Pakistan’da eski Başbakan Benazir Butto’nun öldürülmesiyle radikal İslam bu ülkeyi ele geçirme yolunda önemli bir adım atmış oldu.Pakistan, barındırdığı güçlü İslamcı hareketler, hatta bunların dışında gibi görünen ama dini kullanma gayreti içindeki merkez sağ partiler dolayısıyla radikal İslam için kolay hedeflerden biriydi.Butto’nun öldürülmesiyle gelecek ay yapılacak olan seçimler ertelenecek ve bu Müslüman ülke ciddi bir kargaşaya sürüklenecektir. Kargaşanın içinden de yine radikal İslamcılar güçlenerek çıkacaktır.Suikastı düzenleyenin El Kaide olup olmadığı kesin değildir. Ama önemli olan şu ki çıkacak kargaşa radikal İslama yarayacaktır.*** Amerikan planları Afganistan’ı radikal İslamın elinden kurtaramadığı gibi, Pakistan’ı da biraz daha duvarın dibine sürüklenmekten kurtaramadı.Halkları Müslüman olan ülkelere baktığımız zaman radikal İslamın önemli gelişmeler sağladığını görebiliriz.İran’da radikal İslam’ın Şii kanadı güçlü bir rejim olarak oturuyor.Filistin’de radikal İslam sandıktan çıktı ve bir yanda Filistin Kurtuluş Örgütü, diğer yanda da İsrail ile savaşıyor.Lübnan’da Hizbullah, Şii İran ve Şii Suriye yönetiminin desteğinde ciddi bir siyasi güç.Irak’ta radikal İslam’ın Sünni ve Şii kanatları birbirlerini kıyasıya öldürmeye devam ederek Amerikan işgali sonrasında ülkeyi ele geçirmenin provalarını yapmaya devam ediyor.Amerikan ve NATO güçlerinin bütün çabalarına rağmen radikal İslamcı örgütler Afganistan’ın büyük kesiminde egemen durumda.Cezayir’de radikal İslam kan dökmeye devam ediyor, en şiddetli yöntemler kullanılmasına rağmen gücünü koruyor.Malezya’da “ılımlı” olarak nitelenmesine rağmen yönetim siyasal İslam’ın elinde ve daha “sıkı” bir rejime doğru ilerleniyor.Sudan, yaşadığı bütün çalkantılar içinde siyasal İslam’ın bazen tek başına bazen ittifaklar yoluyla iktidarda olduğu bir ülke.Mısır’da en büyük siyasal güç radikal İslam’dır, devlet başkanı öldürmüş olan Müslüman Kardeşler toplumdaki etkinliğini artırıyor.Suudi Arabistan ve diğer Arap emirlikleri de siyasal İslam’ın “zengin” kanadı tarafından yönetiliyor.Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi ülkelerde siyasal İslamcı hareketlerin etkinliğini de dünya yeni yeni öğreniyor.*** Bu, çok ağır bir tablodur. Ve Butto cinayetinin neden bütün dünya için de bizim için de önemli olduğunu gösteriyor.Bu tablo dışında kalmayı bugüne kadar başaran Türkiye’nin dünyanın geleceği için önemini, önce Batı dünyası görmelidir.
Kürt kökenli vatandaşlardan aldığı oylarla Meclis’e giren Demokratik Toplum Partisi hâlâ kendisine bir “yol” bulamadı.Yasal bir siyasi partinin, yasa dışı bir örgütün sözcüsü olması kabul edilemeyeceğine göre bu yol kapalıdır. DTP içinde bu yolu benimsemiş olanlar olabilir, onların da yasal platformda siyaset yapması mümkün değildir. Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik askeri operasyonlar DTP’yi bir kez daha zora soktu.Kamuoyu gözünde bu partinin genel başkanının askerlik görevini yapmamak için sahte sağlık raporu almış olmasının da açıklanabilir bir yanı yoktur. En azından böyle bir “açığı” bulunan bir kişinin önemli bir siyasi partinin başına getirilmesinin de açıklanması zordur.***DTP kendisini “sol” ve “demokrat” olarak nitelemesine rağmen, çeşitli olaylarda aldığı tavırlar bu partinin güncel politikalarının “milliyetçi” temelde şekillendiğini gösteriyor. Sadece tek bir konuya odaklanmış bir siyasi partinin, o konu ne kadar önemli olursa olsun, “ülke partisi” niteliği taşıması zordur. O konu da “etnik” nitelikli olduğundan, DTP kaçınılmaz olarak “Kürt milliyetçiliği” çevresinde patinaj yapıyor.Güneydoğu’da, esas olarak Kuzey Irak’taki Barzani ve Talabani siyasetlerine yakın “duran” ve PKK’ya karşı açık tavır alan siyasi oluşumlar da bulunuyor. Ancak bunlar DTP gibi geniş bir kitle tabanına sahip değil.***DTP’nin kendisine bir “yol” bulamaması halinde ilk sonucunun ne olacağı 22 Temmuz’da ortaya çıktı. AKP Güneydoğu’da oy oranını beklenmedik ölçüde artırdı. Bu da önümüzdeki yıl yapılacak olan yerel seçimlerde DTP’nin elindeki yerel yönetimlerin önemli bir bölümünün AKP’ye geçmesi olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.DTP kendinden beklenen işlevi yerine getiremez ve yerel yönetimlerdeki ağırlığını AKP’ye kaptırırsa, Meclis’te grubu olmasına rağmen “marjinal” bir parti durumuna düşecektir.DTP’den beklenen açıktır. Bu parti bütün gücü ve imkânlarıyla PKK’nın silah bırakması için uğraşmak dışında hangi “yol”u benimserse benimsesin siyasi bir ağırlığı ve halk gözünde bir ciddiyeti kalmayacaktır.Kuzey Irak operasyonlarının “askeri” bir çıkış yolu bulunmadığını herkese göstermiş olması gerekir. DTP’nin de bunu açık olarak gördüğünü göstermesi ve gereklerini yapması hâlâ bekleniyor.
Hükümetin birkaç hafta içinde Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi değişikliğini ele alacağı açıklandı. Nihayet, bu kadar basit ama maliyeti yüksek bir meseleyle ilgilenmeyi düşündüler.TCK’nın 301’inci maddesi bilindiği gibi “Türklüğe hakaret” maddesi. Hem de öyle bir madde ki, her türlü eleştiri bu madde kapsamına sokulabilir, insanlar hapse atılabilir. Maddeye göre, örneğin bu bayram sonrasında trafik kazalarının sayısına, ölü ve yaralı sayısına bakıp “Türklere otomobil kullanmak yasaklansın” diyecek olan birisi de “Türklüğe hakaret”ten mahkûm edilebilir.*** Bu madde, bazılarının sandığının ya da göstermeye çalıştığının aksine, yoğun biçimde uygulanmış, insanlar mahkûm edilmiştir. Halen bu maddeden yargılanan onlarca yazar ve gazeteci vardır.Yaklaşık üç yıl kadar önce 301’inci madde ciddi olarak gündeme geldi. AKP hükümeti ya da Başbakan ile dönemin Adalet Bakanı, maddenin “gevşek” uygulanmasıyla sorunun çözüleceği gibi “alaturka” bir görüşü savundular ve hiçbir şey yapmadılar.Sonuçta Türkiye, yine insanların yazıları ya da eleştirileri dolayısıyla yargılandığı, hapse atıldığı, tehdit altında olduğu, demokrasi karnesini bir türlü düzeltememiş “geri” bir ülke olarak görülmeye devam etti. Öyle ki Batı’nın en önemli siyasi liderleri bile bu “301”i öğrendi ve konuştu. *** 301’inci madde düzeltildiği zaman elbette bundan rahatsız olacak bir kesim de sesini yükseltecektir.CHP ve MHP sözcüleri bu maddenin değişmesine karşı olduklarını daha önce defalarca açıklamışlardır. Düşünenlerin ve yazanların tehdit altında olması, basın özgürlüğünde eksiklikler bulunması bunların derdi değildir. Türkiye’nin ileri demokrasi standartlarına ulaşması da bunların derdi değildir, hatta bunlar için demokrasi her zaman bir tehlikedir. Düşünce özgürlüğünden, basın özgürlüğünden korkanlar her zaman olmuştur, olacaktır.Bu madde değişikliği Meclis’e geldiğinde CHP de bir kez daha sınav verecektir. Baykal yönetiminin CHP’yi MHP’nin taklidi politikalarla ayakta tutma çabalarının bu partiye yaramadığı son seçimde de görüldü. Belki 301’inci madde bu partinin de tekrar sosyal-demokrat ya da en azından demokrat politikalara dönüşü için bir vesile olur.
Hedef “dağdakilerin indirilmesi” olarak konuluyor. Bu hedef eksiktir.Olması gereken, “dağdakilerin indirilmesi ve bir daha kimsenin dağa çıkmayacağı koşulların hazırlanması”dır.Kuzey Irak’taki PKK üslerine yönelik askeri operasyonların başarı haberleri geldikçe bazı çevreler “daha çok vuralım, bu işi bitirelim” havası içinde konuşuyor.Kuzey Irak dağlarındaki üç bin, dört bin, beş bin PKK üyesinin yok edilmesiyle terörün kaynaklarının yok edileceğini zannedenler, ne yazık ki hâlâ var. Bunlar aşağıdaki koşullar değişmediği sürece bir süre sonra yok edilenlerin yerini üç bin, dört bin, beş bin başka gencin alabileceğini görmüyor.***“Dağdakilerin indirilmesi” hedefi konuşulduğunda da “pişmanlık yasası” olarak bilinen yasanın canlandırılmasından ya da yenilenmesinden affa kadar birçok çözüm önerisi de gündeme geliyor.Bu önerilerin konuşulmasında asıl önemli olan, Türkiye’nin, kanın durmasını sağlamak için “son” fedakârlıklara hazır olduğunu göstermesidir. “Fedakârlık” affa kadar giden bir süreç olmak zorunda da değildir. Burada önemli olan, dağdaki gençlerin bundan sonra Türkiye’nin “eski” Türkiye olmayacağına inanmalarıdır.Sorun üç beş kişinin dağdan inip eski arkadaşları hakkında bilgi vermesi de değildir. Bu her zaman olur ve oluyor. Asıl hedef, dağdan inen herkesin, hukuk devletin güvencesi altında olacağına, indiği andan itibaren kendisine ve ailesine karşı herhangi bir “intikamcı” amaçla yaklaşılmayacağına inandırılmasıdır.Şu anda bu inancın sağlanmasına yönelik en önemli unsurun, DTP’lilere yönelik polisiye ve adli icraatlar olduğu da belli. Dağdaki insan, aşağıda, “ovada” yasal platformda siyaset yapanların karşılaştığı sorunları gördüğü zaman inmeyi aklına getirmez.Burada DTP’nin ve DTP’lilerin yanlışlarını, yanlış konuşmalarını gerekçe göstermenin, “devlet hukukun gereğini yapar” gibi büyük sözleri tekrar etmenin fazla bir anlamı yok. DTP’lilerin yanlışlarını önemsiz ve anlamsız kılacak olan da yine Türkiye’nin ana politikalarında gösterdiği kararlılık olacaktır.***Şu anda en açık şekilde sorulması ve cevabı da önyargısız bir şekilde aranması gereken soru, “dağdakiler nasıl iner” sorusudur. Bu soruyu sormadıkça ve en açık cevapları aramadıkça dağdakiler orada kalacaklardır.Kuzey Irak dağlarındaki temizliğin arkasının gelebilmesinin ve bu askeri başarının kalıcı olmasının şartı, bizim dağlarımızın boşalmasıdır.
Türkiye’nin terörün sona ermesi amacıyla Kuzey Irak’taki PKK üslerine yaptığı askeri operasyonları dünya anlayışla karşılıyor. Bunun en önemli nedeni operasyonlarda sadece PKK üslerinin hedef alınması, çevredeki sivillerin zarar görmemesi için büyük dikkat gösterilmesidir. Operasyonların şekli, dünyadaki başka kuşkuları da giderecek niteliktedir. Bu kuşku bilindiği gibi Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik “hasmane” bir tutum almasına ilişkindir.Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi PKK terörü konusundaki mütereddit tavrını hâlâ sürdürüyor. Bunun nedenlerinden biri iç politika, yani bölgedeki iktidar mücadeleleridir.Barzani ile Talabani arasındaki mücadele, Amerikan işgaliyle birlikte tam olarak durmuş gibi görünse de iki tarafın da kendi örgütlerini koruduğu biliniyor. Bu gizli rekabet, sadece Kuzey Irak’ta değil Türkiye’deki Kürt nüfusa ilişkin bir etkinlik mücadelesi olarak da sürüyor. Türkiye’de Barzani ve Talabani ile belli bağları bulunan siyasi yapılar sürekli olarak PKK’yı silah bırakmaya çağırıyor. Buna karşılık Kuzey Irak’takiler kendilerine “Türkiye Kürtlerini harcadılar” denilmemesi için uğraşıyor.*** Kuzey Irak’taki siyasi gelişmeler ne olursa olsun, yani orta vadede bağımsız bir Kürt devleti kurulsun ya da bugünkü federatif yapı devam etsin, bu bölgenin en yaşamsal bağları hep Türkiye ile olacaktır.Iraklı Sünni ve Şii Araplar için Kürtler işgalci Amerika ile işbirliği yapmış “hainler”dir. Bu da zaman zaman Kuzey Irak’ta düzenlenen sabotaj ve saldırılarla hatırlatılıyor.Kuzey Irak Kürt yönetimi ABD dışında İsrail ile de iyi ilişkiler içinde bulunmakla kendi güvenliğini ve barışçı gelişmesini tam olarak güvence altına alamayacağını görmüş olmalıdır.Kürt yönetimi, Türkiye ile ilişkilerin daha fazla gerilmesi halinde, sorunlara askeri yöntemlerle çözüm aranmaya başlanırsa hiçbir şansları olmayacağını son operasyonlarla görmüş olmalıdır.*** Türkiye’de Kuzey Irak’taki Kürt liderlere ilişkin tepkileri giderecek olanlar yine Barzani ve Talabani’nin kendisidir.Kuzey Irak Kürt yönetimi, Türkiye’nin PKK terörüne yönelik askeri operasyonlarına dünyanın açık ya da sessiz onay vermesini de iyi değerlendirmelidir.Bölgenin liderleri, Kuzey Irak’ın kendi geleceği için, şu andaki iç politika dengelerinin yarattığı kirliliğin temizlenmesi konusunda daha hızlı ve kararlı olmak durumundadır. Çünkü PKK terörü meselesinde Türkiye herhangi bir taviz vermeyecektir.
Öğrencileri bilge K’ya şöyle bir soru sordu:“Şeref nedir?” Bilge K. biraz düşündü, sonra konuştu:* “Şeref, varlığı, mevcut olmadığı takdirde akla gelen şeylerdendir. Bu yüzden varlığını tespit etmek her zaman kolay değildir. Ama yokluğu çok kolay görülüp hissedilir.” Öğrenciler sordu: “Şerefin varlığını ya da yokluğunu kim görür? İnsanın kendisi mi, yoksa başkaları mı?” Bilge K. cevap verdi:* “Önce kendisi görür. Ayna icat edildiğinden beri, insan aynada sadece kendi yüzünü değil şerefi olup olmadığını da görmektedir. Önce kendisi görür, sonra başkaları.” Öğrencileri sordu:“Dil ile şerefin ilişkisi ne ölçüdedir?” * “Çok büyük ölçüdedir” diye cevap verdi bilge K: “Dil ne kadar fazla kıvrılıp bükülür, çıkarlar için ne kadar yamulabilir, dün söylediği ile bugün söylediği birbirinin ne kadar tersi olursa şeref de o kadar uzakta kalır.” Öğrencileri sordu:“Şerefini kaybetmiş insan ilk bakışta nasıl anlaşılır?” Bilge K. cevap verdi:n “Gözlerinden anlaşılır. Gözleri başkalarına doğru dürüst bakamaz. Dilinin söyledikleri ile gözlerinin söyledikleri uyuşmaz.” Öğrencileri sordu:“Şerefsiz kişi için nasıl bir tanım yapabilirsiniz?” Bilge K. cevap verdi:* “Her şerefsizin tanımı ayrıdır. Bazı şerefsizler babasından, ailesinden, geçmişinden utanır. Bazı şerefsizler bütün hayatlarını küçük çıkarlar üzerine kurar. Bazı şerefsizler kendilerini bütün diğer şerefsizlerden daha üstün zanneder. Bazı şerefsizler de önlerine çıkan her insana şerefsiz diye saldırarak kendi şerefsizliğini gizlemeye çalışır.” Öğrencileri sordu:“Şerefsizlerin en şerefsizi ya da en az şerefsizi var mıdır? Böyle bir sıralama yapılabilir mi?” Bilge K. cevap verdi:* “Hayır. Şerefsiz şerefsizdir. Küçüğü büyüğü, azı çoğu olmaz. Ama şerefsizin toplumdaki rütbesi ne kadar büyükse; bir ağa ise, bir bey ise, zengin ise, şerefsizliğiyle diğer insanlara o kadar daha fazla zarar verebilir.” Öğrenciler başlarını sallarken Bilge K. onların gözlerine bakarak meseleyi anlayıp anlamadıklarını görmek istedi. İçlerinden biri gözlerini kaçırdı.
Avrupa Birliği’nin yeni katılan üyeleriyle birlikte vatandaşları için sınırların kalktığı ülke sayısı 24’e yükseldi. Demokrasiye ve serbest ekonomiye daha üç beş yıl önce adım atmış ülkeler de bizi geçti ve “dünya ülkesi” oldu.Birliğe yeni katılan ülkelerin ekonomileri ve nüfusları bize göre oldukça küçüktür. Bu, onlar için bir avantaj olmuş, onlar da bunu kullanmıştır.Sonuçta burnumuzun dibindeki ülkeler dahil olmak üzere bu 24 ülkenin vatandaşları istedikleri yere ellerini kollarını sallaya sallaya gidecek, istedikleri yerde yerleşip çalışabilecek, “özgür Avrupa vatandaşı” olmanın bütün imkânlarını kullanacaklardır.***Avrupa’nın Türkiye’nin tam üyeliği ile ilgili çekincelerinin başında da bu durum geliyor. Onlar da görüyor ki, eğer serbest dolaşım hakkı Türk vatandaşlarına tanınırsa Avrupa ülkeleri milyonlarca Türk’ün istilasına uğrayacak. Ekmeğini ve hayat mutluluğunu kendi ülkelerinde bulamamış olan milyonlarca kişi yeni umutların peşine takılıp yola koyulacak.***Türk vatandaşları Avrupa ülkelerinde göçmen işçi olarak çalışmaya başladıkları sırada en büyük göçmen işçi topluluklarını İtalyanlar, Yugoslavlar ve diğer Balkan ülkelerinin vatandaşları oluşturuyordu. Yıllar geçtikçe ekmeklerini başka ülkelerde arayan bu insanların sayıları azaldı ama Türklerin sayısı sürekli olarak arttı. İtalyanlar ve Yugoslavya cumhuriyetlerinin vatandaşları ekmeklerini ve mutluluklarını kendi ülkelerinde buldukça geri döndü. Buna karşılık Türkler yakaladıkları her imkânı kullanarak gitmeye devam etti.***Türk vatandaşları dışında ekmeklerini gelişmiş Avrupa ülkelerinde arayanlar, Cezayirli’dir, Faslı’dır, Pakistanlı’dır, Iraklı’dır; az gelişmiş Afrika ülkelerindendir.Avrupa, Türk insanını bu “sınıf”ın içine koyuyor ve sınırların kalkması halinde göçün çok daha büyük boyutlara ulaşmasından korkuyor. Bu korkunun haksız olduğunu iddia etmek, kendimizle ilgili olarak kendimize söylediğimiz ilk ve son yalan değildir.Yalanlarla oluşturulmuş sahte dünyalar içinde kendi kendimizi överek, bütün dünyanın bize düşman olduğunu düşünüp kendimizi rahatlatmakla geçirdiğimiz zamanları onlar başka şekilde değerlendirdi. Sonunda durum 24’e sıfır oldu.
Geçenlerde bir toplantıyı aktaran haberde yer aldı. Elinde mikrofon bulunan ve sert bir konuşma yapan emekli generalin ağzından “satılmış köşeler” diye bir laf çıktı.Gerçi kendisi bu lafı açmadı ama bu satılmış köşeler herhalde gazetelerdeki köşelerdir.Farklı düşünen herkesi “satılmış” olarak gören anlayışın tahlili çok yapıldı. Ama bu “köşeler” sorunu üzerinde biraz durmak gerekiyor.***Halihazırda Türkiye’de yayımlanan gazetelerin sayısı en gelişmiş ülkelere taş çıkartacak, parmak ısırtacak bir düzeye ulaştı. Haber en pahalı mal olduğu için gazete kağıtlarını en ucuza boyama aracı olarak “köşe yazıları” seçildiğinden beri de bu kavga devam ediyor.Köşe yazısı denildiğinde, gazete sayfasının üst sağ ya da sol köşesini kaplayan, çerçeve içine alınmış ve yazarının adı kocaman verilmiş her yazıyı köşe yazısı sanmak gibi bir yanılgımız var.“Köşe yazısı” batı dillerinde “editoryal” denilen bir yazı türüdür ve gazetecilik kavramı içinde yer alır. Bu tür “köşe yazıları”nda siyasetten başlayarak hayatın tüm alanlarına ilişkin olarak bazı düşünceler öne sürülür, yorumlar getirilir.Bizde ise, yukardaki örnekte görüldüğü gibi, en kızılan köşe yazarı türü, Batı tarzı “editoryal” yazanlardır. Bunlar ciddi konularda fikir beyan eder ve bu fikirleri genellikle, başta iktidar (her türlü iktidar) sahipleri olmak üzere her soruna kıraathane sohbeti üslubuyla yaklaşmayı sevenler tarafından tepki görür.Toplumun bugünü ve geleceğiyle ilgili konuları düşünen ve katkı getirmeye çalışan köşe yazarlarının çektiği tepkiler dolayısıyla bir paralel sistem de epeyce süredir gazete köşelerinde yerini bulmuş durumda.Bu tür, aslında lise yaşlarında tutulan hatıra defterlerini doldurmuş bir hassasiyet ve üslubun tekrarı niteliğinde. O yazıları okuyanlar kendilerini BBG evi izler gibi hissediyor. Çünkü bu lise hatıra defteri tarzında esas olan, yazarın kendi hayatına ilişkin bilgi ya da ipuçları vermesi. Bu yazılara yine lise hatıra defteri düzeyinde bir “entelektüel sos” konulur, böylece okura yüksek düzeyde bir yapıt okuduğu duygusu verilmiş olur.Hatıra defteri türünün bir türevi de bir tiyatro oyunu seyredip tiyatro eleştirmeni kesilen, birkaç Hollywood filmi gördükten sonra kendisini sinema uzmanı zanneden köşecilerdir ki, bunlar da olayı yine lise anket defteri düzeyinde tutarak okur çoğaltmaya çalışır.***Lise hatıra defteri ya da anket defteri türü köşeler çoğalınca, doğal olarak tam karşısındaki başka bir tarz ortaya çıktı.“Kodum mu oturturum” tarzı yazı yazan, milliyetçi duyguları aşırı sivrilmiş olan bu türdekiler de herkesi lafla dövmeyi zanaat haline getirmişlerdir. Hatıra defteri köşelerin tam karşısında duruyorlar ve kitle çizgilerini kıraathanelerde atılan heyecanlı nutuklar düzeyine uyduruyorlar.“Satılmış köşeler”den söz eden emekli general herhalde lise hatıra defteri yazılarını ya da sürekli olarak “en milliyetçi benim, herkes vatan haini” diye göğsünü yumruklayan yazıları kastetmiyordur.Emekli generalin “satılmış köşeler” lafını hiç kimse üzerine alınmadığına göre de herkes hayatından memnun demektir. Bu da bütün medyamız için iyi bir durumdur.