Vadesi çoktan dolmuş bir kurum

10 Aralık 2007

Yüksek Öğretim Kurumu’nun başkanının değişmesi dolayısıyla anında iki konu üzerinde durulmaya başlandı. Bunlardan birincisi, yeni atanan başkanın AKP’ye ya da siyasal İslama yakın bir isim olup olmadığı. İkincisi de birinciye bağlı olarak yeni başkanın üniversitede türbana nasıl baktığı.Kuşkusuz yeni YÖK Başkanı’nın kişiliği ve görüşleri önemlidir. Çünkü başına geçtiği kurum halen üniversitede “sıkı düzenin” korunması ve kollanması görevine sahiptir.*** 1980 askeri darbesinden sonra bütün ülkenin sürekli bir sıkı düzen içinde yaşaması gerektiğini düşünen askeri yönetim, üniversiteyi tam denetim altına almak için YÖK’ü kurmuştu.Geçen 25 yıl içinde bütün toplumsal gelişmelere rağmen YÖK üniversiteyi orta öğretim düzeni ve düzeyinde tutma görevini başarıyla yerine getirdi. Üniversitelere sakal bıyık yasağını bile bu kurum getirdi ve öğretim üyelerinin askeri bir disiplin içinde çalışmaları için her şeyi yaptı.Yine o 25 yıl boyunca üniversitelerde çeşitli tasfiye hareketleri de gerçekleşti.Bunların tümü, YÖK’ün kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirdiğinin örnekleridir.*** Ama YÖK de benzeri kurumlar gibi hayatın gelişmeleri karşısında giderek işlevsiz kaldı. Şu anda üniversitelerin kendi başlarına yapabilecekleri işlere müdahale eden, gereksiz bürokrasi yaratan, üniversitelerin sorunlarının çözümüne herhangi bir katkısı bulunmayan bu köhne yapının kendisi için bulduğu tek varoluş işlevi türban konusu olmuştur. Sadece bu konudaki direnişinin bu kurumun varlığı için yeterli olduğunu düşünenler de olabilir, ama bütün işlevi “sıkı düzen” kurulması ve korunması üzerine kurulu olan YÖK’ün türban konusunu ele alış tarzı da tartışılmalıdır.Yetkilerini yasakçılık üzerine değil, üniversite ve bilim özgürlüğü üzerine kullanan bir kurumun türbanla ilgili tavrı çok daha önemlidir.*** YÖK’ün, “yeni başkan” tartışmasının ötesinde tam anlamıyla vadesini doldurmuş ve ortadan kalkması gereken bir kurum olarak görülmesi ve hakkında gerekli işlemlerin yapılması zamanı çoktan geldi de geçiyor.25 yıl boyunca gelip giden iktidar sahiplerinin hiçbiri YÖK konusuyla ilgilenmemiş ya da başlarına dert almamak için sorunu görmezden gelmiştir.Türk biliminin YÖK’ten kurtulmasına karşı çıkacak olanlar sadece bilim özgürlüğünün ve üniversite öğretiminin ne anlama geldiğini bilmeyenlerdir. YÖK’ün vadesi çoktan dolmuştur ve hızla tarihe havale edilmesi şarttır.

Devamını Oku

Seçkin kişi, üstün kişi

8 Aralık 2007

İnsanın “üstünlük” haline varmasının, “bayağı” insan olmaktan çıkıp “seçkin” insan olmasının yolu “akıl”dır.Konfüçyüs, öğrencileriyle ya da kendisinden “akıl” soran yöneticilerle yaptığı konuşmalarda “üstün insan - seçkin insan” tanımları getirir. Seçkin ve üstün olmak için “gerçeği” görmek gerekir:“Sabah erkenden gerçeği görmek ve o günün akşamına ölmek... Bir insan için hiç de kötü bir durum değildir bu...” ***Konfüçyüs, “seçkin insan”nın kaçınması gereken üç şeyi anlatır: “Bana ayıp gelen, bana bayağı gelen, bana tehlikeli gelen üç şey vardır:* Kim ki gençliğinde öğrenmek için kendini yormazsa, onun ihtiyarlığında da öğretecek bir şeyi olmaz.. Bunu ben ayıp sayarım.* Kim ki memleketinden ayrılır ve uzakta bir hükümdarın hizmetinde başarı kazanır, sonradan eski tanıdıklarından birine rastlar ve eski günlerinden edilecek bir söz bulamaz... Bunu bayağılık sayarım.* Kim ki aşağı insanlarla düşüp kalkar ve saygıdeğer insanlara yaklaşmaz... Ben bunu tehlikeli görürüm..” ***Üstün insanı, bayağı kişilerden ayıran üç özellik vardır:“Adamlık onu basit acılardan kurtarır. Bilgelik onu anlamsız kuşkulardan kurtarır. Kararlılık onu gereksiz korkulardan kurtarır.” ***Seçkin insanın kaygıları ve “farklı” utançları vardır. Konfüçyüs şöyle anlatır: “Seçkin insan üç şey için tasalanır: Bir şeyi henüz öğrenmemişse, onu öğrenemediği için tasalanır. Bir şeyi öğrenmiş ama tam benimseyememişse, bunun için tasalanır. Bir şeyi öğrenmiş, benimsemiş ama henüz uygulayamamışsa, bunun için de tasalanır.***Seçkin insan beş çeşit şeyden utanır:Uygun fikri olup da, bunu aktarmak için doğru ifadeyi bulamamışsa utanır. Gereken sözü ve ifadeyi bulup da sözüne uygun davranamamışsa utanır. Bir değerli şeyi elde edip kendi yanlışı yüzünden kaybetmişse utanır. Toprağı, mülkü olup da ona göre halkı olmamasından utanır. Gücü kendisinin gücüne denk olan bir hasmının başarı bakımından kendisini geçmesinden utanır.” ***Konfüçyüs’ün “üstün insan-seçkin insan” tanımlarını dinleyen öğrencileri de kendi görüşlerini söyler.Birinci öğrenci: “Üstün insan önce güven kazanır, ancak ondan sonra emrindekilere iş yükler. Eğer güven olmadan iş yüklerse, emrindekiler bunu zulüm sayar. Üstün insan önce hükümdarının güvenini sağlar, sonra itiraz eder. Eğer güven sağlamadan itiraz ederse hükümdar bunu isyan sayar.” İkinci öğrenci: “Üstün insanın kötülüğü tıpkı Güneş ya da Ay’ın tutulması gibidir. Üstün insan bir hata yaptığı zaman bütün insanlar onu görür. Hatasını düzeltince de, insanlar yeniden başlarını kaldırıp ona bakmaya başlarlar.”

Devamını Oku

Eve dön çağrısı

8 Aralık 2007

Başbakan’ın ağzından çıkan dağdaki PKK’lılara yönelik “ananızın babanızın yanına dönün” sözleri yeni bir hukuki düzenleme konusunu tekrar gündeme getirdi.Bu çağrı kuşkusuz elini kana bulamamış olanlar içindir. Bir terör örgütünde yöneticilik yapmış, insanları öldürmüş, öldürülmeleri için talimat vermiş kişilere dönük olamaz.***PKK’nın “büyüme” döneminde elini silaha sürmemiş, hatta mecburen yataklık yapmış ya da yardımda bulunmuş kişilerle ilgili olarak son derece ağır cezai yaptırımlar uygulanmıştı. Bunlar da bölgede “özel baskı yapılıyor” duygusunu güçlendirmiş ve sonuçta PKK’nın kitle tabanının büyümesini hızlandırmıştı.O günlerde kullanılan mücadele yöntemlerinin bazılarının caydırıcı olmak bir yana, sürekli olarak PKK’nın değirmenine su taşıdığını unutmamak gerekiyor. O yanlışların egemen olduğu dönemi tekrar yaşamamak, terörden bütün ülkenin kurtulması için en temel şartlardan biridir.***Dağdaki ya da ovadaki gençlerin PKK etkisinden kurtulmaları için bugüne kadar çıkarılmış olan “pişmanlık” yasalarının fazla etkili olmadığı biliniyor. Etkisiz olmalarının bir nedeni de yine dönemin koşullarıdır. O gençlerin tekrar devlete güven duyabilmesi ve silahını bırakıp eve dönmesi için manevi koşullar oluşturulmadan çıkarılmış olan bu yasaların etkisiz olması doğaldır. Tekrar benzeri girişimde bulunmanın yine bir işe yaramayacağı iddiaları da o yüzden geçersizdir.Bugünün koşullarındaki en önemli değişiklik terörle bir yere varılamayacağının çok net olarak ortaya çıkmış oluşudur.İkinci önemli gelişme de tabii ki “Kürt varlığı” nın toplum tarafından benimsenmiş olması ve bütün kışkırtmalara rağmen bir “Türk-Kürt savaşı” ortamına yönelmeyi reddeden Türk toplumunun demokratik çözümlere artık korkuyla yaklaşmamasıdır. Bu ülkede “Kürt vardır” gibi basit bir cümle bile insanın yargı önüne çıkmasına ve bölücükle suçlanmasına neden oluyordu. En başta toplum vicdanında ve bilincinde sağlanmış olan gelişmenin anlamını herkes görmeli ve değerlendirmelidir.***Elini kana bulamamış gençlerin dağdan inmesini sağlamak için yeni hukuki düzenlemeler yapılmasından korkmamak; tam tersine, terörün kitle tabanını daraltacak her türlü tedbirin alınmasını desteklemek gerekiyor.Hükümet de terörün artık sona ermesi gerektiğini ve şehit cenazelerinde ağlamak istemeyen toplumun iradesini görmek ve gereğini yapmakla yükümlüdür. Terörü sona erdirecek her şeyi yapmak her siyasi iktidarın birinci görevidir ve toplum onlardan bu cesareti bekliyor.

Devamını Oku

Türbanlı sermaye

6 Aralık 2007

Her siyasi iktidarın ilk merakı kendine bağlı sermaye ya da kendi zenginlerini yaratmaktır. Bu, hem iktidar duygusunun daha iyi yaşanmasını sağlar hem de bir tür geleceğe dönük güvence gibi algılanır. Siyasi iktidarlar böylece kendilerini daha “rahat” hissederler.AKP’nin ikinci hükümet döneminde bu meseleye daha fazla ağırlık verdiğine ilişkin işaretler çoğalıyor.Bir tür “türbanlı sermaye” yaratılıyor. Eşlerinin başları sıkıca kapalı, kendileri ince bıyıklı, toplumsal faaliyetlerde fazla görünmeyen, ama İstanbul dışındaki futbol kulüplerinde yavaş yavaş öne çıkmaya başlayan yeni bir sermaye kesimi varlığını göstermeye başladı.*** Türkiye gerçek anlamda bir liberal ekonomi düzenine sahip değildir.Devlet ya da onun gücünü kullanan siyasi iktidarlar ekonomik hayata kolayca müdahale etme imkânlarına sahiptir. “Devlet müteahhitliği” halen en kolay zenginleşme yolu. Yerel yönetimler de büyük bütçelerle çeşitli yatırımlar yaparken, bu yatırımların doğru olup olmadığının ötesinde, bir tercih sistemi de bütün yapıya hakim olmaya başladı.Her türlü iş alanında, kamunun etkisi bulunan her ekonomik alanda eşi türbanlı, bıyığı uygun ve AKP’ye yakınlık görüntüsü veren iş insanlarına kolaylık sağlandığı herkes tarafından biliniyor, görülüyor.*** Ancak siyasi iktidarların bu konumda oldukları sırada pek göremedikleri bir durum vardır. Siyasi iktidarın ayağı sürçtüğünde, kokuyu ilk olarak kendi yarattığı sermaye alır ve o günün “yükselen değeri”ni aramaya başlar.CHP’nin tek parti döneminde yarattığı sermayenin önemli bir kesimi hızla DP’li olmuş, Özal’ın ANAP iktidarlarında yarattığı yeni zenginler de en hızlı şekilde Demirel’in yanına geçmişlerdir. Bugün AKP’nin, AKP iktidarının en yakınında duran ve bu sayede gelişme sağlayan sermaye de bu kuralın dışında kalamaz. AKP’nin ayağının sürçtüğünü gördüğü ilk anda yeni siyasi iktidar ihtimallerinin arayışına girecektir.Ancak AKP’nin ekonomik hayatla ilişkisinde önceki siyasi iktidarların daha mahcupça yürüttükleri bir icraat da önem kazandı. İktidarın en tepesindekilerin en yakınları hiçbir eleştiriye aldırmadan ticari hayatta yer alıyor. AKP kendisine bağlı yeni zenginler yaratırken kendisine kan bağıyla bağlı zenginler yaratmayı da ağırlıklı bir faaliyet olarak sürdürüyor.Siyasi iktidarlar, en güçlü oldukları dönemde birçok meselede “ben yaptım oldu” tavrına girer. Ama her zaman düşünmeleri gereken de bu siyasi iktidar sahipliğinin sonsuza kadar sürmeyeceğidir.

Devamını Oku

“Büyük abiler” düzeni

6 Aralık 2007

Malatya’daki Hıristiyan misyoner cinayetiyle ilgili olarak ortaya çıkan yeni bilgiler olayın perde arkasının bundan önceki siyasi cinayetlere “benzediğini” gösteriyor.Bu cinayetlerdeki “tetikçi”lerin ilk ifadeleri sürekli olarak “kafam bozuldu” veya “ülkeme yaptığı kötülüklere dayanamadım” gibi cümlelerle başlıyor. Ancak biraz daha derinlemesine araştırma yapıldığı zaman bu genç tetikçilerin radikal milliyetçi çevrelerle bağlantıları, bunların ötesinde de “büyük abi”leri olduğu anlaşılıyor.Ve ne tesadüf ki bu “büyük abi”ler her zaman kıyısından köşesinden bir “devlet bağlantısı” bulunan kişiler.***Abdi İpekçi cinayetinden bu yana bu sistem sürekli olarak benzer unsurlarla ortaya çıkıyor. Abdi İpekçi cinayetinde de tetiği çeken delibozuk, lümpen ama radikal milliyetçi çevrelerle ilişkili gençlerdi.Bu ilişkiler kazıldıkça da bir yerlere ulaşıldı, ama sonra bu bir yerlerden ileriye gidilemedi, araştırmalar hep bir noktada tıkandı.Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili araştırmaları en fazla derinleştiren ve çeteleşmeler üzerine en ciddi yayınları yapan gazeteci Uğur Mumcu havaya uçuruldu. Bu cinayetle ilgili de fazla bir şey öğrenilemedi.Aynı şekilde Çetin Emeç, Hiram Abas, Bahriye Üçok, Hamid Fendoğlu, Muammer Soysal, Ahmet Taner Kışlalı cinayetleriyle ilgili soruşturma ve araştırmalar da hep çıkmaz noktalarda durdu.Son dönemde ülkemizi sarsan Trabzon’da rahip Santoro, İstanbul’da gazeteci Hrant Dink ve Malatya’daki misyoner cinayetlerinde belli ilerlemeler sağlandı. Ve bu üç cinayetin arka perdesinde yine birbirine benzer bir “büyük abi”ler sistemi görünmeye başlandı.***Siyasi cinayetler Türkiye’nin en büyük ayıplarından biridir. Ne yazık ki bu ayıplarla uzun süredir yaşadık. Ama artık bu ayıpları, bu kâbusu üzerimizden atmak zorundayız. Bunun için de devletin bütün sorumlu kurumlarının aynı hassasiyetle bu olayların tümüyle sona erdirilmesi kararını alması ve gereğini yapması şarttır.Eğer devlet ve onun gücünü kullanan hükümet bu kararı verir ve her şeyin üzerine, hatta yıllar öncesinin olayları üzerine kararlılıkla giderse bütün bu cinayetler çözülür ve “büyük abiler” düzeni dağıtılır.Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu güce, bu bilince sahip olduğuna ve bunu bütün “büyük abiler”e göstereceğine inanmalıyız.

Devamını Oku

Türbanlı patlaması

4 Aralık 2007

Türbanla ilgili söylenmedik pek az şey kaldı. Ama türbana taban tabana zıt iki bakış arasında herhangi bir uzlaşma sağlamak mümkün olmadı. Böyle bir uzlaşmayı kısa dönemde beklemek de hayaldir.Konda araştırma şirketinin yaptığı ve ilk bölümü dün Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan araştırmanın sonuçları türban meselesinin toplumun bir kesimi tarafından algılanma ve kullanılma tarzının niteliğini tartışılmaz bir şekilde anlatıyor.Dört yıl önceye göre türban kullanan kadınların sayısının dört kat artması, 500 binden 2 milyona çıkmasının anlamı üzerinde düşünmek gerek.Bu “patlama”nın esas alanının ortaokul, lise ve üniversite mezunları olması meselenin bir kimlik savaşı olduğunu da gösteriyor. Ortaokul mezunu 100 kadından 22’si, lise mezunu 100 kadından 17’si, üniversite mezunu 100 kadından 12’si türban (baş örtüsü değil) kullanıyorsa ve bu sayı dört yılda dört kat artmışsa, savaşın ilk aşamasının geçmişe doğru bakanlar, kimliklerini geçmişte ve dinde arayanlar tarafından kazanıldığını gösteriyor.***Geçen dört yılda türban meselesi çok yoğun şekilde tartışıldı hem de her boyutuyla tartışıldı, ama sonuçta 18 yaşından büyük türbanlı kadın sayısı 500 binden 2 milyona çıktı.Böyle bir artışın, türbanın bir siyasi mücadele aracı ve kimlik simgesi olarak bilindiği bir ortamda gerçekleşmesi, konunun yanlış tartışıldığının da kanıtıdır.Tabii ki bu “patlama”nın gerçekleşmesinde AKP gibi türban konusunda tavrı belli olan bir partinin önemli bir çoğunlukla iktidar olması da ciddi bir etken olarak görülmelidir.Orta ve üst orta gelir gruplarında da türban patlaması gerçekleşmesi meselenin çözümünde ekonominin asıl unsur olamayacağını göstermektedir. Bu patlama aynı zamanda türban taraftarı kesimin üniversitelerde ve kamuda “türbanın” özgürlüğe ulaşacağına inandığını da gösteriyor.Burada Cumhuriyetin en tepedeki üç koltuğundan ikisinde oturan siyasilerin eşlerinin başlarının sıkı sıkıya kapalı olmasının etkisi de vardır. Eşleri türbanlı siyasiler, bu makamlara gelmek için eşlerinin başlarını açtırmadıklarına göre er ya da geç “türbana özgürlük” meselesini çözeceklerdir.Bu araştırma bir dört yıl sonra tekrarlandığında ortaya çıkacak sonucu tahmin etmek güç değil.

Devamını Oku

Kilitlendi

3 Aralık 2007

Son seçimde seçmenin AKP’ye oy vermesindeki en önemli neden “ekonomik beklenti” olarak ortaya çıkmıştı. Erdoğan hükümetlerinin ilkinde, geçen dönemin ekonomik politikalarının sıkı bir şekilde uygulanmasıyla enflasyon düştü, ekonominin bazı sektörlerinde canlanma sağlandı. Dolayısıyla seçmen, en önemli sorun olarak gördüğü işsizliğin çözümü yolunda ciddi beklenti içine girdi.Erdoğan’ın ikinci başbakanlık döneminin ilk 4 aylık dönemi bu kez ciddi bir hareketsizlikle geçiyor. Hükümetin ve devletin tepesinin teröre “takılmış” olmasının bu kilitlenmede önemli etken olduğu söylenebilir.Diğer yandan, cumhurbaşkanı seçiminde Erdoğan’ın gönlünden geçen sonuçlara ulaşılamamış olmasının Başbakan’ın performansını etkilediğine ilişkin görüşler de öne sürülüyor.*** Hükümetin hareketsizliğine ve “kilitlenmiş” görüntüsüne rağmen ona oy veren seçmenin umutlu bekleyişinde fazla bir değişiklik olmadığı, tam tersine o kitlenin biraz daha büyüdüğü çeşitli araştırmalardan anlaşılıyor.Seçimle birlikte hızla başlatılmış olan yeni anayasa çalışmasında da Başbakan frene basmış durumda. Bunun nedeni, anayasa çalışması başlatılmadan önce hükümetin ve partinin tepesinde ne yapılması gerektiğine ilişkin net bir vizyon olmamasıdır.Ankara’nın ekonomi alanındaki görüntüsü de tümüyle “durgunluk hali”dir. Ekonomi dünyasından yükselen sesler de ne kadar yumuşak ve özenli çıkıyor olursa olsun bu duruma dikkati çekiyor.*** 2002-2007 döneminde reform niteliğinde birçok çalışmaya heyecanla girişen AKP’nin tepesindeki heyecan eksikliğini birçok nedene bağlamak mümkün. Ama AKP’deki kadro eksikliğinin ve “her şeyin Başbakan’ın kararını beklemesi”nin de bu durumun önemli bir nedeni olduğu anlaşılıyor.Terör şu andaki en önemli sorun olabilir ve bu konunun çözümü için hükümetin gösterdiği çabalar da destek bulabilir. Ama bu, diğer bütün meselelerin buzdolabına kaldırılmasını gerektirmez.AKP hükümeti bu kilitlenme görüntüsünü hızla üzerinden atamaz ve geniş kitlenin somut beklentileriyle ilgili gelişmeler sağlayamazsa o büyük oy yığınının belki yavaş yavaş belki de hızla eridiğini görecektir.Bizim topraklarımız “tek seçici” ve “tek karar verici” sistemlerinin yeşermesine uygun altyapıya sahiptir; ama bugünün dünyasında bunun adı asla demokrasi değildir.

Devamını Oku

İnsanın yedi hali

1 Aralık 2007

Bir: Tereyağı hali.Uçma makinesini tamamlayan mucit, havalanma deneyini izlemeleri için bir yığın kişiyi çağırdı.Beklenen an geldi. Son kontroller yapıldı. Mucit araca binip motoru çalıştırdı. Bir gümbürtü koptu. Makine üstünde durduğu rampayı parçaladı. Toz duman içinde toprağa gömülüp gözden kayboldu. Mucit ise son anda canını kurtarmayı başardı.“Gördünüz işte” dedi kendine gelince. “Ayrıntılarımın sağlamlığını kanıtlamış bulunuyorum.” Yerle bir olmuş tuğlalara bakarak, “Elbette bazı hatalar var” diye ekledi. “Ama bunlar sadece temelde ve esasta.” Bu güvence üzerine herkes yeni bir makinenin yapımına para yatırmak için seferber oldu.İki: Filozof hali.Aptalın eşeğini dövdüğünü gören filozof araya girdi:“Kendine gel oğlum, kendine gel... Şiddete başvuranlar eninde sonunda şiddetle karşılık görür.” “Ben de bu eşeğe bunu öğretmeye çalışıyorum” dedi aptal, dayağa ara vermeden. “Çifteledi beni lanet hayvan!” Filozof uzaklaşırken “aptalların felsefesi bizimkinden daha derin ve gerçekçi olamaz kuşkusuz” diye düşünüyordu. “Sadece bunu dile getiriş biçimleri daha etkileyici.” Üç: Kurnaz hali.Delikten çıkmak üzere olan fare, dışarda bekleyen kediyi görünce tekrar yuvaya girdi. “Bitişikte bir mısır ambarı var” dedi öbür farelerden birine. “Yalnız gidecektim ama, bu ziyafeti saygıdeğer bir büyüğümle paylaşmak isterdim.” “Harika!” dedi öbürü. “Geliyorum, önden gidip yolu göster.” “Önden mi?” diye bir feryat kopardı beriki. “Daha neler! Nasıl gidebilirim sizin gibi yüce bir farenin önünde? Siz önden buyurun efendim.” Pohpohlanmaktan hoşlanan öbürü öne geçti. Kedi onu kapıp uzaklaşınca, bizimki sağ salim çıktı dışarı.Dört: Mutlu etme hali.Adam bir kartal yakalamış, kanatlarını kırptıktan sonra tavuklarla birlikte kümese kapatmıştı. Alışık olmadığı bu durum kartalı derinden etkileyip bunalıma sürüklemişti.“Aslında mutlu olman gerekir” dedi adam. “Kartalken sıradan biriydin. Ama yaşlı bir horoz olarak eşin benzerin yok yeryüzünde.” Beş: Mutlu hali.Ölümcül biçimde yaralanan kartal, bedenine saplanan okun sapında kendi tüylerinden birini görünce çok rahatladı.“Neyse” diye inledi. “Bu işte başka bir kartalın parmağı olsaydı, kendimi gerçekten çok kötü hissederdim.” Altı: ‘Hak’lı hali.Ormanda dolaşırken ayağına diken batan bir aslan, rastladığı çobandan bunu çıkartmasını istedi. Çoban istediğini yaptı. Az önce başka bir çobanla karnını doyurmuş olan aslan, onun kılına bile dokunmadan uzaklaştı.Uzun zaman sonra aynı çoban, haksız bir cezaya uğrayıp arenada aslanlara atıldı. Aslanlar onu yemek üzereyken, içlerinden birinin şöyle dediği duyuldu:“Durun! Bu benim ayağımdaki dikeni çıkaran adam.” Ötekiler bu özel ilişkiye saygı gösterip kenara çekildi. Hak sahibi de çobanını tek başına yedi.Yedi: Gururlu hali.Finoyu gören Aslan deliler gibi gülmeye başladı. Bir yandan da, “bu kadar küçük hayvan mı olur” diye söyleniyordu.“Küçük olabilirim efendim” dedi fino gururla. “Ama dikkatinizi çekerim ki, sapına kadar köpeğim ben!” (Hikâyeler Ambrose Bierce’in Karanlığın Kahkahası adlı kitabından alınmıştır.)

Devamını Oku