Kendilerine kısaca "akiller" denilen Avrupalı 9 siyasinin Türkiye raporu yayınlandı."Akiller" heyeti bir eski cumhurbaşkanı (Finlandiya), iki eski başbakan (Fransa ve Saksonya), üç eski dışişleri bakanı (Hollanda, Polonya, İspanya), bir eski diplomat (Avusturya) ve bir İngiliz bilim adamından oluşuyor.Bu heyet Türkiye'de ve Avrupa'da dolaştı, konuştu, tartıştı, yazılı belgeleri inceledi ve bir sonuca vardı: Türkiye Avrupa Birliği içinde yer almalıdır.Rapor Türkiye'de son iki yılda temel hak ve özgürlüklerle, Anayasa ve yasalarda sağlanan ilerlemeleri özetliyor. Aynı zamanda Türkiye'nin bu süreçte yaşadığı ve yaşayacağı zorluk alanlarını da belirtiyor.Bu zor alanlar şöyle sıralanıyor:* Tarım sektörünün durumu, bölgesel dengesizlikler, kentsel-kırsal alanlar arasındaki farklılıklar, eğitim yetersizliği, kadın ve çocuklara yönelik haksız ve ayrımcı uygulamaların devam etmesi, kamu borçları, bütçe açığı, işsizlik.Bu özet şunu anlatıyor:* Türk ekonomisi halen yeterli bir ilerleme sağlamamıştır ve bunun yansıması olarak önemli toplumsal sorunlar vardır."Akiller" bir yandan da Avrupa'nın "kâbusu" olan nüfus meselesine dikkat çekiyor:Türkiye şu anda Almanya'dan sonra Avrupa'nın en kalabalık ülkesidir ve 2025'te birinci olacaktır.* Bu durumun Avrupa'da Türkiye'nin dışarıda tutulmasını isteyenler için en önemli kanıtlarından biri olduğu biliniyor. Eğer Türkiye, örneğin 2010 yılında tam üye olursa birliğin en büyük nüfuslu iki ülkesinden biri olacaktır, üstelik bu 80 milyonluk nüfus Müslümandır.Türkiye dışlanırsa ne olur...Rapor yine Türkiye'nin umut ışıklarından birine değiniyor; tam üyelik görüşmelerinin başlamasıyla Türk ekonomisinde önemli gelişmeler bekleneceğini belirtiyor:"Mevcut ekonomik riskler ve belirsizlikler azalacak ve Türk ekonomisinin istikrarının sürdürülebilir olduğuna duyulan güven artacaktır."* Peki eğer Avrupa Türkiye'yi dışlarsa ne olur? Yıllardır tekrarladığımız görüşü "Avrupa'nın akil adamları" da tekrarlıyor:"Türkiye'nin umutları söndürüldüğü takdirde, aşırı ve milliyetçi akımlar güçlenebilir ve Kürtlerin yaşadıkları bölgede şiddet artarak, istikrarın bozulmasına ve ordunun tekrar daha belirgin bir rol üstlenmesine yol açabilir."Bu görüş çok açık, biraz daha açabiliriz:Eğer Avrupa Türkiye'yi iterse, Batı düşmanı hareketler, radikal milliyetçi ve İslamcı hareketler derin bir soluk alacaklar ve içine kapanmış Türkiye'yi kendi dünyalarına çekmek için harekete geçeceklerdir. Aynı dalga radikal milliyetçi Kürt hareketlerine de destek olacak ve ülke tekrar kendi iç kriz ve çatışmalarına dönecektir.Bu gelişmeler karşısında da Silahlı Kuvvetler doğal olarak "ilgisiz" kalamaz."Akil adamlar" durumu iyi tespit etmişler.
Saldıranlar radikal İslamcı militanlar, ölenler çocuklar. Bu, İslam dünyasının 11 Eylül'üdür. İslam dünyası Çeçen saldırısının şokunu bir süre daha yaşayacaktır. Ancak bu şokun, şu anda kendi savaşlarına devam eden örgütleri etkilemesi mümkün değildir. Radikal İslamcı kafalarda yüzlerce çocuğun ölmesi, yaralanması bir tür "iş kazası" olarak görülecektir.* Bu olayın ardından radikal İslamcı örgütlerin herhangi bir vicdan muhasebesine veya "siyasi çizgi" tartışmasına girişmeleri beklenemez. Bu kafalar "Beslan kıyımı" nda kendi yandaşlarının "suçlu olmadığına" kolayca inanacak ve bunun gerekçelerini üreteceklerdir.* İslam dünyasının bir kesiminde bu radikal örgütlere bakışın artık eskisi gibi olmayacağı da kesindir. Ama sadece "bir kesimde."Bu olayın ardından siyasi İslamcı örgütler ve toplulukların "esasa dair" görüşlerinin değişmesini kimse beklememelidir. Bu tür olaylara yüzeysel bir saflıkla yaklaşanlar, siyasi İslam içinde yer alan insanların önemli bir bölümünün etkilenip doğru yolu bulmasını beklerler. Böyle bir ihtimal yoktur ve bu olayın radikal kesimlerde herhangi bir etkilenme yaratmayacağı da açıktır.İstanbul'daki terör eylemlerinin ardından "sokaktan geçen masumların" hayatlarını kaybetmesi de aynı kesim tarafından yine kaçınılmaz bir "iş kazası" olarak görülmüştü. Yani onlara göre yabancı bankada çalışanların ya da sinagoga giden Musevilerin öldürülmesi normaldi, ancak "teknik olarak" bunların öldürülmesi için yoldan geçen bazı insanların da ölmesi bir "özürle" geçiştirilecek bir durumdan ibaretti.Politikalar değişmedikçe...Radikal İslamcı örgütler ve bunların inançlı destekçileri açısından durum budur ve orada herhangi bir iyimserliğe yer yoktur.Buna karşılık "Beslan katliamı" sadece dini inançları nedeniyle kendi bakışını tayin etmekte zorlanan milyonlarca insan açısından önemlidir.* Bunlar ve başkaları açısından da bu sonuçlara yol açan Amerikan politikalarının tartışılması ve bu dünyaya yaklaşılırken yeni politikalar üretilmesi önemlidir.* Bugün İslam dünyası, Batı dünyasına göre tartışmasız bir şekilde daha fakirdir, daha geridir. Müslümanlar Hıristiyanlara göre daha cahildir, daha çok hastalanmaktadır, daha az yaşamaktadır. Müslümanlar bugünkü dünyanın nimetlerinden Batı dünyasının onda biri kadar bile yararlanamamaktadır.Bu koşulların değişeceğine ilişkin umutlar yeşermediği sürece "Beslan katliamları" tekrarlanır durur. Amerika'nın 11 Eylül'ü ABD yöneticilerini daha da yanlış politikalara yöneltti. İslam dünyasının 11 Eylül'ü Batı dünyası için de bir milat olursa, ileriye dönük anlamı olabilir.
Budist rahipler, artık yetiştiğini düşündükleri bir öğrencilerini, yola çıkmadan önce çağırdılar. Başrahip öğrenciye tek bir soru sordu:* "20 yıldır buradasın, neler öğrendin?""Yedi gerçek öğrendim" dedi öğrenci.* "Yirmi yıldır buradasın, sadece yedi gerçek mi öğrendin?""Evet, yedi gerçek öğrendim..." * "Say" dedi başrahip, "birincisi..." "Dostluklar ikiye ayrılır: Kalıcı dostluklar ve geçici dostluklar. Hayatta bir zorluk ortaya çıktığı anda bozulan dostluklar daha çoktur, kalıcı dostluklar çok azdır..."* "İkincisi" dedi başrahip. "İnsanların çoğunluğu kalplerini ve beyinlerini geçici değerlere ayırmışlar. Bu değerler uğruna kendi gerçek niteliklerinden taviz vermekten, kötü şeyler yapmaktan çekinmiyorlar..."* "Üçüncüsü" dedi başrahip. "İnsanlar, amaçlarına ulaşmak için birbirlerini ezmekten çekinmiyorlar. Oysa başkasına kötülük yaparak elde edilen her şeyin geldiği gibi ellerinden gideceğini anlamıyorlar..."* "Dördüncü" dedi başrahip. "İnsanlar gerçekte bir anlamı ve önemi olup olmadığını hiç düşünmedikleri fakat değerli ve anlamlı saydıkları şeyler yüzünden birbirlerine zarar veriyorlar... Bu şekilde hayatı birbirlerine zehir etmeye alışmışlar."* "Beşinci" dedi başrahip. "Herkes yanlışın nedenini, başarısızlığın nedenini başkalarında arıyor."Kimse, başına ne geldiyse aslında kendi yüzünden geldiğini anlamıyor, kendi suçunu, yanlışını kabul edip düzeltmiyor..."* "Altıncı" dedi başrahip. "İnsanlar helal lokmanın ve bölüşmenin değerini bilmiyor. En lezzetli lokmanın helal lokma olduğunu unutuyorlar. Vicdanları ve mideleri arasında kaldıkları zaman midelerini tercih ediyorlar..."* "Yedinci" dedi başrahip. "İnsanlar bir şeye dayanmadan yaşama gücünü bulamıyorlar. Bu yüzden çoğu zaman anlamsız şeylere sarılıyor, güveniyorlar. Asıl sarılmaları ve güvenmeleri gereken belki de tek duygunun sevgi olduğunu anlamamakta ısrar ediyorlar..."* "Güle güle" dedi başrahip.
Bugün bütün dünya, televizyon ekranlarında o çocukları gördü... Yaralı çocuklar... Korkmuş çocuklar... Sedyelere uzatılmış çocuklar... Annelerinin babalarının ya da bir yakınlarının kucağına büzülmüş çocuklar... Dehşet içindeki çocuklar...Ve ölü çocuklar...* Çocukları öldürerek herhangi bir amaca ulaşmayı umut edenlerin insanlıkla bir ilişkileri olması mümkün değildir.* Çocukların hayatlarını tehlikeye atarak "savaşlarını" sürdürenlerin gerekçelerini anlamak mümkün değildir.* Kendi çocuklarını canlı bomba yaparak ölüme gönderenlerin, başka çocukların ölmesine aldırmayanların "davaları"nı anlamak mümkün değildir.Bu mantığın adı tam ve doğru olarak konulmalıdır.Bu mantığın adını koyamayanların, o adı açık açık söyleyemeyenlerin bu terörü durdurması da mümkün değildir.Ruslara karşı Afgan direnişine damgasını vuran siyasi İslam, bugün İslamcı terör olarak Çeçen direnişine de damgasını vurmuş durumdadır.Rus yetkililer bundan önceki Çeçen terörist eylemlerine karşı hiçbir taviz olmaksızın karşılık vermişlerdi. Bu kez çocuklar, küçük çocuklar rehin alınarak Rus yetkililer etkilenmeye çalışıldı.Ama sonuç değişmedi. Yine çocuklar hedef oldu."Çocuklar hedef olmasın, büyükler hedef olsun" gibi bir mantık da ne yazık ki bu olayları yorumlayanların ağızlarında garip bir çelişki olarak ortaya çıkmaktadır.Tabii ki çocuklar hiçbir zaman, hiçbir nedenle kullanılmasın, hedef olmasın. Ama sadece çocuklar değil büyükler de, yaşlılar da hedef olmasın.Terör, ister çocukların hayatlarını tehlikeye atsın isterse yetişkinlerin canlarını alsın, aynı şeydir.Artık terör eylemleriyle siyasi amaçlara ulaşma dönemi geride kalmıştır.* Ancak sürekli hatırlanması gereken bir gerçek vardır. Hemen yanımızdaki bölgede islamcı hareketlerin güçlenmesi Amerikan desteği sayesinde olmuştur. Ve şu andaki mekanik, düz mantıklı Amerikan politikaları da İslamcı terörün etkinliğini artırmasına neden olmaktadır.Son olayın ardından Çeçenistan'dan Rus buldozerleri geçecek ve kimsenin sesi çıkmayacaktır. Ama "dini" temalı tepkisel duygular yaşamaya devam edecektir.Terörün kaynağı birkaç sapık kafalı insan değildir. Kaynak çok daha derindedir ve derine inmeden, derindeki yapıları iyice anlamadan ve tabii ki bugünkü terörün adı tam olarak konulmadan, değil çözümü bulmak, ona yaklaşmak bile mümkün değildir.
Şu anda Irak'ta, Çeçenistan'da, Afganistan'da yaşananlar Amerika Birleşik Devletleri'nin yanlış politikalarının insanlığa hediyeleridir. Afganistan ve El Kaide, ABD yönetiminin o dönemde izlediği "yeşil kuşak" politikasının ürünüdür."Yeşil kuşak" teorisi özetle, Sovyetler Birliği'nin çevresindeki Müslüman ülkeler ve birliğin içindeki Müslüman ağırlıklı ülkeler tarafından sıkıştırılması üzerine kuruludur. Bu teori uyarınca gerek Sovyetler Birliği içindeki İslamcı hareketler, gerekse çevresindeki ülkelerdeki İslamcı hareketler "hararetle" desteklenmiştir.* Sovyetler Birliği'nin son dönemindeki Vietnam'ı olan Afganistan'da anti-Sovyet direniş hareketleri, başından itibaren İslamcı grupların kontrolüne geçmiş ve bu gruplara ABD tarafından büyük destek verilmiştir.Taliban ve El Kaide böylece güçlenmişler, örgütlenmişler ve geniş imkânlar kullanabilecek boyutlara ulaşmışlardır."Yanlış"ın meyveleriÇeçenistan da yine Sovyetler ve hatta Sovyetler sonrası Rus yönetimlerini zorlayacak yeni bir Afganistan gibi düşünülmüş, buradaki İslamcı direniş hareketleri de dört bir yandan destek görmüştür.* Bu bölgedeki yanlış politikalar meyvelerini vermeye başlamışken Irak savaşı, ateşin yayılmasından başka bir sonuç vermemiştir.Amerikan yönetiminin Irak savaşını başlatmak için gösterdiği kanıtların neredeyse tümünün yalan olduğu artık ortaya çıkmış ve bu yönetimde yer alan sorumlu kişiler tarafından da itiraf edilmiştir.* Irak'ta olanlar ortadadır. Şiiler de Sünni Araplar da Irak'ta Amerika'nın istediği gibi bir yönetimin egemen olmasına izin vermemektedir.Irak'ta da çeşitli İslamcı grupların terör eylemleri sahnenin önünde yer almaya devam etmektedir.* Irak... Afganistan... Çeçenistan... Bu üç ülkede Amerikan yönetimlerinin yanlış politikalarının sonucu Türkiye'de de ölen insanlardır, Rusya'da ölen insanlardır, tabii ki Irak'ta ölen insanlardır."Paralar nereden?"Amerika'nın bölgemizdeki yanlış politika alanlarından biri de Kuzey Irak'taki ve Türkiye'deki Kürtlerdir. Birinci Irak savaşından itibaren Amerikan yönetimleri hem Kuzey Irak'taki hem de Türk vatandaşı Kürtlere ilişkin yeni politikalar üretmişlerdir. Bunun sonuçlarından biri de Türkiye'deki terörist eylemlerin boyutlarının giderek büyümesidir. "Bu paralar nereden" sorusuna cevap arayanlar eski PKK içinde şu anda yaşanan tartışmalara göz atarlarsa cevaba da çok yaklaşmış olurlar.Şu andaki Çeçen eylemlerine, Irak'ta yaşananlara, Afganistan sorununun olduğu gibi durmasına ve Kuzey Irak'ın yarattığı sıkıntılara baktığımızda bunların arkasını, işleri buralara getiren nedenleri de bilmek zorundayız.Amerika'nın hediyeleri bugün içinde yaşadığımız bölgenin uzun dönemli gerçeği olacaktır. Ve ortalığı temizlemek de sonunda yine bu bölgede yaşayanlara kalacaktır.
Bu sözcük, Turgut Özal'ın 1982'de askeri yönetimden koparak siyasete girmeye hazırlandığı dönemde ortaya çıktı. Takıyye sözcüğü Arapça ve özetle, amacına ulaşıncaya kadar gerçek fikirlerini gizlemek anlamına geliyor.Eskiden buna benzer bir de "kripto-komünist" kavramı vardı, o da aşağı yukarı aynı anlama gelirdi.Birkaç yıl önce Fethullah Gülen'in bir kaseti ortaya çıkmıştı ve bu konuşmada cemaat mensuplarının nasıl "takıyye" yapacakları anlatılıyordu. Bu konuşmanın ortaya çıkmasından sonra savcılar harekete geçti, Gülen ABD'ye gitti, halen de orada. Erbakan "takıyye"ci değildi. Siyasi İslam'ın ilerlemesi için kendine özgü taktiklerle savaştı ve hep kaybetti.AKP kurulduğu gündem bu yana ise "takıyye" sözcüğü tekrar gündeme gelmiştir ve bu gidişle unutulması biraz zor olacaktır.AKP'li kadro, Refah Partisi içinde Erbakan'a karşı muhalefet hareketini başlattığı zaman o kesimin geleneklerine uygun olarak dışa vuran bir tartışma olmamıştı. Kendi kapalı ortamlarında, kendilerinin anlayacağı bir üslupla, çok az konuşarak tartışmışlar ve siyasi islam'ın bayrağı AKP'ye geçmişti.AKP "mührü" aldıktan sonra kendisini siyasi İslam'ın dışında bir parti olarak tanımlamaya başladı. Bulunan kavram "muhafazakâr demokrat" kavramıydı. Bu, Batı'daki "Hıristiyan demokrat" kavramına yakın bir tanım olarak ortaya atıldı.Yoksa saçmalama mı?İmam-hatip ve türban meseleleri AKP'nin "muhafazakâr" tarafının ana sorunları olarak durmaktadır. Bu sorunların yanına bir de "zina" derdi eklenince AKP'nin "takıyyeci" olduğuna ilişkin kuşkuların canlanması da kaçınılmazdır.AKP halen geniş bir koalisyon niteliğindedir. Bu koalisyonun içinde kendilerini merkez sağda görenler de vardır; radikal sağda görenler de, siyasi İslam'ın içinde görenler de vardır.Koalisyonun taraflarının zaman zaman partiyi o yana bu yana çekiştirmesi doğaldır. Ama, bu AKP'nin kimlik meselesinin de halen ortada durduğunu göstermektedir.AKP üç yıllık bir partidir, iki yıldır iktidardadır ve birçok meseleyi talihin dalgaları ve kamuoyunun etkin desteği ile aşmıştır.Bunlardan sonra gelip de zinaya takılınması, bu meseleyi savunmaya çalışırken saçmalanması hem "takıyye" konusunu hatırlatmakta hem de bu partinin "yönetim ehliyeti" açısından kuşkular yaratmaktadır.Ekonomide, IMF programı dolayısıyla -ve buna rağmen- aşırı "ısınma" işaretleri varken, Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmeleri aşaması yaklaşırken "zina" ile uğraşmak AKP'nin bunalan "sağı"nın bir patlaması olmuştur.AKP'nin "takıyye" içinde bulunduğundan kuşkulananlar haklı olduklarına biraz daha inanmışlardır. Yoksa bunu "takıyye" olarak değil de basit bir saçmalama olarak açıklamak AKP erkânının daha mı hoşuna gider?
AKP'nin, nasıl bir toplum özlediği ve istediği konusunda kafasının fazla karışık olduğunun bir kanıtı daha "zina" meselesiyle ortaya çıktı.Zina diye bir suç Avrupa hukukunda yoktur. Gelişmiş ülkelerin herhangi birinin hukukunda da yoktur. Hatta Ankara'dan küçümsenerek bakılan birçok ülkede de yoktur.Zina üç kişiyi ilgilendiren ve tümüyle bireysel bir durum. Hukukçular bunu çok açık bir şekilde anlatıyorlar.Avrupa hukukuna uyum sağlamak için Türk Ceza Kanunu'nda değişiklikler yapılırken araya "zina suçu" sokulması, "bazılarının" gerçekte nasıl bir kafa taşıdıklarını göstermiştir. Asıl zina durumu bu kafalardadır.İleri bir hukuk düzeni için çaba gösterilirken, çok geri bir anlayışın ürünlerini kanunlara "sokuşturmaya çalışmak" başka bir şeyle açıklanamaz.Türban olmadı zina verelimAKP, "öz" seçmenine daha önce söz verdiği gibi imam hatip ve türban meselelerini halledemedi. Bu seçmene aslında kafasının değişmediğini, geri ve kapalı bir toplum fikrinden uzaklaşmadığını göstermek istiyor. Bunun için de bulduğu yol, zinayı tekrar "kamu suçu" haline getirmektir.Üstelik bunu insanlığa en aykırı biçimde, sadece kadınlara özgü bir suç olarak getirmek istemeleri kafalarının arkasında gizlenmiş örümceklerin varlıklarını sürdürdüğünü göstermektedir.Bu ne iki yüzlülükCHP de, kadın erkek eşitliğini savunur gibi yaparak zina suçunun geri gelmesini en iki yüzlü bir biçimde desteklemektedir.* CHP en ileri demokrasiyi, en ileri kadın haklarını, en ileri insan haklarını savunmakla yükümlü bir dünya görüşüne sahip olduğunu iddia ediyor.* Bu parti eğer göstermeye çalıştığı niteliklere sahip bir parti olsaydı, AKP'nin zina girişimi üzerine dünyayı ayağa kaldırır, bütün kadın örgütlerini, insan hakları örgütlerini, sivil toplum örgütlerini harekete geçirir Meclis'in önüne yığardı.Başbakan sık sık Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne AKP'nin sokacağını söylüyor.Zina olayı da gösteriyor ki, AKP erkânı Avrupa Birliği'nin geliştirdiği, toplum ve özgürlüklere ilişkin anlayışların yanından bile geçmemektedir.* Kendini başka türlü göstermek, insanlara yalan söylemek, insanları kandırmak gerçek ahlâksızlıktır. Gerçek zina suçu budur.Bu bakımdan AKP de CHP de ağır zina durumundadırlar.
Türkiye sadece gazete değil dergi okuru sayısı bakımından da dünyanın en geri ülkelerinden biri. Avrupa Birliği'nde dergi okuma oranı yüzde 35'e ulaşıyor. Yani her üç kişiden biri, bir dergi okuyor. Türkiye'de ise bu oran binde 2. Yani her 1000 Türk vatandaşından sadece ikisi, herhangi bir alanda yayınlanmış haftalık ya da aylık bir dergi okuyor.Türkiye'de haftalık haber dergilerinin satışları on bin dolayında. Beş haber dergisinin toplam satışı 50 bine ancak ulaşıyor. Çoğu zaman da bu sayının altında kalıyor.* Fransa'da üç büyük haber dergisinin toplam satışı 1 milyon 200 bindir.* Almanya'da üç büyük haber dergisinin toplam satışı 3 milyon 300 bindir.* İtalya'da üç büyük haber dergisinin toplam satışı 1 milyondur.* ABD'de en büyük 7 haftalık derginin toplam satışı 20 milyondur. Yine ABD'de en büyük 10 aylık derginin toplam satışı 55 milyondur. Yani beş Amerikalı'dan biri bu dergilerden birini satın alıyor.Herkesin sorumluluğuBu ülkelerde sadece sözünü ettiğimiz dergiler değil, yüzlerce özel temalı dergi yayınlanmaktadır. Ve her üç kişiden biri bu dergilerden birini okumaktadır.Bir de kitaplara bakalım....Aşağıda, bazı ülkelerde kişi başına kaç kitap düştüğünü gösteren sayılar var. Bu sayılara okul kitapları da dahildir. Ülkemize ait sayıya da, 20 milyonu aşkın öğrencinin zorunlu olarak edindiği okul kitapları dahildir.İsviçre 500, Danimarka 800, Hollanda 1.100, Belçika 1.100, İngiltere 1.400, Almanya 1.400, Avusturya 1.400, Kore 1.400, İspanya 1.400, Macaristan 1.500, Portekiz 1.600, Fransa 2.000, Bulgaristan 2.100, Yunanistan 2.600, Japonya 3.000, Arnavutluk 3.000, ABD 3.400, Romanya 3.500, Polonya 4.300, Venezüela 4.900, Kolombiya 5.000, İtalya 5.200.Ve Türkiye: 7.250.Türkiye'de gazete çok az okunuyor. Türkiye'de dergi hiç okunmuyor. Türkiye'de kitap çok az okunuyor.Doğrudur, Türkiye'den kötü durumda olanlar da var. Afrika ülkeleri var, Brezilya var, Tayland var.* Kendimizi kandırmak, "aslında durumumuz fena değil" diye yanlış bilgilendirmek yerine bu gerçeği kabul etmek ve ne yapılabileceğini konuşmakgerekir.Gazeteden, kitaptan, dergiden korkulduğu, bunların "düşman" ya da "kötülük saçıcı unsurlar" gibi görüldüğü günler çok geride kalmıştır. O zaman genç kuşaklara, daha ilk eğitim günlerinden başlayarak kitabı, gazeteyi, dergiyi, okumayı sevdirmek herkesin sorumluluğudur.