Tartışabilmek konuşabilmek

Avrupa meselesi her açıldığında, ortaya bir "zihniyet" kavramı çıkıyor. Herkes iki lafın arasında "önce zihniyet değişikliği şart" diyor. Böylece bu söz de her fırsatta söylenen, ama içinde ne olduğu düşünülmeyen sözler arasındaki yerini aldı

Haberin Devamı

Avrupa meselesi her açıldığında, ortaya bir "zihniyet" kavramı çıkıyor. Herkes iki lafın arasında "önce zihniyet değişikliği şart" diyor. Böylece bu söz de her fırsatta söylenen, ama içinde ne olduğu düşünülmeyen sözler arasındaki yerini aldı.

Ancak, gelişmiş bir toplum düzenine sahip olabilmekteki en büyük eksiğimizin de bu "zihniyet" kelimesinin ardında saklı olduğu kesindir.

Bunun en somut göstergesi, "tartışmayı" ve "konuşmayı" bilmememizdir.

Tartışmayı sadece karşı çıkmak, tersine bir görüş savunmak sanıyoruz.

Konuşmayı ise sadece aynı görüşü paylaşmak sanıyoruz.

İnsanlar aynı görüşe sahip olmakla birlikte tartışabilirler, farklı görüşlerde olanların da oturup konuşmaları son derece "doğal" bir insani davranıştır.

Avrupa ve "çağdaş uygarlık" denildiğinde, hiçbir "tabu"ya tâbi olunmaması, her şeyin tartışılabilmesi, ama tartışanların birbirlerini ezmemeleri ve birbirlerinin söz hakkını kısıtlamamaları, akla gelen en temel ilkelerdendir.

Bir görüşe, boğazını yırtarak, bol bol "hain", "vatan haini", "satılmış", "dönek", "..... düşmanı" gibi sıfatlar kullanarak karşı çıkmanın adı tartışmak değildir. Bu, olsa olsa en ilkel düzeyde "tepki göstermek'tir.

"Ben demokratım ama..."
Herhangi bir alanda tartışmaya girişecek kişilerin öncelikle "her şeyin tartışılabileceğini" kabul etmeleri gerekir. "Ben de demokratım, ama filanca, falanca konunun tartışılmaması gerektiğini düşünüyorum" sözü, gerçek anlamdaki bir demokrasinin içinde yer alamayacak, ama bizde çok fazla duyulan bir sözdür. Bu "yarım gebelik" durumu, ne yazık ki toplumumuzda çok etkin biçimde yaşamaktadır.

Avrupa Birliği'nin üzerinde durduğu "demokrasi" kavramının temeli, bütün "tabuları" reddetmesidir. Herkes ve her şeyin tartışılamadığı, toplumun "tartışma konusu olabilenler ve olamayacaklar" diye ikiye ayrıldığı durumlarda demokrasiden söz etmek olanaksızdır.

Kendine bilim adamı diyen, kendine yazar diyen, kendine gazeteci diyen, kendisine ilerici diyen insanlar tartışmaya "Ben bunu tartışmam ve tartıştırmam" diye başlıyorsa vah o ülkenin haline.

Televizyonlarda, gazetelerde ortadaki konu hakkında değil bir kitap okumuş olmak, iki cümleden fazla bilgisi olmayan insanların saatlerce konuşabildiği, sayfalarca yazabildiği bir ülkede "konuşmak" ve "tartışmak" gerçekten zordur.

Bu kişiler ekranları fazlasıyla doldurduğu için meseleyi gerçekten bilenlere de yer kalmıyor.

Bir konuda bilgi ve fikir sahibi olan bir kişinin, o konuyu bilmeyen bir kişiyle tartışmak durumunda kalması, dünyanın en zor işlerinden biridir.

Bilmeyen tarafsa, karşısında kim olursa olsun, takılmış plak gibi aynı şeyi söyler durur ve karşı tarafın o anki "çaresizliği" karşısında tartışmadan galip çıktığını düşünür.

Ne yazık ki şu anda durumumuz budur. Ne yazık ki, gerçekten konuşabilen ve tartışabilen bir topluma geçemedik. Geçmemize de daha epeyce zaman var.

DİĞER YENİ YAZILAR