Türkiye sınırları içinde ve Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen askeri operasyonlar PKK’nın bu bölgelerde eskisi gibi barınma olanaklarını yok etti.Ardından şehirlerde meydana gelen olaylar PKK’nın yeni bir stratejiye yöneldiğini gösteriyor. İstanbul’daki bomba girişimi, geceleri yakılan araçlar ve son olarak Diyarbakır’da patlayan bomba bu örgütün şehirleri savaş alanına çevirmeyi amaçladığını ortaya koyuyor.***Bu strateji en kanlı stratejidir. Diyarbakır’da görüldüğü gibi küçük çocuklar, ilgisiz insanlar, siviller hayatını kaybeder. Ama bu strateji, aynı zamanda en çıkışsız stratejidir. Şehirlerde patlayan bombalar, dökülen kan, faillerine karşı tepki ve nefreti artırır. Bu eylemlerin PKK’nın adına savaştığını iddia ettiği Kürt vatandaşlar tarafından da desteklenmesi mümkün değildir. Nitekim DTP’lilerden de tepki gelmiştir.***Eylemler için talimat verenler ve eylemleri gerçekleştirenler bunları görmüyor olamaz. O zaman demek ki kendi varlıklarını bir süre daha korumak adına kan gölünü büyütmeyi göze aldılar.Bu çıkışsız savaş stratejisinin yaratacağı büyük tepkilerin sokak eylemlerine dönüşmesinden ve bir Türk-Kürt gerginliğinin ortaya çıkmasından medet umuyor da olabilirler.O durumda dünyaya “Türkiye’de Kürtlere saldırılıyor” görüntüsü vermeyi amaçlıyor olmaları da muhtemeldir.***PKK’nın bu stratejisini boşa çıkartmak ve daha fazla kan dökülmesini engellemek için güçlü bir “sivil tepki”ye ihtiyaç vardır. Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları da bu “sivil tepki”nin içinde, hatta başında yer almak ve terörle hiçbir siyasi amaca ulaşılamayacağını göstermek zorundadır.PKK’nın yeni stratejisinin ucunda sadece çok fazla kan ve acı vardır. Bu kan ve acı da sadece bütün Türk vatandaşlarının hayatlarını karartmak anlamına gelir. Bunu görmeyenler ya “delilik” aşamasına geçmiştir ya da daha büyük oyunların parçası, maşası olmayı seçmişlerdir. Kendileri bilir.*****Nur Vergin savaşıProfesör Nur Vergin önemli bir bilim insanıdır. Geçen hafta Vatan’da dört gün yayınlanan konuşmasında Türkiye’nin bugünkü toplumsal yapısını ve bağlantılı olarak da AKP olayını tahlil etti.Nur Vergin’in görüşlerine katılmamak mümkündür. Ancak dört gün ardı ardına yayınlanan bir konuşmanın içinden iki cümle seçerek “saldırı”da bulunmanın adı tartışma değildir.Prof. Nur Vergin ile tartışmak isteyenler önce kendi bilgi birikimlerine, donanımlarına bir bakmalı ondan sonra söz konusu konuşmayı baştan aşağı okuyarak anlamaya çalışmalıdır.Üstelik bu tartışma vesilesiyle işin içine Nur Vergin’in ailesini, arsasını karıştırmak ve kişiliğiyle ilgili kuşku yaratmaya çalışmak küçük bir cahil köylü kurnazlığıdır ve ayıptır.
Meclis sigara yasağını, hem de bu nesneye kısıtlama uygulanan ülkelerdekinin en ağır şeklini kanun olarak getiriyor.Tabii ki sigaranın insan sağlığına önemli zararları var. Tabii ki gençlerin sigara alışkanlığı edinmesinin önüne geçmek gerekir.Ama!..Evet, şu anda bizdeki duruma bakarsak, önümüzde çok “ama” var. Öncelikle halen sigara yasağını uygulayan ülkelerde bugün bize getirilmek istenen aşırı sıkı düzene on-on beş yıllık süreçler içinde geçildi. Bu süreçler sonucunda toplumlar belli bir anlayışa geldi, insanlar kendilerini ayarladı.Bize getirilmek istenen en sıkı sigara yasağının sonuçlarını iyi görmek ve bu olayın neden bir gizli darbe olduğunu anlamak gerekiyor.***Sigara yasağını denetleyecek olan kurumlar yerel yönetimlerdir. AKP’li yerel yönetimlerin bu yasağın denetimine aşırı hassasiyet göstereceği de belli. Getirilen aşırı yasak düzeninin ilk sonucu bir “zabıta terörü” olacaktır. AKP’li belediyelerin zabıtalarının en sıkı denetimi hangi mekânlarda yapacağı da belli. İçkili restoranlar ve bar türü eğlence yerlerinin ilk hedef olduğunu anlamamak için bayağı saf olmak gerekiyor. Çünkü restoranlarda sigara içenlere bölüm ayrılması gibi bir geçiş tedbiri bile düşünülmedi.Diğer yandan, böyle bir sıkı düzene aniden geçilmesinin uygulamayı zorlaştıracağı alanlar da olacak. Örneğin şehirlerde daha varlıklı kesimlerinin gittiği mekânlar. Bunun adı da yeni rüşvet kapılarının açılmasıdır.***Ani ve kapsamlı sigara yasağının gerekçesi sağlıktır. Öyle ise bu aşırı yasağı getirenler şehirlerdeki hava kirliliği için... Şehirleri yok eden kömür santralleri için... Motorlu araçların yarattığı kirlilik için... Sağlığa zararlı birçok gıda maddesinin denetimi için... Derelere ve denize akıtılan zehir ve zehirleyici maddeler için... Her türlü atığın denetimi için...Neden hiçbir adım atmadıklarını da açıklamalıdır.Çünkü sigaraya sıkı düzen getiren ülkelerin tümünde bu sıraladıklarımız ve daha birçok konuda da ciddi sıkı düzenler uygulanıyor.Bu mesele bir açıdan futbol milli takım teknik direktörünün maaşıyla ilgili iki yüzlülüğü andırıyor. Bu işleri yapan kişilerin olağanüstü yüksek maaş almasını savunanlar “dünyada bu iş böyle” demişlerdir. Ama aynı kişiler neden hakimine, doktoruna, öğretmenine, mühendisine dünyada verilen maaşı veremediklerini de açıklamamış, buna ilişkin soruları görmezden gelmişlerdir.***Sigara yasağı kanunu çıkacak, AKP’li belediyeler “saldırıya” geçecektir. Gerekçe sağlıktır, ama ceza sistemi çalıştığı zaman özellikle içkili mekânlar hızla boşalacak, insanlar evlerine çekilecektir. Aynı Arap ülkelerinde ya da İran’da ya da Malezya’da ya da Pakistan’da olduğu gibi.Sigara yasağı darbesini düşünen ve bu şekilde planlayanlar sonuç alırlarsa, arkadan başka “hayat tarzı darbeleri” nin gelmesini beklemek gerekir. Örneğin halka açık plajlarda sadece kadınların girebileceği bölümler ayrılmasının zorunlu olması gibi. Bunun gerekçesi de kadınların denizden yararlanmasını teşvik (!) olacaktır
Muhafazakâr dinci kesimler her zaman yılbaşının kutlanmasına uzak durmuş, bu günün aslında bir Hıristiyan bayramı olduğu iddiasıyla kutlanmasına karşı çıkmıştır.Bunlar marjinal tavırlar olarak hep kıyıda köşede kalırdı. Ancak bu yıl kamu görevlisi olan din adamları açıkça tavır aldı, evlerin kapılarından bildiriler atıldı, siyasal İslamın sözcüleri sert tepkiler gösterdi.Yılbaşının kutlanmasının yani girilen yılın yeni beklentileri karşılaması ve insanları birleştirmesi umudunun hep birlikte tekrar edilmesinin Hıristiyanlıkla ilgili olduğunu zannedenler genellikle bu günü Noel ile de karıştırır.***Medeniyetler “buluşması” sözü bol keseden tekrarlanır, parlak nutuklar irat edilirken medeniyetlerin birbirlerine yaklaşması için fazla bir çaba gösterilmediği de ortada.Bugün Hıristiyan dünyasında İslam dünyası terörle birlikte anılmaya devam ediyor. İslam dünyası da Hıristiyan dünyası ile mesafesini korumaya büyük dikkat gösteriyor. Bu her iki dinin muhafazakâr kesimleri için ise Yahudilik çeşitli kötülüklerin “anası” durumundadır ve ondan her zaman uzak durulması gerekir.İslam dünyasının Sünni ve Şii kanatları da birbirlerini “düşman” tarafında görüyor ve kendi kutsal savaşlarını yürütürken diğerlerini öldürmeyi görev edinmiş durumda.Böyle bir manzarayı tekrar “hoşgörü” ve “karşılıklı anlayış” ortamına dönüştürmek kolay olmayacaktır. Medeniyetler buluşması için uğraştıklarını söyleyen siyasi liderlerin bugüne kadar “konuşmak” dışında herhangi bir adım attıkları görülmedi. Çünkü bu liderler de kendi toplumlarındaki olumsuz duygulara karşı durma cesaretine sahip değil.Türkiye ve İspanya’nın başbakanları ara sıra bir araya gerip “medeniyetler buluşması” gösterisi yapıyor. Bazı uluslararası örgütler de gösteriye katılıyor. Ama bunların medeniyetleri yaklaştırmaya bir nebze katkıda bulunduğunu söylemek fazlasıyla zor.***Halbuki bir araya gelen bu liderler örneğin ilk toplantılarında bir karar alsa. Türkiye’de Noel ve Roşaşana (Roş ha Şana; Yahudiler için yılbaşı) resmen dini bayram kabul edilse ve İslam dini bayramları gibi resmi tatil olsa... Aynı şekilde İspanya, Şeker Bayramının ve Kurban Bayramının birinci günlerini resmen dini bayram kabul etse... Buna “özgürlükler ülkesi” Fransa da katılsa... İsrail de kendi vatandaşı olan Müslümanların dini bayramlarını resmen kabul etse...Bugün dünyayı yöneten siyasiler, medeniyetler buluşmasının mümkün olduğuna gerçekten inanıyorlarsa bu cesareti gösterebilmelidir.
Şu anda Türkiye’nin yolunu tıkayan sorunlardan birçoğu Kürt sorununa bağlıdır. Bu yıl bu sorunun çözüm yoluna girmesi için en kritik yıldır.Terörün tümüyle gündemden çıkması bu yıl atılacak adımlarla sağlanabilir ya da sorunun iyice çözümsüzlüğe gitmesinin karanlık yolları da açılabilir.Bir “kürt sorunu” olmadığı, sadece “terör” sorunu olduğu görüşü üzerine kurulu politikalar çoktan iflas etti.“Kürt sorunu yoktur” cümlesinin çeşitli şekillerde binlerce kez tekrar edilmesi sorunu ortadan kaldırmadı.***Bir sorunun çözümü önce sorunun teşhisiyle başlar. Teşhiste gecikmemizin sonucu çözümün de gecikmesi oldu.Türk toplumu, yaşadığı bütün acı deneylerle kendi “iç” sorununu kendisi çözebilecek olgunluğa gelmiştir. Tersinin yaratacağı daha büyük acıları görmekte, hissetmektedir.Burada farkında olunması gereken önemli bir nokta da Türkiye’nin kendi “iç” sorununu çözmekte zaman kaybetmesinin sorunun bir “uluslararası” sorun haline dönüşmesi tehlikesini ortaya çıkarmış olmasıdır. Büyük güçlerin bu soruna “el atması” aşamasına gelinmeden, çözüm yollarını Türkiye’nin açtığını herkesin görmesi sağlanmak zorundadır.***Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sorunu, ekonomide yaşanan tıkanmalar da bir ölçüde Kürt sorunu ve terörle bağlantılıdır. İç barışını sağlamakta zorlanan bir ülkeye “kalıcı sermaye” girişinin hızlanması kolay değildir. En büyük şehrinde her gece araçların yakıldığı bir ülkeye yatırım yapılmasını sağlamak zordur. Bu da Avrupa Birliği üyeliği yolunda atılan diğer adımların sağlamlığı ile ilişkilidir. Başta çağdaş bir anayasa olmak üzere siyasi ve hukuki reformlara devam edilmesi de aynı bütünün parçalarından biridir.***Kuzey Irak’taki bağımsız Kürt yapılanmasının Türkiye’ye “düşmanca” tavırlar içine girmesinin giderilmesi için atılacak önemli bir adım da Türkiye’nin bu yapılanmaya “dostça” bakmaya başlamasıdır.Bu yapılanmaya hem ABD hem Avrupa olumlu bakıyor. Türkiye’nin de bu yapılanmayla ilgili siyaseti yine aynı ilişkiler ağı içinde önem kazanıyor.Türkiye’yi yönetenler, 2008 yılının Kürt sorununun çözümü yolunda yepyeni ve iyimser bir aşamaya geçilen yıl olmasını sağlayabilir.Bu gelişmeden memnun olmayacaklar da sadece terörle varolanlar, hayatlarını ve geçimlerini terörün varlığına bağlamış olanlardır.
Geçen yüzyılın, sonrasına damgasını vurmuş bir yılı da 1968’dir. Şu anda üzerinden 40 yıl geçmiş olan “68”.Dünyanın soluğunun iki merkezin soğuk savaşı içinde daraldığı, insanın geleceğinin hep unutulduğu bir ortamda dünyanın genç insanları bir soluk aradı.Kırk yıl geçse de aradan, 1968’i “68” yapan özgürlükçü değerler bugünkü dünyada yerlerini bir ölçüde buldu. Kırk yıl önce çok doğal görülen, kimsenin üzerinde durmadığı durumlar kırk yıl sonra insanlık ayıbı haline geldi.***1968’de 17-25 yaş arasında olanlar değildir “68 kuşağı”.Bu kuşak, dünyada haksızlıkları çekinmeden sorgulayanların, nedenlerini soruşturanların, çözümlerini araştıranların, bunun için de kendi hayatından fedakârlık edebilenlerin kuşağıdır.Bu kuşağın içinde oraya buraya savrulmuş olanlar, kuşağın mensubu olmayı başka avantajlar için kullanmış ya da kullanmayı planlayanlar olabilir. Bunların hiçbir önemi yoktur. Olsa olsa 68’i görmemiş, 68 ruhunu tanımamış bazılarını yanıltabilirler. Bunun da önemi yok.***“68” ruhunun temeli, insanlık için bir şeyler yapmış olma duygusunu taşıyabilmektir.120 yıl öncesinin insanlığa yeni bir gelecek vaat eden “komünizm hayaleti”nin 120 yıl sonra Orta ve Doğu Avrupa ile Uzak Doğu’nun bürokratik, insan sevmez toplumlarına dönüşmüş olması 68 kuşağının büyük arayışının temel kaynağı oldu.68’in dalga boyları ülkeden ülkeye değişti, aynı toplumların içinde bile insanlar farklı uçlara savruldu. Ama temelde yeni, özgür ve barışçı bir toplumun mümkün olduğu inancıyla savruldular. Bunu değişik noktalarda, yanlış binalarda da olsa aramaları, 68 kuşağının güçlü maneviyatının parçası oldu.***1968’de genç insanların saldırdıkları tabulardan bugüne kalmış olanı yok. Kırk yıl önce yıkılmaya başlamış olan tabular ancak tarihin derinliklerine gitti. Aralarında hâlâ direnler var, ama 68 ruhunun her genç kuşakta az ya da çok yaşamaya devam eden maneviyatı tabular dünyasının son kalıntılarını da gömecektir.Aradan geçen kırk yılda ve bugünün dünyasında 68’in sonuna kadar özgürlükçü, sonuna kadar tabu yıkıcısı ruhunun izlerinin yaşıyor olması, insanlığın kazancı olarak anılacaktır.
Geçen yılda ne oldu, sorusuna verilecek cevapta çok fazla madde bulunmuyor.2007, terörün yeni bir aşamaya geldiği, buna karşılık da gereken yanıtların verildiği ve daha kökten, yani toplumsal ve hukuki çözümlerin konuşulmaya başlandığı bir yıl oldu.Ama yine de 2007’ye damgasını vuran, terör ve ona bağlı meseleler değil. Geçen yılın olayı, AKP’nin devletin her kademesine kayıtsız şartsız oturmasıdır.Bunun herhangi bir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde anayasal ve demokratik yollarla gerçekleştiğini de herkes kabul etmek zorundadır.Cumhurbaşkanı seçim sürecinde halkın çoğunluğu AKP’ye destek verdi. Genel seçimlerde AKP, Türk siyasi tarihinin en yüksek oy oranlarından birine ulaşarak büyük bir başarı sağladı.2007’nin olayı AKP’nin, Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün siyasi başarılarıdır.*** Bu kadar açık ifadeler kullandığımız için, genel seçim öncesinde, Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde ve referandum öncesinde gerçeği göremeyenler yine kızacak, “AKP propagandası” yaptığımızı söyleyeceklerdir. Bu kişiler, 2007 yılında bütün öngörülerinin yanlış çıktığını, topluma gerçekçi teşhisler koyamadıklarını, AKP’ye karşı birkaç eskimiş formül dışında hiçbir politika üretemediklerini ve aslında AKP’ye bu başarıyı kazandıranların kendileri olduğunu da halen görmüyor.Kızmak dışında bir şey üretemeyenler, türban ve benzeri meselelerde siyasal İslamın istediği düzeyde mücadeleye kalkanlar, kendilerini değiştirmedikleri sürece gelecek yıl da farklı bir şey olmayacaktır.*** AKP, Erdoğan ve Gül 2007 yılında kazandıkları büyük başarının tabii ki farkındadır. 2008 yılını o başarının sağladığı güvenle geçireceklerdir.Güven duygusu, bir siyasi için her zaman en büyük destek ve en büyük köstektir.Bu güvene sahip siyasi; ya bu sayede insanları, farklı görüşleri ve uyarıları dinler ya da yine bu güvenle hiçbir şeyi dinlemez, kimseye kulak asmaz, herkesi küçümser, kendisini her konuda ehil ve muktedir görür.Böyle bir siyasi güven, iki ucu keskin bıçaktır. Ya bir ucuyla düğümleri çözersiniz ya da diğer ucuyla kendi kanınızı dökersiniz.2007’ye doğru bakan 2008’i de görebilir.*** İyi yıllar... Daha güzel, daha mutlu, daha barışçı, daha demokrat, daha müreffeh, daha ileri bir Türkiye’de, hep birlikte yaşama umudunu tazeleyerek iyi yıllar.
Nuşirevan, bayramlarda geniş yeme-içme meclisleri toplardı. Bu yemeklerden birinde, kendisine yakın bulduğu, sevdiği bir kişinin altın şarap kadehini koynuna soktuğunu gördü. Ama sesini çıkarmadı, görmezden geldi.Meclis dağılırken sofracısı yanına yaklaştı: “İzniniz olursa kimse dağılmasın, çünkü altın kadehlerin eksik olduğunu sanıyorum, onu araştıracağım.” “Hayır” dedi Nuşirevan, “O kadehin peşine düşme, ben alanı gördüm.” Birkaç gün sonra altın kadehi alan kişi, bir iş için Hükümdar’ın huzuruna çıktı. Nuşirevan fark etti ki, adamın elbiseleri ve çizmeleri pırıl pırıl, yepyeni.Nuşirevan eliyle elbiseyi gösterdi, sordu:“Bu elbise o kadehten midir?” Adam eteğini kaldırıp çizmeleri gösterdi, “bunlar da o kadehtendir” dedi.Nuşirevan güldü, adamın kadehi ihtiyaçtan aldığına inandı ve yine paraya ihtiyacı olursa kendisine gelmesini tembihledi.- Molla Câmî’nin hissesi:Eli açık hükümdar senin yaptığın kabahati anlarsa suçunu itiraf et ve onun kereminden özür dile, sakın inkâr etme. İnkâr etmek ayrı bir kabahattir. Suçu gizlemek onu işlemekten daha ağır bir suçtur.***Abbasi halifelerinden Me’mun’un bir uşağı vardı. Bu uşağın tek görevi, suyunu istediği an kullanabilmesi için hazır tutmaktı.Me’mun’un su kovası ve ibriği iki günde bir kayboluyor, yenisi alınıyordu.Halife durumu anlayınca köleyi yanına çağırdı, kimseye duyurmadan kulağına şöyle dedi:“Buradan götürdüğün ibrikle kovayı bana sat!” Köle de Halife’nin niyetini anladı ve şu cevabı verdi:“Emredersiniz efendim. İsterseniz buradaki ibrikle kovayı satayım.” Kölenin zekâsı Halife’nin hoşuna gitti, “Kaça satarsın?” diye sordu.Köle hiç bozmadan “iki altın” dedi.Halife emretti, iki altın geldi. Altınları köleye uzatırken Halife sordu:“Bu ibrikle kova artık canlarını senden kurtardı mı? Emniyette midirler?” Köle parayı aldı “Evet efendim” dedi ve işine döndü.- Molla Câmî’nin hissesi: Yanında çalıştırdığın kimselere para vermekte hasis davranma. Bu dediğimi yaparsan onların hırs ve tamahlarını yatıştırmış olursun. Malının telef olmasını da böyle önlersin. Malın telef olmaz, canın sıkılmaz.
Pakistan’ın eski Başbakanı Benazir Butto’nun öldürülmesinin bize dönük ilk dalgası kaçınılmaz olarak “Biz de Pakistan gibi olur muyuz” şeklindeki korku oldu.Buna evet cevabı vermek aşırı bir karamsarlık olur. Müslüman dünyada radikal İslamın gelişme sağlaması ayrı bir konudur; Türkiye’nin aynı kadere yönelmesi ihtimali ise çok farklı konu.Pakistan, “din” esasları üzerine kurulmuş, başından beri laik bir düzende yaşamamış bir ülke. Türkiye’nin Pakistan’a benzemesinden korkmak, bu ülkenin temellerine güvenmemektir.Butto cinayeti, dünyanın önemli bölümünde savaşan radikal ya da siyasi İslam için bir başarı olacaktır. Çünkü Pakistan bu cinayetle birlikte tekrar yönünü geriye çevirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.***Bu cinayetle birlikte Amerikan bilgisayarlarında geliştirilmiş olan “yeşil kuşak”, “komünizme karşı İslam” ve “ılımlı İslam” modelleri de tümüyle çökmüş oluyor.Amerikan yönetimi 70’li yıllarda komünist dünyanın çökmesi için radikal İslamcı hareketlerin örgütlenmesine destek olmuş, militanlarını eğitmiş, silahlandırmıştır. Bu politikanın örnek alanı da Afganistan’dır. Günümüzde dünyanın dört bir yanında insanları öldüren İslamcıları eğitenler, Amerikalılar tarafından eğitilmiş ağabeyleridir. Bunlar en önemli ve güvenli üs olarak, dini esaslar üzerine yaşayan ve demokrasisi zayıf Pakistan’ı kullanmışlardır. Bugün bu üsler El Kaide ve Taliban üsleridir.***“Komünizm tehdidine karşı din” görüşü 1980’de Türkiye’de darbe yapan askeri yönetim tarafından da benimsenmiş ve uygulanmıştır. Türk gençlerinin sola kapılmaması için din eğitimine ağırlık verilmesi, askeri yönetimin önemli icraatlarından biri olmuştur. Sonuçlarını da biliyoruz.Amerikan bilgisayarları son olarak “ılımlı İslam” şablonunu üretmiş ve uygulanabileceğini sanmıştır. Bu bilgisayarlar ve bunlara fazla bel bağlayanlar ne ile oynadıklarını anlayana kadar siyasi İslam çok önemli mevziler kazanmıştır.***Bir toplum düzeninin “kısmen” dini ilkelere dayandırılması, sadece İslamın değil bütün dinlerin temel fikirlerine uymayan bir durumdur. “Kısmen” diye bir şey olmaz, esaslar ya dini ilkelere göre belirlenir ya da dünyanın “gavur” tarafında olunur.Amerikan merkezlerinin bilgisayarları yine fena çuvalladı, bu bilgisayarlarla dünyaya nizam verilemiyor.