22 Temmuz öncesinde DYP ile ANAP’ın birleşmesiyle merkez sağda AKP’ye ciddi bir seçenek yaratma ihtimali ortaya çıkmıştı. O ihtimali kendileri kendi elleriyle yok ettiler. Bu sabotajı, AKP’ye zarar gelmemesi için bazı dini cemaatlerin tezgâhladığı iddiaları ne yalanlandı ne doğrulandı. Sonuçta DP oluşumu bir hayal kırıklığından ibaret kaldı ve bu oluşuma oy verebilecek olan seçmen kitlesi de AKP’ye yöneldi.***Demokrat Parti’de son günlerde bir “hareket” var. Yakında genel kurul toplanacak ve bazı kişiler partinin genel başkanlığı için harekete geçti.Bu isimlerden herhangi birinin DP’de yeni bir rüzgâr yaratması ihtimali oldukça zayıftır.Buna karşılık bazı DP’lilerin girişimleri durumu daha da dramatik hale getiriyor. Bazı DP’liler, CHP’den milletvekili seçilmiş olan İlhan Kesici’ye gitmiş ve olumsuz cevap almışlardır.Bazı DP’liler ise, nasıl bir umutsuzluk içindeyseler, siyasi hayatı boyunca her icraatı fos, her sözü boş çıkmış olan Tansu Çiller’in kapısını çalmışlardır.“Kurtarıcı” arayışında ortaya çıkan son isim de Hüsamettin Cindoruk oldu. Cindoruk son dönemlerde ekranlarda AKP karşıtı ve CHP’nin paralelinde hatta bazen CHP’den de geri çizgide muhalefet yapan bir eski siyasi olarak görüldü. Bu görüşleriyle DP’ye nasıl bir soluk getireceği başka bir konu. Ama eğer DTP bir hatta iki kuşak öncesinden kalma bir siyasetçiden medet umma durumuna geldiyse vaziyet hayli umutsuz demektir.***Kendisini merkez sağda ya da merkez solda hisseden önemli orandaki bir vatandaş kitlesi AKP’nin elde ettiği siyasi başarılarla ilgili olarak suçu hep yanlış yerlerde arıyor. Bu durum halen devam ediyor.Bugün merkez sağda AKP karşısında herhangi bir seçenek ortaya çıkamıyorsa bunun nedeni AKP ya da “dış güçler” değildir. Sorumlular, tümüyle Demokrat Parti hareketini sabote edip şimdi de kurtarıcı olarak Hüsamettin Cindoruk’un kapısına gidenlerdir.Merkez solda CHP bir seçenek olamıyorsa, bunun için suçlu arayanlar yine CHP’ye baksınlar, Deniz Baykal’ın en yakın çalışma arkadaşlarının bile muhalefete geçişini değerlendirsinler.Kimsenin şikâyet etmeye, suçluyu uzaklarda aramaya hakkı yok. Merkez sağda AKP’yi rakipsiz bırakanlar, merkez solda bir seçenek çıkaramayanlar sadece ve sadece bu alanlarda politika yapan bildik isimlerdir.
Amasya’da bazı okul ve yurtlarda yönetimin dini baskı yaptığı iddiaları bir süre önce kamuoyuna yansıdı. İddialara göre 4 öğrenci bu baskılar yüzünden okuldan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bazı öğrencilere Alevi oldukları için ayrımcılık uygulandığı da iddialar arasındaydı.Meclis’in İnsan Hakları Komisyonu, sadece AKP’lilerden oluşan bir heyet kurmuş, Amasya’ya gitmiş ve olayın kaynağında “okul baskısı” değil, “arkadaş baskısı” olduğuna karar vermiş.Bu komisyonun başkanı olan Prof. Zafer Üskül’ün yaptığı açıklama bile baskının işleyiş şeklini gösteriyor. Örneğin Prof. Üskül Ramazan boyunca okulda yemek çıkmamasını “toplumun oruç tutan kesimine saygı” olarak niteliyor. Ayrıca açıklıyor ki 176 öğrenciden 150’si oruç tutmuş. Sadece 26 öğrenci oruç tutmamış.Prof. Üskül okuldan ayrılan 4 öğrenci ve aileleriyle yapılan görüşmeler üzerine de yine bir okul baskısı olmadığına karar vermiş. Ama kendi imzasını taşıyan raporda bir öğrenci ve velisinin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeninden rahatsızlık duyduğu belirtilmiş.Meclis’in Prof. Üskül başkanlığındaki inceleme, araştırma grubu “dikkate alınması gereken bir arkadaş baskısı”ndan söz ediyor. Yine aynı raporda ikinci dönemde öğrencilere namaz derslerinin başlayacağının da bildirildiği yazılı.***Ankara’dan Amasya’ya giden asık suratlı, siyah giysili, kırmızı plakalı araçlarla dolaşan, unvanları milletvekili olan, üstelik tümü AKP’li olan bu kişilere savunmasız insanların neler söyleyip neler söylemeyeceğini biraz düşünmek gerekir. Üstelik okuldan ayrılan 4 kız öğrenci Amasya’yı terk etmemiş, sadece başka okula geçmiştir. Onlar ve velilerinin ya da başkalarının Ankara’dan gelen asık suratlı AKP’li milletvekillerine tümüyle doğru söyleyeceklerini beklemek sadece iki yüzlülük olur.Ankara’dan gelen, kırmızı plakalı araçlardan inen ağır “abiler” tekrar Ankara’ya döndükten sonra bu çocukların ve ailelerinin nelerle karşılaşması ihtimali olduğunu da tahmin etmek güç değil.***Prof. Üskül ve raporu imzalayan diğer AKP’li milletvekilleri vicdanlarını rahatlatmış, görevlerini yapmış olmanın huzuru içinde Ankara’ya dönmüş olabilirler.Ama Prof. Üskül biraz daha düşünsün ve ortada hiçbir şey yokken, bazı iddiaların nasıl ortaya çıkabildiğini değerlendirsin.Gerçi raporu yazmış, huzura kavuşmuş ve bazı çocukların azınlıkta kalanlara “oruç tutalım, beraber namaz kılalım” demesini de doğal bulmuş. Toplumun oruç tutan kesiminin oruç tutmayan kesimine baskı yapmasında bir sakınca görmemiş, tam tersine, oruç tutan kesime gösterilen saygıdan memnun kalmış.Prof. Zafer Üskül, hızla ilerleyecek ve gelecek vaat eden bir siyasetçi olmaya adaydır.
ABD Kongresi üyeleri Türkiye ve Kuzey Irak’ta dolaşıyor. ABD Elçiliği, Kürt kökenli siyasilerle toplantılar düzenliyor.ABD, Kürt meselesinde ilerleme sağlamak için harekete geçmiştir.Böylece de Kürt meselesi Türkiye’nin meselesi olmaktan çıkmış, uluslararası boyut kazanmıştır.Geçen yüzyılda büyük güçlerin çeşitli biçimlerde Kürt meselesiyle ilgilendikleri biliniyor. Batı’nın bugün bu meseleye bakışının odağında Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’a yol vermek olduğu da bir sır değil.*** Kürt meselesinin uluslararası bir meseleye dönüşmesi Türkiye açısından olumlu bir gelişme olarak görülemez.Ancak Türkiye’yi yönetenlerin bu meseleyle ilgili olarak bugüne kadar yaptıkları yanlışların olayın bugünkü boyutlara taşınmasında önemli payı vardır.Kuzey Irak’la ilgili politikalara ve terör sorunu çözümünün aslında içerde olduğu gerçeğine gözlerin kapatılması bugün Amerika’nın bu şekilde devreye girmesiyle sonuçlanmıştır.Türkiye’nin kendisinin çözemediği meseleyi Amerika’nın çözmeye girişmesi, terörün sona erdirilmesi için sürekli olarak Amerika’dan medet umulması, ulaşılabilecek en kötü noktalardan biridir.*** Terörün kaynaklarıyla ilgili yanlış teşhisler ya da kendi kendimizi kandırmaya yönelik tavırlarla hiçbir yere ulaşılamadığı artık gizlenmesi mümkün olmayan bir gerçek olarak ortada duruyor. Ancak Ankara’dan dünyayı görmekte zorlananlar, sağcısı solcusuyla; teşhis koyamadıkları ve doğru tedavi yöntemleri geliştiremedikleri için bugün Amerika meseleyi tam anlamıyla eline almış görünüyor.Bugünkü dünyada hiçbir önemli sorun artık kimsenin iç sorunu değil, dünyanın sorunudur. Irak’ta olanlar da dünyanın sorunudur, Pakistan’da olanlar da dünyanın sorunudur. Ne yazık ki Türkiye’nin Kürt sorunu da dünyanın sorunu olmuştur.*** Anlaşılıyor ki Kürt sorununun, Türkiye ve Kuzey Irak’taki boyutlarına ilişkin olarak kapsamlı bir Amerikan planı bulunuyor. Ancak bu planın sorunun çözümünde gerçekten ilerleme mi sağlayacağını yoksa Irak’ta olduğu gibi soruna daha büyük ve içinden çıkılması güç düğümler mi atacağını şu anda görmek mümkün değil.Ancak Türkiye’nin çözüm üretme aşamasına geçemediği bu önemli sorunun daha fazla ortada kalmasına dünyanın izin vermeyeceğini de görmek gerekiyor. Türkiye kendi sorununu çözme iradesine sahip olabilecek olgunlukta bir ülke olduğunu görmeli ve göstermelidir.
Bilançoyu çıkarmışlar: Son iki yılda polislerin karıştığı ya da suçlandığı olaylarda 34 kişi ölmüş. Bu oldukça büyük bir sayı. Bilançoyu çıkaranlar bu olaylarla ilgisi bulunan polislerden 11’i hakkında soruşturma açıldığını, 14’ünün tutuklandığını bildiriyor. Aslında büyük olasılıkla bu 14 tutuklu arasında tutukluluk hali devam edenlerin sayısı çok daha azdır ya da sıfırdır.Yakın dönemde yere düşmüş kızlara ya da annelere şiddetle vuran polis görüntüleri epeyce boldu. Neyse ki son dönemde bunların azaldığı görülüyor.***Polis bir “kamu görevlisi”dir. Kamu adına, sonuçta vatandaş adına güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Ancak burada şöyle bir çarpık mantıkla da karşılaşıyoruz: Ne zaman polisin herhangi bir icraatı eleştiri konusu olsa, bunun üzerinde duranlar sanki suç işleyenleri, içkili araç kullananları, parkta insanları rahatsız edenleri, izinli bir gösteriyi tahribat eylemine dönüştürenleri koruyormuş gibi sunuluyor. Tabii ki bütün bunlar ve daha birçok fiil, kamu adına bütün vatandaşların güvenliğini sağlamakla yükümlü polisin müdahale etmesi gereken durumlardır.Ancak “müdahale” yukarıdaki bilançodan da anlaşılacağı gibi, oldukça sık olarak dengesizdir ve aşırı güç kulanımına kaymaktadır. Gelişmiş ülkelerde, örneğin içkili araç kullanan bir kişi de güvenliği sağlanması gereken vatandaş olarak görülür. Mantık, başkalarına olduğu gibi bu kişinin kendisine zarar vermesini de önlemek üzerine kuruludur.*** Polisin suçlandığı olaylar ortaya çıktıkça gündeme gelen bir mesele de böyle önemli bir kamu görevi yapanların maddi ve manevi haklarındaki eksikliklerdir. Tabii ki bu da doğru.Futbolcusuna, futbol antrenörüne ücret verirken “Batı standartları böyle” diyen “kamu”, sıra polisine, öğretmenine, yargıcına, doktoruna geldiği zaman “ne yapalım imkânımız bu” dediği sürece toplum vicdanı yaralanmaya devam edecektir.***Polis tarafından bakıldığı zaman da, çeşitli konulardaki eleştirilerin ciddi bir “sinirlilik” yarattığı anlaşılıyor. Örneğin bazı polisler bir katile kahraman muamelesi yapıyor ve göstermelik cezalarla kurtuluyor. Bu durum medyada geniş şekilde işlendiği ve eleştiri konusu olduğu zaman da bütün polis camiası bunu üzerine alıyor ve “kasıt” arıyor.Emniyet örgütü, demokratik düzenin en önemli unsurlarından biri olan vatandaş güvenliğini sağlamakla yükümlü kurumdur. Bu kurumda bir tek kişi bile bu görevine ve sorumluluğuna ihanet ettiğinde en büyük tepkiyi kurumun kendisinin göstermesi en önemli “eğitim”dir. Buna karşılık hâlâ, daha üst düzeyde kamu görevinde olanlar bunun bilincine ulaşamamışlar, suç işleyen bir polisi ya da herhangi bir kamu görevlisini korumanın görevleri arasında olduğunu sanıyorlar.Polisin gerçekten korunması ve kollanması, bu kurumun içindeki çürük elmaların sürekli ayıklanması ile mümkündür. Aynen bütün diğer kurumlarda ve camialarda olduğu gibi.
Aynı anda birkaç konuyla birlikte uğraşamama derdimiz yine kendisini gösterdi. Birkaç aydır terör ve Kuzey Irak dışında herhangi bir şey düşünemiyoruz. O konuda içimiz daralınca da futbolla havamızı değiştiriyoruz.Oysa zaman kaybına tahammülü olmayan başka meseleler de var.Bunlardan en önemli ikisi, çağdaş anayasa çalışması ve ünlü 301’inci madde sorununun çözülmesidir.Başbakan geçen gün yine anayasa tartışmasının türbana sıkışmasından şikâyet etti. Ortada üzerinde tartışılacak bir metin olmadığı için, bu konuda AKP’de ne yapıldığı da bilinmediğinden, kıyısından köşesinden yapılan tartışmalarda en “kanlı” konuların gündeme gelmesi doğaldır.***Türkiye çağdaş anayasayı 25 yıldır tartışıyor. 12 Eylül askeri yönetimi kısmen yerinde dururken, 1983 seçimiyle ANAP’ın iktidar olmasının ardından 1982 Anayasası konuşulmaya başlanmıştı.Aslında herkesin konuyla ilgili ortak fikri bu anayasanın en “geri” anayasamız olduğuydu. Günlük hayatta bu anayasa dolayısıyla çıkan bazı sorunlar parça parça giderilmeye çalışıldı, son referanduma kadar da bu “yamalama” faaliyeti devam etti.Şu anda, terör sorunu ortadayken, çağdaş bir anayasa için çalışmaların başlamasının ve aynı zamanda da bizler kadar bütün dünyanın da bildiği TCK’nın 301’inci maddesinin değiştirilmesinin terör konusunda Türkiye’yi bütün dünyanın gözünde çok daha güçlendireceğini siyasiler henüz görmüyor.TCK 301’in değişmesi, bu madde üzerinden açılmış bütün davaların düşmesi ve çağdaş bir anayasa için “medeni” tartışmaların başlaması Türkiye’nin demokrasiden, koşullar ne olursa olsun geri dönmeyeceğinin kanıtı olacaktır.***Dünya, Türkiye’nin üzerindeki terör belasını ve Kürt sorununu konuşurken sürekli olarak bizim demokrasi karnemizdeki ayıpları hatırlıyor ve her şeye rağmen belli bir mesafe koymaya dikkat ediyor.Eğer Ankara bu mesafenin de ortadan kalkmasını istiyorsa hemen AKP’nin anayasa önerisini tartışmaya açmalı ve TCK 301’i en kısa sürede değiştirmelidir.Dünya, Türkiye’nin demokratik süreçten geri dönmeyeceğine ve AB standartlarında bir hukuk devleti hedeflediğine inandıkça terör meselesine ilişkin bakışlar da biraz daha değişecektir.AKP’nin anayasa tartışmasını ne gibi gerekçelerle hemen başlatmadığı ve TCK 301 konusunda neden ayak sürüdüğü belli değil.Ama kayıp her gün sadece AKP’nin değil bütün ülkenin kaybıdır.
AKP yeni bir “Alevi atağı” başlattı. Bu atağın içeriğinin, Diyanet İşleri’nin sadece bir “Sünni örgüt” olarak çalışmasından şikâyetçi olan kesimin isteklerinin yerine getirilmesi olduğu anlaşılıyor. Buna göre Alevi “cem evleri” resmen “ibadethane” olacak, buralarda faaliyet gösteren “din insanları”na Diyanet İşleri maaş verecek...Bu, Diyanet İşleri’nin etkinlik kapsamının Alevi kesime de yayılması, yani kuruluşun bütçesinden bu kesimdeki dini faaliyetlere para ayırılması ve o kesimdeki dinci-muhafazakâr unsurların da AKP’ye kazandırılması faaliyetidir.***Laiklik en kısa şekliyle, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması; devletin tümüyle din işlerinin dışına çıkması, sadece bütün vatandaşlarının dinsel özgürlüklerini rahatça kullanabilecekleri ortamı hazırlamakla görevli olması biçiminde tanımlanabilir.Bu temel tanımdan yola çıkılarak bakıldığıda, Türkiye henüz laik bir devlet olmamıştır. Epey büyük bütçeli bir “devlet” kurumu, yani Diyanet İşleri Başkanlığı İslam kapsamındaki bütün dini faaliyetlerin yürütülmesini sağlıyor. Alevi kesimdeki dinsel duyarlığı yüksek olanlar da uzun süredir bu kurumun sadece “Sünni” bir organizasyon şeklinde çalışmasından yakınıyor.Alevilik, din bilimciler tarafından ayrı bir din değil, İslam’ın en eski mezheplerinden biri olarak görülüyor. Fakat bu husus, şu anda konumuzun dışında.***Cumhuriyetin kuruluş döneminde Diyanet İşleri’nin ihdas edilmesi, o günün yöneticilerinde laiklik bilgisi ve kavramı eksikliğinden kaynaklanmıyordu; hareket noktası, toplumda etkin olan dini örgütlenmelerin denetim altında tutulabilmesi kaygısıydı.Eğer Türkiye tam anlamıyla “laik” olacaksa bunun ilk koşulu Diyanet İşleri’nin görev tanımının değişmesidir.O tanım da en basit şekliyle, bu kuruluşun yalnızca toplumdaki her türlü dini faaliyetin temel yasalar ve kurallar çerçevesinde özgürce yapılmasını sağlamakla görevli olduğudur.Devletin din hizmetlilerine maaş verdiği bir yapıda tam anlamıyla laiklikten söz etmek mümkün değildir.Cemaatler Diyanet İşleri’nin denetiminde, belli kurallara göre ibadethanelerini yapar; denetlenmiş din görevlilerini kendileri bulur, maaşlarını kendileri verir, yine denetim altında ve kuralları belirlenmiş olarak bütün ibadethanelerin sağlıklı durumda olmasını sağlarlar vs...Diyanet İşleri’nin faaliyet alanı da bütün bunları denetlemek, çalıştırılan din görevlilerinin önceden belirlenmiş niteliklere sahip olup olmadıklarını ve bu niteliklere uygun görev yapıp yapmadıklarını sürekli izlemektir.*** Alevi inancına sahip olanların da devletin örgütü altına girmelerinin “laiklik” ile bir ilişkisi yoktur. Bu sadece dinsel meseleler üzerinden siyaset yapmanın bir şeklidir. Alevilerin dini duyarlılığı yüksek kesiminin böyle bir durumu istemesi de sonucu değiştirmez. Devletin Alevi din adamlarına maaş vermesinin demokrasi ile de herhangi bir ilgisi yoktur.Türkiye’nin gerçek anlamda laik olmasının koşulları bellidir ve asıl bunun üzerinde düşünmek, tartışmak gerekir. AKP’nin son “Alevi operasyonu” sadece oy hesabı üzerine kurulu bir siyasi girişimdir.
Bu pazar da köşemizi hayvanlar dünyası üzerinden insanoğlu için dersler çıkartan mesellere ve İranlı filozof Molla Abdurrahman Câmî’nin (1414-1492) bu mesellerden çıkardığı “hisse”lere ayırdık...***Akrebin biri, iğnesinde kötülük zehri saklı, ok torbasında habislik oku gizli olarak yola çıktı. Gidi gide engin bir suyun kenarına vardı. Durdu kaldı! Ne yapacağını şaşırdı. İleri bir adım da atamıyor geri de dönemiyordu. İleri gidemiyordu, çünkü su vardı. Geri gidemiyordu, yorgunluktan hali kalmamıştı.O sırada bir kaplumbağa geldi, bu çaresiz halini gördü, ona acıdı. Sırtına aldı, suya atladı, yüzerek karşı kıyıya ilerlemeye başladı.Birden kulağına bir tıkırtı geldi, akrebin sırtına bir şey sokmaya çalıştığını hissetti. “Ne var, ne oluyor, ne yapıyorsun. Bir şeyler vuruyorsun sırtıma, nedir bu?” diye sordu.Akrep şu cevabı verdi: “Ne olacak! Senin sırtına vurduğum iğnem. Kulağına çalınan da onun sesi. Bu iğnenin senin kalın kabuğuna tesir etmeyeceğini biliyorum ama ne yapayım, elimde değil. Denedim bir kere. Tıynetimin icabı bu, huyum böyle, vazgeçemem.” Kaplumbağa yüzmeye devam ederken düşündü: “Bunun iğnesi bana işlemez, ama bu cibilliyetsiz de bu kötü huyundan vazgeçmez. Vazgeçirmenin bir tek yolu var. İyileri bunun şerrinden kurtarmak, en büyük iyiliktir. En iyisi ben bunu kendi kötü huyundan kurtarayım...” Sonra suya daldı, akrebi dalgalara teslim etti. Kafasını tekrar sudan çıkardığında akrep görünmez olmuştu.* Molla Câmî’nin “hissesi”: Sana bir kötülük yapamasa bile her kötü huyluya yüz hile telinden, her lahza saz çalmaktansa, bırak dalgaların arasında yok olup gitsin. Ancak böylece o kendi kötü tabiatından, halk da onun şerrinden kurtulmuş olur.***Bir çakal bir horozu sabah uykusundan uyanmadan önce yakaladı, pençesiyle kıskıvrak tuttu. Horoz feryada başladı: “Ne olur beni öldürme! Ben uyanıkların dostu, uyuyanların sevgilisiyim. Geceyi ibadetle geçirenlerin müezziniyim. Ne olur beni öldürme, zulüm kılıcıyla kanımı dökme. Ben sana hiçbir kötülük yapmadım, sen ne diye benimle savaşıyorsun? Kanımı dökmen haksızlık olur. Beni öldürme!” Çakal horozun yalvarmalarını dinledikten sonra şöyle dedi: “Seni öldürmemem gibi bir ihtimal yok. Çünkü benim iradem bu, yani zayıfları öldürmek. Sana bir tek iyilik yapabilirim. İki şıktan birini seç: Canını bir pençe darbesiyle mi alayım yoksa seni parçalayarak mı öldüreyim?” * Molla Câmî’nin “hissesi”: Kötü bir adam senin başına bela kesilirse onu akıl tedbirleriyle başından savmaya çalış. Sakın yalvarma, acındırma suretiyle kurtuluş yolu arama. Çünkü onu bir kötülükten vazgeçirsen bile daha kötüsünü düşünür ve yapmaya çalışır.***Molla Câmî’den bir kıta: Düşmanın pençesinden akıllı ve tatlı sözlerle kurtulamazsan o vakit acı konuşmalı. Kapı anahtarla açılmazsa kilidi kırmak için taş kullanmak gerek.
Bir eski bakan yargılandı ve yolsuzluktan suçlu bulunmadı. Bu bakanın yaptığı, herhangi bir yasayı çiğremiyordu. Bu bakan yakınlarıyla birlikte bir inşaat malzemeleri şirketi kurmuş ve tabii olarak alıcılar, yani müteahhitler bu şirkete büyük ilgi göstermiş, ihtiyacı olan her şeyi oradan almıştı.Bu bakan aklandı çünkü bir hırsızlık yapmamıştı, kimseyi kendi şirketinden alışveriş yapmaya zorlamamıştı. Dükkânı açmış, beklemiş ve kazanmıştı.***Üst düzey kamu görevi yapanların çocuklarının iş hayatına girmelerini engelleyen bir yasa yok. Ama ne tesadüftür ki bu görevlere gelenlerin bazılarının çocukları asla öğretmen ya da doktor, subay ya da öğretim görevlisi, mühendis ya da gazeteci olmaya heves etmez. Hepsi ticarete heves eder. Sistem, yukardaki bakan örneğinde olduğu gibi bunların herhangi bir yolsuzluk yapmasına gerek bırakmadan para kazanmalarını sağlar.Bir iş adamı biriyle iş yapacak, üst düzey bir kamu görevlisinin oğlunu, kızını mı tercih eder yoksa herhangi birini mi?Ekonominin her alanında devletin çok fazla ağırlığı var. Ankara’daki siyasi iktidarlar herhangi birini batırabilir, iş hayatından silebilir; bir başkasını ise büyük iş adamı haline getirebilir. Bu yüzden iş hayatındakiler Ankara’daki siyasi iktidar ile aralarını hep iyi tutmak isterler. Böyle bir sistemde bunun şaşılacak bir yanı yoktur.*** Bir Fransa Başbakanı vardı. Ev almak için zengin bir arkadaşından borç almış, o arkadaşı ölünce borcunu çocuklarına tablolar ve değerli sanat eserleri vererek ödemişti. Sonra olay duyuldu, faizsiz borç almanın “etik” olmadığı yazıldı, çizildi ve Fransa’nın eski Başbakanı bu “ayıbı” kaldıramadı, intihar etti.Bu olay sık sık aklımıza geliyor, devletin üst düzeyinde görev yapan siyasilerin yakınlarının en hızlı şekilde ticarete, iş hayatına girmelerini, babaları en önemli koltuklarda oturan genç insanların para kazanma, zengin olma hırslarını gördükçe de aklımızdan çıkmayacak.***Etik kelimesi ahlak anlamına gelir. “Siyasi etik” kavramı da herhangi bir yasal sakıncası olmasa da siyasilerin bazı şeyleri yapmalarının toplum tarafından “ayıp” olarak görülmesi ve “ayıplı” durumuna düşmemek için bunları yapmamaları gerektiğini anlatır.“Bal tutan parmağını yalar” sözünü de bu toplum icat etmiştir, çünkü en azından yarım yüzyıldır hep parmak yalayanları görmüş, izlemiş ve onlara alışmıştır.