ama Deniz Gezmiş'in ve arkadaşlarının posterleri hâlâ sokaklarda satılıyor.Gerçeği görebilmek içinBu tür davaların sonuncusu Abdullah Öcalan davasıdır. Terörün bütün acılarına rağmen Öcalan da sert bir tavır takınmamasına rağmen, duruşmalar boyunca bir "siyasi lider" havası içinde durmuştur.Objektif gerçek budur. Ve şu anda bazı gösterilerde yüzlerce Öcalan posteri çıkmaktadır, Öcalan'ın önemli bir kesimde etkinliğinin devam ettiğini görmek gerekir.* Bu olaylara duyguların daralttığı bakışlarla baktığımız zaman gerçeği kaçırırız. Ama geçmişi iyi bilmek ve geleceği buna göre kurmak isteyenler duygularla bakmamak durumundadırlar.* Saddam Hüseyin davası da ani bir şekilde başlamıştır. Bu ön duruşmadaki konuşmalar ve Saddam Hüseyin'in tavırları ayrıntılarıyla ya da Amerikan yetkililerinin izin verdiği ayrıntılarla yayınlandı.Bizim bulunduğumuz noktadan bakıldığı zaman Saddam Hüseyin'e sempati duymak olanaksızdır. Buna karşılık demokrasiden nasibini almamış Arap dünyası Saddam'a aynı gözle bakmamaktadır. Saddam Hüseyin de onlara konuşmaktadır.Amerikalıların her yaptığını desteklemeyi ve haklı çıkarmayı görev edinmiş olanlar Saddam'ın yargı önüne çıkarılmasını bu kişinin sonunun başlangıcı gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar.Irak bugün Amerikan işgali altındadır. İşgal kuvvetlerinin sadece adı koalisyondur ve İngilizlerin işbirliği dışında gerçek bir koalisyon durumu yoktur.Herhangi bir ülke vatandaşının, istediği kadar sevmediği bir kişi olsun, eski bir liderinin işgalciler tarafından yargılanmasını kabul etmesi beklenemez.Saddam Hüseyin, ister açık ister kapalı duruşmalarda yargılansın Arap dünyasındaki manevi etkinliğini artıracaktır.Siyasi davalar en başta yargılayan taraf için tehlikelidir.

Devamını Oku

CHP'nin tapusu

1 Temmuz 2004

Bizim siyasilerimiz, özellikle de en tepede olanlar kendi egemenlik alanlarını, partilerini şahıslarının tapulu malı gibi görme eğilimindedir. Onları eleştirmek, onların görüşleri dışında görüşler savunmak partiden uzaklaştırılma nedenidir. Merkez solda bu "tapulu mal" mantığının sonu, "küçük olsun, benim olsun" fikriyle tamamlanır.* CHP yarın garip bir kurultay yapacak. Bu kurultayın düzenine bakıldığı zaman Sovyetik komünist partilerin "temizlik" mantığını görmemek mümkün değil. Parti delegeleri, Genel Başkan'dan farklı düşünenleri dinleyemeyecek, sadece Genel Başkan'ın "suçlamalarını" dinleyecek ve "lidere" bağlılığını bildirerek muhalifleri "tel'in" edecektir. Bu kongre sistemi, totaliter partilerin çok alışılmış kongre düzenlerinin aynısıdır.Bir sosyal demokrat partinin, Cumhuriyet Halk Partisi gibi ülkesinin kuruluşuna ve gelişmesine damgasını vurmuş bir partinin bu duruma gelmesinin nedenleri bilinmektedir.Kendi iç kavgalarına gömülenler ne Türkiye'deki ne de dünyadaki gelişmeleri izleyebilmiş, anlayabilmiştir. Bugünün Türkiyesi'nde sosyal demokrasinin geliştirmesi gereken projeler ve modeller bir kenara bırakılmıştır. Siyaset yapmak günlük tepkiler göstermeye indirgenmiştir.Bu oyunda var mısınız?* Muhalefet yapmak "iktidarın yaptığı her şeye karşı tavır almak" olarak algılandığından ve başkaca bir toplumsal vizyon getirilmediğinden, parti sadece muhalefet için muhalefet yapma konumuna düşürülmüş, bunun sonucu da partinin temelini oluşturan demokratik ilkelerin savunulması yerine zaman zaman anti-demokratik dallara tutunmak olmuştur.* CHP'nin yaşadığı bu tıkanıklığı aşmak için fikir üretmeye çalışan partililer yarın "yargılanacaktır." Yargılamanın son noktası Genel Başkan Deniz Baykal için güvenoylaması yapılmasıdır. Alacağı güvenoyunu Genel Başkan, partinin kendi tapulu malı olduğunun onayı olarak kullanacaktır.CHP'nin düşünce ve yapı olarak yenilenmesi için girişimlerde bulunan Kemal Derviş kurultay delegelerini oy vermemeye çağırıyor. Bu öneri, partililerin meseleyi "o gitsin bu gelsin" şeklinde almayı reddettiklerini göstermeleri için getirilmiştir. Buna karşılık eski genel başkanlardan Altan Öymen ve bir dönem CHP'nin yeniden yapılanması için çalışmış olan Tarhan Erdem de delegeleri Baykal'a güvenoyu vermemeye çağırmıştır. Delegeleri bu tiyatroda rol almamaya çağıran olmamıştır.Kurultay partililere, basına, kamuoyuna kapalıdır. Böyle bir kurultaya katılmayı reddetmek CHP'deki değişimin ilk adımı olacaktır. Yoksa kurultay salonu önüne toplanıp aleyhte gösteri yapmak "görev geçiştirme" den öteye gitmez. Ortaya çıkacak görüntü "yine birbirlerine girdiler" görüntüsü olacaktır.

Devamını Oku

Bush gitti, bunlar kaldı

30 Haziran 2004

NATO zirvesinin Türkiye için siyasi bakımdan ve tanıtım bakımından faydalarını tartışmayacağız.Ama bu zirveden her söz edildiğinde, bazı "ajan"ların Türkiye'nin bakanlarına "dön!" talimatı verişinin, Bush'un elini sıkacak olanların avuç içlerini kontrol edişinin görüntüleri gözümüzün önüne gelecek...Türkiye'ye baba Bush da gelmişti, Clinton da gelmişti ama böyle paranoyakça sahneler yaşanmamıştı.Bunları, 11 Eylül'e bağlayıp haklı bulanlar olabilir, ama bu paranoya George W. Bush döneminin özel hastalıklarından biri olarak hatırlanacaktır.Kabine toplantılarını dua okuyarak başlatan, din meselelerine kafayı takmış bir ABD Başkanı'nın geride bırakacağı dünyanın eskisinden daha iyi olacağı da aynı paranoya ve din takıntıları içinde yaşayanlar dışında kimsenin inanmayacağı bir yalan olarak kalacaktır. George W. Bush, Amerika'ya özgü o "düzlük" içinde toparlanmış bir iç ve dış propaganda faaliyetinin ana sahnesi olarak Türkiye'yi, İstanbul'u kullandı. Ama kasımda tekrar seçilmesi çok büyük sürpriz olacak. Yani bütün bu faaliyetler boşa gidecek.Türkiye'nin önemli insanlarının, bakanlarının avuç içlerine bakıldığıyla kalınacak.W. Bush ve ekibi, Türk halkının büyük çoğunluğunun Müslüman oluşunu ön plana çıkarmaya devam ediyor. Türkiye'ye karşı asıl büyük ayıpları, politikalarını sadece bunun üzerine kurmalarıdır. Avuç içi kontrolleri de sadece bu mantığın uzantısıdır.Polis aynı polisBush protestolarından kalan görüntüler de hafızalardan kolay çıkmayacaktır. Otomobil yakanlara, çevreye zarar verenlere polisin müdahalesi tabii ki olacaktır.Ama bunu gerekçe olarak gösteren Başbakan ve bakanlar, yerde yatan gence yanından geçen her polisin bir cop ya da tekme vurmasını açıklamakla yükümlüdürler.Zaten kollarından yakalanmış olan gencin yüzüne yakından biber gazı sıkılmasını açıklamak zorundadırlar.Smokin meselesiBir de Başbakan'ın yüzlerce devlet başkanı, başbakan ve bakanın hepsinin smokinli katıldığı davete normal elbiseyle katılması var.Başbakan TRT'de, "Benim için önemli değildir, giyerim" şeklinde bir şeyler söyledi. Ama yüzlerce önemli insanın, ki bunların arasında birçok Müslüman ülke lideri de vardır, smokin giydiği bir davette "smokinsiz tek kişi" olmasını açıklamadı.Meseleyi yanlış anlayan bazı okurlarımızdan değişik tepkiler geldi. Smokinin kökeni önemli değil. Eğer bugün böyle bir protokol uygulaması varsa Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı da buna uymakla yükümlüdür.Turan Güneş'in bir sözü vardı: "Briç kulübüne girmek istiyorsan briç oynayacaksın, hem kulübe gireceğim hem de pişpirik oynayacağım diyemezsin."Şu anda dünyada geçerli olan protokol kullarına "dini" ya da başka gerekçelerle uymak istemeyenler evlerinde, köylerinde otururlar. Bu kadar basit. Bunu anlamayanlar, dünyanın bütün önemli liderlerinin smokin giydiği bir toplantıda tek kalmayı delikanlılık zannedenler de kendilerini biraz eğitmek, neyin ne olduğunu anlamak zorundadırlar. Bugünkü dünyada "köylü delikanlı" havalarıyla varolmak mümkün değildir, "köylü delikanlı" havaları ancak köyde geçerlidir.

Devamını Oku

41 yıllık söz

29 Haziran 2004

Fransa'nın merkez sağ siyasileri bir süredir Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı katı bir politika yürütüyorlardı. Kendi iç siyasi kaygılarından kaynaklanan bu politikadaki tepki dozunun azalacağı Fransa Devlet Başkanı Chirac'ın son sözleriyle anlaşılmıştır.Chirac'ın Almanya Başbakanı ile aynı şekilde düşündüğünü söylemesi bu açıdan son nokta olarak görülmelidir. Avrupa Birliği'nin lideri konumundaki iki ülke Avrupa Komisyonu'nun raporuna göre davranma kararı almışlar ve bunu açıklamışlardır. Bu raporda "uygulama" eksiklerine değinilecek, ancak olumlu yargılar ağır basacaktır.Almanya Başbakanı, "Türkiye'ye verilmiş olan 41 yıllık söz"den bahsetmiştir. Avrupa Birliği'nin temeli sayılabilecek "Ortak Pazar", ilk ortaklık anlaşmalarından birini Türkiye ile 1963 yılında imzalamıştır.* 1963 yılı eylül ayında Avrupa ortak pazarının geleceğini gören ve ilk anlaşmayı imzalayan Başbakan İsmet İnönü'dür. Türkiye'den üç yıl sonra Malta, 5 yıl sonra da Kıbrıs (O dönemin ortak Kıbrıs Cumhuriyeti) Barış Harekâtı' ndan iki yıl önce aynı anlaşmayı imzalamışlardır.Şu anda Avrupa Birliği üyeliği gerçekleşmiş olan diğer ülkeler, aynı anlaşmayı 1991 - 1996 yılları arasında imzalamışlardır. Yani Türkiye ilk adımı şu anda tam üyeliği gerçekleşmiş ülkelerden 30 yıl önce atmıştır.Nasıl başardılar?!1987 yılında Turgut Özal'ın tam üyelik başvurusu yapmasına kadar geçen sürede ise hiçbir adım atılmamıştır. 1980 askeri yönetiminin böyle bir girişimi olması zaten mümkün değildi, çünkü gerekçesi ne olursa olsun, herhangi bir askeri rejim, temel ilkesi tam demokrasi olan Birlik tarafından kesinlikle kabul edilemezdi.1965-1980 arasında Türk siyasi hayatına egemen olan iki kişi, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, dünyanın nereye gittiğini kavramadıklarını, bütün o yılları heba ederek göstermişlerdir.Özal tam üyelik başvurusunu yaptıktan üç yıl sonra aynı başvuruyu yapan Kıbrıs Rum kesimi bugün tam üye olmuştur. 1994'te, 1995'te, 1996'da başvuruda bulunan ülkeler bugün Avrupa Birliği üyesidirler.* 1963'te Türkiye ekonomik ve siyasi açıdan çoğu Avrupa ülkesinden daha geride değildi. 1963 anlaşmasına da hiçbir Avrupa ülkesi karşı çıkmamıştı. Türkiye Avrupa'nın parçası olarak görülüyordu.Avrupa 41 yıl önce Türkiye'ye, o dönemdeki İnönü yönetimine söz vermekte herhangi bir sakınca görmemişti. Şu anda Avrupa'nın 41 yıllık sözünü tutmakta zorlanmasına tepki göstermemiz çok doğaldır.Ama ondan önce Demirel'e, Ecevit'e, askeri yönetimlere ve askeri yönetimleri seven sivil siyasilere sormamız gerek, bu 41 yılı boşa harcamayı nasıl başardılar diye.

Devamını Oku

Smokin

28 Haziran 2004

NATO zirvesi gündemimize girdiği andan itibaren yapılabilecek yorumların hepsi yapıldı.Protestolar da yapıldı. Ve protestolann yorumlan da yapıldı.* Bir tek konu üzerinde yorum yapılmadı. O konu da 45 ülkenin devlet ve hükümet başkanının, dışişleri ve savunma bakanının smokin giydiği bir davette Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın smokin giymemesi.Smokin, İngiliz üst sınıfının geleneklerinden türemiş ve yayılmış bir "seçkin" giyim tarzıdır. Bu giyim tarzı günümüzde de üst düzey davet ve yemeklerde yaşamaya devam etmektedir. Yüzde yüz Batılı ve üst düzey bir gelenek olarak bütün Batılı ülkelerde geçerlidir.Türkiye'de de, üst düzey kişilerin katılıyor oluşu nedeniyle ya da insanların birbirlerine saygısının ifadesi olarak birçok "smokin şartlı" davetler ve yemekler verilmektedir. Ve birçok "mühim" insan da bu davetlere smokinsiz katılır. Çünkü onlar "mühim" insandır, davet sahibine saygı göstermeme hakları olduğuna inanırlar. Bu, sadece bizde görülen bir durumdur.Hiç de basit değil...Cumhurbaşkanı Sezer'in NATO toplantısına katılanlara verdiği davet "smokinli" bir davetti. Bu nedenle, NATO geleneklerine uygun olarak bütün devlet ve hükümet başkanları, bakanlar davete smokinle katıldılar.Smokinsiz tek kişi Başbakan Tayyip Erdoğan'dı. Eşi, Cumhurbaşkanı tarafından davet edilmemişti. Bunun nedeni çok açık. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı kendi davetinde bir Türk vatandaşının "dinsel gösteri" yapmasını istemiyor.Türban ya da kadın giyiminde Arap modasının durumu ise ayrı bir tartışma konusu.Erdoğan, bundan önce de örneğin Genelkurmay Başkanı'nın 30 Ağustos davetlerindeki tek smokinsiz kişi olmuştur. Cumhurbaşkanı'nın "smokin ya da koyu renk elbise" kaydı olan davetlerinde de smokin giymemiştir.Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın smokininin olmaması düşünülemez. Önceki günkü davette smokin giymemesinin nedeni, son anda çıkan bir "kaza" da olabilir. Ama bundan önce de hiç smokin giymemiş olması kaza ihtimalini geçersiz kılmaktadır.Söz konusu davetteki tek smokinsiz kişi olduğu gibi, yanında tercümanı ile dolaşan tek siyasi yine Erdoğan'dır.Erdoğan'ın, 45 ülke liderinin smokin giydiği bir davete, üstelik Türkiye'nin Cumhurbaşkanı'nın davetine smokinsiz katılmasının bir açıklaması olmalıdır.Eğer Erdoğan smokin giymeyi kendine yediremiyorsa, "Batılılık, Batıcılık buraya kadar, kravat takarım ama smokin giymem" şeklinde bir mesaj veriyorsa, konu bir giyim tercihi basitliğinin çok ötesindedir.Smokin bir protokol unsurudur. Bir devlet adamı, protokolün tüm gereklerini yerine getirmek durumundadır. Bu, görevleri arasındadır.Bir mücadele sembolü olarak kullanılan türbanın yanına bir de smokin eklenmek isteniyorsa, bu açıkça söylensin herkes bilsin.

Devamını Oku