Haberin Devamı
Eskiden “mübalağa etmek” denirdi, şimdi “abartmak” diyoruz. Toplum olarak kendimizi en fazla içinde bulduğumuz hallerden biridir. Sevincimizi de abartırız, üzüntümüzü de. Önemli olanla az önemli olanı birbirine karıştırırız çünkü her durumda ya yukarı ya da aşağı doğru abartmaya “ihtiyacımız” vardır.
Sevincimizi abarttığımız zaman, hayatın başka alanlarından kaynaklanan ezikliklerimizi de unuturuz.
Abartma ihtiyacımızı gidermek için en büyük imkânı da futbolda bulduk.
Bir maç kazanırız, “Avrupa’dayız” deriz, “Avrupa Avrupa duy sesimizi” deriz.
Bir maç kazanırız, dünya savaşı kazanmış gibi kasılırız. Çılgın Türk olduğumuzu futbol topunun etrafında hissetmeye çalışırız, hayatın başka gerçeklerinden böylece uzaklaşırız.
Türk Milli Futbol Takımı önceki gece Bosna-Hersek Takımını 1-0 yendi ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine katılma hakkı kazandı.
Bu cümledeki bütün kelimeleri tekrar okuyalım. Futbolla yatıp kalkan bir ülkeyiz ama henüz bağımsız olmuş ve ağır bir savaşın acılarını daha tam olarak atamamış küçük ve fakir bir ülkeyi yenmişiz, deliler gibi seviniyoruz. Bu galibiyetle finallere katılma hakkını güç bela kazandık, onu da hemen unutuyoruz.
Milli Futbol Takımımız 2002 Dünya Futbol Şampiyonası’nda Dünya Üçüncüsü olmuştu, o başarının yanında önceki gece kazandığımız “finallere katılma” başarısının çok daha az önemli olduğunu aklımıza bile getirmiyoruz, çünkü bizim için 2002 çok uzakta kalmıştır.
Alt tarafı futbol ve futbolda kazanılmış bir başarı var. Bunu büyük bir savaştan galip çıkmışız kılığına sokuyoruz, ekranlar, gazeteler, sokaklar en “milli” bağırışlarla inliyor.
Bu “milli heyecan” arasında örneğin bir şey aklımıza gelmiyor. Dünyanın pek çok ülkesinde milli takım oyuncularına parasal ödeme yapılmıyor, ancak baştan konulmuş bazı hedeflere ulaşıldığı zaman “hediyeler” veriliyor.
Biz öğreniyoruz ki, futbolcularımıza verilecek primlere karar verenler bunu her an artırabiliyor ve son galibiyetle birlikte bu primler ciddi rakamlara ulaştı.
Televizyon ekranlarında en büyük savaşı kazanmış edasıyla konuşanların aldıkları ücretleri ve milli takım finallere kaldığı için alınacak primleri öğrenince de bu “milli heyecan”ın maddi tarafının büyüklüğü de fazlasıyla dikkati çekiyor.
Ne olursa olsun, biz abartmayı severiz, böylece hayattaki başarısızlıklarımızı unutur, ezikliklerimizi kafamızdan atar, kendimize bambaşka bir dünya kurarız. Kurduğumuz bu dünyanın içinde gerçekte ne olduğuna da fazla aldırmayız. Biz böyleyiz, her şeyi abartırız.

