Kolay başarı peşinde

30 Eylül 2004

Son futbol olaylarına, spordaki doping olaylarına baktığımızda, dönemin en yaygın toplumsal hastalığıyla karşılaşıyoruz. Hastalığın adı, "kolay başarı hırsı."Bu hastalık son 35-40 yılda yaşananlar nedeniyle iyiden iyiye yaygınlaşmıştır.Kuşaklar "her mahallede bir milyoner" gibi, "kapıcısı olduğu apartmanın sahibi oldu" gibi hikâyelerle yetişti. Futbolda başarı da, "parayı bastırır kupayı alırsın" mantığıyla özdeşleşti.* Kolay başarının bugünkü adı, "Avrupa Birliği." Toplumun ihtiyaçlarını tespit ederek bunlara uygun çalışma programları hazırlamak yerine AB'nin dediklerini yapmak daha "kolay" oldu.Aynı "kolay"lık, ekonomide IMF programına uymakla sağlanıyor. IMF müfettişleri gelir, söyler, biz de IMF'in söylediklerini yaparız ve düze çıkarız.Avrupa bastırdı, Türkiye, vatandaşlarının "insan haklarına sahip olması gerektiğini" kabul etti. Avrupa bastırdı, Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana en kapsamlı hukuk reformlarını yaptı.IMF bastırıyor, çeşmelerin başındaki siyasiler muslukları istedikleri gibi açamıyor.Bir "başarı"dır gidiyor...Şu anda da bunların hepsi halka "başarı" olarak sunuluyor. * Kolay başarı budur.Düşünmezsiniz, örgütlü bir çalışma yapmazsınız, birileri size ne yapacağınızı söyler, siz de başka çareniz kalmadığı zaman söylenenleri yaparsınız. Bunun adı "başarı" olur.Siyasi sorumlular, sık sık ekonomi alanında sağlanan basanlardan söz ediyorlar. İş dünyasının sözcüleri de kendilerine mikrofon uzatıldığı ve kamera çevrildiği zaman "başarı"yı onaylıyor ve duruma "şükür" beyanatları veriyor.* Mikrofonlar ve kameralar uzaklaştığı zaman ise fikirler değişiveriyor.Ekonomiye saçma sapan müdahalelerde bulunmamak da "başarı" dan sayılır oldu. Bir şey yapmanıza gerek yok, öylece durun, başarılı görünürsünüz.Bugüne kadar "kolay başarı" için her türlü ortam vardı. Halkın parasını kullanarak kolay başarılar kazanılabiliyordu. Ama orada da "deniz bitti".* Artık boş laflarla süslenmiş "kolay başarı" dönemleri geride kalmıştır. Önümüzdeki on yılda Türkiye'nin kolay başarı peşinde koşmayan, gerçekçi ve çalışkan yönetimlere ihtiyacı vardır.Başbakan ve diğer yetkililer her fırsatta "başarı" anlatıyorlar. Ama her fırsatta "program", "proje" anlattıkları gün, gerçek başarıya yönelme dönemine girilmiş olacaktır.Kolay başarıların arkasındaki "gaz verme" sistemiyle gerçek başarıya ulaşılmasının mümkün olmadığını bize en yakın yoldan yine futbol gösteriyor.

Devamını Oku

Susurluk'un son perdesi

29 Eylül 2004

Devlettir yapar! Hayır. Devletse hiç yapamaz... Susurluk olayında, devlet içinde ve dışında kim rol oynadıysa bunun hesabını verecektir. Devlet, bu hesabı sorandır.Urfalı Kürt aşiret lideri ve eski milletvekili Bucak tekrar yargı önüne çıktı. Açıklandığına göre çok "önemli" ve çok "gizli" devlet belgelerinden oluşan bir dosyayı mahkemeye vermiş.Söylediğine göre bu dosyayı 8 yıldır, yani Susurluk kazasından itibaren saklıyormuş ve bugüne kadar kullanmamış.Artık Susurluk olayında bilinmeyen ne kaldı ki de denebilir. Ama devlet devletliğini göstermek için sonuna kadar gitmek zorundadır.* Devletin içinde yuvalanmış bazı kişiler kiralık katil kullanmış, uyuşturucu ticaretine, haraç işlerine bulaşmış ve bütün bunları "vatan adına" yaptığı işler olarak savunmuştur.* "Vatan adına" kumarhaneciden haraç almak varsa, ortalıkta dolaşan bütün çeteler "vatan adına" çalışıyor demektir. * "Vatan adına" uyuşturucu işlerine bulaşmak varsa, o Vanlı eski milletvekilini neden rahatsız ediyorsunuz, bırakın adam "vatan adına" çalışsın dursun.* "Vatan adına" kendi şahsi kararıyla adam kaçırmak, adam öldürmek varsa, mahkemeleri hiç meşgul etmeyin, "vatan adına" suçlu bulduğunuz herkesi infaz edin.Sadece Susurluk mu...Susurluk sanıklarının yargılanmaları sırasında her şey ortalığa dökülmedi. Sanıklar da fazla konuşmadan verilen cezaları yediler ve yine "vatan adına" şikâyet ettiler.Abdullah Çatlı'yı çalıştıranlar da "vatan adına" çalıştırdı, Alaattin Çakıcı'yı çalıştıranlar da "vatan adına" hareket etti.Bu olaylarda devlet daha da derine gitmek, suça başka kimler bulaştıysa onları da ortaya çıkarmak zorundadır.Uğur Mumcu cinayeti var...Çetin Emeç cinayeti var...Hiram Abas cinayeti var...Hatta Abdi İpekçi cinayetine ve Papa suikastına karışmış oldukları halde ortada dolaşan, göz göre göre kaçan insanlar var.Bütün bunlar aydınlandığı zaman, bütün vatandaşlar gerçekten "vatan adına" çalışanların kimler olduklarını görecekler ve devletin adaletine güveneceklerdir.* Eğer gerekiyorsa Susurluk ve çevresindeki bütün olayları en başından ele almak için özel bir savcı görevlendirilsin, hatta Meclis'te tekrar bir araştırma komisyonu kurulsun. Ama Türkiye, Susurluk adıyla özetlenen bütün bu pisliklerden kurtulsun.

Devamını Oku

En büyük vurgun

28 Eylül 2004

Yeni TCK Meclis'ten geçerken yapılan iki oyundan biri çevre katillerine süre tanınması, ikincisi de gizli bir imar affı çıkarılmasıdır.Adalet Bakanı, çevre katillerine süre tanınmasını açıklarken yürürlükteki mevzuatta çevrenin korunmasına ilişkin maddeler bulunduğunu söyledi. Eğer bu maddeler ve uygulanmayan para cezaları sistemi çevrenin korunmasına yeterli idiyse neden Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı TCK'ya çevrenin korunmasıyla ilgili evrensel ilkeleri belirleyen maddeler konuldu.* Neden konuldu ve neden bunların uygulanması iki yıl ertelendi?Bakan bu sorulara henüz cevap vermiş değildir.Aynı şekilde, son anda çıkarılan gizli imar affını açıklamak da mümkün değildir.Tıpkı çevrenin korunması gibi, konut sorunun çözülme şekli de o ülkenin gelişmişlikte hangi düzeyde bulunduğunun temel göstergelerindendir.Gecekondu meselesi ve buna bağlı imar sorunları hakkında tahliller yapılırken, "yoksulların zorunlu icraatı" ile "zenginlerin rant sağlaması" gibisinden bir ayırıma gitmek bizi çözüme götürmez.* Kurallar konulur, siyasi irade bu kurallara uyulmasının takipçisi olur ve mesele çözülme yoluna girer.Ağır bir örnek, İstanbul Alibeyköy'de dere yatağına konut yapanlarla ilgilidir. VATAN'ın dünkü haberinde bir kadın adıyla sanıyla konuşuyor ve şöyle diyordu: "Bizim 12 dairemiz, 7 dükkânımız var. Toplam 400 milyar lira teklif edildi. 1 trilyondan fazla eder."* Tek tek kişilerin durumlarını belirleyip bazılarına hoşgörülü davranmak, kuralları bazılarına uygulamak sadece keyfi yönetimlerde geçerli olabilir.Göz göre göre...Türkiye'de kamu arazileri inanılmaz boyutlarda yağmalanmış, işgal edilmiş, özel mülkiyet hakları çiğnenmiştir. Bunun adı kaostur, anarşidir.Türkiye'deki en büyük vurgun alanının arazi yağmaları olduğu gerçeği gözden uzak tutulduğu sürece bu sorunun çözümü de mümkün olamaz.Türkiye'de son 40 yıldır sürekli olarak iç göçler yaşandı. Solcu ya da sağcı bütün hükümetler, kendilerine göre gerekçeler bularak bu iç göçlerin sonuçlarını kabullenmiş, destek olmakta sakınca görmemiştir.* AKP'nin büyük şehirlerdeki oy depoları da bunlardır. Bir iktidar partisinin oyunu aldığı kitleyi rahatsız edecek uygulamada bulunması henüz Türkiye'de görülmüş bir olay değildir.Ancak artık "deniz bitmiştir". Ya bu imar ve konut kaosu önlenemez bir kangrene dönüşecek ve birçok üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi ipin ucu tümüyle bırakılacaktır. Ya da doğru kurallar konulacak ve bunlara herkes tarafından uyulacak, böylece hastalığın ilerlemesi durdurulacaktır.AKP hükümeti de denizin bittiğini görmüştür ve bizzat Başbakan bu meselede gerekenlerin yapılması için açık talimat vermiştir.Ancak yine de AKP, tabanına hoş görünmek uğruna son bir oyun oynamaktan kendini alamamıştır.Cumhurbaşkanı herhalde bu iki meseleye, çevre katillerine süre verilmesine ve gizli imar affı çıkarılmasına müdahale edecektir.

Devamını Oku

Müzakere süreci

27 Eylül 2004

Türkiye'nin asıl geçiş süreci aralık ayından itibaren başlayacak. Ceza Kanunu'nun gerektiği gibi kabul edilmesiyle Avrupa Birliği'nden "tarih" almamız kesinleşti.Bu bir başlangıçtır, son değil. Elbette Türkiye'nin geleceği açısından çok önemli bir eşik aşılmıştır. Ancak unutmayalım:* Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ortak olmak için 1959'da başvurmuştur. Buna ilişkin anlaşma 1963 yılında Ankara'da imzalanmıştır. Başvuran Adnan Menderes, anlaşmayı imzalayan da İsmet İnönü'dür.* 1963'ü izleyen 24 yıllık dönemin birinci ve ikinci egemen siyasileri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit'tir. Her ikisi de egemen oldukları dönemde bu yönde hiçbir şey yapmamışlardır. Tam üyelik için Topluluğa 1987'de Turgut Özal başvurmuştur. 1995'te Gümrük Birliği anlaşmasını yapan da Tansu Çillerdir.* 1987'ye kadar Demirel ve Ecevit Avrupa Birliği meselesini tümüyle unutmuşlar, kendi içlerine kapandıkları gibi Türkiye'nin de içine dönmesine yol açmışlardır. 1980 sonrası askeri yönetimin bu yönde bir çaba göstermesi zaten mümkün değildi, bütün dünya buna gülerdi.Üzerine yatarlarsaAralıkta Avrupa Birliği tam üyelik için görüşme tarihi verecek. Gerçek süreç asıl bundan sonra başlayacak. Bugüne kadar yapılanlar zaten Avrupa Birliği olmasa da Türkiye'nin ilerlemesi için yapılması gereken temel işlerdi.Tarih alındıktan sonra bazıları yapılanların "üzerine yatmayı" kendi açılarından daha gerçekçi bulabilirler. Çünkü bundan sonraki yolumuz daha da zor. Diyebilir ki: "Nasıl olsa görüşme süreci başladı, istediğimiz kadar uzatabilir, durumu böyle devam ettirebiliriz." Ve bunun "karmaşık", "çok siyasi", "çok gerçekçi" gerekçelerini de bulabilirler.Ancak "üzerine yatma" politikasıyla Türkiye'nin ilerlemesi mümkün değildir, böyle bir mantık Türkiye'yi tekrar eski durumuna iter.* İlk on üyeden sonra, şu anda Avrupa Birliği üyesi olan bütün ülkelerde birinci süreci, yani ülkeyi üyeliğe yaklaştırma sürecini gerçekleştirenler başka, tam üye olma sürecini gerçekleştirenler başka siyasi partiler olmuştur.* Elbette bütün aday ülkelerde böyle olacak diye bir kural yok.Birinci aşamayı gerçekleştirmiş olan AKP, ikinci aşamanın gerçeklerine de uyum sağlayabilirse önceki tecrübelerden farklı bir durumu gerçekleştirmiş olur.Ama, 2005'te başlayacak asıl uyum sürecine Türkiye'yi yönetenler tam uyum sağlayamazsa AKP'nin yerini başka bir siyasi hareketin alması kaçınılmaz olur.* Uyum için de AKP'nin kendi "iç uyumu"nu sağlaması birinci koşuldur.

Devamını Oku

Çevre katillerine müjde

27 Eylül 2004

Derelere her türlü atığını atanlar. Denize her şeyi atanlar. Tarlaları kanalizasyon sularıyla sulayanlar. Zehir yüklü gemileri denizlerimize, limanlarımıza, getirip para kazananlar.Manzaramı bozuyor deyip ağaçları kesenler.Fabrikasına arıtma tesisi kurması gerekirken kurmayıp komik para cezalarını ödemeyi tercih edenler.Fabrikasına arıtma tesisi kurduğu halde elektriğe para gitmesin diye tesisi çalıştırmayanlar...İki yıl daha istediğini yapabilirsiniz. Çok fazla dikkati çekseniz dahi yine gülünç miktarlarda ceza ödersiniz. Hatta ödemeseniz bile bunu izleyip kovuşturacak bir düzenleme olmadığı için, daha doğrusu "yürürlüğe girmediği" için sizi rahatsız eden de olmayacaktır.AKP'li milletvekilleri, yöneticiler ve bakanlar çağdaşlığa doğru en önemli adımı zar zor da olsa atarlarken yine son anda bir iş yaptılar, çevre katillerine iki yıl "izin" çıkardılar.* Kimileri diyebilir ki, "Bu kadar önemli bir yasa geçiyor, Türkiye çağdaş uygarlık yolunda en önemli adımlardan birini atıyor... Üstelik bu iş, zina saçmalığı gibi saçmalıklar yaratanlara rağmen son anda kotarılıyor... Çevre meselesini de görmezden geliverelim..."* Kötü yönetimlere, ülkeye ve halka göz göre göre kötülük yapan yönetimlere o kadar alışmışız ki "Aman ses etmeyelim, birazı eksik olsun" gibi bir kabulleniş iyice içimize işlemiş. Olanla yetinmek ve sevinmek istiyoruz.Olmadık işler yaparak olmadık zararlar veren yönetimler yüzünden hiçbir şey yapmadığı için hiçbir şeyi de bozamayan yönetimlere bile dua eder durumdayız.Bu maneviyatla bu işler...Çevre katillerine iki yıl daha izin vermek, insan öldürenlere, hırsızlık yapanlara iki yıl daha faaliyet izni vermekten farklı değildir.Ama bu bilinç ne yazık Meclis çoğunluğunu oluşturan AKP'nin yöneticilerinde ve mensuplarında bulunmamaktadır.Doğayı katledenler iki yıl daha katletsin... Çevreyi kirletenler iki yıl daha kirletsin... Bütün bu "kirletme"lerin aslında insanların hayatlarına yönelik olduğunu, bunlar yüzünden insanların ağır hastalıklara yakalandığını, ülkemizin bazı yörelerinde kanser vakalarının artmasının bunlara bağlı olduğunu göremeyen bir yönetimimiz var.Üstelik bu kişiler, kendi "manevi" değerlerini sürekli olarak öne çıkarmaktan hoşlanan, her konuşmaya "biz Müslüman olarak" diye başlayanlar. Ve bu insanlar doğa cinayetlerine ortak olmakta bir sakınca görmüyorlar.* Bu AKP'liler, bu milletvekilleri "manevi değerleri yüksek" insanlar olarak bunu neden yaptıklarını halka açıklamak zorundadırlar. Elbette güvendikleri nokta, toplumumuzda çevre bilincinin ve duyarlılığının fazla gelişmemiş olmasıdır. Ancak çevre cinayetlerine izin verenler gelecek kuşaklar tarafından bu kimlikleriyle anılacaklardır.

Devamını Oku

Konuşan kafatası

25 Eylül 2004

Yoksul balıkçı attığı son ağı toplarken alışılmadık bir ağırlık hissetti. Baktı, ağın içinde bir kafatası vardı.Kafatasını aldı, kayığın kıç tarafına koydu. Ağır ağır kürek çekerek köyüne dönerken kafatasına bakıyor, hayat, ölüm ve kendi hayatı üzerine düşünüyordu.Böyle düşüncelere dalmışken, kendi kendine yüksek sesle konuştu: "Ey kafatası, kimbilir kimdin ve neden bu halde denizin dibine kadar indin?"Birden kafatası cevap verdi: "Konuşmaktan..."Yoksul balıkçı kulaklarına inanamadı. Aynı soruyu bir kez daha sordu. Aynı cevabı alınca inandı. Kafatası konuşuyordu. Bu kez başka sorular sordu. Ama kafatasından bir cevap gelmedi.Sahile iner inmez ilk soruyu biraz değiştirerek sordu: "Ey kafatası nasıl bu hale düştün?"Kafatası aynı kelimeyle cevap verdi: "Konuşmaktan..."Yoksul balıkçı kayığını sahile çekti. Kafatasını bir köşeye koydu ve ne yapacağını düşünmeye başladı.Evine gitti geldi. Biraz dolaştı, yine kafatasının yanına döndü.O gece balıkçının gözünü uyku tutmadı. Yatağında bir o yana bir yana dönüp duruyorken, sabaha doğru aklına bir fikir geldi. Hükümdarın meraklı bir insan olduğunu, kendisine ilginç şeyler getirenleri cömertçe ödüllendirdiğini duymuştu.Sabah kafatasını sandala iyice gizledikten sonra hükümdarın sarayının yolunu tuttu. Derdini anlatması biraz zamanını aldı. Hükümdarın adamları yoksul balıkçıya pek inanmamışlardı. Konuşan bir kafatası olabileceğini düşünemiyorlardı. Ama hükümdardan korktukları için yine de kendisine durumu ilettiler.Hükümdar konuyla çok ilgilendi, yoksul balıkçıyı çağırttı. Söylediği kafatasının nerede olduğunu sordu, sonra adamlarına işaret etti, hep birlikte balıkçının sandalının çekili olduğu sahile gidildi.Balıkçı kafatasını çıkardı yere koydu. Hükümdar sordu: "Sen kimsin?"Kafatasından cevap gelmedi. Hükümdar sorular sormaya devam etti ve kafatası susuyordu. Balıkçı sorması gereken soruyu söylemek için araya girmeye çalıştı ama hükümdar onunla hiç ilgilenmiyordu.Kendisiyle alay edildiğini düşünen hükümdar kılıcını çekti ve bir darbede balıkçının kafasını kesti.Öfkeli hükümdar ve adamları uzaklaşırken kuru kafa yanına düşmüş olan taze kesilmiş kafaya sordu: "Neden buradasın?"Balıkçının kafası cevap verdi: "Konuşmaktan..."

Devamını Oku

Zabıta ve Erdoğan

24 Eylül 2004

Samsun'da bir belediye zabıta memurunun nasıl ahlâk zabıtalığına özendiğinin, nasıl genç çiftleri taciz ettiğinin fotoğrafları yayınlandı. Bir belediye memurunun kendisine böyle bir sorumluluk yüklemesinde ve "gereğini yapması"nda şaşılacak bir şey yok. Zinayı kamu sucu haline getirmek isteyen anlı şanlı hükümet yetkililerinin ve başbakanların görevde olduktan ve bunların bu "azim"lerinden Avrupa baskısıyla çark ettikleri bir dünyada bir belediye memurunun namus bekçisi görevine soyunması da doğal.Türkiye içinde söylenen hiçbir şey Başbakan'ı etkilemedi, ama Avrupa Birliği'nin resti kendisini hemen etkiledi. Türkiye 6 Ekim deresini böyle aşacak. * Ama sonra ne olacak?Bilmek herkesin hakkıBaşbakan dün partisinin kadın kollarının düzenlediği bir toplantıda konuşurken zina meselesine tepki gösteren kadın örgütlerinin Ankara'ya yaptıkları yürüyüşe de değindi. Başbakan'a göre bu gösterilerde taşınan bazı pankartlar "Türk kadının namus anlayışına uygun değil"di.O günlerde kadın örgütlerinin yaptıkları açıklamalara baktık, gösterilerin haberlerine, fotoğraflarına baktık ama Başbakan'ın söz ettiği "Türk kadınının namus anlayışına uygun olmayan" herhangi bir slogan ya da pankart görmedik.Belki gözümüzden kaçmıştır. O zaman Başbakan'a da bu pankartların hangileri olduğunu açıkça söylemek düşer. Başbakan'ın hangi sözleri, pankartları "namussuzca" bulduğunu vatandaşların öğrenme hakları vardır. Çünkü böylece Başbakan'ın "namus" anlayışını yönettiği insanlar da bileceklerdir.* Kadınların kendilerine uygulanan ayırımcıktan şikâyet etmeleri, ayrımcılığa tepki göstermeleri de belki Başbakan'a göre "Türk kadınının namus anlayışına uygun" olmayabilir. Bunu da öğrenmek her vatandaşın hakkıdır. Açıklamak da Başbakan'in görevidir.Daha çok işimiz varSadece Avrupa Birliği yoluna göre bir hedefler çerçevesi çizmekle yetinildiği takdirde Türkiye'nin işinin hiç de kolay olmayacağını görmek durumundayız.Türkiye'nin önünde 8-10 yıllık bir görüşme süresi bulunuyor. Bu sürede Türkiye'nin yapması gereken çok ciddi işler var.Bu işlerin başarılması için de esasen bir başka bir değişim gerekiyor. Bu, "zihniyet" değişimidir. Başbakan "namus" meselelerine takılıp kaldığı, belediye zabıtaları da ahlâk zabıtalığına kalkıştığı sürece de bu "zihniyet değişimi"ni gerçekleştirmek son derece zor olacaktır.

Devamını Oku

Kaybettik, tekrar bulduk... mu?

23 Eylül 2004

Bu bir siyasi fıkradır: İki arkadaş kahvede otururken canları sıkılır. "Haydi bir kaset alalım, seyredelim" derler. Seçtikleri film bir dağcının hikâyesini anlatmaktadır.Filmin ortasında dağcı zirveye epeyce yaklaşmışken biri diğerine "İddiaya girelim mi, zirveye çıkamayacak" der. Diğeri "Kabul, eminim çıkacak" diye cevap verir ve iddiaya tutuşurlar.Biraz sonra dağcı fazla da sorunlu olmayan bir noktada kayar, zirveye ulaşamadan aşağı düşer. İddiayı teklif eden arkadaş, "Ben kazandım ama iddiadan vazgeçtim çünkü bu filmi daha önce görmüştüm, düşeceğini biliyordum" der. Diğeri cevap verir: "Ben daha önce üç kez düştüğünü gördüm, belki bu kez çıkar diye umut ettim..."Başbakan'ın borcu varBu fıkrayı bazı siyasiler, Tayyip Erdoğan'ın son TCK-zina düşüşü üzerine anlatıyorlardı.Tayyip Erdoğan yine dağın tepesine ulaşamadan düştü, ama son anda ayağa kalktı. Zirveye çıkmayı başarıp başaramadığını yıl sonunda göreceğiz.Yıl sonunda, çünkü 6 Ekim'de çıkacak raporun olumlu olacağını artık biliyoruz. (Tabii şu 15 günde yeni bir şey olmazsa...)* Yıl sonunda Avrupa ülkeleri liderlerinin vereceği karar asıl karar olacaktır.* Son tartışma başladığı andan itibaren Batı kamuoylarında dolaşan Türkiye hakkındaki soru işaretleri derinleşti. Son birkaç aydır, yoğun çabalar sonunda Batı medyası ve kamuoyları Türkiye'yi "kabullenme" noktasındaydı. Fakat zina meselesi bütün bu havayı tersine çevirdi.* Şimdi Türkiye, tekrar kendisini anlatmak zorundadır. Bu zina meselesinin yarattığı tahribatı gidermek için gerçekten çok çalışmak gerekmektedir.İçerden baktığımızda da Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Türk halkına bir açıklama borcu vardır.İçerden yapılan uyarıları neden dikkate almadığını ama Brüksel'e gittiğinde bunu neden yaptığını açıklamak durumundadır.Türk Ceza Kanunu'nun neden Meclis'te geri çekildiği, böylece fiilen bir ay ertelenme girişiminde neden bulunulduğu konusunda da Türk halkı aydınlatılmalıdır.Türk halkı AB'yi bir anda kaybeder gibi oldu, sonra bir saatlik bir görüşmeden sonra tekrar buldu.* Gerçekten bulduk mu? Bunun için önümüzde hiç de kısa olmayan bir yol var.Dağcılar ne kadar çok düşerse bu yol da o kadar uzar.

Devamını Oku