Başbakan’ın bir sinirle söylediği “siyasi simge olsa ne olur” sözüyle türban meselesi tam anlamıyla içinden çıkılmaz hale geldi.Bununla ilgili tartışmalara girişen Başbakan, “önemli” söz ettiğini düşünürken iki kez, iki büyük bilgi yanlışına düşmüştür.Bunlardan biri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın türbanla ilgili açıklaması üzerinedir.Erdoğan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “ihsas-ı rey”de bulunduğunu söylemiştir. “İhsas-ı rey” oyunu önceden belli etmek anlamına gelir.Yargıtay Başsavcılığı siyasi partilerin faaliyetlerini izlemekle ve anayasal sınırların aşılıp aşılmadığını denetlemekle ilgili makamdır. Bu makam, görevi gereği “oyunu”, görüşünü önceden, en baştan açıklar. Görevi budur.***Erdoğan, Yargıtay Başsavcılığı’ndan sonra Danıştay Başkanlığı’ndan gelen türban açıklamasına öfkeyle cevap verirken kendisine göre bir “kuvvetler ayrılığı” tanımı yapmıştır.Başbakan’a göre demokratik parlamenter rejimin işleyişinin temel ilkelerinden biri olan “kuvvetler ayrılığı”, yasama-yürütme-yargı üçlüsünün “birbirinin işine karışmaması” imiş.Kuvvetler ayrılığı, toplumsal düzende üç ana “kuvvet”in birbirini denetlemesini ve herhangi birinin “mutlak iktidar” sahibi olmasının engellenmesini anlatır.Yani durum Başbakan’ın söylediğinin tamamen tersidir ve buna göre yargının türban gibi önemli hale getirilmiş bir sorunda tavır sahibi olması, siyasi iktidar sahiplerinin kendilerini “mutlak iktidar sahibi” gibi görmemeleri için uyarıda bulunması son derece doğaldır.***Başbakan, yüzde 47 oranında oy almış bir siyasi olarak ülkeyi “tek başına” yöneteceğini düşünüyorsa, zaten demokratik parlamenter sistemin temel ilkelerini bilmiyor demektir. Son tartışmalarda verdiği işaretler bu konuda önemli yanılgılar içinde olduğunu gösteriyor.Demokratik parlamenter sistemin bütün mantığı “mutlak iktidar” yollarının kesilmesi üzerine kuruludur.Her konuda azınlık olanların haklarına saygı gösterilmesi, temel sorunlarda toplumsal uzlaşma aranması gibi sistemin güvenceleri olan unsurlarla oynama yollarına sapılması, her zaman rejimle oynanması anlamına gelir. Ve bu yollar açıldığında ne zaman, nerede durulacağı da belli olmaz.Yakın danışmanları Başbakan’a demokratik parlamenter sistemle ilgili temel bilgileri aktarırken siyasi tarih dersleri de versinler ki, Başbakan kendi yerini görebilsin.
Şirazlı Sadi, kendisinden sonraya ne kalacağını merak eden bir Rum sultanının hikâyesini şöyle anlatır:Çok güçlüyken zayıflayan ve eski günlerini hasretle anan bir Rum sultanı, en çok güvendiği âlime şöyle diyormuş: “Son günlerde düşman bende mecal bırakmadı. Elimde kalan toprak azaldı, kalelerimin çoğu gitti, şehirlerim gitti. Çok çalıştım, benden sonra halkın önderi olacaklara güç bırakmak istedim. Ama olmadı. Soysuz düşmanlarım bir fırsatını buldu, yiğitliğimin pençesini büktü. Düşündükçe kederden vücudum da yıpranıyor ruhum da... Ne yapsam, ne çare bulsam?” Âlim, sultanı dinledikten sonra parlamış:“Nedir bu ağlamak! Asıl ağlanması gereken zayıflaman değil, bu düşüncelerindir, himmetindir!Bir kendini düşün. Ömrünün çoğu, iyi çağlarda, iyi zamanlarda geçti. Her şeyi gördün, yaşadın. Her şeyin oldu. Bugün biraz zayıflamış olabilirsin ama elinde kalanlar da sana yeter.Sen gittiğin zaman ise, dünya ve dünyada ne varsa, onlar artık senin değildir, başka birisinin olmuştur. İster akıllı çıksın ister akılsız, kendinden sonrakini düşünme. O da kendi gamını cefasını çekecek, kendi sefasını sürecektir.Şu dünya, kılıçla, kanla zaptedip sonra bırakırken üzülmek zahmetine, cefasına değer mi? İskender, Feridun, Hakkak, Cem ve cümle âlem hükümdarları... Aldılar, zaptettiler. Hangisini biliyorsun ki, tahtına, saltanatına zeval gelmemiş olsun? Baki olan tek saltanat yüce Tanrı’nın saltanatıdır.” ***Rum sultanı can kulağıyla dinlerken âlim devam etmiş:“Görüyorsun ki, kimse ebediyen kalmıyor. Şu halde ebedi kalmayı kim umar? Kimin altını, gümüşü, hazinesi, toprakları kalmışsa, bunların hepsi, sahibi gittikten sonra; ama şu kadar zaman sonra, ama bu kadar zaman sonra dağılıp gitmişlerdir. Devamlı olabilecek bir eser bırakan, asıl rahmeti hak edendir.İyi nam bırakan bir büyük insan için gönül erleri, gönülden ‘O yaşıyor’ diyebilir. Meyvesini yemek istiyorsan, ağacını yetiştirmeye bak... İyilik et, meyvelerini herkesin yiyebileceği ağaçlar yetiştir.Yarın divan kurulur; o zaman herkese, gerçekten başkalarına verdiği kadarı verilir. Kimi daha fazla çalışıp çabalamıştır, Tanrı dergâhında onun yeri daha yücedir. Kimi ziyadesiyle haindir, Tanrı’ya ve insanlara karşı mahcup olur ve bir iş görmemiş bulunduğu için de karşılık isteyemez. Bırak onu, nedametten elinin tersini kemirsin. Çünkü bu kadar sıcak fırın varken o, bir ekmek pişirmemiştir. El âlem tohum kaldırırken, vaktiyle tohum ekmemiş olmak suçtur.Sen, tohumu zamanında ekenlere, sıcak fırınlarda başkaları için ekmek pişirenlere bak. Sonraya ne kalacağını ondan sonra düşün.” Alim sözlerini böyle tamamlamış ve sultana bakmış.“Anladım” demiş Rum sultanı, “İnsan gittikten sonra geriye kalan sadece namdır, o da gerçek bir eser bırakmışsan mümkündür.”
Bir yıl önce bugün işlenen Hrant Dink cinayeti iki büyük kusurumuzu yüzümüze vurdu. Tamiri kolay olan bir kusurumuz, çeşitli nedenlerle oluşmuş, “vatan uğruna savaş” gerekçesiyle vatana en büyük zararı veren çetelerdir. Bu çetelerden kurtulmak çok kolaydır.Ama çok daha zor kurtulabileceğimiz daha büyük bir kusurumuz var. O da “sokak faşizminin” etkisinin toplumumuzda hâlâ çok fazla etkili oluşu.Her ülkede bir “sokak faşizmi” vardır. Sokak faşizminin en önemli unsuru, kendinden farklı olan herkesten korkmak, etnik, dini ya da yapısal her farkı düşmanlık nedeni saymaktır.***Hrant Dink cinayeti sonrasında, toplumun kendisini en “demokrat” en “ilerici” sayan kesimlerinde bile “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı tepki gördü. Bu, “sokak faşizminin”, “insan düşmanlığının” dışa vurmasından başka bir şey değildir.“Hepimiz Ermeniyiz” sloganı burada bulunmadı. Birkaç yıl önce faşist Almanların saldırıp öldürdüğü Türklerin cenazesine binlerce Alman katılmış ve “hepimiz Türküz” diye seslenmişti. Alman toplumundaki cinayete varan faşist eğilime dikkat çekmek isteyen gazeteler de o gün Türkçe “hepimiz Türküz” manşetleriyle yayınlanmıştı.Bunun üzerine Alman toplumunda kimse çıkıp “ne oluyor, niye Türk olalım” gibi biraz basitinden ya da “İşte bunların Türk olduğu anlaşıldı!” gibi en kabasından faşist çıkışlarda bulunmadı, bulunamadı.***Alman toplumu, tarihinin en kara dönemlerinden biri olan ve milyonlarca insanın hayatına mal olan faşist dönemle hesaplaştı ve artık kafası da vicdanı da rahat.Türk toplumu ise kendi tarihiyle hesaplaşmadı ve ne kafasını ne de vicdanını rahatlattı. Bu yüzden de en kabasından sokak faşizmi, en olmadık çevrelerde ortaya çıkıveriyor.Kimileri, karanlık örgüt tarafından toplumu karıştırmak için işlendiği bilinen bu cinayete eğer kurbanı Ermeni diye, farklı bakıyorsa, bu durum hastalığımızın boyutunun azımsanamayacak düzeyde olduğunu gösterir.***Bir süre önce kuşaklar boyu İstanbullu olan bir Ermeni vatandaşımız bir taksiye biner ve şoförle sohbet etmeye başlar.Bir süre sonra şoför “Abi sen Kıbrıslı mısın” diye sorar, nedenini de açıklar: “Şiveniz biraz değişik...” “Hayır Ermeniyim” sözüne şoförün verdiği cevap korkunçtur: “Estağfurullah abi...” Kafası aydınlık, vicdanı gerçekten hür ve komplekslerinden arınmış bir toplum hedefine ulaşmak kolay değil. Belki Hrant Dink’in ölümü bu yolda bir nebze gelişme sağlamamıza katkıda bulunur. Enseyi karartmayalım.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi dinle ilgili tanımlar getirmek, kurallar belirlemek değildir. Bütün vatandaşların; “bütün” yani inançları ne olursa olsun bütün vatandaşların dinlerini özgürce yaşamalarını, birbirlerinin haklarını çignememelerini sağlamaktır.Diyanet İşleri Başkanlığı bugün dev bir “dini örgüt” olarak faaliyet gösteriyor. “Sünni” inancına dayanan, kadrolarıyla, imkânlarıyla bu çok büyük örgütün bütçesi devletten, yani “bütün” vatandaşların verdiği vergilerden sağlanıyor.Örgütün başındaki kişinin ya da kişilerin dinle ilgili tanımlar yapmak gibi bir görevleri ve yetkileri olamaz, ama bugün ulaştığı yapıyla bu örgüt o hakkı elde etmiş gibi görünüyor.***Diyanet İşleri Başkanı dün “baş örtüsü dini gerekliliktir” gibi bir fetvada bulundu. Arkasından eklediği “insanlar bu gerekliliği yerine getirip getirmemekte serbesttir” mealindeki “demokrat” katkının anlamı yoktur.Çünkü bu örgütün başındaki kişi “baş örtüsü dini gerekliliktir” dediğinde, anlamı “kadınlar başlarını örtmelidir” olur ki bu tür bir dini yorum “kamusal alan”, “okul” ya da “devlet kurumu” gibi mekân farklarını ya da yaş farklarını içermez. Bu, küçük kız çocukları dahil bütün Müslüman kadınların başlarını örtmeleri “emri”dir.***Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın türbanla ilgili sözleri üzerine bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın özeti şudur: Türbanla ilgili olarak bugünkü düzenin dışında yapılacak her türlü düzenleme laikliğin zedelenmesine yönelik sonuçlara yol açacaktır ve bu girişimde bulunan bir siyasi parti laiklikle ilgili anayasal yükümlülüğünü çiğnemiş olur.Yargıtay Başsavcılığı laiklikle ilgili bu gevşetme girişimleriyle ilgili tavır almak gereğini duymuşsa aynı tavrı Diyanet İşleri Başkanı ve Başkanlığı ile ilgili olarak da almalıdır.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din “hizmetleri” çerçevesini çok aşmış olan bugünkü “Sünni dinci örgüt” yapısının varlığı bile laik devlet ilkesinin çiğnendiği alanlardan biridir.Türban tartışmasının bugünkü aşamasında “baş örtüsü dini gerekliliktir” diyen Diyanet İşleri Başkanı hakkında da “bir kamu görevlisi olarak yetkilerini aştığı için” soruşturma açacak bir hukukçunun ortaya çıkıp çıkmayacağını göreceğiz.
Başbakan’ın söylediği “türban siyasi simge de olabilir” sözü, türbanın üniversitede kabul edilmemesinin gerekçesidir.Fikir şudur: İnsanlar türbanı dini gerekçeyle takarlar ve isterlerse siyasal simge olarak da kullanabilirler.Bu mantık, dinin, dini sembol ve referansların siyasette kullanabileceğini öngörür ki laiklik ilkelerine tümüyle aykırıdır.Üniversitede, gençlerin siyasetle ilgilenmeleri, ilgilerini açık açık göstermeleri ve en özgür şekilde tartışabilmeleri esastır.Ama siyasetle ilgili faaliyetler aynı zamanda dinsel sembollerle yapılıyorsa buna izin verilmesi mümkün değildir.***Türbanla ilgili kısıtlamaların, kamuda “hizmet verenler” yani kamu görevlileri ve her türlü eğitim kurumunda, herkes için yasak olmasının gerekçesi türban takmayanların özgürlüğünü korumaktır.Eğer kamuda ve üniversitede türban serbest bırakılırsa çevre baskısı ya da mahalle baskısı denilen sistem en güçlü şekilde harekete geçecektir.Türban takmayanlar, “dini vecibeleri yerine getirmeyen”ler olacak, türban takanlarsa “gerçek Müslüman” sayılacaktır. Bunun dışında herhangi bir olasılık yoktur.Üniversitede gençlerin dini bağlılık ve inançlar üzerine sınıflandırılmasının, aralarındaki ilişkilerin “iyi dindar- kötü dindar” ya da “dindarlar-dinini inkâr edenler” ayrımı üzerine kurulmasının sonuçlarının ne olacağı da fazlasıyla bellidir.Kaldı ki bazı orta öğretim, hatta ilköğetim kurumlarında bile küçücük kızların başlarının kapatıldığının, çocukları buna zorlayanların eskiye göre çok daha rahat hareket ettiklerinin örnekleri ortada...***AKP ve Başbakan, türbana ilişkin tavırlarını sürekli olarak “özgürlük aşkı”yla açıklıyor.Eğer öyle ise TCK’nin 301’inci maddesinin neden hâlâ öylece durduğunu da açıklamalıdırlar.Her kesimden insanın neden hâlâ sözleri ve fikirleri yüzünden soruşturmaya uğradığını, baskıya uğradığını da açıklamak zorundadırlar.“Özgürlük aşkı” bir mesele için söz konusuysa bütün meseleler için de söz konusu olmak zorundadır.Bir konuda “özgürlüklere âşık” olan bir başka konuda o aşkını unutuyorsa bunun adı samimiyetsizliktir.Türban meselesini zamana bırakıp toplumda uzlaşma ile çözmek istediğini söyleyen AKP ve Erdoğan’ın birden bu meselede acele etmeye başlaması yeni anayasayı da yaralayacak bir tavırdır.
Kendilerinin de inanmadıkları lafları etmeye pek meraklı olan etkili ve yetkili zevatın ağzından düşürmediği cikletlerden birçoğu “yargıya güven” ile ilgilidir.Önceki gün bütün kamuoyunun ilgilendiği üç olayın; iki cinayet ve bir katliamın duruşmaları vardı.Bunlardan biri Hrant Dink cinayeti davasıydı. Ve ortaya çıktı ki cinayetle ilgili ihbarlar dosyaya çok sonradan girmiş.Bu olayda, cinayet hazırlıklarını neredeyse bütün bir şehrin bildiği ama adaletin bir parçası olduğu varsayılan emniyetin kılının kıpırdamadığı çoktan öğrenilmişti. Şimdi de cinayet sonrası ihbarların dikkate alınmadığı anlaşıldı.***İkinci duruşma, Malatya’daki yayınevi katliamıydı. Bu katliamın sanıklarının konuşma tarzlarının korkunçluğu bir yana, şu da anlaşıldı ki, soruşturma sırasında kasıt kuşkusu veren savrukluklar yapılmış, deliller “karartılmış”tır.Üçüncü duruşma da İzmir’de polisin “dur” uyarısına uymayan bir gencin polis kurşunuyla ölmesine ilişkindi. Bu olayda da genci öldüren merminin çıktığı silahın sahibi olan polis memuru, hakkında 25 yıl hapis cezası istenmesine rağmen tahliye edildi.***Bir tek gün içinde yapılan bu üç duruşmada olanlara, konuşulanlara bakıldığı zaman bu ülkede adalet duygusunun bu kadar zayıflamış olmasına şaşırmak mümkün değildir.Biraz daha ileri gidersek; devletin, kamunun adaleti sağlamakla görevli, bütün vatandaşların güvenliğini sağlamakla yükümlü birimlerinin hiç de o havada olmadıklarını söyleyebiliriz.Devletin en temel görevlerinden biri “adaleti sağlamak”tır. Adaleti sağlama görevini mahkemeler yerine getirir, ama onların bu görevi yerine getirebilmesi için de polis ve jandarma birimlerinin aynı sorumluluk duygusu ile çalışması şarttır.Bu zincirin halkalarından herhangi biri eğilip büküldüğü zaman adalet yerine gelmez, bu ülkenin hiçbir vatandaşı da kendisini güvende hissetmez.***Devletin gerçek hayattaki işleyişiyle ilgili eleştiri getirenleri, herhangi bir kanun maddesiyle susturmak, sindirmek kolaydır. Ama devletin adaleti yerine getirmesini ve bütün vatandaşlarına güven vermesini sağlamak kolay değildir. Hele bizdeki gibi yılların yıpranmasından sonra koca bir sistemi tekrar ayaklarının üzerine oturtmak kolay değildir.Bu ülkeyi yönetenler de onun için bu zor işe girişmezler, boş laflar ve hamasi nutuklarla durumu idare ederler. O zaman da katillere kahraman muamalesi yapılır, katliam kanıtları yok edilir, dur uyarısına uymayan herkes vurulup öldürülebilir.
Önce İtalya’da ortaya çıktı. Berlusconi adında zengin bir iş adamı, “ülkesini kurtarmaya” karar vermişti ve bunun için siyasete girdi.Demokrasilerde uzun süredir görülmeyen “ben yaptım oldu” sistemi böylece dirildi. Berlusconi kendisine zor soru sorulmasını hiç sevmezdi.Eleştiren herkes ancak “düşman” olabilirdi. Kimseyi dinlemeye de gerek yoktu, çünkü o her şeyi bilirdi.Sonra Putin göründü. Putin ile birlikte bu yönetim mantığına “ülke benim kime ne” ruhu eklendi.Rusya Putin’in olduğuna göre emri hak vaki olana kadar onun tarafından yönetilmeliydi.Ondan sonra W. Bush çıktı. Bütün dünyaya düzen vermek gibi bir görevin kendisine Tanrı tarafından verildiğine inandığına ilişkin belirtiler göstermeye başladı. Kabine toplantılarını dua ile açmak gibi bir adet getirdi.Bu türün ortaya çıktığı dördüncü ülke Fransa oldu. Neredeyse çocukluğundan beri kendini ülkesini yönetmeye hazırlamış olan Sarkozy “Kim ne derse desin Fransa benim, ben Fransa’yım” ruhuyla dolu dizgin gitmeye devam ediyor.*** Bu yönetici-politikacı türünde ülkeyi oluşturan bütün unsurlar “ona ait”tir.Bu politikacı türü “benim bakanım, benim vatandaşım, benim köylüm” diye konuşarak ve bunu sürekli tekrarlayarak aslında bir şekilde ülkenin “sahibi” olduğuna herkesi inandırmaya çalışır.Bu türdekilere zor soru soran ya da onları eleştirmeye cesaret eden herkes düşmanca bir komplonun parçasıdır, filancanın ya da falancanın adamıdır. Çünkü “sahibi olduğu” topraklar üzerinde ona itiraz etmek gibi bir densizlik yapmışlardır.*** Bu “ben yaptım oldu” havasına kendini kaptıranlardan biri de Turgut Özal’dı. Onca birikimi içinde “benim memurum işini bilir” ya da “anayasanın bir kez delinmesiyle bir şey olmaz” gibi fetvalarla hayata yaklaşmaya başlayınca sandıkta büyük bir hüsrana uğradı ve küs gitti.Tayyip Erdoğan da bu yola fena halde girmiş görünüyor. Dün türban için söylediği “siyasi simge olsa ne olur” sözü bu ruh halinin bir ürünüdür.“Burası benim, istediğim yerde istediğim siyasi simgelere izin veririm” demeye gelen sözlerle türban konusuna da kendisi açısından son noktayı koymuştur.Bu “son nokta”lar bazen, çoğunlukla da bu gibi durumlarda “başlangıç noktası” olur.
Türkiye’de laiklik karşıtı faaliyetler olarak sadece buzdağının görünen kısmındaki birkaç unsurla meşgul oluyoruz.Oysa Başbakan Erdoğan’ın son “Alevilerle iftar” faaliyeti de, CHP Genel Başkanı Baykal’ın bunu hemen taklide kalkışması da bal gibi “din üzerinden siyaset” faaliyetleridir.Diyanet İşleri Başkanlığı dolayısıyla devlet dini faaliyetleri denetlemekle kalmamakta, yönlendirmekte, bunun için ciddi kaynaklar aktarmakta, büyük kadrolar beslemektedir.Diyanet İşleri’nin bu yapılanması ve çalışma düzeni Türkiye’de lalikliği zaten esastan zedeliyor. Bu temel yapının üzerine yan yapılar kuruluyor, ana gövdenin çevresinde cemaat örgütlenmeleri gerçekleşiyor.AKP’nin şu andaki hedefi İslam’ın önemli mezheplerinden biri olan Aleviliğin de bu düzenin içine alınmasıdır.***Türkiye’de yaşayan ve Alevi inancına sahip olan kesim, genellikle daha solda siyasi tavırlar alan kesim olarak bilinirdi. Ama bu kesimin de kendisini dini kimlik üzerinden tanımlaması, dini kimlik üzerinden örgütlenmesi, diğer cemaat faaliyetlerinden çok farklı değildir. Alevi inancının, Sünni inancına göre, bugünkü hayat tarzı içinde daha az katı özellikler taşıyor oluşu durumu değiştirmez. Dini kimlikler üzerinden siyaset yapmak, dini kimliklere göre örgütlenmek ve bunu toplumsal yapıda ağırlık kazanmak için kullanmak, din üzerinden siyaset yapmaktır.Türkiye’de laiklik konusunda en duyarlı olduklarını söyleyenler, öncelikle devletin laikliğine ya da bazılarının sevdiği deyimle bütün inançlara aynı mesafede olmasına hassasiyet gösterenler, gerçekte durumun böyle olmadığı görmelidir.***Buzdağının görünen kısmında türban ya da bazı din adamlarının çağ dışı beyanatları varsa, ana gövdesini de bu yapı oluşturuyor.Türkiye’de Alevi toplumunu temsil ettiklerini söyleyenler de bu yapının bir parçası olduklarını tescil etti. Cemevlerinin devlet tarafından “resmen” ibadethane olarak kabulünü ve Diyanet İşleri içinde ağırlık sahibi olmayı istemek, kadro istemek de din üzerinden siyaset yapmaktır ya da din üzerinden ve dini kimlik üzerinden toplumsal örgütlenmeye gitmektir. Bunun da laiklikle hiçbir ilgisi yoktur.CHP Genel Başkanı’nın AKP’nin girişimleri üzerine Alevi oylarını kaybetmemek için aynı işleri yapmaya kalkması da bu partinin laikliğin önemli bir güvencesi olduğunu düşünenler için herhalde bir hayal kırıklığı olmuştur.