Barışın merkezi olmak için

14 Kasım 2007

İsrail ve Filistin liderlerinin Ankara’da bir araya gelebilmesi, Suriye ve İran’ın Türkiye ile ilişkilere gösterdiği özen, hatta son olarak Suudi Arabistan Kralı’nın ziyareti önemli bir vizyonu gösteriyor: Türkiye bölgedeki barışın merkezi, yapıcı ilişkilerin ana üssü olabilir.Evet olabilir, ama henüz değil.İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin ABD etkisi altında kalması ve Soğuk Savaş’ta bir tür “ileri üs” olarak görülmesi böyle bir vizyonu mümkün kılmıyordu. Tam tersine, bölge ülkeleri Türkiye’den fazlasıyla kuşkulanıyor, güvene dayanan ilişkilerin kurulması zorlaşıyordu.Son yirmi beş yılda dünyanın ve komşularının Türkiye’ye bakışında önemli değişiklikler oldu. Bunun kaynaklarından biri kuşkusuz demokrasi yolunda konulan iradenin gücüdür. Avrupa Birliği üyeliği hedefi de bunun bir yan unsuru ya da aracı olarak öne çıktıkça Türkiye “global” bir vizyona sahip olma yolunda olduğunu göstermiştir.Filistin ve İsrail liderleri, Türkiye’ye bir tatil köyünde bir araya gelip pazarlık yapmak için gelmemiştir. Meclis’in önünde dünyaya mesajlar vermek ve barış yollarını açık tutmak iradesine sahip olduklarını göstermek için Türkiye’yi seçmişlerdir.Türkiye’nin bölgesel barışın üssü olması, Batı’nın genel siyasetiyle uyuşan, hatta Avrupa’nın bölgesel etkinliğini güçlendirebilecek bir durumdur.*** Bu vizyonu bulandıran mesele ise Türkiye’nin kendi iç barışını henüz tamamlamamış olmasıdır. Dışardan bakıldığında bu, Türkiye açısından hiç de “makul olmayan” bir konu olarak algılanmakta, demokrasi kavramının bugünkü kapsamı içinde kolay çözülebilir bir sorun olarak görülmektedir. Bu meselenin çözümünde atılacak her adımın da Türkiye’nin bölgesel konumunu güçlendireceğini belki biz görmüyoruz, ama Batı, iç barışını sağlamış bir Türkiye’nin Irak sorununun çözümüne yönelik önemli bir aktör olabileceğini görmektedir.İç barışını sağlamış ve demokrasinin bütün kurumlarıyla işleyeceğine ilişkin iradesini tam olarak ortaya koymuş, karşı rüzgârların olumsuz etkilerinden kendini kurtarmış bir Türkiye’nin Orta Doğu ve Kafkaslar’da, Doğu Akdeniz’de üstleneceği önemli işlevler tabii ki aynı anda Türkiye’nin her bakımdan daha hızlı gelişmesinin dayanaklarını oluşturacaktır.Meclis önünde konuşan Filistinli Mahmut Abbas ve İsrailli Şimon Perez bunu görüyor, ama “bizim bir yanımız” göremiyor.

Devamını Oku

Türban girdikten sonra

12 Kasım 2007

Eski solcu yeni AKP’li ve yeni anayasa çalışmalarına katılan Prof. Zafer Üskül’ün söylediklerinden anlaşılması gereken, yeni anayasaya “türban özgürlüğü”nün, üniversitede “giyim özgürlüğü” şeklinde gireceği...Siyasi İslam dışında, konuya sadece insanın temel özgürlükleri açısından bakanlar bunu olumlu bir gelişme olarak görüyor.Prof. Üskül bir gerekçe olarak türbanlıların tapu dairelerine, mahkemelere, hatta karakollara böyle girdiklerini ve işlerini gördüklerini söylüyor.Bu mantıklı görülebilir. Ama üniversitede türban serbest kaldığı zaman, bütün yüksek öğrenim kurumlarında “türbanlı cemaatler” oluşacaktır. Tapu dairelerinde, mahkeme ve karakollarda böyle bir durum tabii ki olmayacaktır.***Yüksek öğrenim kurumlarında “türbanlı cemaatler”in ortaya çıkmasının iki kaçınılmaz sonucu olacaktır. Aslında bunu da Türkiye’de yaşayan herkes biliyor. Bunlardan biri son dönemde “mahalle baskısı” adıyla anılan çevre baskısıdır.Köyünden, kasabasından, Anadolu’dan büyük şehre üniversiteye gelmiş genç insanların bu çevre baskısı altında kalması son derece kolaydır. Ve yüksek öğretim kurumlarında oluşacak “türban cemaatleri” çevre baskısını kolaylıkla uygulayacaktır. Üniversiteye “yalnız” gelmiş genç insanların bu baskıya; çeşitli nedenlerle kolaylıkla boyun eğeceğini de herkes bilir. Üniversite yurtlarında kalmış olanlar da bilir. Bir odada, 5-6 kişi namaz kıldığı zaman diğer 2-3 kişi de kendilerini namaz kılmak zorunda hisseder.***Yüksek öğrenim kurumlarında “türbanlı cemaatler”in oluşması başka “cemaatler”in de ortaya çıkmasına yol açacaktır. Kalpaklı gençler de kendilerini tanımlayan işaretlerle cemaat haline gelecektir (ki bunun altyapısı çoktan oluşturulmuştur,) solcu gençler de kendilerini tanımlayan giyim tarzlarıyla ortaya çıkacaktır.Bugün üniversiteye türbanın girmesiyle her kurumda ortaya çıkacak olan “türbanlı cemaatler”in tetikleyeceği diğer gelişmeleri göz önüne almadan, bunları göze almadan ve kaba bir özgürlük anlayışıyla atılacak bir adım ya saflıktan kaynaklanır ya da başka niyetlerden.Eğer AKP’nin tepesi ve meseleye salt özgürlük açısından bakanlar “Her şeye rağmen türban serbest kalsın, zaman içinde herkes alışır” anlayışıyla hareket ederlerse, bütün sonuçlarının hesabını da vermek zorunda kalırlar.

Devamını Oku

Suudi Kralı’nın eteği

12 Kasım 2007

Kralların eteklerinin öpülmesi, önlerinde diz çökülmesi çok hem de çok gerilerde kaldı. Krallar, mağrip ve maşrıktaki birkaç Arap ve birkaç Uzak Doğu ülkesi dışında tümüyle simgesel varlıklar olarak görülüyor ve kendilerine en fazla “devlet başkanı” protokolü uygulanıyor.Suudi Arabistan Kralı’nın son gelişinde birçok gariplik oldu. “Aşırı ilgi”yle karşılandı, “aşırı ilgi”yle ağırlandı. Kendisine “üstün hizmet nişanı” verilmesinin gerekçesi de doğru dürüst açıklanmadı.Suudi Arabistan, insanlığın tarihte geçirdiği gelişmelerin çok gerisinde kalmış bir ülkedir.Bu ülkeyle uluslararası politikalar çerçevesinde iyi ilişkiler kurulması, bunun ticarete de yansıtılması tabii ki doğrudur. Ama o ülkenin şeriatla yönetilen, daha doğrusu şeriatı kullanan bir ailenin despot rejiminin hüküm sürdüğü bir ülke olduğu gerçeğini de göz önünde tutmalıyız. Suudi Arabistan’ın petrol savaşlarında ABD’nin en önemli müttefiği olması da bu ülkenin ve onu yönetenlerin dünyanın en zenginleri olması da bu gerçeği değiştirmiyor.Ama son gezide verilen görüntü, bugüne kadar pek görülmemiş sahnelerin ardı ardına sıralanmasından oluşuyordu.***Bu görüntünün, “kral protokolü”nün çok ötesine taştığını diplomatlar da söyledi. Bu durum da bu gezinin anlamının açıklanmasını gerektiriyor.Suudi Kralı’na “aşırı” özel muamele yapılmasının gerekçesini kamuoyu bilmelidir. Yoksa kendi Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakanı’nın çağ dışı bir düzenin temsilcisi yanında ezilip büzülmelerini açıklayamaz, açıklayamadığı için de kendi Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile ilgili bazı fikirlere kapılabilir.***Türkiye, çağdaş demokrasi ile yönetilmek için çok bedel ödemiş ve bu yoldan dönmemek için de uğraşmaya devam eden bir ülkedir. Suudi Arabistan içinse durum bunun tam tersidir.Eğer Suudi Arabistan Kralı, gördüğü bu “aşırı” özel muamele dolayısıyla Türkiye’ye önemli “kaynak” transferleri yapacaksa, bunu da kamuoyu, Türk halkı bilmelidir. Ve Cumhurbaşkanı ile Başbakanı tarafından verilen görüntüleri ona göre değerlendirmelidir.Başbakanlığı sırasında ABD’nin o dönemdeki Başkanı Clinton ile görüştüğü sırada Ecevit ayaktayken, Clinton’ın bir koltuğun kenarında çok rahat bir şekilde oturması ve Ecevit ile bu pozda konuşması çok yadırganmış, bundan çok anlamlar çıkarılmıştı.Suudi Arabistan Kralı’nın eteğinden ne anlamlar çıkarmalıyız?

Devamını Oku

Akıllı insanlarla alay etmek

12 Kasım 2007

Molla Abdurrahman, 15’inci yüzyılda Horasan’da yaşadı. Doğduğu Câm kasabasının adından, Câmî adını aldı, döneminin büyük şairlerinden biri olarak adı bugüne kadar kaldı. Molla Abdurrahman Câmî, Şirazlı Sadi’nin Bostan ve Gülistan kitaplarından etkilendi, Baharistan adlı kitabını yazdı.Baharistan’da anlattığı hikâyelerden biri, İskender ile ona “ders veren” bir “çirkin” filozof hakkındadır.Kafaların karışık, sinirlerin gergin olduğu şu günlerde, pazar günü bu “derse” bir kez daha bakmak iyi gelebilir...***İskender-i Rumî, cihangirlik çağlarında bir kaleyi savaşmadan, hile ile ele geçirdi ve askerlerine “yıkın” diye emir verdi. Etrafındakiler dediler ki: “Bu kalede bilgin bir kişi yaşamaktadır. Çok şey bildiği, en zor meseleleri çözdüğü söylenir. İsterseniz kendisini bir görün...” İskender de “Getirin bu adamı, bakalım” dedi.Adamı getirdiler ve İskender sözü edilen bilgini görür görmez nefret etti. Çünkü adam inanılmaz ölçüde çirkindi ve İskender kendi tutamadı, “Bu ne korkunç, bu ne acayip bir şey” deyiverdi.Bilgin, İskender’in tavrına ve sözlerine çok üzüldü, ama yine de gülümseyerek konuşmaya başladı:“Sen benim çirkin suratımı ve suretimi ayıplıyorsan, demek ki boş bir adamsın. İnsanın teni bir kındır, canı ise kılıçtır. İşi gören kılıçtır, onun kını değil.” İskender bu sözler üzerine şaşırdı ve merak etti...Bilgin sözlerini sürdürdü:“Bilmiş ola ki, herkese fena muamelede bulunan kimse daima yüzlerce ıstırabın acıları içinde kıvranır durur. Böylelerinin hapishaneye konmasına da gerek yoktur. Çünkü onların vücutlarının derisi, onların hapishanesidir, onlara yeter.” İskender sözünü kesmeye teşebbüs etmeyince bilgin devam etti:“Kötü muamelenin altında kıskançlık vardır. Kıskanç kimse daima mustariptir. Kendisine verileni hiçbir zaman beğenmez, gözü hep başkalarındadır. Kendi hakkı olmayan şeylere gönül bağlar, göz diker. Başkalarının el ve avuçlarında bir şey gördü mü, sebepsiz yere, neden onlara verdin de bana vermedin, diye feryat eder.Cömert akıllılar, kendi mallarını dostlarının malı telakki eder. Alçak akılsızlar ise neleri varsa sonunda düşmanlarına bırakırlar. Kerem sahibi cömert adam, eline ne geçerse hepsini dostlarının ayaklarına saçar, dağıtır, döker. Sütü bozuk habisler ise ne biriktirmişlerse, öldükten sonra düşmanlarına bırakırlar.” Çirkin filozof, İskender’in yüzüne bakarak sözlerini tamamladı:“Akıllı insanlarla alay edip eğlenmek; büyüklüğün şanı olan yüz suyunu yere dökmek, kendi haysiyetini çiğnemek, kendi şerefiyle oynamak, onu zillet tozuna bulamak demektir.Olgun ve bilgin kişilerle alay edip eğlenmekten vazgeç. Aksi takdirde büyüklüğünü, şan ve şerefini kaybedersin.Herkese yumruk sallama mesleğini güdenler, bir gün gelir elleri ve emirleri altında bulunanların tekmeleriyle can verir. Herkese insafsızca kılıç çekenler, en sonunda insafsızların kılıçlarıyla ölür.” İskender, bilginin sözlerinden çok etkilenmiş, özür dileyip kendisine armağanlar vermiş, kaleyi yıktırmaktan da vazgeçmiş...

Devamını Oku

Baykal’dan önemli çıkış

9 Kasım 2007

CHP’nin Baykal yönetimi, Kürt sorunu, terörle mücadele ve son dönemdeki Kuzey Irak’la ilgili tartışmalarda en “şahin” tavırları aldı. CHP Genel Başkanı ve partinin emekli diplomat sözcüleri meselelere radikal milliyetçi bir üslupla yaklaştılar ve AKP hükümetini sürekli olarak en sert tavırları almaya zorlamak için uğraştılar.Dün iki gazetenin manşetlerinde yine Deniz Baykal vardı. Baykal, bugüne kadar yürüttüğü politikalarla taban tabana zıt önerilerde bulunuyordu.CHP Genel Başkanı dün bir de basın toplantısı düzenleyip aynı önerileri tekrarladı.Baykal Kuzey Irak Kürtleriyle daha yakın ilişki kurulması gerektiğini, ekonomik ve kültürel ilişkilerin gelişmesinin terörle mücadelede büyük önem taşıyacağını söylüyor ve bugüne kadarki “şahin” tavrını terk ediyordu.***Bu görüşler basında çokça yer almış, hatta günün duygusal ortamları içinde aşırı tepki almış görüşlerdir. Sesleri en yüksek perdeden çıkanların “Kuzey Irak’a saldıralım, bütün Kürtlere; Barzani’ye, Talabani’ye hadlerini bildirelim” korosunu kurdukları günlerde Baykal’ın dün dile getirdiklerini söylemek ağır tepki alıyordu.Ama ne olduysa oldu ve Baykal ani bir viraj alarak, terör sorunun daha derindeki boyutlarının görülmesi gerektiğini söyledi. Bugüne kadar tam ters pozisyonda duran Baykal’daki bu ani değişikliği inandırıcı bulmayanlar olabilir. Ama Baykal’ın söylediklerine ciddi olarak kulak verilmelidir.Son krizde fazlaca dalgalanan ve sokaktan gelen baskılar karşısında sürekli eğilip bükülen AKP hükümeti için de Baykal’ın sözleri önemli bir destek olarak görülebilir.***Baykal’ın yaklaşım açısına Ermenistan’ı, Ermenileri koyması da önemlidir. Baykal kuzeydoğudaki Ermenistan ile güneydoğudaki Kürdistan’ın Türkiye’nin küçük kardeşleri olmalarının anlamını görmüştür.AKP hükümetinin meselelere bakması gereken açıyı Baykal net olarak söylemiştir, ama AKP hükümeti sokağın ve radikal milliyetçi seslerin altında hâlâ bu yolu görmek ve göstermek için bir şey yapmıyor.Baykal’ın da geldiği siyasi çizgi, Türkiye’yi her bakımdan; terörle mücadele açısından da Avrupa Birliği süreci ve ABD ile ilişkiler açısından da çok güçlendirecek bir çizgidir.

Devamını Oku

Zamanlama aşırı yanlış

8 Kasım 2007

Kürt sorunu ile ilgili olarak, dünyadaki bütün benzer azınlık sorunlarında olduğu gibi, değişik türlerde idari özerklik konusu çok kez konuşulmuştur. Bu yönde bir talep ilk kez bir siyasi parti tarafından “eyalet sistemi” çerçevesinde ortaya atılıyor.Demokratik Toplum Partisi’nin dünkü genel kurulunda tüzüğe eklenen “siyasi tutum belgesi”nde, illerin gruplar halinde bir araya getirilmesi, o bölgenin en büyük ilin adıyla anılması ve bu yapının içinde kurulacak yerel meclislerin eğitim, kültür gibi konularda özerk olmaları öngörülüyor.Aslında DTP’nin talebi fazla ayrıntılı düşünülmüş, merkezin ve bölgenin yetkileri iyi tanımlanmış değil. Belli ki bu talep, üzerinde konuşulmaya başlanması amacıyla ortaya atıldı.*** Öncelikle şunu söylemek gerek: Türkiye bu konuyu konuşabilir, tartışabilir, ama kabul etmeyebilir de. İleride tartışılacaktır, tartışılmalıdır ve tartışmaktan, konuşmaktan korkmamak gerekir.DTP “etnik” temel üzerine siyaset yapmak amacıyla kurulmuş bir partidir, bir “Kürt partisi”dir ve Türk vatandaşı Kürtlerin sözcüsü olduğu iddiasındadır. “Ulusal” bir parti değildir, bütün ülkenin sorunlarına ilişkin siyasetler geliştirmek, ekonomiyle ilgilenmek gibi dertleri yoktur.Daha önce aynı yapı üzerine kurulmuş siyasi partiler kapatılmıştı.Ancak DTP’den önce kurulmuş olan DEHAP kendisini lağvetti ve örgüt DTP’ye dönüştürüldü.Siyasetimizde böyle bir parti olabilir, temel yasalara aykırı tavırlar almadığı, faaliyetlere girişmediği sürece de özgürce siyaset yapmalı, düşüncelerini savunmalıdır.Bu bağlamda DTP ile ilgili olarak son dönemde ardı ardına gelen hukuki girişimlerin de bu partinin kapatılmasına kadar gitmesinin, daha önce yaşananlar dikkate alındığı zaman çok zararlı olacağı ortadadır.*** Son örnekte, bir DTP’li milletvekilinin eşinin PKK’nın dağ kadrosunda bulunması üzerine yargı harekete geçmeye çağırılmıştır. Çağrı sahiplerinin hukukun en temel ilkelerinden biri olan “suçların şahsiliği”nden habersiz oldukları anlaşılıyor.Tabii ki eşi dağda olan bir kişinin milletvekili olması, özellikle şu sırada, insani tepkilere konu olabilir, bu kişinin siyaseten inandırıcılığı kalmayabilir ama “eş durumundan” yargılanması da düşünülemez.DTP’nin eyalet sistemi önerisi üzerine bazı çevrelerden sert tepkiler gelebilir, bu da olacaktır, doğal karşılamak gerekir.Ancak PKK terörü konusunda en hassas dönemden geçildiği için ve bu dönemde DTP’nin ilişkileri de sorgulanırken eyalet sistemi önerisi fazlasıyla zamansız olmuştur.DTP içindeki bazı çevreler, hatta onları etki altında tuttuğu bilinen kadrolar ortamı daha da germek istiyor olabilir. Bu da herkes için, öncelikle demokrasi için “tuzak” niteliğinde bir tavırdır ve tepkilerin de buna göre şekillenmesi gerekir.Şu anda gündem terördür ve terörün sona ermesi için DTP’nin de yapacağı, yapması gereken çok şey vardır. DTP’nin diğer önerilerinin inandırıcı olabilmesi için önce bu aşamadan geçmesi; önce bütün ülkenin bugünkü ortamdan çıkması için üzerine düşeni yapması gerekir.Ancak kan durduktan sonra insanlar bazı konuları sağlıklı görebilir, sağlıklı tartışabilir.

Devamını Oku

Ne yazık ki hepsi doğru

7 Kasım 2007

Avrupa Birliği’nin Türkiye raporu üzerine birçok yorum yapıldı. Bazı ayrıntılar, ifade şekilleri üzerinde duruldu. Ama esasını bilmek, söylemek gerekiyor: Bu raporda yazılanların hepsi doğrudur. Avrupa Birliği bizimle uğraştığı süre içinde bizi bizden daha iyi görüyor.Raporun ana konu başlıkları üzerinden özetler halinde geçersek hepsinin doğru olduğunu görürüz.Reformlar yavaşladı: Doğrudur, AKP hükümeti üç yıl önceki heyecanını kaybetmiş görünmekte ve kendi programını bile uygulamakta güçlük çekmektedir. Çok daha önce çıkmış olması gereken yasalar çıkarılamamış, çıkmış olan yasaların uygulamasında da gözle görülür bir gelişme sağlanamamıştır.Yargı bağımsızlığında ilerleme yok: Doğrudur, yargı bağımsızlığının “ruhen” gerçekleşmekten çok uzak olduğunun en önemli kanıtı, AB’nin de tespit ettiği gibi cumhurbaşkanı seçiminde Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karardır. Bu kararın “siyasi” olduğunu onlar da gayet iyi görüyor.*** 301’inci madde olduğu gibi duruyor: Doğrudur, bu madde öylece durduğu gibi uygulanması da genişlemektedir ve AKP hükümeti çoktan çözmüş olması gereken bu sorunu da erteleyip duruyor.Ordu siyasete karışıyor: Doğrudur, Türk Silahlı Kuvvetleri cumhurbaşkanı seçim sürecine bir “muhtıra” ile müdahale etmiştir ve kimilerine göre bu müdahalesi AKP’nin oylarını artırmıştır.Yüzde on baraj duruyor: Doğrudur, tabii ki duruyor, ama bu barajın varlık nedenlerinden en önemlisi ortadan kalkmış, DTP Meclis’e grup kuracak bir çoğunlukla girmiştir, barajın en azından yüzde 7’ye çekilmesinin bütün şartları hazırdır.*** Dinsel ve kültürel özgürlüklerde gelişme yok: Doğrudur, Avrupa Birliği heyecanının yaşandığı günlerin ardından bu konuda atılan adımlar durmuştur, “ana dili” meselesinde bir gelişme olmadığı gibi özellikle Alevilerin dışlanmasıyla ilgili sorunlar giderilmemiştir.Kıbrıs’ta gelişme yok: Doğrudur, birleşme referandumunda Kıbrıs Rum tarafının çıkardığı engelin ardından Türk tarafı da sanki “bu kadar yeter, biz yapacağımızı yaptık, bitti” havasına girmiş görünüyor. Bu meselede sağlanmış olan diplomatik gelişmenin üzerine gidilmemiştir.*** İlerleme raporunda yazılı olanlar, bazı ifade eleştirilerinin dışında tümüyle doğrudur ve aslında biz de bunu biliyoruz. AKP hükümeti kendi iktidarının en önemli dayanağının ve ülkenin geleceği açısından en önemli vizyonun ne olduğunu unutmuş görünüyor. Türkiye son üç yıldır yerinde sayıyor, hatta bazı konularda geriye gidiş süreci yaşıyor. Bu başarısızlık ve irade eksikliğini Avrupa’ya mal etmek mümkün değildir.Avrupa Birliği hedefinin ne olduğunu hükümet hatırlamalı, topluma da tekrar hatırlatmalı ve bugün çok canımızı yakan hastalıkların ilaçlarının da o hedef içinde bulunabileceğini göstermelidir.

Devamını Oku

Ne aldı ne verdi?

7 Kasım 2007

Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Bush ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya iki ana tepki-yorum çıktı.Birincisine göre ABD yeşil ışık yakmıştır ve Türkiye hemen kapsamlı bir sınır ötesi operasyon yapmalıdır.İkincisine göre ise Amerikan yönetiminin tavrında bir değişiklik yoktur ve Ankara’yı oyalama siyasetine devam etmektedir.Hangisinin isabetli olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak yine meseleye salt askeri açıdan bakıldığı zaman ortaya bir başka gerçek çıkıyor. O da kış koşullarının başlaması dolayısıyla Güneydoğu’da kara harekâtı yapmanın büyük güçlükleridir.Aynı şekilde PKK’nın da daha “muhkem mevki”lere çekilip beklemek dışında yapabileceği bir şey yoktur.Aslında bu durum siyasetin, siyasi çözüm girişimlerinin öne çıkarılması için zaman kazanılması olarak da görülebilir, öyle değerlendirilebilir.*** “Siyasi çözüm” girişimlerinin başında şu an için Kuzey Irak Kürtlerinin PKK ile ilişkilerinin kesilmesi, bunun için de Kuzey Irak yönetimiyle, yani Barzani ve Talabani ile yeni bir ilişki düzeyine geçilmesi düşünülebilir.Bu tutum Erdoğan Bush ile görüşmesinde “ne aldı ne verdi” tahminlerinin-uydurmalarının ötesinde bir durumdur ve Ankara’nın, Türkiye’nin teröre karşı siyasi olarak daha da güçlenmesini sağlar.Oval ofis görüşmesinde belli bir istihbarat desteği için söz alınmışsa, Türk uçaklarının Amerikalılardan aldıkları istihbarat dolayısıyla “nokta” operasyonları yapmasının askeri açıdan sağlayacağı katkıyı askeri uzmanlar bilebilir.Ancak bu durumda bombalanmış Kürt köylerinin, yaralı bebelerin, kadınların fotoğraflarının dünya basının ilk haberleri arasında yer alması da Türkiye’nin sağladığı siyasi gelişmeleri bir anda tersine cevirir. PKK’nın ya da Türkiye’ye düşmanca bakan Kuzey Iraklıların bu oyunu oynamaları muhtemeldir. Ve bu görüntüler dünyaya yayıldığı anda da ortaya çıkacak tepkileri tahmin etmek güç değil...***Türkiye teröre karşı sağladığı siyasi desteği bundan sonra siyasi adımlar için basamak olarak kullandığı takdirde teröre karşı çok daha etkili olma, terörün kaynaklarının üzerine gidebilme yönünde konumunu daha da elverişli hale getirecektir. “Ne aldı ne verdi” diye sorup buna anlamsız cevaplar aramak ya da cevap uydurmak, yanlış yönlendirilmiş kamuoyunu biraz daha yanıltmak, gerçek çözümden uzaklaştırmak olur.AKP hükümetinin önüne kurulmuş olan “sokak” tuzağı dün yine MHP Genel Başkanı’nın ağzından tekrar edildi. AKP de bu tuzaktan kurtulmak için “çok aldık az verdik” formülünü kullandığı sürece tuzağa düşmeye hazır olduğunu göstermektedir.

Devamını Oku