Her şey iyi ise bu nedir...

13 Temmuz 2004

Geçen hafta sonu tam iki milyon genç insan devlet memurluğu için sınava girdi. Bu sınavı kazananların hemen bir işe yerleştirilmeleri de sözkonusu değil, ancak gelecek iki yıl içinde açılacak kadrolara ve ihtiyaca göre memur olabilecekler.Alacakları ücretler de 500-600 milyon lira, yani yoksulluk sınırının çok altında. Ama 2 milyon genç insan bu umuda bağlanmış durumda.Ekonomide her şeyin iyi gittiği, bir süredir hem siyasi iktidar sözcüleri ve ilgili kişiler hem de birçok ekonomist tarafından ifade ediliyor.Enflasyon, IMF programıyla çok başarılı bir şekilde tek haneli rakama inmek üzere. Bunun yanında bir de "büyüme rakamları" var. Bunlar da ekonominin gelişmesini gösteriyor. Bu rakamlara göre Türk ekonomisi geçen yıl rekor büyüme yıllarından birini yaşadı.Kaç zaman sonra?Klasik ekonomi mantığında büyüme demek, yani ekonominin gelişmesi demek, yeni iş alanlarının yaratılmasıdemektir.Oysa bizde ekonomi büyüyor, ama işsizlik azalmadığı gibi, her yıl genç nüfusun artışına bağlı olarak daha da artıyor.Ekonomi "beklenenin üstünde gelişme" gösterdiyse birilerinin bu işsizlik artışını açıklamasıgerekir. "Öyle de olur böyle de olur" diye durumu idare eden ekonomistler bu gelişmelerden sonuç alınmasının zaman alacağını söylemeye başladılar. Ancak zamanın ne olduğunu pek açık söylemiyorlar.Sayılar anlatıyorKarmaşık rakamlar ve istatistikler arasından sıyrılındığı takdirde, yani bu rakamlar basitleştirildiğinde ortaya herkesin anlayabileceği bir tablo çıkıveriyor.Güngör Uras'ın Milliyet ve Dünya gazetelerindeki yazılarında anlattıklarından bazı notları arka arkaya dizebiliriz.1998 yılında üretim 100 ise 2003 yılında (enflasyondan arındırılmış rakamlarla) 103'tür.Kişi başına gelir 1998'de 100 ise, 2003'te 95'tir.Kişi başına tüketim 1996'da 100 idi, 2003'te 90.8'e indi.1998'de çalışanların yaklaşık 1 milyonu 2003'te işsizdir. İç ve dış borçların toplamı 1997'de 6 katrilyondu. 2002'de 149 katrilyon oldu, 2003'te ise 194 katrilyona çıktı.Rakamlar böyle herkesin anlayabileceği basitlikte sıralandığı zaman "görülmemiş gelişme"nin, "beklenenin üzerindeki başarı"nın, "rekor büyüme "nin ne olduğunun da açıklanması şart oluyor. Özellikle de milyonlarca işsize ve iş bulma umudu olmayan milyonlarca genç insana.

Devamını Oku

40 yıl önceden

12 Temmuz 2004

Üniversite meselesi bir süre önce YÖK dolayısıyla, ondan sonra imam hatipler tartışmasında, son olarak da Cumhurbaşkanı'nın rektör atamalarıyla gündeme geldi. Tartışmalar hep güncel çatışma alanları üzerine kurulduğu için gerçek "üniversite reformu" hep geride kaldı. Kelimenin tam anlamıyla gürültüye gitti.Üniversite reformu bugünün meselesi değil. Ama mesele, yıllarca görmezden gelindiği ya da sadece belli uçlarından çekiştirildiği için gittikçe büyüyen bir soruna dönüştü.Bu mesele aslında 40 yıldır esasta değişikliğe uğramamıştır. Profesör Tarık Zafer Tunaya'nın tam 40 yıl önce, 17 Aralık 1964'te Milliyet'te yayınladığı bir makale var. "Reform ve Üniversite" başlıklı makalesinde şunları anlatıyor Prof. Tunaya:"Üniversite reformu gibi ciddi ve samimiyetle ele alınması gerekli bir davayı bir kere daha siyasi taktiklerin konusu yapmak meseleleri çözmek şöyle dursun, onları daha da müzmin bir dert haline getirmek olacaktır...Çağımız insanlık tarihinin dönüm noktası karakterini taşıyor. Teknik ilerlemelerin fevkalâde bir hızla geliştiği bir zamanda, özellikle sosyal bilimler öğretiminin ve öğretme metodlarının da büyük değişmelere namzet olmaları tabiidir...Üniversiteye çağın seviyesini verme çabası kendiliğinden ortaya çıkan bir dava hüviyetini kazanıyor. Bu istek çağın bir baskısı olarak ortaya çıkacaktı. Ama bunu önceden hesaplamak şarttır...Her şeyden önce bir değişme şuuruna ve seviyesine sahip olmak gerekiyor. Ve bu değişme inancını siyaset oyunlarının konusu yapmamakta birleşme zaruretiyle karşılaşıyoruz...İlk iş gençleri yeni, değişik ya da değişmekte olan bir dünya içinde yetiştirmek zorunluğudur. Fakültelerde okutulan derslerin bu memleketin insanlarını dünya olaylarını anlayacak, bu olaylar içinde Türkiye'nin problemlerini görebilecek bir seviyeye ulaştırmak görevimiz olmalıdır..."***Prof. Tunaya, üniversite meselesine bakışın ne ve nasıl olması gerektiğini 40 yıl önce, bu yazıda çok net olarak anlatıyor. Ancak bu 40 yıl içinde Prof. Tunaya'nın tavsiyelerinin tam tersi yapılmıştır, bugün de yapılmaya devam ediliyor. Yani meseleye sürekli gündelik bir siyasi çatışma açısından bakılmıştır. İmam hatip meselesi de böyledir, rektör atamaları tartışması da böyledir.Bu yaklaşım değişmedikçe de 40 yıllık mesele, gittikçe büyüyen bir sorun olmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Bir düğün

11 Temmuz 2004

Bugünün dünyasında düğünler de çeşitlendi. Normal insanların, evlilik gibi olaylan yakınlarıyla birlikte kutlamak için yaptıkları düğünler en yaygın olanı.Sosyete düğünleri ise bunlardan çok farklı. Bu insanlar o düğünleri ne kadar zengin ve etkili olduklarını göstermek, gazetelerde isimlerinin ve fotoğraflarının yer almasını sağlamak için yapıyor. Amaç basit: Güç ve zenginlik gösterisi.Bir de hanedan düğünleri var. Geçenlerde İspanya veliaht böyle bir düğünle evlendi.Bütün krallar, prensler, prensesler böyle ihtişamlı törenlerle evleniyor. Bu düğünlerin amacı da güç gösterisi, tebaanın bağlılığının sınanması; "hâlâ varız" demenin bir yolu. Hatta tek yolu. Çünkü artık Batı'nın hanedanları sadece düğünleriyle ya da skandallarıyla gündeme gelebiliyor.Tayyip Erdoğan'ın üçüncü çocuğunun düğünü de dün gerçekleşti. 7 bin davetlinin çağrıldığı düğünün güvenlik önlemleri için 5 bin güvenlik görevlisi çalıştı. Düğün mekânının çevresindeki yollar trafiğe kapatıldı.Böyle bir imkânın, gelen yabancı devlet adamları dolayısıyla bir tür siyasi araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Ancak 7 bin davetlinin katıldığı bir düğünden bu yabancı konukların ne kadar memnun olacakları da kuşkuludur.Değer miydi?* Böyle bir düğünün maliyetinin ne kadar olduğunu halkımız merak edecektir.* Yabancı konukların geliş-gidişleriyle konaklamalarını kimin üstlendiğini merak edecektir. Güvenlik için çalışan 5.000 kamu görevlisinin hizmetinin kim tarafından karşılandığını merak edecektir.Kraliyet düğünlerinde kimse bunu merak etmez, çünkü bu hanedanların bile kamuya, yani kendi halklarına böyle bir yük yükleme hakları yoktur.Türkiye'de çok önemli siyasi kişilerin çocukları da evlendi. Batı'da da çok önemli insanların çocukları evleniyor. Başbakanların, devlet başkanlarının çocukları evleniyor, ama kimse bu düğünlerden haberdar olmuyor. Çünkü hepsi bu töreni geleneklere uygun şekilde, aile içinde yapıyorlar.Güçlerini, etkilerini göstermek ve sınamak için çocuklarının düğünlerine ihtiyaçları yok.Ayrıca böyle kişisel ve ailevi bir olayı ne kamuya yük yapabilirler ne de kendi özel hayat alanlarını bu şekilde dışarıya acarlar.Kimileri diyebilir ki "Bu kadar da buzağı aramaya gerek yok, Erdoğan başarılı bir siyasetçi, başarılı bir Başbakan, halk desteğine sahip, bu kadarcığını yapıversin..."İşte bütün bu nedenlerle yapmayıversin. İnönü yapmadı. Bayar yapmadı. Menderes yapmadı. Özal da bu kadar yapmadı.Eğer Başbakan'ın çocuklan mütevazı törenlerle evlenseydi, kendisi de ailesi de, partisi de, hükümeti de çok şey kazanırdı.* Şimdi herkes soracak: Neden 7 bin davetli? Neden 5.000 güvenlik görevlisi? * Değirmenin suyu nereden geliyor? Bu törenin hangi bölümlerini kamu, yani halk ödüyor? Neden böyle bir güç gösterisine ihtiyaç duyuluyor? Neden hanedan düğünlerinin bir taklidi yapılıyor? Seçilmiş bir insan böyle bir düğünden ne bekliyor?Bu sorulara muhatap olmaya değer miydi?

Devamını Oku

Tek kol, tek oyun

10 Temmuz 2004

Japonya'da bir baba, sol kolu olmayan çocuğunu Uzakdoğu dövüşleri ustasına getirdi ve "Tek bir hayali var, iyi bir dövüşçü olmak" diyerek bıraktı, gitti.Usta, çocuğa kolunu nasıl kaybettiğini bile sormadı. Ondan bir süre kendisini ve diğer öğrencileriyle yaptığı dersleri izlemesini istedi. Sadece sağ kolu olan çocuk sabırla ustasını ve dersleri izledi. Günler, aylar geçti.Bir gün hocası, çalışmaya başlama zamanının geldiğini söyledi ve uzun bir çalışma dönemi başladı.İlk aşamada hedef sağ kolun güçlendirilmesiydi.Sonra ikinci aşamaya geçildi. Hoca çocuğa sadece bir tek hareket öğretiyordu. Uzakdoğu dövüş sanatlarında sayısız oyun olduğunu bilen çocuk bu çalışmayı anlamıyor, ama sesini çıkarmadan aynı hareketi yüzlerce, binlerce kez tekrarlamaya devam ediyordu.Daha fazla dayanamadı, bir gün hocasına başka hareketler çalışıp çalışmayacaklarını sordu. "Hayır" dedi hocası "Sadece bu hareketi çalışmaya devam edeceğiz ve sen bu harekette en mükemmel olacaksın."Çalışmalar aynı şekilde devam etti. Çocuk öğrendiği o tek hareketle bütün kendi yaşıtlarını yeniyordu. Sonra daha büyük ve daha tecrübeli çocukları yenmeye başladı.Bir gün hocası "Artık benimle dövüşeceksin" dedi. Çocuk yine aynı oyunu yaptı ve hocasını yendi.Çocuk mükemmel bir dövüşçü olmuştu, ama halen okulun dışına çıkmıyordu. Hocasına birkaç kez daha başka oyunlar, hareketler öğrenip öğrenmeyeceğini sordu. Aldığı cevap her seferinde aynı oldu.Günün birinde çocuklara bütün bölgedeki spor okulları arasında karşılaşmalar düzenlendiği haberi ulaştı. Bu karşılaşmalara her okul en iyi öğrencisiyle katılıyordu.Hoca, bütün öğrencileri topladı ve bu karşılaşmalara okul adına kimin katılacağını açıkladı. Bütün öğrencilerin şaşkın bakışları arasında seçtiği öğrencinin tek kollu çocuk olduğunu bildirdi.Tek kollu çocuk kulaklarına inanamıyordu. Ülkenin en iyi dövüş öğrencilerinin karşısına kendisi gibi tek kollu bir dövüşçü gönderiliyordu.Karşılaşmalar başladı. Tek kollu çocuk bütün rakiplerini sırayla yendi ve ülkenin en iyi genç dövüşçüsü unvanını kazandı. Buna kendisi de inanamıyordu.Hocasının yanına gitti ve "nasıl" diye sordu.Hocası cevap verdi: "Senin herkesi yenerek yaptığın oyunun tek bir karşılığı vardır. O da sol kolun tutulmasını gerektirir. Sen bu eksiğini kendi lehine kullanmayı başardın. İşte böyle."

Devamını Oku

Şimdi de cami

9 Temmuz 2004

Tayyip Erdoğan "dini" konulardan uzak durmayı başaramıyor. "Dini" meselelere her girdiğindeyse yeni bir sorun yaratıyor.Erdoğan'ın son olarak söylediği söz vahimdir: "Bizde ülkenin ileri gelenleri caminin semtine uğramazlar. Uğradığı zaman bazı değerlerini kaybedeceğini düşünür."İster başbakan olsun ister olmasın, Türkiye'yi yönetmek iddiasında olan herhangi bir siyasinin "Ben camiye gidiyorum, onlar gitmiyor" demeye hakkı yoktur. Çünkü bu, siyasi amaçlar için dini kullanmanın dik alasıdır.Cuma namazları yıllardır dini siyasete alet eden siyasilerin şov alanı olmuştur. Dini değerlere sahip çıkılmasını isteyen bir kişi öncelikle dini bu şekilde "kullanma"yı eleştirmelidir.50 yıldır din siyasi amaçlarla kullanılıyor, "Bu ülkenin ileri gelenleri" cuma namazına gitmeden önce gazetecilere haber veriliyor. Ve bu durum, dini konularda çok hassas olan Tayyip Erdoğan'ı rahatsız etmiyor.Onu rahatsız eden, dini kendi çıkarları için kullananlar, dini görevlerini yerine getirmeyi şova dönüştürenler değil. Camiye gitmeyenler.Tayyip Erdoğan, dini konularda "önüne gelen, ağzı olan konuşuyor" diye de şikâyet ediyor. Erdoğan din bilgini değildir, bu meseleler üzerinde çalışmış bir kişi değildir. Bir siyasidir. Bu konulara girmemesi gereken konumdaki bir kişidir.Neden şikâyet ediyor?Şu cümle de Erdoğan'a ait: "Yahu kardeşim ben senin yaşadığın gibi yaşamaya mecbur muyum, değilim ya! Ben sana ne kadar saygı duyuyorsam sen de bana o kadar saygı duy!"Çok güzel. Ama bu cümleyi söyleyen bir kişinin aynı konuşma içinde "Bizde ülkenin ileri gelenleri caminin semtine uğramazlar" demesi, Erdoğan'ın söylediği cümlenin içeriğini tam olarak kavramadığını gösteriyor.O cümleyi söyleyen, eğer ne söylediğinin farkında ise, "camiye gitmeyenler"den şikâyetçi olamaz.Tayyip Erdoğan, sürekli olarak dini konularda konuşmakta, olur olmaz alanlarda bu konuları gündeme getirmektedir. Din bilgini değildir, din adamı değildir, din tarihçisi değildir. Bütün Türkiye'nin Başbakanıdır.Bunu da iyi düşünmesi gerekir.

Devamını Oku

Kurumların gücü

8 Temmuz 2004

Hiçbir kurum kendi içinde bulunduğu toplumdan bağımsız değildir. Şeffaf dünyada her kurum kendi toplumuyla en açık ilişkiyi kurmakla yükümlüdür.Soğuk Savaş bitti ama dünya farklı savaşlar içinde yaşamaya devam ediyor. Bir zamanların büyük hayalinin, yani orduların asgari düzeye indiği bir dünyanın henüz çok uzağındayız.* Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren bütün toplumsal gelişmelerde "özel" bir yere sahip olmuştur. Bugün de bu özel yerini korumaktadır.Türkiye'nin henüz yerine oturmaya başlayan modern kurumlarının zayıf oldukları dönemlerde Silahlı Kuvvetler laik demokratik cumhuriyetin koruyucusu olarak öne çıkmak zorunda kalmıştır.Bu gerçektir ama daha çok uzun süre tartışılacaktır. Aynı 1971 ve 1980 askeri darbeleri gibi.* Murat Yetkin'in dünkü Radikal Gazetesi'nde yer alan haberi çok önemli bir şeyi göstermektedir: Türk Silahlı Kuvvetleri, dışardan herhangi bir etki gerektirmeden kendi içinde bir reform sürecine girme ihtiyacını hissetmiştir. Bu sürecin temeli de "yeni dünyada yeni zihniyet"tir.Nerede yaşadığını bilmekGenelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün bütün birliklere gönderdiği "prensip emri"nde eğitimden ihalelere, toplumla ilişkilerden içteki ast-üst ilişkilerine kadar hemen tüm konulara "yeni bir bakışla" yaklaşılması istenmektedir.Toplumunun içinde yaşayan, halkıyla bağlarını sıkı tutan Silahlı Kuvvetler'in toplumdan kopmaması için nerede yaşadığını çok iyi bilmesi gerekir. Orgeneral Özkök'ün "prensip emri"ndeki şu bölüm de bunu anlatıyor:"Ülkemizde asgari ücret 303 milyon, açlık sınırı 451 milyon, yoksulluk sınırı 1 milyar 372 milyon lira. Harcadığımız her kuruş milletin boğazından kesip bize verdiği paradır. Milletin parasını harcarken titre ve kendine gel!"Devletin tepe katlarında oturanlar da harcadıkları her kuruşun milletin parası olduğunu hatırlasa, milletin bir gün bunun hesabını soracağından çekinse, bugün yaşadığımız sıkıntılar yaşanmaz.* Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, aileleri ile bütün varlıklarını tek bir "hurca" doldurarak sürekli bir bölgeden diğerine dolaşan, en zorlu koşullarda görev yapmaktan kaçınmayan bir topluluktur. Böyle bir görev bilinci içinde yaşayan insanların reforma, değişime açık olmaları, yeni dünyaya daha kolay uyum sağlamaları doğaldır.

Devamını Oku

Eski mantık

7 Temmuz 2004

Türkiye'de uzun yıllardır zamanında seçim yapılmıyor. Çünkü iktidarda olan, hep bir "baskın" seçim kovalar. Muhalefette olan ise iktidarı en zayıf gördüğü anda erken seçim için uğraşır. Hiç kimse planını zamanında seçim üzerine yapmaz.AKP'nin de benzer hazırlıklar yaptığını Bilal Çetin'in bugünkü yazısından öğreniyoruz. Ankara kulislerinde konuşulanlara göre AKP erkânı bu yıl sonunda Avrupa Birliği'nden görüşme tarihi alınmasının yaratacağı olumlu hava içinde baskın seçim yapmayı düşünüyormuş.Türkiye'de demokratik sistemin hâlâ doğru dürüst mekanizmalara sahip olamadığının göstergesi bu tür planlardır. Örneğin sistemin en önemli unsuru olan muhalefet yoktur.İktidar da demokratik sistemde iktidar olmanın verdiği güçlerle yetinmemekte daha fazla güç istemektedir.AKP'nin tepesinin bir başka hedefinin 2007 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu bilinmektedir. Her siyasi lider gibi Tayyip Erdoğan'ın da gözünü buraya dikmesi doğaldır.Daha önce Turgut Özal da Süleyman Demirel de önce o göreve gelip, daha sonra yetkilerini artırma hesapları yapmışlar ama ikisi de bunu başaramamıştır.Planlar ve pratik...Şu anda Erdoğan'ın bunu yapabilecek gücü olduğu doğrudur. Meclis'te zaten anayasa değişikliği için gerekli sayıya yakın bir sandalye sayısına sahiptir. Siyasi ve ekonomik havanın daha iyi olacağı 2005 ya da 2006'da bir erken seçim yapmak, böylece Meclis'e daha büyük bir çoğunlukla gelerek yarı başkanlık sistemine yönelik adımları atmak teorik olarak mümkündür.Özellikle tek muhalefet partisi gibi görünen CHP'nin girdiği süreç AKP'yi bir anlamda rakipsiz kılmaktadır.Kağıt üzerinde bu hesaplar yapılır. Yapılır da, pratikte her zaman gerçekleşmez.AKP'nin siyasi kimliği henüz tam olarak tanımlanmış değildir. Bu parti halen birkaç "pratik" eğilimin koalisyonu niteliğindedir. Bundan sonraki gelişmelere hangi eğilimin damgasını vuracağı da henüz belli değildir."Baskın seçim" fazlasıyla erken bir hesaptır ve bazen beklenmedik siyasi gelişmelerin tetikleyicisi olabilir. AKP kendisinin iktidara geliş sürecini iyi hatırlamalıdır.

Devamını Oku

Caydırıcılık

6 Temmuz 2004

Ceza kanununda hızlı değişiklikler yapılmaya devam ediliyor. Bunlardan biri, gecekondu yapanlara getirilen hapis cezası.Cezaların bir amacı suçtan caydırmadır. Vatandaş, bir eylemin suç olduğunu ya da o eylemi yapmaya hakkı olmadığını, yaptığı takdirde bunun bedelini ödeyeceğini bilirse o eylemi yapmaz. Ceza hukuku mantığının bir tarafı budur. Ancak, cezalar uygulanabilirlik boyutunu aştığı zaman caydırıcı olamaz. Gecekondu yapana beş yıl hapis de böyle bir cezadır. Bugünün Türkiyesi'nde uygulanma şansı yoktur. Çünkü büyük şehirlerde gecekondu oranları, gerçek gecekondu oranları çok yüksektir ve buna göre en az bir milyon kişinin beş yıl hapis yatması gerekir.Kanunlar, karşısına geçip "Bakın ne güzel bir kanun" yaptık denmek için yapılmaz. Uygulanmak üzere yapılır. Şu anda gecekondu yapılmasını önleyen birçok kanun yürürlükte:Devlet arazisine gecekondu yapılamaz çünkü bu, devlet arazisine haksız el koyma demektir ve cezası vardır.Özel kişilerin arazisine gecekondu yapılamaz çünkü mülkiyet hakları korunmuştur.İmar kanunları vardır, belediye kanunları vardır, çevre kanunları vardır. Bunların hepsinde gecekondu yapımını olanaksız kılan, dolayısıyla önleyen maddeler vardır.Ancak bunların hiçbiri uygulanmadığı için büyükşehirlerin çevrelerinde dev gecekondu mahalleleri varlığını sürdürmektedir.İnsanlar bunca tehlikeyi göze alıp, belediye ekiplerinin gelip yıkmasını göze alıp hâlâ gecekondu yapıyorlarsa onları beş yıllık hapis cezasıyla da korkutmak mümkün değildir. Üstüne üstlük milyonlarca gecekondu da, siyasilerin oy hesaplarıyla yasallaştırılmıştır.Bugünkü yapılaşmanın üzerine gerçekçi yöntemlerle gidilmediği sürece gecekondu meselesi çözümlenemez.Bu sorunun bir yanı ekonomiktir, bir yanı işsizliktir, hepsinin toplamı da çaresizliktir. Gecekondusu yıkılmasın diye çocuğunun boğazına bıçak dayayan insanları hapis cezası korkutamaz, geriletemez.Ayrımcılık yapılabilirCeza kanunu değişiklikleri arasında yer alan bir madde de gündemden çıkarıldı. Bu madde cinsel nedenlerle ayırımcılık yapılmasını engelleme amaçlıydı. Açıkçası, bu madde, eşcinsellere ayrımcılık yapılmasını engellemek amacıyla konulmuştu. Vekiller bu maddeden hoşlanmadılar ve değişiklik paketinden çıkarttılar.Bu da şu demektir: "İnsanlara, eşcinsel oldukları anlaşıldığında farklı muamele yapılabilir. Yani bu nedenle işten çıkarılabilir, işe alınmayabilirler."Milletvekilleri, kadınlara eşitliği zar zor kabul etti, töre cinayetlerinin kötülüğünü zar zor kabul etti. Ama bu maddeyi kimse açıkça savunamayacağı için eşcinsellere farklı muamele yapılamamasını kabul etmedi. Belki Meclis'te birileri çıkıp bunun neden yanlış olduğunu arkadaşlarına anlatma cesaretini gösterebilir.

Devamını Oku