Turgut Özal ANAP'ı kurduğunda "dört eğilimi" biraraya getirmek hedefiyle ortaya çıktı. Dört eğilim şunlardan oluşuyordu: Merkez, merkez sağ, İslamcı sağ ve merkez sol.Türkiye'nin 1980'li yıllarına ANAP ve lideri Turgut Özal damgasını vurmuştur. Bunun böyle olduğunu siyasi rakipleri de kişisel rakibi Süleyman Demirel'de inkâr edemez. Talihsiz koalisyonların ve askeri yönetimin ardından ANAP'ın tek parti olarak iktidara gelmesi değişik çevrelerde ve dünyada olumlu yankı buldu.* ANAP'ın 1987'den itibaren başlayan yıpranma süreci, Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasıyla yeni bir yön aldı. Mesut Yılmaz liderliğinde yaşanan koalisyonlar ve özellikle Çiller'in DYP'si ile girilen "ölümüne" mücadele hep ANAP'ın aleyhine çalıştı.Son seçimde alınan sonuç aslında halkın elini ANAP'tan çektiğini gösterdi.Ve bu işaretin ardından Mesut Yılmaz yapması gerekeni yaptı, ANAP'ın başından ve partiden ayrıldı.Özal'dan Yılmaz'a...Yılmaz'dan sonra "ortada kalan" ANAP'ın başına gelen Nesrin Nas'ın o koltuğu doldurduğunu söylemek mümkün değildir. Bu dönemde ANAPfazlasıyla "amatör" bir parti görüntüsü vermiştir.Sonunda Nesrin Nas da İsmail Cem'in yaptığını yapmaya, partiyi en yakındaki DYP'ye devretmeye karar verdi. Ancak ortada önemli bir fark var. Yeni Türkiye Partisi'nde en azından İsmail Cem gibi bir isim vardı ve CHP bu ismin katılmasının partiye güç katacağını haklı olarak düşünüyordu.* ANAP'ta ise DYP'ye güç katacak isimler ve kadro kaldığını söylemek de zordur. Nesrin Nas, partiyi devredip "kaçmak" derdinin peşinde telaşa düşmüş ve dün de koltuğunu bırakmıştır.* Bu, ANAP'a "son veda" dır. Bu partinin bundan sonra tekrar toparlanması, siyasi sistemde kendine yer bulması ve etkinlik kazanması mucize olur. Bundan sonraki genel başkan, eğer varlıklı bir kişiyse bir miktar para harcar, sonra o da bir gün hesap yapar ve kaçar.* ANAP'ın ölümü tartışılacaktır. Burada en ağır faturayı Mesut Yılmaz'a kesmek isteyenler olabilir.Ancak şunu unutmamak gerekir ki, Turgut Özal kendi kurduğu partiye ilk ağır darbeleri (ailesiyle birlikte) vuran siyasi olmuştur. Yılmaz'ın devraldığı ANAP zaten dört bir tarafından su almaya başlamış bir tekne görünümündeydi.Türk siyasi hayatı ANAP'a veda etmiştir.
Türk basınından bütün siyasiler şikâyetçidir. Ama Batı basını daha büyük şikâyet konusudur. Yıllarca alışmışız, bütün Batı medyasında "zam-zulüm-işkence" haberleri görmeye.Şikâyet "neden hep olumsuz şeyleri yazıyorlar" şeklindedir ve sonunda iş, maçlarda "Avrupa Avrupa duy sesimizi" diye bağırmaya kadar gelmiştir.* Fransız Liberation Gazetesi sol eğilimlidir ve uzun yıllar Türkiye hakkında en "olumsuz" haberleri vermiştir.* "Olumsuz" diyoruz "yalan" demiyoruz. Neden "yalan" haber yazsınlar ki?Bu sorunun cevabını yıllar boyunca yabancı düşmanlığını ve korkusunu içinden atamamış olanlar "hepsi bize düşman" diye cevaplamıştır.Aynı gün, bir gazetede...Liberation Gazetesi'nin 22 Kasım Pazartesi günkü sayısını açıyoruz.* Sayfa 12: Türk bayraklarına sarınmış Türklerin Almanya'da yaptıkları "dinci terörü" kınayan gösterinin fotoğrafı. Altında tam sayfaya yakın haber ve içinde Alman Sosyal Demokrat Partisi'nden milletvekili olan Lale Akgün'ün demeci.* Yandaki sayfanın tepesinde bir küçük haber: İstanbul'daki trafik sorunu ve araç kirliliğine karşı şehir vergisi geliyor.* Sanat sayfasında iki sütuna: Türk halk müziği sanatçısı Gülcan Kaya'nın Paris'te vereceği konserin haberi. Sanatçı tanıtılıyor, radyo ve televizyondaki konserleri anlatılıyor ve Alevi türküleri derinlemesine tanıtılıyor.* Gazetenin 42 ve 43'üncü sayfalarındaki "Büyük açı" adlı röportaj bölümü: Dice-Kayek olarak Fransa'dan bütün dünyaya yayılan modacı kardeşler Ece ve Ayşe Ege, iki tam sayfada anlatılıyor. Başlık: "Ottomane Success Story". Röportajın yanında bir küçük kutuda da aslında 3 milyonu aşkın Türk'ün zaten Avrupa Birliği içinde yer aldığı belirtiliyor.Banyo ve tıraş...Üç günlük sakalla dolaştığın zaman, altında ne olduğunu kimse görmez. Sakalını traş ettiğin, saçını yıkadığın zaman başka özelliklerin de görünür.Biz şimdi tıraş olma ve yıkanma aşamasındayız.Çetin Altan'ın dediği gibi "enseyi karartmayalım", bu tıraş ve yıkanma işini de tamamlayacağız ve dünya bizim diğer özelliklerimizi daha iyi görecek. Biz de "Avrupa Avrupa duy sesimizi" sloganını unutacağız.
CHP'deki son tartışmanın düzeyi, bu partiye oy verenleri, Cumhuriyet'in kurucusu olan bu partiden vazgeçmeyenleri yine bunalıma sokacak niteliktedir.Sorun Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün kendisini genel başkan adayı ilan etmesi ve bu yönde çalışmalara girişmesiyle başladı. Bunun üzerine CHP yönetimi Sarıgül'ün "yolsuzlukları"na ilişkin bazı açıklamalar yaptı, raporlar hazırladı, son olarak dün de Genel Başkan Baykal elinde bazı kağıtları "İşte rüşvetin belgesi" diye salladı.* CHP yönetimine ilk olarak sorulacak soru bellidir: Sarıgül'ün yolsuzluklarını biliyorduysanız neden kendisi genel başkan adayı olana kadar beklediniz?* "Belden aşağı vurma" Türk siyasetine yıllar önce damgasını vurmuş bir siyaset tarzıdır. Dolayısıyla Sarıgül hakkında herhangi bir iddia varsa bile CHP yönetimi bunları araştırmak için "uygun" zamanı beklemiştir.Bir adı olmalı...Sarıgül'ün son olarak Mersin'de düzenlediği mitinge, CHP yönetiminin açık uyarısına rağmen çok sayıda milletvekili katıldı.* Bu milletvekillerinin bazılarının Sarıgül ile aynı siyasi bakışa sahip olması mümkün değildir, ancak anlaşılıyor ki bu milletvekilleri özellikle Baykal'ı rahatsız etmek için mitinge katılmışlardır.* Sarıgül'ün miting alanlarında ya da dışında söyledikleri, CHP'nin ve sosyal demokrasinin geleceğiyle ilgili güçlü bir içeriği ifade eden sözler değildir. Herhangi bir partinin yönetimine aday olan herhangi bir kişinin söyleyebileceği vasat sözlerdir. Sarıgül'ün sosyal demokrasinin liderliğini düşünmesini sağlayacak fikir ve yönetim birikimine sahip olduğunu söylemek de zordur.Ancak buna rağmen Sarıgül'ün çıkışı Baykal'ı ve CHP yönetimini tedirgin etmiştir. Bu durum, Baykal ve CHP yönetiminin kendilerine bakışlarını da göstermektedir. Sarıgül gibi birkaç popülist cümleyle liderliğe soyunmuş bir belediye başkanı bile Baykal'ı korkutmaktadır.CHP yönetiminin kendisine ve partisine güveni, parti üyelerine ve örgütlerine inancı bu kadardır.* CHP'ye, CHP'nin temsil ettiği geleneklere bağlı kalmakta ısrar edenleri sonunda "elim kırılsaydı" deme durumuna kadar getirmek için bu kadar fazla çaba göstermenin de bir adı olmalıdır.Tabii buna ne "solculuk" denebilir ne de "sosyal demokratlık".
Sonunda insan öldü. Her hafta, her maçta kan dökülüyordu. Sahanın içinde de kan dökülüyordu. Bu kez kan ölümüne döküldü. Buraya kadar gelineceği çoktan belliydi. Futbol dünyasında yaşananlar buraya kadar gelineceğini yıllardır gösteriyordu.Gazetelerin futbol sayfalarında açıkça söylenmeyenleri ya da "kibarca" söylenenleri açıkça söylemek ve bunların üzerine gitmek gerekiyor.Türkiye'nin futbol dünyası fazlasıyla "kirli"dir. Daha önce bir yetkilinin söylediği gibi, dünyada "Türk futbolu" anıldığı zaman "Kolombiya futbolu" ile yan yana anılmaktadır.Bunun birinci nedenini yine açıkça söyleyelim: Futbol alemimiz, çok kişinin, özellikle de işin içinde olanların çoğunun bildiği gibi "mafya ilişkileri" içine gömülmüştür ve çıkamamaktadır.Mafya ilişkilerinin oluşturduğu "örgütler", federasyon seçimlerine de, maç sonuçlarına da müdahale etmektedir.Kulüp yönetimleri de -Elbette ki "kurumsal olarak" değil- bu mafya ilişkilerinin içindedirler. Ya da en azından bazılarının bu ilişkiler içinde oldukları ayan beyan ortadadır.Savaşan padişahlar...Kulüp yöneticileri, bir spor kulübü değil, sanki birer "ordu" yöneten kendinden menkul komutanlar gibi dolaşmaktadırlar. Bu tavır, bazı teknik personele, futbolculara ve en başta en alttaki fanatik taraftar kitlesine yansımaktadır.Kulüp yöneticisi bütün hafta savaşan padişah pozlarında dolaşarak ortamı gerince, hafta sonunda maça giden taraftar iyice bilenmiş olmakta, gerçekten savaşa gider gibi hazırlanmaktadır. Üstüne üstlük, spor dünyasında herkes bilmektedir ki, en alttaki taraftar da yine kulüp yöneticilerine bağlı olan gruplar tarafından örgütlenmektedir. Söz konusu gruplar maçlara bedava girmekte, kulüp tarafından sağlanmış araçlara binmekte, kendilerine verilen bedava biletleri satarak gelir sağlamakta ve tribünleri germe görevlerini yerine getirmektedirler.Bu ilişki de tam anlamıyla mafya ilişkisidir.Anadolu'daki sahalarda oynanan her maçta olay yaşanırken, çoğu kez ev sahibi takımın görevlisi olan kişiler de devreye girmekte, hakeme ya da konuk futbolculara saldırmaktadır. Her hafta sonunda televizyon ekranları bu görüntülerle doludur. Bu saldırıları yapan kişileri hiçbir kulüp yönetimi cezalandırmamaktadır.Bu pazar günü Beşiktaş kulübünün maçında, Beşiktaş kulübünün kendi sahasında bir genç insanın ölmesi de kaderin çok önemli bir uyarısıdır. Çünkü bu kulübün yönetiminde İçişleri Bakanı'nın oğlu da bulunmaktadır. Televizyon çıktı çıkalı "sahte mertlik'ler de bozuldu. Artık her şey görünüyor.Öğrencileri tekme tokat döven polislerin fanatik futbol izleyicisine "lütfen" dediği de görülüyor, "mümtaz" kişilerin bulunduğu şeref tribünlerinde yaşananlar da...Futbol kulüplerinin yöneticileri bugünkü iki yüzlü ve mafyavari ilişki ve yönetim tarzlarını sürdürdükçe daha çok kan dökülür, daha çok kara para dolaşır, daha çok insan ölür. Ve en başta futbol ölür, spor ölür.
Kendilerine "Emek Platformu" adını veren sendika ve örgütler Ankara'da büyük bir miting yaptı. Amaç SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devrine ve Köy Hizmetleri'nin kapatılmasına olan tepkiyi göstermekti.Başbakan'ın bu mitinge cevabı, "Bu konu onları ilgilendirmez" ve "adam toplamak için yaptıkları harcamayla bir iki hastane kursunlar" şeklinde oldu.Mitingi düzenleyenlerin sözcüleri de Başbakan'ın sözlerine "Başbakan ve bakanların kullandıkları özel uçaklarla çok hastane yapılırdı" diye cevap verdiler.Başbakan'ın cevabı da ona verilen cevap da klasik "laf oturtma" örnekleridir ve işin, tartışmanın esasıyla bir ilgisi yoktur.Eğer Ankara'da 100 bin kişi, hükümetin aldığı bazı kararlara tepki göstermek için miting yapıyorsa, Başbakan'ın görevi "laf oturtmak" değil o mitingte savunulan görüşlere karşı kendi görüşlerini anlatmak ve o görüşlerdekileri "ikna" etmektir.Bu "toplantı", "miting", "gösteri" gibi hak ve kavramlar da henüz en yetkili kişiler tarafından hazmedilmiş değildir. AB için yola çıkmış bir ülkede miting yapanlara miting yapıyorlar diye kızmak ve laf oturtmak, bu hakkın kullanılmasının öneminin anlaşılmadığını gösterir.Özgür ve demokratik toplumlarda bu hakların önemi ve her vatandaşın ülkede ve dünyada olup bitenler üzerine görüş belirtme hakkı okullarda ders olarak anlatılıyor. Başbakan'ın bu hakkın kullanılmasına kızmak gibi bir hakkı yoktur. "Onları ilgilendiren bir konu değil" demeye de hiç hakkı yoktur.Neyi tartışıyoruz?Çünkü, bir daha tekrarlayalım: Özgür ve demokratik ülkelerde her vatandaşın her konuda fikrini söyleme hakkı vardır. Demokrasi, herkesin her konuda bilgi ve fikir sahibi olması ve bunu demokratik yollarla belirtmesi hakkının "kutsal" olduğu rejimdir.Örneğin hemşire dernekleri YÖK konusunda bir toplantı yaparsa, Başbakan dahil hiç kimsenin bu durumda, "Size ne oluyor" demeye hakkı yoktur. Miting yapanların savunduktan görüşlere Başbakan katılmayabilir ve Meclis kürsüsünden, kendisi de miting yaparak ya da medyada konuşarak görüşlerini anlatabilir. Ve anlatmak zorundadır. Çünkü, yine tekrar edelim, demokrasi bir tartışma ve ikna rejimidir.Başbakan'ın cevabı "laf oturtma" şeklinde olunca karşı görüştekiler de ona "laf oturtma" ile cevap verir. Böylece yine asıl mesele tartışılmamış olur. Tartışılması gereken SSK ve devlet hastanelerinin durumu ve getirilecek çözümlerdir. Köy Hizmetleri'nin nasıl anlamsız, sadece iş bulma kurumu gibi çalışan bir örgüt olduğudur. Ama bunlan tartışmıyoruz.Nedir tartışılan? Mitingi düzenleyenlerin yaptıkları masraf ve Başbakan ile bakanların özel uçak kullanmaları...Mitingler düzenlenecek, hatta çok daha fazla miting düzenlenecek ve bunlar için örgütler gereken masrafı yapacaktır. Başbakan ve bakanlar da görevleri gerektirdiğinde özel uçağa bineceklerdir. Sendika ve dernek yöneticileri örgüt paralarını yanlış kullanırlarsa, hesabını o örgütün üyeleri sorar. Başbakan ve bakanlar keyif için özel uçak kullanıyorsa bunun hesabını da bütün vatandaşlar ve hukuk sorar.Demokrasiyi bütün yönleriyle hazmetmek en başta toplumu yönetenlerin görevidir.Meselelerin doğru zeminlerde, doğru biçimde tartşılabilmesini sağlamak ve o meseleleri bu şekilde tartışmak da en başta yine onların sorumluluğundadır.Daha çok miting, daha çok toplantı, daha çok "doğru" tartışma... Bunlar, demokrasiyi güçlendiren en temel unsurlardır.
Bir hükümdar, sarayının görkemiyle bir türlü tatmin olmuyor, sürekli inşaat yapıyor, sürekli bahçeyi genişletiyordu.Sarayın bahçesi bazen bir suya ulaşıyor, haydi hemen o suyun çevresine yeni bir inşaat yapılıyor ve bahçe suyun diğer yanına doğru genişliyordu.Sonunda saray büyüdü büyüdü ve bir dul kadının arazisine dayandı.Hükümdar bir gün bahçesinin dibinde gezerken, en uçtaki ağaçları çok sevdi ve bahçenin biraz daha genişletilmesini, bu ağaçlardan da daha çok dikilmesini istedi.Bahçıvanlar ve ustalar çalışmaya giriştiler ve dul kadının arazisinde ilerlenmeye başlandı.Dul kadın, olağan bir vatandaş gibi önce kadıya gitti. Kadı davayı dinledi, kadını başından savdı. Kadın başka bir kadıya gitti o da dinledi, bembeyaz oldu ve o da kadını başından savdı. Hiç kimse kadının haklı davasının peşine düşmek istemiyordu.Kadın bir gün bahçesinde oturmuş kara kara düşünürken, önünden hükümdarın en yaşlı veziri geçti. Vezir kadının üzgün halini fark edince geri döndü ve derdini sordu.Kadın her şeyi yaşlı vezire anlattı. Vezir dinledi, gitti.Ertesi sabah vezir geri döndü, elinde bir kürek ve bir çuval vardı.Tam hükümdar bahçesindeki çalışmaları denetlemek için dolaştığı sırada o da dul kadının arazisini kazmaya, toprakları çuvala doldurmaya başladı.Hükümdar yaşlı vezirin yaptığını gördü, bir anlam veremedi, uzaktan izlemeye koyuldu.Yaşlı vezir çuvalı toprakla doldurduktan sonra kaldırıp sırtına vurmayı denedi. Olmadı, çuval çok ağırdı. Yaşlı vezir çuvalı tekrar yere indirdi, içinden toprak boşaltacağına biraz daha toprak ekledi ve tekrar sırtına vurmayı denedi. Tabii ki yine olmadı.Tam tekrar çuvala toprak ekliyordu ki, hükümdar merakına yenildi ve yaşlı vezirin yanına gitti. Ne yaptığını sordu."Hükümdarım" dedi yaşlı vezir, "Öbür tarafa giderken ne kadar toprak götürebileceğimi anlamaya çalışıyorum..."***Hikâyeye göre, hükümdar yaşlı vezirin ne demek istediğini anlamış ve bu olaydan sonra başkalarının arazilerine, mallarına el koymaktan vazgeçmiş.Bu hikâyeyi çalışanların, fukaraların paralarına, mallarına el koyan başka insanlara da anlatmışlar, ama aralarından pek fazla anlayan çıkmamış.
Fethullah Gülen'in birkaç yıldır bulunduğu Amerika'dan gönderdiği son mesaj dikkate alınmak zorundadır.Gülen'in mesajında, Türkiye'de önümüzdeki günlerde siyasal cinayetlerin işlenebileceği, bunun için bazı istihbarat örgütlerinin hazırlık yaptığı iddiası yer almaktadır. Açıklamada bu iddianın kaynağı olarak, adı verilmeyen üst düzey bir kamu görevlisi gösterilmektedir.* Bu iddia, bu şekliyle bırakılacak, geçiştirilecek bir iddia değildir ve bildiği her şeyi açıklamak da Gülen'in görevidir.* Gülen'e verilen bilgi, herhangi bir amaçla kendisini uyarmak için verilmiş olabilir. Yani devlet görevlileri aldıkları bir bilgiyi doğrudan kendisine duyurmak istemiş olabilirler. O da "hedef benim" dememek için böyle bir yol seçmiş olabilir.Tabii, bu iddianın herhangi bir ciddiyeti olmaması ihtimali de vardır.Bir kez daha mı!..* Ama ya ciddi ise?Türkiye'yi tekrar kan gölüne çevirmek isteyenlerin bir amacı olması gerekir. Yoksa sadece "psikopat" oldukları için böyle büyük eylemlere girişeceklerini sanmak saflıktır.Bu amaç ne olabilir? Çok basit: Türkiye'deki demokratik gelişmeleri durdurmak.Siyasi cinayetlerle Türkiye'yi istikrarsızlığa ve büyük krizlere sürüklemek isteyenler bundan önce amaçlarına ulaşmışlardır. Toplumda gerilim yükselmiş, insanların ve farklı grupların birbirlerini güvenleri yok olmuş, "can derdi" üzerine kurulu panik ortamları yaşanmıştır.PKK terörünün de bu çerçevede yer aldığını görmek gerekir.Yeniden siyasi cinayetler işlenir, bütün toplum bir kez daha bir korku ve dehşet ortamına sürüklenirse, bunun ardından gelecek olanlar da bellidir.* Avrupa'da, Türkiye'nin dışlanmasını isteyen güçler haklı çıkmış olacaktır...* "Uygarlıklar çatışması" Türkiye'nin içine taşınmış olacaktır...* Bütün "azınlıklar" büyük korkular yaşayacaktır...* Ekonomi tekrar krize girecektir... Çaresiz sivil hükümetler ağır baskılar altında iyice panikleyecektir...* Ülkenin büyük bölümü "asker gelsin, bu işleri durdursun" diye bağıracaktır... Bu senaryo defalarca oynandı ve Türkiye'ye yutturuldu. Eğer bir kez daha yutturulursa gerçekten bize "yuh" olsun!
ABD'nin son Dışişleri Bakanı Powell giderayak işaret verdi: Sırada İran var. Powell, İran'ın nükleer silah çalışmaları konusunda söylediklerine inanmadığını açıkladı.* Bunun tek bir anlamı vardır: Kitle imha silahları gerekçesiyle Irak'a saldıran ABD, aynı gerekçeyle İran'a saldırmayı da düşünmektedir. En azından Amerikan yönetiminin Ortadoğu hesapları içinde bu da ön sıralarda bulunan bir olasılıktır.* Bu aynı zamanda Bush yönetiminin, Ortadoğu politikalarının; silaha dayalı politikaların verdiği sonuçlardan memnun olduğu anlamına gelir.Halen Irak'ta başını dertten kurtaramamış olan Amerika'nın bir maceraya da İran'da girmesinin mantıksızlığını anlatanların seslerinin Beyaz Saray'a ulaşması zor görünüyor.* Bush'un vizyonundaki "taşra Amerikası" kendi içine kapanmış, dünyaya silah gücüyle "düzen" veren ve asıl amacı kendi güvenliğini sağlamak olan bir süper güçtür.Eğer Amerikan yönetimi, Irak'ta aldığı sonuçlardan memnuniyeti devam eder de benzer bir senaryoyu İran'da uygulamaya kalkışırsa en zor durumda kalacak ülke ve halkların başında Türkiye ve Türk halkı gelmektedir.Türkiye'nin rolü ve 'çare'siİran'a olası bir Amerikan "yüklenmesi" nin birinci sonucu bütün İslam dünyasının, kendi içlerinde barışık olmayan Şii ve Sünnilerin tam birleşmesi olacaktır.Bu da topyekûn bir uygarlıklar savaşının temellerinin atılması demektir.Böylece asıl büyük senaryo tam olarak uygulanacak ve Hıristiyan dünyasının süper gücü Amerika bütün İslam dünyasıyla savaş haline geçecektir.* Bu gidişi önleme imkânına sahip tek güç, gerçekten birlik halinde hareket edebilen Avrupa Birliği olabilir. Böyle bir Avrupa Birliği içinde Türkiye'nin varlığı daha da önemli olacaktır.* Bu, Türkiye için de son derece önemlidir. Böylece Türkiye iki medeniyet arasındaki çatışmanın dışına çıkabilecektir.Bush yönetiminin bu politikaları ile önümüzdeki dört yıl için iyimser olmanın bütün koşulları yok olmaktadır. Bush'un namlularının hedefindeki Irak'ın yanına İran, hatta Suriye de eklenirse, Türkiye'ye bu yangınların bulaşmaması için çok güçlü ve akıllı yönetimler, İkinci Dünya Savaşı yıllarını hatırlatan bir "feraset" gerekmektedir.