Eskiden “mübalağa etmek” denirdi, şimdi “abartmak” diyoruz. Toplum olarak kendimizi en fazla içinde bulduğumuz hallerden biridir. Sevincimizi de abartırız, üzüntümüzü de. Önemli olanla az önemli olanı birbirine karıştırırız çünkü her durumda ya yukarı ya da aşağı doğru abartmaya “ihtiyacımız” vardır.Sevincimizi abarttığımız zaman, hayatın başka alanlarından kaynaklanan ezikliklerimizi de unuturuz. *** Abartma ihtiyacımızı gidermek için en büyük imkânı da futbolda bulduk. Bir maç kazanırız, “Avrupa’dayız” deriz, “Avrupa Avrupa duy sesimizi” deriz.Bir maç kazanırız, dünya savaşı kazanmış gibi kasılırız. Çılgın Türk olduğumuzu futbol topunun etrafında hissetmeye çalışırız, hayatın başka gerçeklerinden böylece uzaklaşırız.Türk Milli Futbol Takımı önceki gece Bosna-Hersek Takımını 1-0 yendi ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılma hakkı kazandı.Bu cümledeki bütün kelimeleri tekrar okuyalım. Futbolla yatıp kalkan bir ülkeyiz ama henüz bağımsız olmuş ve ağır bir savaşın acılarını daha tam olarak atamamış küçük ve fakir bir ülkeyi yenmişiz, deliler gibi seviniyoruz. Bu galibiyetle finallere katılma hakkını güç bela kazandık, onu da hemen unutuyoruz.Milli Futbol Takımımız 2002 Dünya Futbol Şampiyonası’nda Dünya Üçüncüsü olmuştu, o başarının yanında önceki gece kazandığımız “finallere katılma” başarısının çok daha az önemli olduğunu aklımıza bile getirmiyoruz, çünkü bizim için 2002 çok uzakta kalmıştır.*** Alt tarafı futbol ve futbolda kazanılmış bir başarı var. Bunu büyük bir savaştan galip çıkmışız kılığına sokuyoruz, ekranlar, gazeteler, sokaklar en “milli” bağırışlarla inliyor.Bu “milli heyecan” arasında örneğin bir şey aklımıza gelmiyor. Dünyanın pek çok ülkesinde milli takım oyuncularına parasal ödeme yapılmıyor, ancak baştan konulmuş bazı hedeflere ulaşıldığı zaman “hediyeler” veriliyor.Biz öğreniyoruz ki, futbolcularımıza verilecek primlere karar verenler bunu her an artırabiliyor ve son galibiyetle birlikte bu primler ciddi rakamlara ulaştı.Televizyon ekranlarında en büyük savaşı kazanmış edasıyla konuşanların aldıkları ücretleri ve milli takım finallere kaldığı için alınacak primleri öğrenince de bu “milli heyecan”ın maddi tarafının büyüklüğü de fazlasıyla dikkati çekiyor.Ne olursa olsun, biz abartmayı severiz, böylece hayattaki başarısızlıklarımızı unutur, ezikliklerimizi kafamızdan atar, kendimize bambaşka bir dünya kurarız. Kurduğumuz bu dünyanın içinde gerçekte ne olduğuna da fazla aldırmayız. Biz böyleyiz, her şeyi abartırız.
Cumhurbaşkanı Gül, Kuzey Irak krizinin başından bu yana en iyimser açıklamayı yaptı. Abdullah Gül’ün söylediği, “Kuzey Irak’ta akl-ı selimin hakim olmaya başladığı”dır.Kuzey Irak’tan gelen haberler de en azından PKK’nın bölgede artık eskisi gibi rahat at oynatamayacağını gösteriyor.Ayrıca sözü edilen akl-ı selimde, Kuzey Irak’ta hangi yapı oluşursa oluşsun, Türkiye’ye ihtiyacı olacağının bölgenin liderleri tarafından kabul edildiği fikri de yer alıyor.Bu durumun bu taraftaki karşılığı ise Kuzey Irak’taki Kürdistan’ın akl-ı selimi koruduğu sürece Türkiye için bir tehdit oluşturmayacağına ilişkin güven kazanılmış olmasıdır.***PKK’nın hem Kuzey Irak Kürtleri için hem de Türkiye Kürtleri için sonu trajedi olacak senaryoların aracı olduğunun her iki tarafta da görülmeye başlanmış olması son krizin en önemli faydasıdır.Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli vatandaşların hayatlarının gelişmesi, hem maddi hem manevi açıdan gelecekle ilgili güven duygularının yerleşmesi açısından en büyük engelin PKK olduğunun görülmesi zaman aldı.Bu zaman kaybının ne yazık ki Ankara’da da çok sayıda sorumlusu bulunuyor.Geriye dönük olarak yapılan yanlışları görmeye çalıştığımız zaman da 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve ondan sonraki askeri yönetimin ağır sorumluluklarına ulaşıyoruz. Bazıları bu tespiti bir “takıntı” gibi görüyor, ama PKK olgusunun kaynaklarını tam olarak görmeden ve açıkça konuşmadan da gelecekle ilgili ciddi bir vizyona ulaşamayız.***Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili politikalarının oluşmasında akl-ı selimin egemen olmasının en önemli sonucu da bu ilişkilerin içinden büyük güçlerin ellerinin çıkarılması olacaktır.Akl-ı selimin bütün bölge açısından en önemli yansıması, ABD’deki Bush yönetiminin “Büyük Ortadoğu Projesi” içinde “piyon” olmak gibi bir kaderin dışına çıkılmasıdır.Bölge devletleri aralarındaki ilişkileri akl-ı selim düzeninden çıkardıkları anda orta vadede BOP içinde sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır.***Cumhurbaşkanı Gül’ün Kuzey Irak yöneticilerinde akl-ı selimin egemen olmaya başladığını söylemesi yakın gelecekte barış ve demokrasi temeli üzerinde kurulacak iyimser senaryoların da gerçek olabileceğine ilişkin bir ilk adım olmuştur.
Cümle önce şöyle söylenmişti: Silah alıp dağa çıkacaklarına düz ovada siyaset yapsınlar... Başbakan “düz ova”yı “Meclis” yaparak aynı fikri tekrarladı...Bu cümle, silahların susmasından sonra her şeyin konuşulabileceği fikrini içeriyor. Ama af önerisi içerdiğini söylemek haksızlık olur.Bu cümle çevresinde yapılan konuşmalarda af konusunun ortaya atılmasındaki amaç, bu yolun baştan kesilmesi olabilir.Ancak yine böyle dolambaçlı oyunlara ihtiyaç yok. Çünkü bugünkü koşullarda terör örgütü mensupları için af konuşulamaz.*** Af ne zaman konuşulur? PKK silah bıraktığını ve kendini lağvettiğini ilan eder, dağdaki gençlerin silahları bırakıp indiğinden emin olunur. Ancak bundan sonra af konuşulabilir. Tabii ki örgüt yöneticilerinin, cinayetlere karar verenlerin, uyuşturucu işine girmiş olanların, örgüt emriyle insan öldürenlerin bu tartışma içinde olmaları mümkün değildir.Af, ancak silahların tümüyle sustuğunun güvencesi alındığı zaman ve elinde kan olmayanlar için söz konusu olabilir.Türkiye’nin bu sorunuyla fazlasıyla ilgili bazı Batılı güçlerin, af konusunun da bir pazarlık unsuru olarak kullanılması için dayatmalara girişmesi mümkündür. Ancak bunu Türk halkının vicdanına kabul ettirmek mümkün olamaz.En basit hukuk mantığıyla da, suç işlenmeye devam edildiği sürece aftan söz etmek suç işlenmesini teşvik anlamına bile gelebilir.***Bugünkü ağır ortamdan çıkılması için tek koşul vardır. Tekrar edelim:PKK kayıtsız şartsız silah bıraktığını ve kendini lağvettiğini açıklar.Ancak terörle var olabilenler, hayatlarının tek amacını ve anlamını terörde bulmuş olanlar direnebilir, bu kararı alanları ihanetle suçlayıp daha küçük örgütlerle teröre devam etmek isteyebilir.Onları durduracak olanlar da geleceğin ancak barış ve demokrasi içinde kurulabileceğine inananlardır. Bunların Türkiye Kürtleri içinde etkili olabilmeleri için de PKK’nın gerilim ve şiddet politikalarının ekmeğine yağ sürecek tavırlardan kaçınmak gibi bir sorumluluğu bulunuyor.Silahlar tümüyle sustuğu zaman, daha iyi bir gelecek umutları acıları küllendirmeye başladığı zaman her şey konuşulmaya başlayacaktır.Af da ancak o zaman konuşulabilir.
Bazı gazetelere de yansıyan Ankara söylentilerine göre terör meselesi için bir “plan varmış...” Bu planın ne kadarı “askeri”ne kadarı “siyasi”, bununla ilgili bir bilgi yok. Hatta böyle bir planın varlığıyla ilgili kuşkular da bulunuyor...Kürt meselesinin kıyısından köşesinden konuşulmaya başlanmasının üzerinden yaklaşık 40 yıl geçti, PKK’nın insan öldürerek isyan başlatmasının üzerinden ise 24 yıl geçti.Bu süre içinde herhangi bir plan yapmayan, daha çok plan “yaparmış gibi” yapan Ankara’nın “bıçak kemiğe dayandı” edebiyatının dışında bir planı olduğuna inanmak için fazla iyimser olmak gerekiyor.***Görevde bulundukları dönemlerde, çatık kaşlar ve ağır ifadelerle meseleye tam hâkim olduklarını göstermeye çalışan bilumum yetkili zevatın aslında kafalarında değil aydınlık, bir küçük ışık bile bulunmadığını emeklilik hayatlarındaki beyanlarında görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki o çatık kaşlar ve ciddi yüzler, herhangi bir plana tekabül etmesi bir yana, tam tersine “ben de ne yapacağımı bilmiyorum” duygusunu gizleme çabasından ibarettir.***AKP çevrelerinden üfleniyor: “Başbakan’ın kafasında acayip bir plan var, bunun için askerle de anlaşmış durumda, yani askerlerin bir itirazı yok ama bu planı herkesin duymasını da istemiyor...” Bu aslında, “yine doğru dürüst bir planımız yok, ama herkes plan beklediği için varmış gibi yapıyoruz” anlamına geliyor.Bugüne kadarki “plan varmış” tavırlarının sonuçları, sadece bölgeye belli ekonomik destekler sağlamaktan öteye geçmiş değildir. Üstelik bu ekonomik desteklerin en önemli ayağı olan “yatırım teşvikleri” de bölgenin bazı “ileri gelenlerinin” ceplerinin biraz daha dolmasının ötesinde bir sonuç yaratmamıştır. Ama çatık kaşlı yetkili kişilerin en sevdiği klişelerden biri “ekonomiyi geliştirip terörün kitle desteğinin yok edilmesi”ne ilişkin olanlardır. Bunlar da kırk yıldır tekrarlana tekrarlana ciklet gibi çiğnenen laf kalabalıklarına döndü ve kimse onlara inanmıyor.*** Bir planı olan, saklamak bir yana, halk desteğini sağlamak ve halka somut hedefler gösterebilmek için onu en azından kıyısından köşesinden açık eder, aklı başında kişilerin tartışabilmesinin ve açıklayabilmesinin imkânlarını yaratır.Planlar uygulanmak için yapılır, kafalarda gizlenen planlarsa çok çabuk tarihe karışmaya adaydır, Türkiye gibi koşulların çok hızlı değiştiği ülkelerde bunları yapanlar bile çok çabuk unutur.
Bir Hint hikâyesinin kahramanları, “yılan” ile ona akıl veren, eğitmeni “bilge”dir. Yılanın yaşadığı ikilem üzerinden “insan doğası”ndaki “ifratla tefrit” arasında gidip gelme hali ve “uysallığın sınırı” anlatılır. Hikâyenin fonunda “büyük insan kalabalığı” bulunuyor. O yüzden her zaman ve tabii bugün de okunulası, anlamlı bir hikâyedir... ***Bir yılan, kendi mekânı bellediği geniş bir alanda her gelen geçeni korkutmakta, ısırmaktaymış. Çocuk, kadın, yaşlı dinlemez, bölgesine giren herkese saldırırmış. Kendisini öldürmek için üstüne gelenlerden de her seferinde kurtulmayı başarırmış.Sonunda çevrede yaşayanlar, bir türlü kurtulamadıkları bu yılandan iyice bıkmış. Gidip yörenin en bilge kişisinin kapısını çalmışlar. Yılanın yaptıklarını sıralamışlar, acımasızlığından yakınmışlar. Bütün olanı biteni anlatmış ve söz vermişler ki eğer insanlara zarar vermeden o bölgede yaşamaya devam ederse, kendileri için sakıncası yoktur, yılanı öldürmeye kalkışmayacaklardır.Yaşlı bilge, kendisine başvuranların anlattıklarını dinledikten sonra yılanın mekânı olan bölgeye gitmiş ve beklemeye başlamış. Bir süre sonra yılan çalıların arasından çıkmış, bilgenin yanına sokulmuş. Bilge önce bir süre konuşmadan durmuş, yılanın kendisine güvenmesini beklemiş. Sonunda yılanın sakinleştiğini hissedince de ona güven verecek bir üslupla konuşmaya başlamış.Bu dünyada yaşamak için, beslenmek için bu kadar şiddet kullanmaya ihtiyacı olmadığını, insanlara herhangi bir zarar vermeden de yaşayabileceğini söylemiş. Şiddet kullanmanın kötü bir şey olduğunu, canlı öldürmenin en büyük kötülük olduğunu tekrar tekrar anlatmış.Bilge güzel güzel anlattıkça, yılan can kulağıyla dinlemeye başlamış.Bilgenin sözleri bitince, çok etkilenmiş olan yılan, kafasının değiştiğini söylemiş, bambaşka bir yılan olacağına söz verip tekrar çalıların arasında kaybolmuş.Ve sözünü de tutmuş. Bölgesinde sakin sakin geziyor, gelip geçen hiç kimseye saldırmıyormuş.Ama, bu kez yılanın sözünü tuttuğunu, iyice uysallaştığını gören insanların havası değişmeye başlamış. Kimi geçerken bir tekme savuruyor, kimi de her şeye rağmen yanına yaklaşmaktan çekinerek uzaktan taş atıyormuş. Hatta bir süre sonra çocuklar, çalıların arasında bağıra çağıra yılanı kovalamayı kendilerine oyun edinmiş...İnsanlardan devamlı kaçmaktan bezmiş, gövdesinin her yanı yediği tekmeler ve taşlardan yara bere içinde kalmış olan yılan, kendisine yapılanlar nedeniyle gururunun kırıldığını da düşünüyormuş.Sonunda bilge ile konuşmaya karar vermiş. Gitmiş, olanı biteni anlatmış: “Bana söylediğin her şeyi, verdiğim sözün gereğini yaptım. Suç işlemeyi, insanlara zarar vermeyi, öldürmeyi bıraktım, bambaşka bir yılan oldum. Gel gör ki artık benden korkmayan insanlar, beni sürekli dövüyor, hırpalıyor. Ne yapayım ben şimdi?” “Bunun cevabı çok basit” demiş bilge, “Ben sana ‘insanları ısırma, öldürme, gelen geçen herkese saldırma’ dedim. Ama ‘tıslama, dişlerini gösterme’ demedim...”
DTP’nin kapatılması için hukuki süreç başladı. Böyle bir süreç başladığı zaman da sonuç bellidir, DTP de kapatılacaktır.Bunu kim istedi? Sorunun cevabı bellidir:Bunu, Ankara’daki sorunun çözümünden çok bugünü atlatmanın peşinde olanlar, sokaktan gelen seslere ülkenin geleceğinden daha fazla önem verenler, çatışma ortamından şöyle ya da böyle nemalananlar istiyor.Diğer tarafta da terörün devam etmesini kendi varlık nedenleri olarak görenler, savaş ortamında farklı güçlerin oyunlarını oynayanlar partinin kapatılmasından fayda göreceklerdir.***Bunlar belli, ama asıl soru şu:DTP’nin kapatılmasının sonuçları ne olacak?Önce bu partiye oy verenler ve Kürt kökenli Türk vatandaşları açısından bakalım.Milyonlarca vatandaş bu meselenin demokrasi içinde çözümünün Ankara tarafından istenmediğini, kendilerinin Meclis’te temsil edilmelerinin, siyasi sürece katılmalarının reddedildiğini ve bir kez daha “dışlandıklarını” düşüneceklerdir.Bunun devamı kaçınılmaz olarak PKK’nın, yani sorunların ancak silahla çözülebileceğini savunan teröristlerin bu kitle üzerinde etkinlik ve haklılık düzeyinin artmasıdır. Dolayısıyla Kürt aydınları arasında barışçı çözüm isteyenlerin etkinlikleri azalacak ve PKK’ya katılmalar artacaktır.***Dışardan bakıldığı zaman da Türkiye bir kez daha demokratik çözüm, silahsız çözüm istemeyen bir konumda görülecektir. İngilizce medyada PKK’nın adı hâlâ “Kurdish rebels”, Fransızca medyada ise “Rebelles Kurdes” yani “isyancı Kürtler”dir.Partiyi kapatmak suretiyle demokratik çözüm yollarının Ankara tarafından kapatıldığına inanan dünya, bu terimleri kullanmaya devam edecek ve Türkiye’nin haklı şikâyetleri yine ikinci plana düşecektir.***DTP’nin kapatılmasının somut sonuçları bunlardır. Bunları kabullenmek de sorunun tek çözümünün “askeri” olacağını düşünmekle aynı şeydir.Hâlâ böyle düşünebilenler için ise sadece bir önerimiz var. Gazeteci Fikret Bila 25 yıldır terörle mücadelede önemli sorumluluk almış olan emekli generallerle yaptığı görüşmeleri “Komutanlar Cephesi” adlı kitapta topladı. Bugünkü sıkıntıları ve yarın ne olacağını düşünenler bu kitabı okumalı, böylece neyin yanlış neyin doğru olduğunu birinci ağızdan dinlemelidir.DTP’yi kapatmak “silahlar susmalıdır” diyenleri susturacak, İmralı ve onun etkisindekilerin seslerini yükseltecektir.Durum bu kadar açıktır.
Gerilimli ortamlarda halkı çeşitli amaçlarla yanıltma sistemleri ortaya çıkar. Dezenformasyon kelimesi bunu anlatır.Yanlış bilgilendirmenin her zaman bir amacı vardır. Genellikle de halkın bu yanlış bilgilerin etkisiyle belli tepkilere yönelmesi amaçlanır.Bir süredir bizde de yoğun bir dezenformasyon yağmuru başladı. Bunların arasında daha masum, gazetecilik hırsıyla abartılarak yapılmış haberleri ayırt etmek de zorlaşıyor. Ama sonuç fark etmez, halk yanlış bilgi alır ve buna göre tepkiler geliştirir. ***Şu andaki dezenformasyon faaliyetinin bir tarafında Kuzey Irak’a ilişkin askeri operasyon bulunuyor.Medyaya yansıyan ya da kulaktan kulağa dolaştırılan veya kulaktan kulağa dolaştırmanın en gelişmiş sistemi olan internet üzerinden yayınlanan haberlerde sürekli olarak Türkiye’nin aslında operasyona başladığı ama bunun kamuoyundan gizlendiği yayılıyor.Operasyon haberlerinin doğru olmadığını sivil ve askeri yetkililer ne kadar tekrar ederse etsin, kamuoyundaki duygusal kaynaklı beklentiler bu şekilde canlı tutulmuş oluyor.Dezenformasyonun bugünkü ikinci ayağında da askeri yetkililer ve askeri faaliyetlerle ilgili kuşku yaratmayı amaçlayan haberler var.Bunun için de bazı medya kuruluşları çeşitli girişimlerde bulunurken, altında emekli subay imzası bulunan mektuplar da postalanıyor.Dezenformasyonun üçüncü ayağı ise tümüyle DTP’yi Meclis’ten atmaya yönelik. Burada da şu an milletvekili olan DTP’lilerle ilgili olarak, kamuoyunu onların aslında birer “terörist” olduğuna inandırmaya yönelik yoğun bir çaba harcanıyor.***Bu yoğun dezenformasyon faaliyetlerini kimlerin düzenlediğini, yaptığını bilmek kolay değil. Ancak bazı varsayımlarda bulunmak mümkün. Belki devletin ilgili birimlerinde daha ayrıntılyı bilgiler vardır. Ama bunun fazla önemi yok. Önemli olan Türk halkını bu dezenformasyonun yarattığı zararlardan korumaktır.Bunun da bir tek ilacı vardır:Şeffaflık, açıklık.Eğer kamuoyuna her konuda açık bilgiler verilirse bütün dezenformasyon sistemleri çöker. İnterneti kullananlar da müşterisiz kalır, kulaktan kulağa yayılan komplo teorileri de boşa düşer. Şeffaflık ve açıklık hiçbir zaman kimseye zarar vermemiştir; tam tersine, toplumların doğru bilgiler almasıyla doğru tepkiler vermesini sağlamıştır. Dezenformasyonun yarattığı kirliliğin başka ilacı yoktur.
Meclis’te MHP, Meclis dışında da CUMOK adıyla örgütlenen “Cumhuriyet Gazetesi okurları” DTP’nin kapatılması için çeşitli faaliyetlerde bulunuyor. Adını da “PKK’yı Meclis’ten atmak” olarak koyuyorlar. Bunların yanında DTP’nin birçok il ve ilçelerdeki binalarına saldırılar oluyor.DTP’li milletvekilleriyle ilgili bazı suçlamaların “ucuzluğu” bir yana, siyasileşmiş hukuk sistemimiz içinde bu partinin ve aslında her partinin kapatılması son derece kolaydır. Kamuoyunun bir kesimi harekete geçirilir, hızlı bir hukuki süreç başlatılır ve kapatma gerekçeleri nasıl olsa bulunur.Bu gerekçeler, istenildiği anda her parti için bulunur.***DTP’nin çizgisindeki birçok parti daha önce kapatıldı. HEP, DEP ve HADEP kapatıldı, bu partilerin yöneticileri çeşitli cezalar aldı. Sonra DEHAP kuruldu ve kolayca örgütlendi. DEHAP için de bir kapatılma süreci başlamışken bu parti kendisini lağvetti ve DTP’ye dönüştü.Buradan çıkarılması gereken birinci sonuç, partilerin kapatılmasının, yöneticilerinin, milletvekillerinin hapse atılmasının asla derde deva olmadığıdır. Toplumsal kökleri, dayanakları bulunan hiçbir siyasi hareket parti kapatmalarıyla yok edilemez.DTP’nin üzerinde de bir “İmralı gölgesi” vardır ama bu parti, oy oranı açısından ülkenin 5 büyük siyasi partisi arasındadır, Meclis’teki varlığıyla da 4’üncü siyasi gücüdür.DTP’yi kapatmak bugünün koşullarında bütün demokratik çözüm yollarını tıkamak anlamına gelir. DTP’ye oy vermiş milyonlarca vatandaşın dışlanması anlamına gelir. Bu da en basit sonucuyla o vatandaşların kendi gelecekleriyle ilgili güvenlerini kaybetmelerine yol açar ki bundan kimlerin fayda sağlayacağı da çok bellidir.***Milliyetçi Kürt siyasi hareketleri Cumhuriyet tarihi boyunca varolmuş, bazı dönemlerde değişik siyasi partilerin içinde varlığını korumaya çalışmış, son dönemde de açık olarak ortaya çıkmıştır. Terör başlamadan çok önce de milliyetçi Kürt hareketleri vardı. Bugün bu konu üzerine çene yoranların birçoğu “Kürt” kelimesini son yirmi yıl içinde duymuş oldukları için bol miktarda saçmalamaya devam ediyor.Bu aşamada DTP’nin görevi değişmemiştir ve giderek daha fazla önem kazanmaktadır.O görev, her türlü demokratik çözümün serbestçe tartışılabildiği, Türk-Kürt savaşı heveslerinin tümüyle boşa çıkarıldığı ve güven duygularının gelişebildiği bir ortamın yaratılmasıdır. DTP’nin kapatılması bunun tam tersine bir sürecin körüklenmesi anlamına gelir ve tekrar başa dönmüş oluruz.***DTP’lilerin zaman zaman kendi tabanlarının en radikal kesiminin hoşuna gidecek sivrilikler yapmaları da yine onların zararına, güven ortamının zararına, demokratik arayışların zararına işlemektedir.Terörün arkasında sürekli ertelenmiş bir Kürt sorununun bulunduğunu ve bu sorunun çözümüne giden yolda ilk büyük adımın silahların bırakılması olduğunu gören DTP’liler ya da DTP dışında Kürt siyasi hareketleri de vardır. DTP’yi kapatmak onların çabalarının da boşa çıkması anlamına gelecektir ve bunun hayattaki karşılığı, daha çok kan dökülmesidir.