Gizlenen baba

16 Ekim 2004

Bir hükümdar, kendi babasını düşünürken, çevresindeki insanlann babalarıyla ilişkilerini inceledi.Bir gün yüz genç seçti, yanına çağırttı. Verdiği emir çok basitti:"Her birinizin artık yaşlanmış ve fazla çalışamayan birer babası var. Onlara siz bakıyorsunuz. Arabalar hazırlattım. Hepiniz evlerinize gidecek, babanızı alıp getireceksiniz.Sonra bu arabalar babalarınızı, çölün diğer yanında bir vahaya götürecek, orada kendi başlarına ne kadar yaşarlarsa yaşayacaklar.Şimdi gidin, tam bir hafta sonra tekrar buraya gelin."Sonra gençlerin yüzlerine baktı. Herhangi birinde bu emri garipsediğini gösterir bir ifade yoktu. Hiçbiri de bir soru sormaya cesaret edememişti.Birkaç saat sonra yüz genç babalarını getirmiş, arabalar da çöle doğru hareket etmişti.Gençler bir hafta sonra yine hükümdarın huzurundaydılar. Hükümdarın talimatı bu sefer oldukça farklıydı:"Şu geniş çöllük alanı biliyorsunuz. Şimdi hepiniz oraya gideceksiniz. Bir hafta süre veriyorum. Sizden istediğim, oradaki kumu kullanarak birer ahır yapmanız. Ahırın fazla büyük olması gerekmez, bir at sığsın yeterlidir."Gençler gittiler, baktılar. Kumdan bir at alacak ahır inşa etmek mümkün değildi. Her biri korkuyla bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ama kumdan duvarlar hemen yıkılıyordu.Gençlerden biri usulca evine döndü. O, babasını göndermemiş, evinin tavan arasında saklamıştı. Babasına hükümdarın bu kez verdiği talimatı anlattı. Hiçbir şey yapamadıklarını söyledi.Babası şöyle bir akıl verdi:"Hükümdar mutlaka yarın ne yaptığınızı görmek için oraya gelecektir. Sen fırsat bulur bulmaz ona şöyle söyle: Sayın hükümdarımız, görüyorsunuz başaramıyoruz. Sizin çok değerli mimarlarınız var. Lütfederseniz onlardan biri bir örnek ahır yapsın biz de onu taklit ederek size yüz ahır inşa edelim..."Babasının dediği oldu, hükümdar ertesi gün gençlerin ne yaptıklarını görmeye geldi. Babasını göndermeyen genç de babasının dediğini aynen yaptı, onun öğrettiği sözleri söyledi.Hükümdar dinledi ve "Anladım" dedi, "sen babanı göndermemişsin. Bunun için bir ceza görmeyeceksin, çünkü umduğumu bir tek sen yaptın..."Sonra diğer gençlere döndü:"Sizler de hemen gidin babalarınızı geri getirin!"

Devamını Oku

Yeni moda milliyetçilik

15 Ekim 2004

Avrupa Birliği komisyonunun raporundaki bazı ifadeler ve Fransa'da süren Türkiye tartışmaları, bizde yeni moda bir milliyetçilik yarattı.Bu yeni milliyetçiler, Avrupa Birliği'ne ilkel tepkiler ve korkularla karşı olan daha öncekilerden farklı. Seslerini duyuranlar, genellikle AB yanlısı görünmüş ya da faaliyet yapmış olan kişiler.* Örneğin eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, çeşitli vesilelerle AB'ye nasıl "sert davranılması" gerektiği konusunda dersler veriyor.Herhalde bekledikleri, AB'nin kollarını en geniş şekilde açarak "Ne olur Türkiye gelsin!" diye ağlamasıydı.Bu yeni moda milliyetçilerin unuttukları mesele, sadece Fransa'da değil bütün AB ülkelerindeki Türkiye'nin birliğe tam üye olmasını istemeyen siyasi çevrelerin gücüdür.Ve bunların bir bölümü, "görüşmeler başlasın, nasıl olsa Türkiye bundan sonrasına uyamaz, böylece konu kapanır" taktiğini benimsemiştir.* Yeni moda milliyetçilerin unuttukları bir başka nokta, Türkiye'nin tam yumurta kapıya gelmişken yaptığı "zina" tartışmasıdır. * Yine unutmaktadırlar ki, yeni ceza kanununda "milli yararlara aykırı hareket" maddesinin gerekçesinde bu fiile örnek olarak "Kıbrıs'tan asker çekilsin" ve "1915'te Ermeni kıyımı olmuştur" sözlerini söylemek gösterilmiştir.Hangi Türkiye?* Bu yeni milliyetçiler unutuyorlar ki yeni ceza kanununun çevre korumasıyla ilgili maddelerinin uygulanması anlaşılmaz bir şekilde ertelenmiştir.Bu yeni moda milliyetçiler gazete de okumadıkları için görmüyorlar ki, devletin içindeki çete uzantıları en üst düzeylere kadar gitmektedir.* Bu yeni milliyetçiler, 1963 Ankara Anlaşması uyarınca Türkiye'nin AB üyeliğinin sorun gibi görülmemesi gerektiğini, bu anlaşmanın AB açısından yeterli taahhüt olduğunu belirtiyorlar. Bu doğrudur. Ama 1963'teki Türkiye, büyük nüfus patlamasını yaşamamış, Avrupa ülkelerine kıyasla fazla geride kalmamış, radikal İslamcı hareketlerin olmadığı, büyük şehirlerin henüz gecekondu işgaline uğramadığı bir Türkiye idi.* Unutuyorlar ki, bu 40 yıl boyunca Türkiye, Avrupa'nın hayatın bütün alanlarında sağladığı ilerlemeleri sağlamak bir yana, sürekli olarak daha geriye düşmüştür. Kendilerini "liberal", "demokrat", "solcu" vs. sıfatlar takan bu yeni moda milliyetçiler Türkiye'nin tartışılmasından tedirgin oluyorlar.* Onlar kendilerine bu sıfatları takarak dünyadaki bütün ülkelerle ilgili yorum hakkına sahip olacaklar, ama başkaları onların ülkeleri hakkında yorum yapamayacak.. Bu yeni moda milliyetçilik, aslında siyasi ve sosyal kültürümüzün zayıflığının ve eski takıntılarımızdan kurtulmamızın ne kadar güç olduğunun da yeni bir kanıtı olmuştur.

Devamını Oku

Siyasi yargı

14 Ekim 2004

Yargıtay'ın üst düzeyi, "karışık" ilişkiler dolayısıyla bir süre daha gündemde kalacaktır. Gündemde kalması kaçınılmazdır çünkü bu karmaşık ilişkilerin tam olarak tasfiye edildiğine kamuoyunun ikna edilmesi gerekir.Kamuoyunun ikna edilmesi için de bu konuda gerçekten "bir şeyler" yapıldığının gösterilmesi şarttır.Yargıtay'ın son kararı yine, "kol kırılır yen içinde kalır" mantığının yargının en üstünde bile geçerli olduğunu düşündürecektir.* Yargının en üst düzeyinde görevli bazı hukukçularla ilgili olarak birçok iddiada bulunuldu. Bu iddialara ilişkin telefon kayıtları, fotoğraflar gibi belgeler gazetelerde yayınlandı, yayınlanıyor.* Bunun anlamı, sözkonusu kişilerin kamuoyu nezdinde "mahkûm" edilmesidir. Burada garip olan durumlardan biri, haklarında bantlı, fotolu iddialarda bulunulan kişilerin görevlerinden istifa etmemeleri.* Böyle bir suçlama karşısında her insanın yapacağı ilk iş önce görevinden ayrılmak, onun ardından da mahkeme karşısında kendisini temize çıkarmaya çalışmaktır.Suçlanan hukukçulardan biri Yargıtay'daki görevinden alınarak bir ilçe savcılığına atanmıştır. Bu, "kendin istifa et" demektir. Ama o kişi istifa etmemektedir. En azından şu ana kadar bir istifa haberi gelmemiştir.Böyle olunca da akla gelen ilk olasılık şudur:* Sözkonusu kişi ya da kişiler, fırtınanın geçmesini bekleyeceklerdir ve bu fırtınadan fazla etkilenmeyeceklerine inanmakta ya da "birilerine" güvenmektedirler.Yargı siyasallaşırsaBu yaşananların tek bir nedeni var. O da yargının alabildiğine siyasallaşmasıdır.* Adalet bakanlan yargıyla oynamış, yüksek yargı kurumlarıyla oynamış, herkes her yerde kendisine göre bir "örgütlenme" yapmıştır.Bu "örgütlenmelerin" bazıları fazla pervasız çıkmış ve duydukları aşırı kendine güvenle karmaşık mafya ilişkilerine bile girmekte beis görmemişlerdir.* Yargının üzerine bugüne kadar sürülmüş siyasi ellerin bütün izleri silinmeden, siyasetin eli tümüyle yargıdan çekilmeden "temiz" ve "bağımsız" yargıya yaklaşmamız mümkün olmayacaktır.Siyaset çeteleşince, yargı da çeteleşmiştir. Birleşik kaplarda olduğu gibi. Çetelerin bazı hemşehrilik ilişkileri üzerine kurulmuş olmaları da bunların eninde sonunda "çete" oldukları gerçeğini değiştirmez.

Devamını Oku

Hortum ve pipet

13 Ekim 2004

Hortum kelimesini, bugün en çok kullandığımız anlamıyla ilk kullanan Necati Doğru'dur. Onun sayesinde "hortum" özellikle devlet üzerinden çıkar elde edenleri, kendi bankalarının, şirketlerinin içini boşaltanları anlatan yeni bir kavram olarak hayatımıza girdi.Hortumların bol bol ve boy boy döşendiği bir ortamda ortaya "pipet"lerin de çıkması kaçınılmazdı. Birilerinin hortum dayadıkları yerlere daha küçük birileri de pipet dayadılar. Böylece küçüklü büyüklü "devletten geçinme" teşkilatları oluştu.* Son günlerde basit çetelerle birlikte en önemli gündem maddesi tekrar içleri sahipleri tarafından boşaltılan bankalar oldu.Bu olay, ilk büyük mali krizden bu yana Türkiye'nin gündeminde. O günlerde hortumlar, pipetler çok konuşuldu. Şimdi de zaman zaman konuşuluyor, sonra başka bir gündem maddesi çıkıyor ve bunlar tekrar unutuluyor.Şarapla, evle tahsilat!Dört yıldır batık bankalar meselesinde fazla yol alındığını söylemek mümkün değildir. Bu olay, zaman zaman VIP salonlarında görünen batık banka patronları dolayısıyla hatırlanmaktadır.* Şu anda bu krize bağlı olarak hapiste bulunanların tümü üst ya da alt düzeyde çalışanlardır. Bankaların batmasından sorumlu tutulanlardan, asıl sorumlullardan doğru dürüst bir para tahsilatı yapılmamakta, yapılamamaktadır.Hortumla çalışanlar eski hayatlarına devam etmekte, kamunun borç tahsilatıyla görevli kurumlarıyla durumu idare etmektedir.Pipetle, sağa sola dökülen damlaları toplamaya çalışanlar ise içerdedir. Ya da başları gerçekten beladadır.* Devletin kimden ne kadar tahsilat yapabildiği, kimden ne kadar alacaklı olduğu, kiminle nasıl bir anlaşma yaptığı, kiminle yapamadığı hâlâ tam olarak belli değil.Bir çırpınma durumu var. Şarap satılıyor, ev satılıyor. Bunlar da olabilir, ama bunlardan sağlanan paralarla bu işle görevli olanların maaşları bile ödenemez.* Hortumlar ve pipetler gerçekten kesildiyse, bugün Ankara'ya hortumu pipeti dayamış kimse yoksa, eski defterlerin de bir an önce kapatılması, ama kamuoyunun beklediği şekilde kapatılması gerekir.Bu olayda, yıllar geçtikçe kamuoyundaki "herkesin yaptığı yanına kâr kalır" kötümserliğini gidermek de mümkün olmaz. Sonunda yine yara alan, hem de ciddi yara alan, toplumun adalete güven duygusudur.

Devamını Oku

Halka anlatmak

12 Ekim 2004

Adalet Bakanı'nın, son çete operasyonunda yaşananlar üzerine yorum yaparken söylediği bir söz olayın can damarı: "Halka anlatmamız zor"!Merak etmesinler, halk ne olduğunu çok iyi anlıyor. Anlamamak için de zaten bayağı saf olmak gerekiyor.* Bütün çete olaylarında adları geçen, bu çetelerin başında olduğu anlaşılan kişilerin hepsi "ülkücü" kökenlidir. Hepsi "devletin" aynı noktalarında görevli insanlarla ilişki halinde olmuşlardır.Aşağı yukarı hep aynı kişelerle telefon konuşmalan yapmışlardır.* Her soruşturmada ortaya bazı MİT görevlileri çıkmaktadır. Bunlar da aynı kişilerdir. Her soruşturmada Ankara'da bazı yargı mensupları ve çevrelerindeki bazı kişiler ortaya çıkmaktadır.* Her soruşturmada eski cumhurbaşkanının çevresindeki aynı kişiler ortaya çıkmaktadır.İşte halka anlatılması güç olan da budur. Susurluk olayından bu yana yapılan bütün çete soruşturmalarında bütün yollar aynı noktalara çıktığı halde bu noktalara hiç dokunulmamaktadır.Dokunulmadığı için de yine yargıda bazı anlaşılması gerçekten zor olaylar yaşanıyor. Tabii ki soruşturmalar "o noktalara" yaklaşılırken kesildiği için devletin içindeki örgütlenmeler ya da karanlık ilişkiler de var olmaya devam ediyor.O noktalara dokunmazsanız...Susurluk'taki kaza 8 yıl önce oldu ve ortaya bir pislik yığını döküldü. Bu pisliğin ucuna kadar gidildiğini söylemek, o günden bu yana devlette en üst görevlerde bulunmuş insanların tümü için de imkânsızdır.* Nitekim ucuna kadar gidilmediği için bugün yine çete ilişkileri, bazı isimler değişse de aynı şekilde varolmaya devam ermektedir.* Meclis'in Susurluk Komisyonu raporu yayınlanmıştır. O raporu isteyen herkes bulabilir, okuyabilir ve bugün süren ilişkilerin niteliğini görebilir.Bu ilişkiler tam olarak çözülmedikçe, o ilişkilerin devlet içindeki "korumaları"na dokunulmadıkça, devlet görevlilerine bu türlü kirli ilişkilere girdikleri takdirde bunun hesabını da verecekleri gösterilmedikçe ne olacağı bellidir.Ahmet gider, Mehmet gelir. Sistem bu tür insanları üretmeye devam eder.Tabii bunu halka anlatmak da oldukça zordur. Halk göreceğini görüyor, izliyor.ANAP'ı, MHP'si, DYP'si böyle eve gönderilmiştir. Halk sessizce izlemiş sonra "gereğini" yapmıştır.Adalet Bakanı "halka anlatamayız" diyor, doğru söylüyor. Bundan öncekiler de anlatamamışlardı.

Devamını Oku

Şart ne demek...

11 Ekim 2004

Avrupa Birliği yolunda hızlanma başladığından bu yana en çok kullanılan kelimelerden biri de "şart" oldu."Şart" sözcüğünü bazıları sürekli olarak "olumsuz" bir vurgu ile kullanıyorlar. Söylemek istedikleri, aslında bize "uygun olmayan" isteklerde bulunulduğudur. Sürekli olarak "şart" a takılanlar aslında açıkça karşı koyamadıkları için bu yolla örtülü bir kampanya yürütmeye çalışmaktadırlar.* Doğrudur, Avrupa Birliği tam üyelik başvurumuzu kabul ettiğinden bu yana Türkiye'yi, birçok Türk vatandaşından çok daha yakından izlemekte ve bütün eksiklerimizi tespit etmektedir.* Bizim görmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz eksiklerimiz ya da "alıştığımız" yanlışlarımız Avrupa Birliği'nin raporlarında yüzümüze vurulmaktadır.Ve bazen de, son raporda olduğu gibi, fazlasıyla açık vurulmaktadır. Bu da bazılarının tepkisini çekmiştir. Ancak, zayıflıklarımızın fazla açık ve kimilerine göre "terbiyesiz" bir üslupla söylenmesi mi daha önemlidir yoksa bunları bizim kendimizin tespit etmesi ve kendimize itiraf etmemiz mi?Bu da yeni oyunAvrupa Komisyonu'nun Türkiye ile tam üyelik görüşmelerine başlamasını öneren raporda bazı "açıklanmızın" çok net olarak ifade edilmiş olması ancak kendi kendimize kızmamıza yol açabilir.* Bunları açıkça söyleyenlere kızmaya hakkımız yoktur.Adam kirli gömlekle, yırtık pantolonla, üç günlük sakalla işe geliyor. Elbette ona, bu işte çalışmak istiyorsa işe böyle gelmeye hakkı olmadığı söylenecektir. Sürekli olarak o kılıkla gelen ya da gelmeye çalışan adamın yüzüne durumu söylendiği zaman ya bunu söyleyenlere kızarak öyle yaşamaya devam edecektir ya da söyleyenlerin üslubuna takılmadan kendini düzeltecektir.* AB'nin Türkiye'ye "şart" olarak getirdiği konulardan herhangi birinin Türkiye'nin ve Türk halkının zararına olduğunu söylemek ayıp olur.Bu raporlarda önerilenlerin tümü Türkiye'nin biraz daha ileriye gitmesini sağlayan ve sağlayacak olan önerilerdir.Bazıları "şart" diyerek, "üslup" diyerek yine olayın esasını gözden kaçırma çabasına girmişlerdir. Bu, aynı çevrelerin bulduğu son oyundur, bu oyuna gelmek de büyük saflık olur.

Devamını Oku

Irak, Kuzey Irak ve Türkiye

10 Ekim 2004

Kuzey Irak'taki Kürt aşiret liderlerinden Barzani bugün Ankara'da üst düzey görüşmeler yapmaya başlayacak.Kuzey Irak'ta, özellikle ABD ve İngiltere'nin desteğiyle uzun süre önce uygulanmaya başlanmış olan planın son aşamasına yaklaşılıyor.Burada önce bir "federe devlet" oluşacak, daha sonra zaman içinde, hatta Türkiye'nin onayı ile bu oluşum, "bağımsız devlet'e dönüşecektir.Irak savaşının başından bu yana birçok yalan söylendi. Bu yalanlardan biri de "Irak'ın bütünlüğü"ne ilişkindir. Irak hakkında her konuşan, aslında inanmadığı halde sözlerinin arasına mutlaka bir "Irak'ın bütünlüğü esastır" cümlesi eklemektedir.Gerçek şudur ki, Amerikan işgali ne kadar sürerse sürsün, Irak'ın tekrar merkezi yönetim altında tek bir devlet olması mümkün değildir. Hali hazırdaki merkezi yönetimde güçlü bir şekilde temsil edilen Kürtlerin de böyle bir niyeti yoktur. Şu anda zaten fiilen Kuzey Irak'ta özerk bir yönetim vardır.Bundan sonraki gelişmeler yine Türkiye'nin Kuzey Irak politikasına bağlıdır.Terör tasfiye edilirse...Türkiye'nin Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerinin başlamasının ardından bugüne kadar yürütülmüş olan çizgide de bazı "rötuşlar" yapılması kaçınılmaz olacaktır.Bundan sonra Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti ilan edilmesini "Türkiye'ye karşı tehdit" olarak algılaması ve buna göre tepki göstermesi kolay olmayacaktır.Avrupa, Irak konusunda İngiltere, İtalya ve Polonya dışında Amerikan yönetiminden farklı bir politika izlese bile Kuzey Irak'taki gelişmelere farklı bir bakışı bulunmamaktadır.Irak'taki gelişmeler ne olursa olsun, Amerikan askerleri bu ülkeden ne zaman çekilirse çekilsin, Kuzey Irak hem ABD'nin hem de Avrupa'nın koruması altında olacaktır.Kuzey Irak'ta "özerk" ya da "bağımsız" bir Kürt devleti bulunması konusundaki Türkiye'nin ana çekinceleri, bu bölgenin bundan önce olduğu gibi terörist örgütlere üs olması ve Türkiye'deki ayrılıkçı hareketlerin kışkırtılmasıdır.Türkiye Avrupa Birliği üyesi olduğu zaman Yunanistan ile sınırı kalmayacaktır. Kuzey Irak ile de sınırı kalmaz ve bütün Kürtlerin ekonomik ve toplumsal gelişmesi Türkiye'nin desteği ile hızlanırsa bundan kaybeden kimse olmaz. Bütün bunlar için ana koşul da terörün tam olarak tasfiyesidir.

Devamını Oku

Oraya düştü

9 Ekim 2004

Hintli bilge, öğrencisi olanların, birbirleriyle farklarını ortaya koymalarından hiç hoşlanmazdı.Öğrencilerden biri fazla şık giysilerle gelirse, uygun şekilde onu uyarır, normal gündelik giysilerle gelmesini isterdi.Öğrenciler, geldikleri yörelerin yemişlerini hediye olarak getirebilirler ve bunlar mutfağa dahi götürülmez, ortaya konulurdu, isteyen istediği kadar yerdi.Bazı öğrenciler evlerinde yemek hazırlatıp getirirdi, bunlar da birlikte yenirdi.Çevredeki zenginlerden de bilgenin öğrencisi olmak isteyenler vardı ama bu fazla eşitlikçi durumdan rahatsız olur, bir iki kez gelirler, sonra bir daha uğramazlardı.Bir keresinde aynı yörede oturan zengin çiftçilerden biri bilgenin öğrencisi olmaya karar verdi. Derslere gelip gitmeye başladı.Zengin çiftçi dünyanın bütün sırlarını hızla öğrenmek istiyor, ama bilgeden hiçbir özel ilgi görmüyordu.Düşündüğü, bilge ile tek başına sohbetler etmek, sormak istediği bütün soruları ona rahatlıkla sormak ve her şeyi bir an önce öğrenmekti.Bilgenin hediyeden hoşlanmadığını biliyordu. Getirilenler meyve, sebze, ekmek, yemek türü hediyelerdi. Hiç kimse bunlardan daha değerli bir hediye getirmiyordu.Zengin öğrenci düşündü: Böyle değerli bir bilgenin bile değerli bir hediyeye karşı koyamayacağına, bu konuda insani zaafları olabileceğine hükmetti.İki bilezik yaptırdı. İkisi de baştan aşağı çok değerli taşlarla bezenmiş, en üstün ustaların elinden çıkmıştı.Bir gün bilgenin nehrin kenarında yalnız başına oturduğunu gördü, "tam zamanı" diye düşündü ve yanına gitti. Cebinden bilezikleri çıkardı, "Sayın hocam size getirdim" dedi.Bilge bilezikleri aldı, baktı, birini parmağına taktı ve çevirmeye başladı. Bu hareket öğrenciyi umutlandırdı, bilge bileziğe ilgi göstermişti.O anda bilezik bilgenin parmağından kurtuldu, fırladı, bir iki kayaya çarptı ve nehre düştü.Öğrenci hiç düşünmeden bileziğin peşinden gitti. Bileziğin düştüğünü kararladığı noktadan suya girdi, çıktı, girdi, çıktı. Saatlerce aradı ama bileziği bulamadı.Sonunda pes etti, sudan çıkıp bilgenin yanına geldi. "Hocam, ben oraya düştü diye gördüm, düştüğü yeri tam olarak gördünüz mü" diye sordu.Bilge "evet" dedi, "tam şuraya düştü" ve elindeki ikinci bileziği de nehre fırlattı.

Devamını Oku