Hafıza kaybıyla sürekli malul bir toplum halinde yaşamaya alıştık. Son örneğimiz, piyanist Fazıl Say’ın Türkiye’yi terk etmekle ilgili sözleri üzerine söylenenler.Gerçi Fazıl Say’ın aslında ülkesini terk etmeyi düşünmediği, ancak toplumdaki bazı gelişmelere olan tepkisini göstermek ve insanların dikkatini çekmek için böyle konuştuğu başından belliydi. Okuma bilenlerin ya da okuduğunu anlamaya çalışanların bunu anlaması da kolaydı. Ama okuduğunu anlama konusunda da malul durumdayız.Bir anda, “ülkesini terk etmenin ne kadar kötü bir şey” olduğu üzerine bağırış çağırış başladı. En fazla bağıranlar da bu vesileyle aydın ve sanatçı düşmanlığı bahanesini yakalayanlar oldu. Sanatçısından, aydınından, okur yazarından korkan bir toplumun en kaba temsilcileri çok sevindiler ve sevinçlerini gösterdiler.*** Evet, hafızasızlık durumumuz oldukça vahim bir aşamada. Bu ülkenin yaklaşık 5 milyon vatandaşı ülkesinin dışında yaşıyor. Bu 5 milyon insan, kendi ülkesinde yani Türkiye’de mutlu yaşam koşulları bulamadığı için ülkesini terk etti ve dışarda yaşıyor. Dışarıya ekmeğini aramak için gitmiş olmaları da fark etmez. Nedeni ne olursa olsun, sonuçta bu 5 milyon insan kendi ülkesinde yaşama gerekçesini kaybetmiş ve “bir şeylerin” peşinde gurbete gitmiştir. Eğer Avrupa’dan o meşhur “serbest dolaşım” hakkı çıkarsa, yani Türk vatandaşlarına Avrupa Birliği üyesi ülkelere serbestçe yerleşme hakkı tanınırsa kapılara yığılacak insan sayısını tahmin etmek hiç de güç değil. Bunu bile bile görmezden gelmenin ve Fazıl Say üzerinden türlü çeşitli milliyetçilik gösterisi yapmanın adı iki yüzlülüktür.*** Bir de Orhan Pamuk olayı var. Fazıl Say’ın sözleri birilerinin, özellikle de aydın düşmanlığı için her fırsatı değerlendirmeye çalışanların aklına hemen Orhan Pamuk’u getirdi. Orhan Pamuk’un aldığı tehditlerin, ölüm tehditlerinin onda birini, yüzde birini bu aydın düşmanlarının biri alsaydı, kim bilir suratı ne şekil alırdı.Bu ülke uzun yıllardır aydın düşmanlığının merkez ülkelerinden biri oldu. Sovyetler Birliği’nde bir yazarın hapse atılması ya da kötü muamele görmesine üzülenler kendi yazarlarına yapılan muameleleri görmezden geldi. Burada kitap düşmanları kitabı bir suç aleti gibi gördü, gösterdi. Ama insanlığın bundan sonraki hayatında bunlar değil, o suç unsuru gibi gösterilen kitapları yazanlar hatırlanacak. İnsanlığı ileriye götürenler, kitabı suç olarak gören, Fazıl Say ya da Orhan Pamuk’a küfretmeyi marifet sananlar değil, o küfürleri yiyenler, hakaretlere uğrayanlar, tehdit edilenler, hapse atılanlardır.Fazıl Say da Orhan Pamuk da kendi alanlarında dünyanın; Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli kişileridir, onlara hakaret edenlerin ise kimler oldukları belli.*** Her şeye rağmen bu ülkenin insanları da iyi bir geleceği hak ediyor. Bayramlar da iyi geleceği özlemeye ve bunun için ne yapacağımızı düşünmeye vesile olsun. Sınırlar açıldığında milyonlarca kişinin ülkesini terk etmek üzere kapılara yığılmayacağı bir ülke için umutlarımızı yitirmeyelim, enseyi karartmayalım. İyi bayramlar.
Birçok sorunla ilgili olarak en çok derdimizi dünyaya anlatamamaktan yakınmamız âdetten oldu.Yakınma halinin bir yanında gerçekten derdimizi anlatmakta bazı güçlükler çekmemiz bulunuyor. Diğer yanında ise derdimizi anlatmak için gerekli şartların uzağında kalmamız, bu şartları yerine getirmekte yaşadığımız sıkıntılar var. Böyle durumlarda da sık sık “bütün dünya bize düşman” inancına sarılıyoruz.*** PKK terörüyle ilgili olarak derdimizi dünyaya bugüne kadar anlatamamış olmamızın nedenleri çok açıktır.Bu terörün kaynaklarını doğru tespit etmemiz gerektiğini ve terörle en güçlü şekilde mücadelenin, en geniş demokrasi içinde yapılacağını anlamamız biraz zaman aldı. Aslında biraz değil bayağı zaman aldı.Dünyanın terörle ilgili sıkıntımızı anlamaya başlaması da demokraside sağladığımız gelişmelerle ve bunun için somut hedef olarak Avrupa Birliği standartlarının belirlenmesiyle sağlandı.Kuzey Irak’taki son operasyonun ardından, neler yapılması gerektiğini düşündüğümüzde 1974 yılından itibaren Kıbrıs’ta bir doğrunun ardından yaşanan sayısız yanlışlar zincirini hatırlamamız gerekiyor.Türkiye’nin bugün Kuzey Irak’la ilgili sıkıntılarını anlatmakta zorluk çekmesinin nedenlerinden biri de dünyanın Kıbrıs’ı hatırlamasıdır. Dünya ya da dünyanın önemli merkezleri, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta da benzer bir askeri-siyasi tavır almasından çekindiklerini gizlemiyor.*** Kuzey Irak’ta PKK hedeflerine yönelik son büyük operasyona, Irak dışından ciddi bir olumsuz tepki gelmedi. Irak’ın merkezi hükümetinden gelen tepkinin de bir açıdan “yapmış olalım” diye gösterildiği de söylenebilir.Uluslararası ve bölgesel siyaset açısından Türkiye’nin bir yandan elindeki gücü kullanırken bir yandan da ne yaptığını bütün dünyaya sürekli olarak anlatma yükümlülüğü sona ermiş değildir. Operasyon öncesi dönemde terörle ilgili gerçeklerin dünyaya bir ölçüde anlatılmış olması önemli bir destek sağlamıştır. Ancak “anlatma”nın, aynı şekilde, hatta belki daha da güçlü olarak devam ettirilmesi gerekiyor.Türkiye’yi Batı dünyasından uzakta, Orta Doğu’nun kanlı karanlıklarında tutmak isteyen iç ve dış merkezler Kuzey Irak operasyonunu kullanmak isteyeceklerdir. Bunun tek ilacı da gerekçelerin ve hedeflerin çok net olarak anlatılmaya devam edilmesi ve bu çizgiden şaşılmadığının her tavırla kanıtlanmasıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik operasyonunun çok önemli bir askeri başarı olduğu ortadadır. Hedefler tam isabetle seçilmiş, yine tam isabetle vurulmuştur. Operasyonda sivillerin zarar görmemesi için azami özenle davranıldığı da açıktır.Bu askeri başarı terörle içi karartılmış halkımızın önemli ölçüde ferahlık duymasını sağladı ama aynı zamanda bazı çevrelerin “savaşçı” heveslerinin kabarmasına da yol açabilir. Ancak her askeri başarının siyasi başarıyla tamamlandığı takdirde gerçek bir kazanım olacağı da biliniyor.***Teröre karşı askeri başarı sağlanacağında herhangi bir kuşkuya yer yoktur. Bölgesinin en önemli askeri gücü, hatta dünya çapında bir askeri güç olan Türk ordusunun kendi sorumluluk alanında başarılı olacağı kuşkusuzdur.Askeri başarının arkasının siyasi başarıyla getirilmesi de askerin değil sivil siyasilerin görevidir. Bu da, bugünün şartlarında terörün kitle tabanının azami oranda zayıflatılması ve Kürt sorununun, terörün gölgesi olmadan konuşulabilmesinin sağlanması anlamına geliyor.Hükümetin, halen yürürlükte olan “pişmanlık yasası”nın canlandırılması yoluyla dağdaki PKK’lıların elini kana bulamamış olanlarının indirilmesine yönelik girişimleri de hızlandırması ve terör ile Kürt kökenli vatandaşların arasındaki bağların kesilmeye başlanması şarttır.Bu konuda ciddi gelişme sağlanabilmesi için halen DTP önemli bir araç olabilir. Ancak DTP’yi yönetenlerin yaşadıkları ve herkesi zora sokan tereddütlerden bir an önce kurtulmaları da hâlâ bekleniyor.***İkinci araç da son dönemdeki sallantılarına rağmen Kuzey Irak Kürt yönetimi ile kurulacak ilişkilerdir. Burada da karşılıklı güven ortamının gerçekleşmesi önündeki en önemli engel PKK’dır.PKK’nın Kuzey Irak’ta da askeri açıdan güvence altında olamayacağının ortaya çıkmasıyla durum yeni bir aşamaya girmiştir.Bu aşamada siyaset ve siyasi adımlar her zamankinden daha fazla önem taşıyacaktır.Türk halkı ve Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli vatandaşların artık terörün sona ermesini güçlü bir şekilde istemeleri, siyasi adımları attıracak cesaretin en önemli kaynağıdır. AKP hükümeti de şu ana kadar gösterdiği tereddütlü tavırlardan, bir ileri bir geri sallanmaktan kurtulduğu, gerçek hedefleri görebildiği ve gösterebildiği zaman askeri başarıların kazanımları kalıcı olabilecektir.
Şirazlı Sadi, kendisinden sonraya ne kalacağını merak eden bir Rum hükümdarının hikâyesini şöyle anlatır:Çok güçlüyken zayıflayan ve eski günlerini hasretle anan bir Rum hükümdarı, en çok güvendiği âlime şöyle diyormuş: “Son günlerde düşman bende mecal bırakmadı. Elimde kalan toprak azaldı, kalelerimin çoğu gitti, şehirlerim gitti. Çok çalıştım, benden sonra halkın önderi olacaklara güç bırakmak istedim. Ama olmadı. Soysuz düşmanlarım bir fırsatını buldu, yiğitliğimin pençesini büktü. Düşündükçe kederden vücudum da yıpranıyor, ruhum da... Ne yapsam, ne çare bulsam?” Âlim, hükümdarı dinledikten sonra parlamış: “Nedir bu ağlamak! Asıl ağlanması gereken zayıflaman değil, bu düşüncelerindir, himmetindir!Bir kendini düşün. Ömrünün çoğu, iyi çağlarda, iyi zamanlarda geçti. Her şeyi gördün, yaşadın. Her şeyin oldu. Bugün biraz zayıflamış olabilirsin, ama elinde kalanlar da sana yeter.Sen gittiğin zaman ise, dünya ve dünyada ne varsa, onlar artık senin değildir, başka birisinin olmuştur. İster akıllı çıksın ister akılsız, kendinden sonrakini düşünme. O da kendi gamını cefasını çekecek, kendi sefasını sürecektir.Şu dünya kılıçla, kanla zaptedip sonra bırakırken üzülmek zahmetine, cefasına değer mi? İskender, Feridun, Hakkak, Cem ve cümle âlem hükümdarları... Aldılar, zaptettiler. Hangisini biliyorsun ki tahtına, saltanatına zeval gelmemiş olsun? Baki olan tek saltanat yüce Tanrı’nın saltanatıdır.” Rum hükümdarı can kulağıyla dinlerken alim devam etmiş: “Görüyorsun ki, kimse ebediyen kalmıyor. Şu halde ebedi kalmayı kim umar? Kimin altını, gümüşü, hazinesi, toprakları kalmışsa, bunların hepsi, sahibi gittikten sonra; şu kadar zaman sonra veya bu kadar zaman sonra dağılıp gitmişlerdir. Ama devamlı olabilecek bir eser bırakan, asıl rahmeti hak edendir.İyi nam bırakan bir büyük insan için gönül erleri, gönülden ‘O yaşıyor’ diyebilir. Meyvesini yemek istiyorsan, ağacını yetiştirmeye bak... İyilik et, meyvelerini herkesin yiyebileceği ağaçlar yetiştir.Yarın divan kurulur; o zaman herkese, gerçekten başkalarına verdiği kadarı verilir. Kimi daha fazla çalışıp çabalamıştır, Tanrı dergâhında onun yeri daha yücedir. Kimi ziyadesiyle haindir, Tanrı’ya ve insanlara karşı mahcup olur ve bir iş görmemiş bulunduğu için de karşılık isteyemez. Bırak onu, nedametten elinin tersini kemirsin. Çünkü bu kadar sıcak fırın varken, o bir ekmek pişirmemiştir. El âlem tohum kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak suçtur.Sen, tohumu zamanında ekenlere, sıcak fırınlarda başkaları için ekmek pişirenlere bak. Sonraya ne kalacağını ondan sonra düşün.” Âlim sözlerini böyle tamamlamış ve hükümdara bakmış.“Anladım” demiş Rum hükümdarı, “insan gittikten sonra geriye kalan sadece namdır, o da gerçek bir eser bırakmışsan mümkündür.”
Yüksek Öğretim Kurumu’nun yeni başkanı üç günde üç kez kamuoyu önüne çıktı, bir kez rektörler toplantısında göründü ve konu hep “türban” oldu.AKP’nin üniversitede türbanı serbest bırakmak için çeşitli formüller üzerinde durduğu biliniyor. YÖK Başkanı atamasına da kaçınılmaz olarak bu konu damgasını vurdu. Çünkü belli bir kesim üniversite deyince sadece türbanı hatırlıyor üniversite özgürlüğü deyince yine türban dışında bir şeyi düşünmüyor.***Yeni YÖK Başkanı kişisel olarak üniversitede türbanın yasak olmaktan çıkarılması gerektiğini düşünüyor olabilir. Ama üniversitenin tek meselesi türbanmış gibi davranır ve konuşursa o makama bir “misyon” adamı olarak getirildiği düşünülür.YÖK’ün yeni başkanı ile ilgili olarak yayılan söylenti belli bir dini cemaate mensup olduğuna ilişkindir.Bunu kanıtlamak mümkün değil, bu tür cemaat örgütlenmelerinin kaydı kuydu olmadığı için kimse kesinlikle doğrudur diyemez.Önceki YÖK Başkanı’nın da üniversitenin asıl sorunlarında herhangi bir ilerleme sağlamadığı, onun da türbana takılı kaldığı biliniyor. Bu kez YÖK’ün başına yine türbana takılı, ama karşı taraftan takılı bir başkan geldi.Bu ve benzeri birçok atamada “misyon”un asıl gerekçe olduğuna ilişkin kuşkular gitgide güçleniyor. Ve bu atamaların birçoğunda yine aynı dinci cemaate mensup olanların özellikle kayırıldığı çok fazla konuşuluyor. Eğer YÖK Başkanı’nın ataması da bu “kıstas”a göre yapılmış ise rektör atamalarında da aynı kıstasın öne çıkması mümkündür.Yeni YÖK Başkanı’nın göreve türbana takılı olarak başlamasının en basit ve doğal sonuçlarından biri, türbanı siyasal mücadele aracı olarak kullananların bundan sonra teşvik ve destek görecekleri inancının güçlenmesidir.Bunun toplumun tümü üzerinde kurulacak yeni baskıların habercisi olması da beklenmelidir.***Türbanın toplumda yaygınlaştığını gösteren bir araştırmanın da AKP ve diğer siyasal İslamcı kesimlerde büyük tepki görmesini de iyi tahlil etmek gerekir. Üniversitede ve bütün kamusal alanda türbanın serbest olmasını isteyenlerin “türbanlılar arttı” sonucu çıkan bir araştırmadan memnun olması gerekirken çok sert tepki göstermesinin de bir anlamı vardır. O da türbanlı genç kızların sayısının artmasının gizlice gerçekleşmesini istemekten başka bir şey olamaz.YÖK’ün yeni başkanı eğer türbanı serbest bırakma misyonuyla bu göreve getirilmiş ise AKP’nin tepesi, türban sorunun toplumsal uzlaşmayla ve zaman içinde çözülebileceğini görmüyor demektir. Bunun sonucu da toplumdaki çatışma alanlarının genişlemesi olur.
Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nden uzak tutma politikasında bir puan daha kazandı. Türkiye’den söz edilirken “tam üyelik”, “katılım” gibi sözcükler son zirve bildirisinden yok edildi.Biz de hep birlikte Sarkozy’ye kızdık. Hükümet kızdı, Başbakan kızdı, iş adamları kızdı, bazı yazarlar da kızdı. Ancak kızarken yine “Fransa” diye kızdık.Tabii ki Sarkozy Fransa Devlet Başkanı olarak ülkesini temsil ediyor ve dış politikada tam yetkili.Ama Fransa Sarkozy’den ibaret de değil. Şu anda Dışişleri Bakanı olan eski sosyalist Kouchner bizden bazılarının sevdiği deyimle, “Türk dostu”dur ve AB üyeliğini desteklemektedir.***Sadece Fransa’ya değil, İngiltere, İtalya, İspanya gibi Türkiye’nin tam üyeliğini destekleyen ülkelere de bize sahip çıkmadıkları ve Sarkozy’ye karşı korumadıkları için kızdık.Ama Türkiye için “2007 yılında sınırlı ilerleme sağlandı” denilirken Hırvatistan’ın sağladığı ilerlemelerden övgüyle söz edilmesine dikkat etmek gerekiyor.Aslında bizler de son iki yıldır Avrupa Birliği “standartları”nın sağlanması yolunda önemli bir iş yapmadığımızı biliyoruz. Bu “iş”lerden sembolik anlamı olan ve Türkiye’nin “demokrasi iradesi”ni gösterecek olan 301’inci madde konusunda adım atmayan Başbakan ve AKP hükümetinin Fransa ya da diğer Avrupa ülkelerine kızmakta ne kadar haklı olduğunu da sormak gerekiyor.***AKP hükümetinin Avrupa Birliği’ne ve bu birliğin ana siyasi çizgilerini belirleyen ülkelere kızmaya fazla hakkı yoktur. Çünkü AKP hükümeti kendi sorumluluklarını yerine getirmeyerek, hatta önemli taahhüt konularında herhangi bir ilerleme sağlamak bir yana, bu defterleri kapattığı görüntüsü vererek kendi iradesi konusunda tereddüt yaratmıştır.Burada tekrar bir soruyu sormak gerekiyor: AKP hükümeti Türkiye’nin AB standartlarında bir ekonomik, hukuksal ve toplumsal yapıya ulaşmasını istiyor mu istemiyor mu?Kimilerinin öteden beri iddia ettiği gibi AB üyeliğinin bu şekilde askıda kalması yoluyla sadece kendine bir güvence ortamı yaratmaktan başka bir derdi yok mu?***AKP hükümeti, onun tepesindekiler ve de Cumhurbaşkanı Gül bu konularda açık tavır göstermedikleri sürece ne Avrupa ülkeleri ne de Türk halkı önünde inandırıcı olabilirler.Siyasi hedefleri konusunda inandırıcı olamamış bir yönetim ile de AB standartlarının “Ankara standartları” olması mümkün değildir.AKP hükümeti bu yolda sürekli ayak sürüyerek Türkiye’yi gelişmiş dünyanın dışında tutmak isteyenlere yardımcı olduğunu görmüyorsa, kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz.
Başbakan Erdoğan’ın, göreve geldiği ilk günden beri Kürt meselesi ve terörle ilgili olarak söylediklerini alt alta koyunca ortaya çıkan gerçek, kendisinin bu meselelerle ilgili olarak net bir görüş sahibi olamadığıdır.Net bir görüşü olamadığı, ana meselenin çevresinde ortaya çıkan her ayrıntıda kendisini gösteriyor. Ana meseleyle ilgili bir altbaşlık ortaya çıktığında, her seferinde aynı şeyler yaşanıyor: Başbakan, bir sözünü hemen ardından söylediği bir başka sözle tekzip ediyor.Son olarak gündeme gelen “eve dönüşü teşvik” meselesinde yani dağdaki PKK’lıların suç işlememiş olanlarının silah bırakmasını sağlama konusunda da aynı görüşsüzlük hali, hakim durum olarak ortaya çıktı.***Güçlü başbakan olmak için arkasında yüzde 47’lik bir oy desteğine sahip olmak yetmez. Güçlü başbakan, konu dağdakileri indirmek ise bu konudaki görüşünü açık olarak söyler, kamuoyunun desteğini sağlamak için gerekçelerini ve mantığını açıklar, sonra da harekete geçer.Terörün sona erdirilmesiyle ilgili olarak basit lise ödevi mantığı içinde hazırlanmış olan ve sürekli tekrar edilen “ekonomik, toplumsal ve hukuki önlemler” sözü de ne anlama geldiği ya da gelmesi gerektiğine ilişkin bir zihin açıklığı bulunmadığı sürece, sorunun “kriz yönetimi” mantığıyla ele alınması mümkün olmuyor.Terörün kaynağının “dışarda” olduğunu sanan görüş fukaralığı içinde bulunanlar, Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin PKK siyasetini tümüyle değiştirmesinden sonra gerçek durumda aslında bir değişiklik olmadığı görüldüğünde herhalde pek şaşırmıştır.***Terörün sona ermesi için, toplumsal ve siyasal desteklerinin kesilmesi için Hükümetin, Başbakan’ın bir “planı” olmadığı her gün bir kez daha ortaya çıkıyor.Eğer Başbakan “eve dönüş” dediyse, bunu söylemesi için cebinde bir plan olması gerekirdi.Ama Başbakan her gün muğlak ifadeler kullanıyor ve her söylediği birbiriyle çelişiyorsa sadece plansız değil aynı zamanda da “görüşsüz” olduğunu göstermekten başka bir şey yapmıyor demektir.Şu anda büyük sorun, Ankara’nın gerçekten çözüm isteyip istemediğini bilmemesi ve çözümün yolları konusunda fikir sahibi olmamasıdır. Böyle olduğu sürece de dalgalanmalar, bir o yana bir bu yana süreklenmeler, her rüzgâr değiştiğinde yön değiştirmeler kaçınılmaz olur.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, terörle mücadele konusunda konuşurken “demokrasi, insan hakları gibi kavramların terör örgütüne kaptırıldığı”nı ve “insan haklarının neredeyse terörist haklarına dönüştüğünü” söyledi.Son derece doğru bir tespit olduğu ortadadır. Ancak tespitin hemen ardından, bu “psikolojik savaş”ta terör örgütü nasıl baskın çıkabiliyor, bunun nedenlerini de araştırmak gerekir:Onlarca faili meçhul cinayetin hâlâ aydınlanmamış olduğunu söylemek gerekir.80’li yıllarda Diyarbakır askeri hapishanesinde yaşananları hatırlamak ve açıklamak gerekir.Zanlı durumunda bile olmayan köylülere neden dışkı yedirildiğini hatırlamak ve açıklamak gerekir.*** Hrant Dink’in katiline kahraman mumalesi yapan ve onunla Türk bayrağı önünde hatıra fotosu çektiren kamu görevlilerine neden ceza verilmediğini düşünmek ve açıklamak gerekir.On yaşındaki çocuğun üzerinden 30 mermi çıkmasını da açıklamak ve olayın sanıklarının korunmadığını göstermek gerekir.Bazı cinayetlerle ilgili olarak, ilişkileri ortaya çıkmış kamu görevlilerinin korunup korunmadığını düşünmek ve araştırmak gerekir.Malatya’daki kitapçı cinayeti olayında sanıkların neden adeta korunduğunu da söylemek gerekir.Uğur Mumcu’nun, Abdi İpekçi’nin ve onlarca aydın, demokrat, solcunun öldürülmeleri olaylarının hâlâ açıklığa kavuşmamış olmasının üzerinde durmak gerekir.Güneydoğu’da PKK’nın üzerine Hizbullah’ın salınışını tekrar değerlendirmek, bu örgütün işlediği cinayetlere belli bir süre kamu sorumlularının göz yumup yummadığını da araştırmak gerekir.Manisa’da lise öğrencilerine işkence eden polislerin korunup korunmadığını da düşünmek ve netleştirmek gerekir.Yüzlerce işkence olayının sanıklarının çoğunun cezasız kaldığını, küçük bir bölümünün de küçük idari cezalarla kurtulduğunu da hatırlamak gerekir.Yere düşmüş kız çocuklarını kıyasıya coplayan polis memurlarının belki bir uyarı bile almadığını da hatırlamak gerekir.*** Genelkurmay Başkanı Büyükanıt son derece yerinde bir tespitte bulunmuştur.Gerçekten de “demokrasi ve insan hakları” gibi çağdaş toplumların en temel değerlerini terör örgütü “kapmıştır”. Ama bu onların bir başarısı değildir. Nedeni, yukarda çok kısa bir bölümünü sıraladığımız “ayıplar” listesinin hukuk devleti ilkelerine göre “temizlenmemiş” oluşudur ve aslında bu liste çok daha uzundur.İşte bu ayıplar listesi yüzünden terör örgütü demokrasi ve insan hakları kavramlarını bu kadar rahat kullanabiliyor. Durumu bu yanıyla da gördüğümüz zaman suçluyu, yani şiddet politikalarıyla, işkencelerle, yasa dışı her türlü uygulamayla terör örgütünün ekmeğine yağ sürmüş olan bütün eski “kamu” görevlilerini de tespit edebiliriz.Demokrasi, insan hakları gibi kavramlar ortada duruyordu da terör örgütü bunları kaptı diye bir şey yok. “Ayıp listemiz” yoluyla biz, onlara kendi ellerimizle teslim ettik.