Hepsi Meclis’e gelmeli

20 Haziran 2011

12 Haziran’da üç siyasi partinin; CHP, MHP, BDP’nin desteğiyle seçilen ve tutuklu bulunan milletvekillerinin birinin durumuna YSK, diğerlerinin durumuna ise mahkemeler karar verecek.Bu meseleyi yine karmaşık bir “hukuki” tartışma düzeyinde ele almak isteyecekler olabilir. Ama mesele hukuki değil siyasidir.Bütün bu kişiler, halkın bilerek verdiği oylarla Meclis’te yer almaya hak kazanmışlardır.***Üç partiden gelen bu milletvekillerinin bir kısmı KCK-PKK davaları tutukluları, bir kısmı da Ergenekon ve darbeye teşebbüs, darbe ortamı hazırlama davaları sanıklarıdır.Yaygın bölünmüşlük dolayısıyla, bazı kimselerin içinden, mahkemelerin KCK-PKK’lılara yol vermesi Ergenekonculara yol vermemesi geçiyor olabilir. Tabii diğer bazı kimseler de tam tersini diliyor, bekliyordur.Ancak işin doğrusu, bu milletvekillerinin tümünün Meclis’e gelmeleridir. Söz konusu kişilerin aday olmasında yasal bir sakınca yoktur ve onlar kendilerini bilen, tanıyan vatandaşların verdiği oylarla seçilmişlerdir.Bu aşamada “yargı”nın yine çok tartışmalı yasa maddeleri üzerinden devreye girmesi, siyasete, siyasi iradeye müdahale anlamına gelir. Karmaşık hukuki tartışmalara girmek ve yasaları “vatandaş” ve “halk iradesi” aleyhine yorumlama girişimleri, sadece 12 Haziran seçimiyle ilgili gereksiz tartışmalara yol açar.Şu anda tutuklu bulunan bütün milletvekilleri “temsil” niteliğine sahip olduklarına göre, “hukuki” yorumları zorlamak ya da bu milletvekilleri arasında farklı uygulamalara gidilmesine yol açmak da ciddi bir yanlış olur.***Bu Meclis, 12 Haziran seçim sonuçları dolayısıyla toplumu temsil niteliği en yüksek Meclis olma niteliğini kazanmıştır.Toplumun bir kesiminde direnen “ulusalcı damar”ı temsil edenlerin de Kürt siyasetinin radikal kesimlerinin de bu Meclis’te temsil edilmeleri siyasetin “merkez”de yapılmasını sağlayacak, siyasete dışarıdan müdahale ya da şiddet kullanma alanlarını daraltacaktır.Yargı, yargının bu meselede karar verecek mensupları bu açıdan bakmak ve ülkede yeni sıkıntılar yaratmak yerine, siyasetin tümüyle merkeze çekilmesini sağlayacak kararları almakla yükümlüdür.12 Haziran’da ortaya çıkan halk iradesi ve yeni anayasa yapacak bu Meclis üzerine herhangi bir gölge düşmemelidir.

Devamını Oku

Bir mezar daha var

19 Haziran 2011

Bu köşede dün, medyanın Türk toplumundaki değişime uyum sağlamakta geciktiğini anlatmaya çalıştık.“Devletçi” gelenekten kopamayan medyanın önemli bir kesimi, toplumu “bizimkiler - düşmanlar” ayrımı üzerinden görmekle gazeteciliğin temel görevlerini ihmal etmiştir, çarpık bir habercilikle okurları, toplumu yanıltmıştır.Toplumu, dünyayı doğru okumak ve doğru anlatmak yerine, gazetecilik işleviyle çelişen faaliyetlerde bulunulmuş olmasının toplumu da medyadan ciddi şekilde soğuttuğu ortadadır.***Anlatmaya çalıştığımız durumun çok çarpıcı bir örneği dünkü Hürriyet Gazetesi’nin Pazar ekinin birinci sayfasındaki fotoğrafta yedi sütun üzerinden sergilendi.Fotoğrafta, Hürriyet’in bir önceki yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, Ahmet Kaya’nın Paris’teki mezarı başında özür dilerken görünüyordu.Ahmet Kaya olayı, gazetecilik gibi sunulmuş bir yargısız infaz olayı, bir insanın ölüme gönderilmesi faaliyetidir.Ertuğrul Özkök bu icraatından dolayı Ahmet Kaya’dan özür dilerken, gazeteciliği yerle bir etmiş anlayışının da finalini yapmış oluyor.Ertuğrul Özkök’ün bu fotoğrafı çektirir, o duygulu yazıyı yazarken “samimi” olduğunu düşünüyoruz. Böyle ciddi bir olay, bir şov, gösteri, öz-tatmin konusu olamaz; herhalde değildir.Özkök işlediği gazetecilik suçu için özür dilerken samimidir. Hürriyet gibi gelenekleri olan bir gazeteyi yönetenler de kuşkusuz bu olayın samimiyetine ve önemine inanmışlardır ki, fotoğraf yedi sütun üzerinden yayınlanmıştır.***Yanlış yapan herkese “evine git” diyen bir mesleğin içindeyiz, Ertuğrul da yıllardır bu mesleğin içinde. Böyle samimiyet göstererek, işlediği gazetecilik suçunu herkesin duyabileceği şekilde itiraf ettiğine göre onun da eve gitmesi gerekir. Suç gazetecilik suçudur, bu suçu işleyenin mesleğe devam etme hakkı yoktur. Ertuğrul Özkök de gereğini yerine getirerek, bir dönemin hastalıklı gazetecilik anlayışının tümüyle gömülmesine büyük katkıda bulunacaktır.***Ertuğrul Özkök’e gazetecilik adına teşekkür ederken bir noktayı daha hatırlatmak gerekiyor. Hrant Dink cinayetinden sonra, cinayetin “milliyetçi arkadaş grubu”nun icraatı olduğunu ve bu gençlerle “empati” kurulması gerektiğini yazmıştı.O yazı da okurları ağır şekilde yanılttığı için gazetecilik suçu kapsamındadır. Dink cinayetinin son derece örgütlü bir siyasi cinayet olduğu ortaya çıkmıştır. Ertuğrul İstanbul’a döndüğünde Hrant’ın mezarına da uğrar, ondan da özür dilerse giderayak, “empati” olmasa da “sempati” toplayabilir...Gazeteciliğin ne olmadığının, gazetecilik suçlarının toplumda yarattığı tahribatın göz önüne serilmesi ve insanın niteliğini yükselten mesleklerin başında gelen gazeteciliğin tekrar bu asli niteliğini kazanabilmesi için tartışmaya, uğraşmaya devam etmeliyiz.

Devamını Oku

Değişim ve medya

18 Haziran 2011

Değişimden, Türk toplumunun değişim ihtiyacından ve talebinden bahseden dördüncü kuvvetin “değişimin” neresinde olduğunun üzerinde durmanın zamanı geldi, geçiyor.Bugün Türk toplumundaki derin bölünmeden şikâyet ediyorsak, medyanın derin bölünme sürecinin neresinde durduğunu da iyice düşünmek, tartışmak zorundayız.Büyük siyasi ve toplumsal olaylar bütün kurumları sınava sokar. Yakın geçmişe baktığımızda, örneğin post-modern darbe adını bizzat icra edenlerin taktıkları olayda medyanın ana refleksinin “devletçi” olduğu bütün ayrıntılarıyla kanıtlandı. Medyanın içinde yer alan her kurumun bir “ana eğilimi”, toplumun içindeki kimi duyarlılıkları daha çok öne çıkaran bir “duruş”u vardır. O “ana eğilim”, diğer “eğilimleri” düşman, vatan haini olarak görme ve gösterme eğilimine girdiğindeyse bugün yakınılan bölünme “tehlike”si de baş göstermiş demektir.***“Köşe yazısı” denilen yazılara ayrılan alanın, o alanın tepesinde fotoğrafı olan şahsın tapulu malı olmadığını; kendi ruh ve duygu âlemindeki titreşimleri aktaracağı bir alan olmadığını gazetecilik okullarında öğretmeye çalışıyorlar.“Köşe yazısı” alanı, olayların ve fikirlerin değerlendirilmesinde farklı ve yeni bakış açıları kazandırma, toplumsal gelişmeleri tahlil ederek okurun zihinsel dünyasına boyut getirme çalışmalarına ayrılmış olan alandır. O “alan”ı temennileri destekleyecek temelsiz tahlillerle doldurmaksa, okura yapılacak en büyük kötülüktür. Bunun en ağır örnekleri 12 Haziran seçimi öncesinde bol bol görüldü. CHP’nin yüzde 30’u aşacağı ve iktidarı zorlayacağı yönündeki yazılar, okurlarını da belli bir beklenti içine soktu. Türkçesi, görevini kötüye kullananlar okurunu yanılttı.***“Taraftarlık” ya da “karşıtlık” tavrı, gerçeği aktarma, farklı bakış açıları geliştirme çabalarından her zaman daha çok alkış alır. Buradaki âdeta karşılıklı “uyuşturma” etkileşimi, köşe yazarını daha fazla taraf ve daha sert olmaya, okuru da daha sert yazı ve yorum beklemeye yönlendirir.Türkiye’de bölünmenin medyaya yansıması ya da medyanın bölünmeye katkısı bu şekilde yaşandı.CHP iktidara geldi geliyor havası yaratanların 13 Haziran günü hiçbir şey olmamış gibi devam edip gitmeleri de çok doğaldır, çünkü okurlar “bizi yanılttın” demiyor.Türk medyası, değişen, değişim isteyen Türk toplumuyla tekrar doğru bir ilişki kurmak için önce yakın geçmişini kendi içinde değerlendirmek durumundadır. Değerlendirmeye 28 Şubat’taki tutumlar da dâhildir, “sızdırma habercilik” tartışması da dâhildir, “demokrasiyi mi koruyacağız devleti mi savunacağız” sorusuna artık açık bir cevap vermek de dâhildir. Ve tabii “Köşe yazarı kimdir, görevi nedir” sorusunu sürekli sormak da dâhildir.

Devamını Oku

Eski rejim direniyor

16 Haziran 2011

Hatip Dicle olayı, yasakçılık ruhunun son direniş alanı olarak ortaya çıktı. Hem hukuki hem meşru bir siyasi iradeyi yine hukuk oyunlarıyla yok saymak eski rejimin en klasik hilelerinden biridir.12 Haziran’da sandıktan çıkan en net sonuçlardan biri, BDP’nin desteklediği bağımsız adayların “özgürlükçü sol” destekle çok güçlü bir şekilde Meclis’e girmesidir. Seçmenin yüzde 7’ye yakın bir kesimi bu “blokun” anayasa çalışmasında ve barış açılımında söz sahibi olmasını istemiştir.Eski rejim, seçim öncesinde Yüksek Seçim Kurulu vetosuyla bu iradeye müdahale girişiminde bulununca çok ciddi bir demokratik tepkiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı.Eğer YSK bu kez Hatip Dicle’nin milletvekilliğini engelleyecek bir karar alırsa, bunu hiç kimse makul bir hukuki işlem olarak görmeyecektir.***BDP, 12 Eylül referandumunda eski rejimin direnç alanlarının yanında yer alarak yaptığı yanlışı da bu vesilelerle görmüş olmalıdır.Eğer YSK Hatip Dicle konusunda siyasi iradeye müdahale şeklinde bir karar alırsa, yeni dönemin ilk ciddi siyasi krizinin sorumlusu olacaktır. BDP desteğiyle seçilen bağımsız milletvekilleri “Hatip Dicle olmadan Meclis’e gitmeyeceklerini“ açıkladılar.Bu tavır, meşru ve demokratik bir tepki olarak görülmelidir. Eğer böyle bir kriz çıkarsa, sorumlusu o vekiller değil YSK olacaktır.“Devleti koruma” güdüsünü ana ruhu haline getirmiş olan yargı düzeninin, eski rejimin son direnç alanı olması doğaldır.Vatandaşının haklarını korumak yerine “devlet” adı altında toplanmış “iktidar odakları”nı korumayı gözeterek kurulmuş bir düzende siyaset “kötü” bir faaliyet, “halkın iradesi” ise zor tahammül edilir bir durumdan ibarettir.***Hatip Dicle Meclis’te yerini almalı, BDP ve “özgürlükçü sol blok” ülkenin acil ve hayati sorunlarında etkili bir siyasi güç olarak etkili bir katılım sağlamalıdır.Eski rejimin direnç alanlarının yıkılması için geniş bir toplumsal irade vardır; siyasiler de, taahhütlerine uygun olarak bunu öncelikli gündem maddesi olarak ele almalıdırlar.Aynı taahhütte bulunan diğer siyasiler de BDP’liler gibi, Hatip Dicle’nin vekilliğinin iptali durumunda kendilerinin de Meclis’e gitmeyeceklerini açıkladıklarında bu Meclis’in sorumluluklarına birinci günden sahip çıktıklarını göstermiş olurlar.

Devamını Oku

AKP’nin başarısızlığı

15 Haziran 2011

Seçim sonuçları üzerine yorumlar, AKP’nin oy oranını yüzde 50’ye ulaştırmasının büyük başarı olduğu üzerine yoğunlaşıyor.Ancak bu sonuç, bir başka açıdan bakıldığında AKP’nin seçim stratejisinde bir başarısızlığın da göstergesidir. Erdoğan, seçime az bir süre kala hedefinin 367 milletvekili olduğunu açıklamıştı. Bu sayıya ulaşmanın tek yolu MHP’nin baraj altında kalması ve bu partinin boşalttığı alandan 40 dolayında sandalyenin AKP’ye geçmesiydi.Erdoğan bunun için üslubunu MHP’nin geleneksel seçmenini etkileyecek bir alana taşıdı.Fakat “Kürt meselesi yoktur” ile başlayan, “Biz olsak Abdullah Öcalan’ı asardık” ile tamamlanan bu taktik başarısızlıkla sonuçlandı.MHP barajın altında kalmadı, yüzde 13 oy oranıyla Meclis’in üçüncü partisi oldu. Aldığı bütün darbelere, üst yönetiminin kasetlerle çökertilmesine rağmen Erdoğan’ın üslubu MHP’yi barajın altına itemedi.***Bir şeyin aslı mevcutsa taklidi her hâlükârda sadece taklitten ibarettir.Bu açıdan biraz daha geriye dönülüp bakıldığında, 12 Eylül anayasa referandumunda yüzde 58’e ulaşan “evet” oylarını da tekrar değerlendirmek gerekiyor.O oylar, sonuçta “daha demokratik bir anayasa“ya kavuşulmasına, demokrasiyi tıkayan alanların açılmasına, kısaca daha fazla demokrasiye verilmiş oylardır.Bu seçimde de aynı iradeyi temsil eden parti, esas olarak AKP’dir; CHP son anda ve yarım yamalak bu alana girdiği için etkili olamadı.12 Eylül’deki yüzde 58, demokratik sürece ağırlık veren bir AKP’nin ulaşabileceği noktayı da gösterdi.AKP’nin o yüzde 58’i korumak yerine, yüzde 42’den oy sağlama hedefine yönelmesi, kendisi açısından ciddi bir “yanlış okuma”nın sonucudur.***AKP’nin “alması gereken” Kürt oylarını alamayışı, BDP’ye alan kaybetmesi de aynı yanlış okumanın sonuçlarından birisidir.Kürt vatandaşların yarısı “Kürt meselesi”ni AKP’nin çözeceğine inanıyor. AKP, bu inancı taşıyan Kürt seçmen sayısını artıramadı.AKP’liler, başta Başbakan olmak üzere, seçim sürecini ve sonuçlarını tahlil ederken bu “başarısızlık” alanını görebilirlerse, önümüzdeki dönemin “demokrasi programı”nı daha cesur ve kararlı şekilde oluşturabilirler.

Devamını Oku

Uzlaşma sinyalleri

14 Haziran 2011

Yeni anayasa konusunda Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası ilk beyanları, uzlaşma sinyalleri olarak değerlendirilebilir. Erdoğan “balkon konuşması”nda ana muhalefete gideceğini söyledi, Kılıçdaroğlu da daha önce Baykal’ın yaptığını yapmayacakları cevabını verdi.Seçim kampanyasının son günlerinde CHP’nin açıkladığı anayasa raporunda ve Genel Başkan’ın bazı meydanlardaki açıklamalarında yer alan fikirler, “sivil anayasa” konusunda AKP ile CHP arasında ciddi bir mesafe kalmadığı şeklinde yorumlanabilir.Daha önce AKP’nin yaptırdığı anayasa çalışmalarının içerikleri, temel ilkeleri bellidir. Dolayısıyla CHP’nin bu ilkelere yaklaşması söz konusudur.***12 Haziran’da sandıktan çıkan “irade”, yeni anayasa çalışmasının “başkanlık sistemi”ne kadar uzanmasına yol vermedi. CHP, MHP ve BDP’nin başkanlık sistemine girmeyecekleri belli. AKP’nin de şu anda Meclis’te tek başına anayasa yapacak gücü bulunmadığına göre bu tartışmanın gündemden çıktığını söylemek mümkündür.Başkanlık sisteminin tekrar gündeme gelebilmesi için, örneğin MHP’den, belki de “demokrasi bloğu”ndan en az beş milletvekilinin AKP’ye katılması gerekir. Böyle bir zorlama ile yapılacak anayasa ister istemez halkın önüne gidecektir ve yüzde 50’nin üzerinde “evet” sağlanması da hiçbir şekilde garanti değildir.***Ülkenin yüzde 87’sini temsil eden AKP-CHP-BDP’nin sivil-demokrat anayasa üzerinde uzlaşmaması için hiçbir ciddi neden yoktur.Varolan siyasi engellerden biri, BDP’de kendisine asıl rakip olarak gördüğü AKP ile işbirliği halinde görünmeme gibi bir “siyasi kompleks”in tekrar öne çıkmasıdır.Diğer siyasi engel de CHP’nin içinden gelecek, “içimizdeki İrlandalılar” diye başlayan kalkışmanın, anayasa tartışması başladığında “CHP’yi AKP’lileştiriyorlar”a dönüşmesi ve parti yönetimini sıkıştırmasıdır.Yeni anayasanın mimarının tek başına AKP yerine, AKP-CHP-BDP olması, aslında her üç parti için de siyasi başarı olacaktır. CHP’deki devletçi-muhafazakâr kanat ile BDP’deki “şahinler”in bu dönemde izleyecekleri siyaset sivil anayasa üzerine uzlaşmayı engelleme yönünde olacağına göre “doğru yol” da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.

Devamını Oku

CHP’nin yolu

13 Haziran 2011

Yüzde 30 dolayında oy oranına ulaşmayı bekleyen CHP, 12 Haziran’ın mağlubudur. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun ilk açıklamasında geçen genel seçime göre 3 milyon 600 bin fazla oy almış olmasına dayanarak “başarı”dan söz etmesinin görüntüyü kurtarma çabasıdır.Geçen seçime göre seçmen sayısı 10 milyon artarken, CHP bunların yarısının oyunu almış olsaydı zaten yüzde 30’u aşmış ve gerçekten başarı kazanmış olurdu.***CHP’lilerin seçim öncesi hayali rakamlarla “yüzde 30’a zaten ulaşmış, üzerini zorluyor” izlenimi yaratmaları öncelikle kendi seçmenini yanıltmıştır.CHP 12 Haziran 2011 seçimine “üçlü” bir yapıyla girmiştir.Halkın önüne hem devletçi-muhafazakâr üslubu tümüyle terk etmeden, hem de Ergenekoncu ve sağcı adayları bünyesine alarak, aynı anda da CHP için yeni “demokrat” raporlar ve önerilerle çıkan CHP öncelikle “tutarlılık-inandırıcılık” barajını aşamamıştır.***Yüzde 26’lık oy oranı her şeyden önce Türk halkının CHP’yi bu seçimde de “iktidar seçeneği” durumuna terfi ettirmediğinin kanıtıdır.Buna rağmen CHP’nin yeni yönetimi, partiyi Baykal ve ekibinden devraldığı noktadan daha ileri bir halk desteği aşamasına götürmüştür. Desteğin artışında, Ergenekoncu adayların, sağdan gelen siyasilerin etkisinin olmadığı ortadadır. Bağımsız Ergenekoncu adayların aldıkları oylar ve CHP’nin Ergenekoncu-sağcı adaylarla çıktığı bölgelerde aldığı sonuçlar yeni yönetimin bu konuda yaptığı yanlışı açık olarak gösteriyor.Seçim kampanyası sırasında açıklanan “demokrasi programı” ve yeni anayasanın içeriğiyle ilgili görüşler “yeni CHP” açısından hem taahhüt hem de bir tür “yol haritası” niteliği taşımaktadır.Önümüzdeki süreçte yeni anayasaya ve Kürt meselesinin çözümüne demokratik ve soldan katkılarla, müdahalelerle “yola çıkan” bir CHP, partinin şu anda içinde bulunduğu tutarsızlıktan çıkışının güvencesi olacaktır.***12 Eylül’de CHP iktidar seçeneği olmamıştır, taraftarının yüksek beklentilerine cevap verememiştir, ama sosyal demokrat bir parti olarak demokratik süreçlerde etkili bir parti olmasının yolu açılmıştır.CHP yönetimi bu yolda ne ölçüde kararlı siyasetler üretir, parti içindeki devletçi-muhafazakâr, hatta faşizan çevrelerin tepkilerine ne ölçüde aldırmadan yoluna devam ederse “iktidar seçeneği” olmaya o ölçüde yaklaşır.

Devamını Oku

Talep değişimdir, barıştır

13 Haziran 2011

AKP’nin üçüncü genel seçimini, oyunu önemli oranda artırarak kazanması “tarihi” bir olaydır. Bu sonucun ardından AKP başta, bütün siyasi partiler halkın verdiği ”mesajları” doğru okumak zorundadır. Doğru okuyamayan “bertaraf” olur, ki bu demokrasinin kuralıdır.Türk halkı AKP’ye ve kuşkusuz Tayyip Erdoğan’a güvenini tazeledi, ama tek başına anayasa yapabilecek milletvekili sayısını vermedi. Bu bir seçim tekniğinin sonucu değildir, seçimin sonucudur.AKP, yeni sivil anayasa için öncülük yapacaktır. Ancak bunun için CHP’nin de BDP’nin de katkısına ihtiyacı olacaktır, bu da belli bir uzlaşma siyasetini zorunlu kılmaktadır.AKP’nin “değişim” siyasetine daha önce de oy vermiş olan halk, çizgisini değiştirmemiş, güçlendirmiştir. “Değişim”in ana ekseninde yeni anayasanın simgesi olduğu demokratikleşme süreci ve silahların susmasını sağlayacak Kürt açılımı bulunmaktadır.Bu alandaki iniş çıkışları Türk halkı “hoş görmüştür” ve devamını, yani demokrasinin yeni anayasayla “tamamına erdirilmesi”ni, silahların tümüyle susacağı bir “barış” ortamını talep ederken bunları gerçekleştirmesi muhtemel olan siyasi gücün AKP olduğunu onaylamıştır.***CHP’nin oy oranı, “yenilenme” hareketinin, demokratikleşmeye, değişime, sivilleşmeye yönelen hareketin karşılıksız kalmadığını gösteriyor. “Ergenekoncu” adaylarla başlayan tutarsızlıklara rağmen seçmen CHP’nin yenilenmesini ciddiye almaktadır.Seçim öncesi gerilimlerinde CHP’den büyük bir atılım beklemenin temeli olmadığı görülüyordu, ama bu belirtildiğinde CHP’lilerden büyük tepki geliyordu. Seçimin sonucu, CHP iktidar adayı ya da alternatifi olacaksa, “yenilenme” politikasının tutarlı olması halinde karşılığını alacağını göstermiştir.Maddi ve manevi olarak ciddi kan kaybına uğramış olan MHP’nin Meclis’te olması, belli bir toplumsal yapıyı temsil niteliği dolayısıyla gerekliydi. İlk yorumlar, barajı geçmesini sağlayan unsurun CHP’nin yenilenmesine karşı olan CHP’lilerin oylarının MHP’ye yönelmesi olduğu şeklindedir. Dolayısıyla MHP’nin de ciddi bir yenilenmeye ihtiyacı olduğu ortadadır.***BDP, Kürt siyasetinin en büyük başarısını göstermiştir. Meclis’e, aslında BDP’li olmayan Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder gibi “devrimci özgürlükçü” isimlerle, “farklı Kürtler”i temsil eden Şerafettin Elçi ile birlikte toplam 36 vekille girmiş olması bu partinin “sıkıştığı” dar alanın dışına çıkarak demokrasi sürecine etkin bir katılım sağlama beklentilerini yükseltmiştir.12 Haziran sonuçları, bu dört siyasi parti dışında diğer küçük siyasi partilerin hiçbirinin herhangi bir temsil niteliği olmadığını da göstermiştir. Erbakan’ın anısının karşılığı beş yüz bin oy dışında hiçbirinin Türk halkının hayatında bir etkisi yoktur, kalmamıştır.Türk halkı bu seçimde yine yüksek bir katılım sağlamış, ülkesinin geleceğine olan ilgisini göstermiştir. Ergenekoncu bağımsız adayların esamelerinin okunmaması da herhalde “onlara” ders olacaktır.

Devamını Oku