Bir avuç kafasını bozmuş insan, meczup zavallı, Mustafa Kemal'in düşmanı olamaz. Elbette ki dostu değillerdir. Ama düşmanı olarak da anılmaya değmez onlar.Bu zavallılar kafalarında kurdukları şeriat toplumu rüyalarıyla abuk sabuk işler yaparlar. Bazen hava öyle olur ki, hiç gerekmediği halde bunlar istenmeyerek ciddiye alınır.* Mustafa Kemal'in asıl düşmanları ne yazık ki onun düşüncelerini savunur gibi yapanların arasından çıkmıştır.Bunların bir bölümü için "Atatürkçülük" kendi çıkarları uğrunda kullandıkları bir dayanaktır. Avazları çıktığı kadar bağırırlar, her cümleye bir "Atatürk" sıkıştırarak kendilerinin en "Atatürkçü" olduğunu göstermeye çalışırlar. Bu türden olanlar, böyle oyunlarla, gerçekte algılamadığı, anlamadığı sözleri tekrarlayarak maddi ve manevi çıkarları peşinde koşturur dururlar.Yine de bu tür fazla tehlikeli değildir. Bunlardan her toplumda bulunur ve kendilerini er ya da geç ele verirler.* Mustafa Kemal'e en fazla kötülük yapmış olanlar ve yapmaya devam edenler, onun topluma bakışını, insanlığa bakışını birkaç basit "dogma"ya indirenlerdir.Atatürk'ün ufkunu, siyaset ve devlet adamı olarak, lider olarak yaptıklarını anlamaya, Atatürk'ü anlamaya çalışmazlar. O'nun her yaptığını "tabu" sınıfına koyar ve anlamaya çalışanlara da kızarlar.Mustafa Kemal'in, Kurtuluş Savaşı'nı Meclis hükümetiyle yürütmesinin anlamını düşünmezler. Cumhuriyetin kuruluşundan sadece 2 yıl sonra demokratik düzene geçmek istemesi de onlar için fazla önemli değildir.Onlardan hep nefret etmiştirAtatürk tekrar denemiş, yine şartlar elvermemiştir, buradan yola çıkıp kendi kafalarına göre ancak "demokrasiyi Atatürk bile başaramamışsa demokrasi bize uymaz" fikrine ulaşmışlardır.Meclis'te son açılış konuşmasını yaparken, devletin elindeki iktisadi kuruluşların bu yapıyla devam edemeyeceklerini söylemesini hatırlamak bile istemezler.Küçük ve basit dogmalara, tabulara sıkıştırılmış bir Atatürk'ü kendi çıkarlarına uygun bulurlar ve sığ, itham etmeye dayalı demagojilerinin malzemesi haline getirirler.Mustafa Kemal kısa yaşamında böylesi aptallardan hep nefret etti, bunlarla alay etti. Ama bu tür Atatürk'e en büyük kötülüğü yapmış olan türdür ve onun gerçek düşmanıdır.
Avrupa liderlerinin Türkiye hakkında karar vermelerine bir ay kaldı. Bu liderler son anda karar vermeyecekleri ya da verdikleri kararları değiştirmeyeceklerine göre Türkiye'nin önümüzdeki bir ayı çok iyi kullanması gerekiyor.Türkiye'nin bu süreçte ve bundan sonra asıl göstermek zorunda olduğu değişim iradesinin merkezinde "zihniyet" kelimesi bulunmaktadır.Türkiye'de uzun süre egemen olan "bölünme" korkusu ve "bütün dünya düşmanımız" fobisi şu anda zihniyet değişiminin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır.Bu korkular yüzünden hâlâ "azınlık" kelimesi bir korku ve dehşet unsurudur.Bu nedenle "Ermeni" deyince yine birilerinin tüyleri diken diken olmaktadır.Bu konulan ve karşımıza çıkacak diğer konuları korkmadan, dövüşmeden; birbirimize "vatan haini" ya da benzer ithamlarla saldırmadan tartışabildiğimiz gün, zihniyet değişiminde en önemli adımları atmış olacağız.Daha birkaç yıl öncesine kadar bunların yanında "Kürt" kelimesi de vardı.Bugün "azınlık" deyince, "Ermeni kıyımı" deyince tüyleri diken diken olanlar, yıllarca "Kürt yoktur dağ Türkü vardır, Kürt kelimesi dağda kırt kırt diye yürümekten gelir" budalalıklarını öne sürerek ülkenin "bölünmesini" engellediklerini zannettiler.Cehaletle varılacak noktaBir görüş cahiller tarafından savunulmaya çalışılıyorsa, zaten baştan kaybetmeye mahkûm demektir."Kürtler dağ Türküdür" diyerek Kürt meselesini ortadan kaldıracaklarını zannedenler bugün utanmıyorlarsa, bu onların sorunudur.Bugün, Türkiye'de Lozan Antlaşması'nda yer almamış ve Müslüman olmayan azınlıklar dışında azınlık yoktur diye tepinmenin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü şu anda Kürt "azınlık" kendi dillerini öğrenmek için kurs açmaktadır, radyo-TV yayını için hazırlanmaktadır, pop müzik klipleri yapmaktadır.Bu durumu bir "azınlık" olayı olarak ele almayıp azınlıkları "Cumhuriyetin kuruluşunda adı geçmemekle birlikte asli unsur" olarak görmek ve göstermeye çalışmak asıl büyük yanlışa, Cumhuriyetin kuruluşunu tartıştırmaya götürür.Türkiye, azınlıklar meselesini de, Ermeni meselesini de ilkel korkularından arınmış olarak, cahil cesaretinin getirdiği saçmalıklarla değil, açık yüreklilikle tartışmaya başladığı zaman zihniyet değişimi, uygarlık düzeyi sıçramasının dayanağı olacaktır.
ABD başkanlık seçimi sonuçlanmadan önce başlayan tartışma, eğer Bush tekrar seçilirse bazı politikalarında "yumuşama"ya gidip gitmeyeceği yönündeydi.Irak savaşında Bush'u destekleyenlerden bazıları, öngörülerinin yanlış çıkması nedeniyle anlaşılır bir mahcubiyet içinde iyimser mesajlar yaymaya çalıştılar.Bunlara göre, özellikle Irak ve Filistin dolayısıyla bütün dünyada büyük tepkiler alan Bush bazı "rötuşlar" yapacaktı.Ancak bu iyimser mesajlar ya da şartlandırma girişimleri de hemen duvara çarptı. Irak duvarına, Felluce duvarına.* Irak savaşını başlatmak için Bush yönetiminin öne sürdüğü bütün gerekçeler "yalan" çıkmıştır. Ve Amerika halen Irak'ta "haksız işgalci" konumundadır.* Kuzey'deki Kürt aşiretleri dışında Irak'taki Amerikan varlığını destekleyen yoktur.Bütün bunların üzerine, eski Saddamcı askeri kadroların düzenlediği anlaşılan direniş de kırılamamaktadır.* Ülkesinin işgale uğraması olasılığına karşı silahlı kuvvetler, "gayri nizami savaş" için tedbir alırlar. İşgalciye karşı gerilla yöntemleriyle direnebilmek için silahlar saklanır, özel birliklere özel görevler verilir.Saddam'ın generallerinin de bunu yaptıklarına kuşku yoktur.* Bir ülkenin vatandaşlarının, kendi yöneticileriyle aralarındaki sorunlar ne olursa olsun, işgalci bir güce iyi gözle bakmaları mümkün değildir.Bağdat'ın merkezindeki dev Saddam heykelini yıkmaya çalışan yüz kişilik topluluğun Irak halkını temsil edemeyeceğini söyleyenler o vakit "gizli Saddamcılık"la suçlanmıştı..."Barışın kötüsü olmaz"Amerikan işgal yönetimi, kendi denetiminde polis ve asker gücü örgütlemekte zorlanmaktadır. Direnişçilerin, Iraklı asker ve polisleri hedef almalarının nedeni de budur: Amerikan yönetimine bağlı asker ve polis örgütlerinde yer almayı düşenen Iraklıları "caydırmak".Direnişçiler, sürekli olarak Irak topraklarında Amerikan yönetiminin zayıflığını göstermektedir. Amerikan işgal yönetiminin otorite kurması zaman geçtikçe güçleşmektedir. Zaman geçtikçe bu daha da güç olacaktır.Bush yönetimi ülkesini ve dünyayı bir batağa sokmuştur, çıkaramamaktadır. Amerikan halkı da adını bilmediği ülkelerde savaşmaya hevesli Bush'a yeşil ışık yakmıştır.* Bundan sonra olacak olan, durumun hep daha kötüye gitmesidir. Masum insanlar ölecek, çocuklar ölecek, Amerikalı gençler de ölecektir.1846'da Amerika-Meksika savaşı sürerken cesur bir Amerikalı gazeteci şöyle yazmıştı:"Anlaşma imzalayın! Ne olursa olsun imzalayın, ne ödenecekse ödeyin... Hiçbir zaman iyi bir savaş olmamıştır. Hiçbir zaman kötü bir barış olamaz!"
Bir dostu, Harun El Reşid'e nadide bir gül fidanı gönderir. O da bahçıvanını çağırır, önemli olduğunu söyleyerek fideyi ona emanet eder. Ne zaman bahçede gezintiye çıksa, bahçıvana gülün durumunu sormaktadır.Bahçıvan da fidana gözünün bebeği gibi bakmakta, günde birkaç kez durumunu kontrol etmektedir.Nihayet bir gün fidan uç vermeye başlar ve bahçıvanın en korktuğu olay da başına gelir.Kuşun biri goncayı paramparça etmiştir. Bahçıvan korkudan ne yapacağını bilemez. Sonunda hükümdara doğruyu söylemeye karar verir, cezasına da razı olacaktır.Harun El Reşid bahçıvanı dinler ve şöyle der:"Ne yapabilirsin ki, senin hiçbir suçun yok. Suç o kuşun. Ama dünya ona da kalmayacaktır, o da belasını bulacaktır.."Bahçıvan ceza görmediği için çok mutludur.Aradan birkaç gün geçmiştir ki, bahçıvan goncayı paralayan kuşu görür. Ancak bu kez kuş bir yılanın eline düşmüştür. Bahçıvan yılanın kuşu yalayıp yutmasını izler. Dayanamaz, koşup huzura çıkar ve olayı Harun El Reşid'e anlatır. "Gördün mü" der Harun El Reşid "Bu dünya o kuşa kalmadı, belasını buldu işte..."Bu olaydan kısa bir süre sonra, Harun El Reşid sarayın bahçesinde gezmekte, bahçıvan da ona bilgi vermektedir. Birden çiçeklerin arasından bir yılan çıkar. Bahçıvan "İşte o yılan" diye bağırır ve yılanı elindeki kürekle ikiye böler.Harun El Reşid yılanın hangi yılan olduğunu anlamıştır, bahçıvanına döner:"İşte, bu dünya o yılana da kalmadı, o da belasını buldu..."Aradan aylar, yıllar geçmiştir. Bahçıvanın bir hatası yüzünden Hükümdarın en sevdiği çiçekler ölür. Harun El Reşid küplere biner. Hemen bahçıvanın kafasının vurulmasını emreder.Askerler götürürlerken bahçıvanın aklına son çare gelir, "Ne olur izin verin, hükümdara bir tek söz söyleyeceğim, göreceksiniz beni affedecek" diye yalvarır.Askerler "ya affetmezse" derler. "Ne fark eder" der bahçıvan, "Yine kafamı kesersiniz..."Askerler bahçıvanı bahçedeki hükümdarın yanına götürürler. Bahçıvan Harun El Reşid'e gülü, kuşu ve yılanı hatırlatır, "Bu dünya hiçbirine kalmadı hükümdarım" der.Hikâyeye göre, Harun El Reşid bahçıvanın ne demek istediğini anlamış ve onu affetmiştir.Bazıları ise benzer durumlarda ne gülü ne kuşu ne de yılanı hatırlar, başlarını çevirip giderler.Onlar Harun El Reşid değildir.
Yaser Arafat, "tarihi yapan insanlar"dan biriydi, "karizmatik" kişiliğiyle kendi ülkesi, kendi halkının ötesinde dünyanın en önemli siyasi figürlerinden biri oldu. Terörü de kullandı, Suudiler'in paralarını da kullandı. İslam'ı da kullandı, sosyalizmi de kullandı.Bazen "devrimci" olarak konuştu, bazen "mütedeyyin" bir Müslüman olarak konuştu.Zaman zaman en uzlaşmacı tavırları aldı, zaman zaman en uzlaşmaz, en savaşçı tavırları benimsedi.Hakkında "parasal" şaibeler çıktı, ama kendisi dünyanın en mütevazı insanlarından biri olarak yaşadı. Şaşaa ve debdebe ile bir ilgisinin olmadığını her davranışıyla gösterdi.Genç yaşta, halkının haklarını savunmak için eline aldığı silahı hep belinde taşıdı.Kaçınılmaz boşluk...* Filistin direnişi, 60'lı 70'li yıllarda "sola" çekiliyordu. Arafat bunu durdurdu. Bugün ise sağa, İslamcı sağa doğru çekiliyor, ama Arafat bunu durduramadı.İslamcı hareketler, örgütler etkinliklerini artırdıkça İsrail saldırdı. İsrail saldırdıkça İslamcı örgütler etkinliklerini artırdı.* İsrail yönetimi, Arafat yerine radikal İslamcı örgütlerle savaşmayı tercih ettiğini gösterdi, gösteriyor.Clinton yönetimi ile Bush yönetimi arasındaki büyük farklardan biri İsrail politikası olunca, İsrail radikal sağı da kendine çok elverişli hareket alanları buldu.* Arafat'tan sonra Filistin Kurtuluş Örgütü ve devletinde önemli bir sorun çıkmayacağı çeşitli "uzmanlar" tarafından ifade ediliyor.Ancak hayatın gerçekleri düzeyinde buna imkân yok. Arafat gibi karizmatik bir liderin, sembol bir ismin ardından aynı etkinliği sürdürmek sonderece zor olacaktır.Bu da Arafat'ın temsil ettiği dengelerin biraz daha bozulması ve radikal İslamcı örgütlerin etkinliklerini daha da artırmaları anlamına gelecektir.* Ortadoğu sorununun merkezinde Filistin sorunu vardır. Ve Filistin sorunu bugünkü şekliyle varoldukça Ortadoğu ve İslam dünyasında barışçı çabalar ıskalanmaya mahkûmdur.Arafat'ın ardından Filistin lideri olacak birkaç kişiden söz ediliyor. Bunların isimlerini konunun uzmanları dışında söyleyebilecek fazla kimse yoktur.* Tarihi yapan insanlarla ilgili en büyük sorun budur. Bunlar arkalarında kaçınılmaz olarak büyük boşluklar bırakırlar.
Zina olayından ağızları öyle yandı ki, kadın zanlıya kadın doktor" maddesi haber olur olmaz yoğurt muamelesine uğradı.Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK), yasaların ve yasal yaptırımların vatandaş nezdinde nasıl uygulanacağına dair usulleri düzenler. Bunlar içinde zanlı (şüpheli) ve sanık haklan da bulunur. Bu haklar ve avukat haklan bati hukukuna yakın şekilde düzenlenmişti.Kimileri Türkiye'de adaletin işlemesiyle ilgili şikâyetlerini "Ne yapalım, CMUK var, elimiz bağlı" cümlesiyle özetlemeye alışmışlardır. Kastettikleri şudur: "Ne avukatı kardeşim, alacaksın içeri, itiraf ettireceksin..."Neyse ki bu seslerin etkisi giderek azaldı ve CMUK yeniden çağdaş bir düzenleme için ele alınıyor.* "Kadın zanlıya kadın doktor" olayı da değişiklik çalışmalarında ortaya çıktı. Meclis Alt Komisyonu, kadın zanlıların kadın, erkek zanlıların erkek doktor tarafından incelenmesine ilişkin bir hüküm hazırlayıp tasanya ekleme girişiminde bulundu. Ancak konu basına yansır yansımaz, kuşkusuz "yukardan" gelen bir talimatla hemen madde yok edildi.Dünyada herhangi bir kanunda benzer bir madde yoktur. Belki Arap ülkelerinde vardır.Ancak dünyadaki uygulama bu madde ile öngörülen şekildedir. Amaç zanlıyı özellikle rahatsız etmek olmadığı takdirde normal insani uygulama, kadın zanlının vücut muayenesine kadın doktor verilmesi olmalıdır. Avrupa ve Amerika'da da uygulama bu şekildedir. Havaalanları ve sınır girişlerinde de kadınları kadın görevliler, erkekleri erkek görevliler arar.Bu, kanuna koyulması gereksiz bir "insani" uygulamadır. Tersini yapmak, insanları özellikle tedirgin etmek amacını taşır. Memurların da kendi kafalarına göre böyle bir yola gitme haklan yoktur. Görevleri her zanlıya "insanca" davranmaktır.Meclis alt komisyonu üyeleri belli ki, "memurların" böylesine doğal bir insanca uygulama yapacaklarına güvenmiyorlar, bunu kanun maddesiyle güvence altına almak istiyorlar. Haklı olup olmadıklarını zaman gösterecek. Ama en azından kısa dönemde haklı olma ihtimalleri yüksektir.Yargıya güvenin!Genç bir insan gözaltına alınıyor ve nezarethanede "ölü bulunuyor." Görevli polislerden 7'si dava edilip yargılanıyor. Beş polis beraat ederken ikisi, davanın açıldığı "işkence ve kötü muamele" suçlamasından değil, "görevi kötüye kullanmak"tan mahkûm oluyor.* Cezaları üçer ay hapistir. Rakamla: 3'er ay! Genç bir insanın ölümüne yol açan o "görevi kötüye kullanma" her ne ise, cezası 3 ay olduğuna göre çok önemsiz olmalı. Mahkeme cezalarda indirim yapıyor ve "sanıkların sabıkasız oldukları" dikkate alınarak bu ceza da erteleniyor.* Türkiye'de sistematik işkence yoktur. Doğrudur. İşkence sanıkları ya da suçlulan korunmamaktadır. Bu da doğrudur.* Ama bir gencin ölümüyle sonuçlanan olayda görevli polislerin fiilen ceza görmemelerinin de bir açıklaması olmalıdır.* Medyayı suçlayan Yargıtay bu karar üzerine de fikir belirtirse fena olmaz.Bu ve benzeri kararların yargıya güveni artırıp artırmadığını da birilerinin kendisine sorması, gerçekten sorması gerekiyor.
Küçük köylerinde, kasabalarında dünyanın uzağında yaşayan Amerikan halkı, "rahat uyumak için" Bush'u seçti. Bush sayesinde gerçekten daha rahat uyuyup uyuyamayacakları fazla tartışmadılar. Sürekli olarak "güvenliği" ön plana çıkaran, güvenlik için sürekli askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağını söyleyen ve dini temaları çok aşırı kullanan bir başkanı "korumayı" tercih ettiler.1960'lı ve 70'li yıllarda, Soğuk Savaş'ın son dönemlerinde dünyadaki ABD imajı en aşağı seviyelerdeydi. Dünyada Amerikan aleyhtarlığının doruğa çıkmasının baş nedenleri Vietnam savaşı ve Latin Amerika ülkelerine sömürge muamelesi yapılmasıydı.Soğuk Savaşın sonuna yaklaşılırken, demokrasi ve insan hakları kavramları yıkılan komünist blokun elinden tümüyle alınınca Amerika o eski imajını büyük ölçüde sildi.Bundan sonra dünyada Amerikan aleyhtarlığını tekrar yükselten Başkan, hiç tartışmasız, oğul Bush'tur. Kendi politikalarına karşı oluşan tepkileri güçlü bir Amerikan aleyhtarlığına çevirme başarısı da kendisine aittir.Saldırıyı beklerken...Irak savaşını başlatmak için "Tanrı'ya danıştığını" söyleyen bir Başkan'ın yürüteceği politikalar da tabii buna uygun politikalar oldu.W. Bush'un geçen dört yılını özetlemek hiç de güç değil:* Avrupa ile gerilimli ilişkiler.* Ortadoğu'da yangınlara körükle gidilmesi, İsrail'e ne yaparsa yapsın tam destek verilmesi.* Irak'ın fiilen parçalanması.* İran'ın fiilen, Irak'ın üçte birinde egemen olması.* Afganistan'da gerçek anlamda hiçbir bir şeyin değişmemesi.* Radikal İslamın bütün dünyada yükselmesi.Bu sonuçlara yol açan politikalarda Bush'un değişikliğe gitmesini beklemek, herhalde "iyimserlik"ten daha fazlası olacaktır. ABD Başkanı ve kadrosu kendilerini başarılı görmektedirler ve seçimi ikinci kez bu "başarı" sayesinde kazandıklarına inanmaları doğaldır.Dolayısıyla, dünyanın bugünkü yangınlarını söndürecek yeni politikaların "Beyaz Saray'da oluşması" çok çok zayıf bir olasılıktır.Elbette bütün bunlar, Amerikan köyleri ve kasabalarında her an "Müslüman saldırısı" bekleyen insanlar için fazla düşünülesi şeyler değildir. O insanlar daha önce "uzaylı saldırıları" beklemişlerdir, "komünist saldırıları" beklemişlerdir. İkisi de olmamıştır. Şimdi de "Müslüman saldırısı"na karşı kendilerini en iyi koruyacağına inandıkları başkanı seçmişlerdir.Bush'un görevinde kalmasıyla yaşanacak sorunlar onlar için çok uzak, ama bizler için çok yakındır.
Yüce Divan'da ilk yargılamalar başladı. Bu davalarda, Cumhuriyet tarihinde ilk kez böyle ardı ardına, bu kadar çok eski siyasi yargılanacak.* Özellikle enerji konusunun çözümü kolay bir mesele olmadığı biliniyor. Böyle bir meselede, teknik unsurların ağır basması çok yoğun teknik danışmanlık gerektirecek.Diğer "ihaleye fesat karıştırma" davalarının da farklı unsurlar içermesi, bu davalarda alınabilecek kararlar hakkında tahminde bulunmayı güçleştiriyor.* Yüce Divan'in siyasi etkiler ve toplumsal baskılar altında kalması söz konusu olmayacağı için yargı süreçlerinin uzaması beklenmelidir.Şaibelerle ve şaibe yaratan söylentilerle dolu bir dönemin en yüksek yargının önüne çıkarılması bir açıdan doğrudur. Ancak bu kadar çok siyasinin arka arkaya yargılanacak olması da "Yüce Divan"ın ruhuna pek uygun değildir.Sonuçta Yüce Divan'ın bu yargılamaları gerektiği gibi yapacağından kimsenin kuşkusu olamaz.Ya krizlerin sorumluları?Aynı dönemin mali krizleri de Yüce Divan'a gönderilen dava konuları kadar Türkiye'ye zarar vermiştir. Bu mali krizlerin sorumlusu olan onlarca kişi yüzlerce davada yargılanmaktadır. Bu yüzlerce dava birbirlerine "dolanmış" durumda devam etmektedir, hiçbirinden esasa yönelik bir sonuç alınmış değildir.O nedenle, kamuoyunun bu davalara ilgisinin halen canlı olduğunu söylemek zordur. Bu davalar sürerken, ülkeye ve devlete büyük maddi zararlar vermekle suçlanan kişilerden doğru dürüst "tahsilat" yapılamaması ise ilgisizliğin bir başka nedenidir.* Kamuoyu bu davaların gerektiği gibi sonuçlanacağına ve ülkeyi zarara sokanların topluma borçlarını ödeyeceklerine olan inancını kaybetmiştir. Alt düzeylerde birkaç kişi hapistedir, mali operasyonların bir numaralı sanıkları dışardadır ve çoğunluğu işlerini eskisi gibi yürütmeye devam etmektedirler.* Yüce Divan'a giden konularla banka boşaltma olayları, aslında birbirinin parçalarıdır. Bu dava süreçleri ve "tahsilat" işlemleri gerektiği gibi yürümediği sürece halkın adaletin yerine getirileceğine ilişkin inancı daha da zayıflayacaktır.* Ve Yüce Divan'da siyasiler yargılanırken, aynı dönemin, aynı sistemin mali cephesinde bir gelişme olmadığı sürece de adalet yerine gelmiş olmayacaktır.Toplumdaki, "yapanın yanına kâr kalır" duygusunun tam olarak giderilmesi bütün bu davalarda sağlanacak tatmin edici ilerlemelere çok yakından bağlıdır.