Başrolde bir de BDP olacak

29 Haziran 2011

Geçen hafta Meclis krizinin gürültüsü arasında üzerinde fazla durulmayan iki açıklama İmralı ve Kandil’den geldi.Abdullah Öcalan, avukatları üzerinden gönderdiği mesajda görüşme kanallarının açık tutulduğunu, demokratik sürecin önünün açılması için katkıya hazır olduğunu bildirdi.Murat Karayılan’ın Kandil’de Hasan Cemal ile yaptığı görüşmede söyledikleri de aslında farklı değildi.Öcalan’ın kendisiyle görüşen devlet görevlilerine “üç protokol” adıyla bir yol haritası verdiği de bu görüşmede açıklandı.Öcalan da Karayılan da “özgür siyaset”in altını çizerek BDP’nin önümüzdeki süreçte başrolü oynayabileceğini, oynaması gerektiğini de vurguladılar.Bütün bunlar yeni anayasada Kürt sorunun çözümünü sağlayacak ana unsurların yer almasına BDP’nin birinci elden katkı sağlamaya hazır olduğu anlamına geliyor.Meclis’e gitmeyen BDP’liler yaptıkları çeşitli açıklamalarda da “esas” olanın siyaset, Meclis’te siyaset olduğunu ve Meclis’in çalışmasının önemini belirttiler.***Esas olanın “Meclis’te siyaset” olduğu hemen her kesim tarafından tekrarlanırken, en başta AKP’liler Meclis dışında yapılan her siyasi faaliyeti “kınamak”ta ısrar ediyor.Siyaset “esas” olarak Meclis çalışmaları çerçevesinde yürütülse de, kitleleri hareket ettirebilen her siyasi partinin bu gücünü kullanması da son derece meşrudur.BDP’yi Meclis’e çağırırken, “gelin konuşun, önerge verin, sonra çoğunluk partisi kendi bildiğini yapsın, sizin göreviniz de siyasetiniz de bu kadarla kalmalıdır” gibi bir daraltma mantığı bugünkü demokratik siyasette geçerliliği olmayan bir mantıktır.Siyaset hayatın her alanında yapılabilir, bu faaliyetler de meşrudur, yeter ki şiddet kullanılmasın.BDP önümüzdeki süreçte, AKP ile birlikte “başrolde” yer alması en muhtemel ve gerekli siyasi güçtür.AKP bu gerçeği ne kadar erken kabul ederse, o kadar zaman kazanılacak ve nihai “yol haritası”nı gerçekçi şekilde hazırlamak da o ölçüde kolay olacaktır.BDP’liler kendi işlevlerinin bilincindedirler, bu sayede net politikalar belirlemektedirler. Hatta, CHP yemin meselesinde arada kalmış şekilde kıvranırken BDP’lilerin Meclis’e gelip yemin etmeleri bile mümkündür. Bunun için de beklenen, Başbakan Erdoğan’ın bir “jest”idir.

Devamını Oku

Uzlaşma Meclisi mi?

28 Haziran 2011

12 Haziran’da halkın verdiği mesajı Başbakan Erdoğan “balkon” konuşmasında söylemişti: Uzlaşma ile yeni anayasa ve Kürt meselesinin çözümü.Bunun için birinci yetkili olarak AKP tayin edildi. Ama AKP yeni meclisi, uzlaşmayla yeni sivil-demokrat anayasa yapacak meclisi tam açmayı başaramadı.Açılışında uzlaşma sağlanamayan bir meclisin anayasada uzlaşmasının kolay olmadığını bütün ülke gördü.Uzlaşmanın yönü hâlâ bellidir. İlk adım da “sıfır kilometre anayasa”nın tamamlayıcısı olan yasal düzenlemeleri yapmaktır. Bunların başında Terörle Mücadele Yasası geliyor. Bu yasadaki maddelerin yargı tarafından en geniş yorumuna imkân vermeyecek düzenlemelerin çoktan yapılması gerekirdi. Ama demokratik hamlelerde “frene basan” AKP öyle yapmadı. Bu değişiklikler yapılmış olsaydı, zaten krizin birinci ayağı olan Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin “gasbı” da söz konusu olmayacaktı.Yargının, tutuklama konusundaki “geniş” tavrını engelleyecek yasal düzenlemeler de yapılabilirdi, ama onlar da yapılmadı.***Bütün bunlar yapılmayınca da bugünkü kriz göz göre göre geldi. Bu aşamada, bir milletvekilliği “gasbedilmiş”, beş milletvekili de hapisten çıkamayan BDP’yi Meclis’e gelmemesi nedeniyle suçlamanın herhangi bir anlamı yoktur. Onları Meclis’e getirecek olan da AKP’nin krizi yönetmesindeki başarısı olacaktır. Ama şu ana kadar bu “başarı” ihtimali yönünde hiçbir somut gelişme bulunmuyor.BDP’lilerin gelmedikleri, CHP’lilerin iki vekillerinin tahliye edilmesine kadar çalışmalarına katılmadıkları bir Meclis’in toplumun vicdanında yarattığı tahribatın kimleri sevindireceği de bellidir.“Uzlaşma Meclis’i” için, bu Meclis’ten sivil-demokrat anayasa ve silahları tümüyle susturacak süreçlerin çıkması için önce bütün vekillerin gelmesinin sağlanması gerekiyor.Dünkü görüntüden herhangi bir vatandaşın memnun olması mümkün olmadığı gibi, bazı AKP sözcülerinin kanaatlerinin aksine, çözüm hâlâ AKP’den, Erdoğan’dan beklenmektedir.Bir kez daha çok değerli zamanlar kaybediliyor. Dokuz milletvekili bugün Meclis’te olsaydı, ülke hiçbir şey kaybetmez, çok zaman kazanırdı.

Devamını Oku

Yemin ertelensin

27 Haziran 2011

Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin “gasbedildiği”ne kuşku kalmadı. Mazbatasını alıp hukuken milletvekili olmuş bir kişinin vekilliğini düşürme yetkisinin YSK’da olmadığını anayasa hukukçuları belirtiyor.Mahkemeler farklı, ama sanki ortak bir karar almışlar gibi tümünün “vicdanı” milletvekili seçilmiş KCK, Ergenekon ve Balyoz sanıklarını Meclis’e göndermeme şeklinde ortaya çıkıyor.Meclis’teki siyasi partilerin bu yargısal darbeye yönelik tepkileri de netleşti.AKP, bu konunun kendisiyle, ülkenin demokrasisiyle, 12 Haziran iradesinin tecellisiyle ilgisi yokmuş gibi, “uzak duruyor.”MHP’liler Meclis’e girecek ve yemin edecek.CHP’liler, eğer bugün 15.00’e kadar “kendi” milletvekilleriyle ilgili bir değişiklik olmazsa Meclis’e girecek ama yemin etmeyecek.BDP ise baştaki tavrında bir değişiklik yapmadı; Meclis’e gelmeyecekler, bunun yerine Diyarbakır’da kendi kendilerine toplanacaklar.***Eğer bugün 15.00’e kadar, CHP’li iki milletvekili için yapılan itirazlar mahkemelerce kabul edilir ve bu iki vekil tahliye edilirse, herhalde bunun adı “bağımsız yargı” olmayacaktır.Balyoz sanığı emekli general ile KCK sanıkları içeride kalırken CHP’li iki vekilin tahliye edilmesi durumunda CHP’nin çok daha açık bir “demokratik tepki” göstermesi gerekir.Bugün öğleye kadar tutuklu milletvekillerinin tümü serbest kalırsa CHP’lilerin yemin etmesinin, BDP’lilerin de Meclis’e gelmesinin yolu açılacak...Bunun teknik olarak ne kadar mümkün olduğunu bilemeyiz, ama AKP’nin önüne “Meclis’i savunma”, demokratik siyasete sahip çıkma imkânı bir kez daha çıkmış oldu.Meclis toplandıktan sonra, AKP’liler bir önerge verir ve yemin töreninin “bütün milletvekillerinin durumlarının açıklığa kavuşmasına kadar ertelenmesi”ni isteyebilirler.AKP bu önemli krizi yönetme yolunda henüz bir adım atmadı, ama bu ertelemeyle Meclis’in tümüne, bütün seçilmiş vekillere sahip çıkarak ilk rahatlamayı sağlayabilir. Üçüncü genel seçiminde yüzde 50 oy almış bir siyasi partinin bu krizi, Meclis’in ve demokratik siyasetin üstünlüğü çerçevesinde çözmesi şarttır.

Devamını Oku

Çözümü AKP bulacak

26 Haziran 2011

Yeni Meclis’in yemin töreninde CHP ve BDP’li vekillerin yer alması için AKP’den somut bir girişim bekleniyor.Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin, mazbatasını aldıktan sonra iptal edilmesine karşı AKP “hukuki” gerekçeler ardında, tepkisiz kalmayı seçmişti. Tutuklu milletvekillerinin tahliye edilip Meclis’te yerlerini alamayışlarını da izlemekle yetiniyor.Siyasi sorunlara çözüm bulmak siyasi iktidarlara aittir. Şu ana kadar AKP’den “çözüm” arandığına ilişkin bir işaret gelmedi.***Bugünkü kriz, Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi mevcut anayasal yapı “döküldüğü” için ortaya çıkmıştır.Bu krizin devam etmesi, BDP’lilerin Meclis’e gelmemeleri, CHP’lilerin çalışmalara katılmamasıyla krizin daha da derinleşmesi AKP’nin isteyeceği bir gelişme olamaz. Ama bu durumda krizi yönetemediği için fatura kaçınılmaz olarak AKP’ye kesilecektir.AKP’nin krizin giderilmesi için Meclis’te yapılacak çalışmalara yönelik önerisini ortaya çıkarması gerekiyor.Bu iş, BDP ve CHP’nin baskısına boyun eğmek değil, ciddi bir siyasi krizi giderme işidir.***Kim kızarsa kızsın, kriz bütün dünyaya bir tek cümle üzerinden aktarılıyor: “Kürtler vekillikleri ellerinden alınarak Meclis dışında bırakıldı.”Bu görüntü Batı’da Türk demokrasisinin gelişmesiyle ilgili kuşku belirten çevrelerin de sarılacağı bir kanıt olacaktır.Yeni Meclis’in güçlü ve güvenli bir başlangıç yaparak, halkın iki temel beklentisinin gerçekleşeceği umuduna karşı bir “yargısal” darbe yapılmıştır. Bu darbenin herkese, ama en önemlisi Meclis’in temsil niteliğine zararı vermesini ancak siyasi irade önleyebilir.Anayasa Mahkemesi üzerinden Hatip Dicle’ye yapılan haksızlığın giderilmesi için de toplumun beklentisine uygun bir çözüm sağlamanın yolunu yine siyasi irade gösterecektir.AKP’nin toplumu krizin kendisi dışındaki etkilerle ortaya çıktığına ikna etme çabasının ve kendisini olaydan uzak tutma tavrının karşılığı yoktur.Siyasi güç AKP’nin elindedir, çözüm yolunu bulmak ve Meclis’in, 12 Haziran iradesine uygun bir ortamda çalışmasını sağlamak sorumluluğu tartışmasız AKP hükümeti üzerindedir.

Devamını Oku

Meclis çözebilir

24 Haziran 2011

Seçimi zehirleyen yargı darbesinin atlatılması ve seçilmişlerin “tümünün” Meclis’e gelebilmelerinin çözümü yine Meclis’in elindedir.Bunu sağlayacak olan da siyasi iradenin en yetkili kurumu AKP’dir.Hatip Dicle olayının ardından AKP’nin verdiği tepkiler “çözüm arayışı” işareti vermedi. Ama çözümün yolu, AKP’nin halk desteğini sağladığı 12 Eylül referandumuyla gerçekleşen anayasa değişikliklerinin içindedir.Bu değişiklikler arasında “anayasal hakkının kısıtlandığına” inanan vatandaşların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı yer alıyor. Bu değişikliğe yönelik eleştiriler, amacın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruların en azından geciktirilmesi olduğu şeklindeydi. Anayasa değişikliğini hazırlayan AKP ise bu eleştiriyi reddetti, söz konusu değişikliğin bütün vatandaşların anayasal haklarına en yüksek güvenceyi sağlama amacını taşıdığını anlattı ve 12 Eylül referandumunda bu değişiklik de, diğerleri gibi yüzde 58’lik evet desteğiyle kesinleşti.***Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunu ve yargılama usullerini yeniden düzenleyen kanun 3 Nisan 2011‘de yürürlüğe girdi. Bireysel başvuru hakkıyla ilgili düzenlemelerse, 2012 eylülünde yürürlüğe girecek. Bunun nedeninin Yüksek Mahkeme’nin yeni yapılanması için gereken zaman olduğu söylenmişti.Meclis yürürlük tarihini “bugün”e çekebilir ve Hatip Dicle de, tutukluluk halleri devam eden milletvekilleri de Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak en temel hakları olan “seçilme hakkı”nın onaylanmasını ve bu görevi yerine getirebilmelerinin sağlanmasını isteyebilir.Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, dün söylediği “birkaç gün bekleyin” sözü de Ankara’da en azından bu yönde bir önerinin ortaya çıktığının doğrulanması olarak görülebilir.***Kriz yargı eliyle yaratılmıştır, ama siyasidir ve siyasi olarak çözülebilir. Çözümü getirmeye muktedir olan AKP bu krizi çözerken yeni anayasanın ilk adımını atma cesaretini gösterirse, bunun yaratacağı yumuşama ortamı yeni Meclis’in bundan sonra yapacağı yeni anayasa çalışmalarının da güçlü bir temeli olacaktır.12 Haziran’ın ortaya çıkardığı meclis, serbest seçimlerin başından bu yana toplumu temsil niteliği en yüksek meclistir. Yeni meclisin bu özelliğinin korunması demokrasinin geleceğinin önemli bir güvencesi olarak görülmeli ve siyasi iradenin önceliği bu olmalıdır.

Devamını Oku

Açılım fırsatı

23 Haziran 2011

Ne kadar hukuki açıklama yapılırsa yapılsın, Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin iptalinin ardından vicdanen, siyasi bakımdan ve demokrasi açısından kamuoyunun ikna edilmesi mümkün değildir.CHP’den milletvekili seçilen iki Ergenekon tutuklusu için de mahkemeden olumsuz karar çıkınca, Balyoz tutuklusu MHP milletvekili ve KCK tutuklusu 5 bağımsız milletvekili için de benzer kararlar alınması beklenmelidir.***12 Haziran’da “temiz” bir seçim yapılmış ve bütün ülkeyi temsil niteliğine sahip yeni Meclis ve bu Meclis’in çıkaracağı hükümetten acil sorunlar için çözüm beklentileri yükselmişti.Bütün o beklentilere, “yargısal” bir darbe vurulmuştur.Bu darbe, demokrasi ve barış sürecinin engellenmesinin ve siyasi krizlerin startı olacağı belli olduğu halde gerçekleşmiştir.Hükümeti kuracak olan AKP adına yapılan ilk açıklama, bu darbenin niteliğinin iyi anlaşılmadığını gösteriyor.AKP sözcüsünün Başbakan Erdoğan’a 2002’de yapılan uygulama ile Hatip Dicle’ye yapılan uygulamanın “farklı” olduğunu anlatmaya çalışması en azından talihsizliktir. Tayyip Erdoğan da Hatip Dicle de yasakçı-devletçi anayasa ve mevzuatın uygulanmasıyla haksızlığa uğramış siyasilerdir. Birinde şu madde öbüründe filanca madde, birinde itiraz var diğerinde yok gibi açıklamalarla Erdoğan’a yapılanın “anti-demokratik ve gayri hukuki”, Dicle’ye yapılanın “demokratik ve hukuki” olduğunu anlatmaya kalkışmak AKP’den beklenen demokratik duyarlığa şiddetle aykırıdır.***Yargı darbesiyle ortaya çıkan “musibet,” halkın iradesiyle, halkın görev verdiği Meclis tarafından bir “açılım fırsatı”na dönüştürülebilir. Önümüzdeki hafta toplanacak olan Meclis, üç siyasi partinin katılımıyla hem Dicle hem diğer tutuklu milletvekillerinin Meclis’e gelmelerini sağlayacak anayasa ve yasa değişikliğini hızla gerçekleştirebilir.Bu, halkın görev verdiği Meclis üyelerinin, halkın iradesine saygısının ifadesi olacağı gibi “açılım” adı altında toplanan bütün demokratik süreçler için de somut bir yeniden başlangıç noktası olabilir.Meclis’in bu hızlı “devrim”i yapması demokratik anayasa beklentisi ve “silah değil siyaset” diyen bütün kamuoyunun demokratik barış beklentisine büyük ve anlamlı bir cevap olacaktır.Meclis, AKP iktidarının yönlendirmesiyle musibeti fırsata dönüştürürse, bundan sonra atacağı demokrasi adımları için beklenen uzlaşma yollarını da sonuna kadar açmış olacaktır.

Devamını Oku

Ne hukuku ne adaleti?

22 Haziran 2011

Ne hukuk mantığı, ne adalet mantığı ne de demokrasi ruhuyla açıklanabilir bir durum, bir kez daha yaratıldı.Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekilleri Meclis’e gidemiyorlar.Yüksek Seçim Kurulu, Hatip Dicle’nin milletvekilliğini iptal ederken, mahkemeler de milletvekili seçilmiş tutuklu kişilerle ilgili karar vermekte zorlanırken bir soruya cevap vermek zorunda:Bu kişilerin milletvekili adaylıkları YSK tarafından “yasal” bulundu. Seçime girdiler ve seçildiler. Şimdi milletvekilliklerini iptal etmek ya da milletvekili kimliğini kabul ederken bu görevi yapmalarını engellemek hangi hukuk mantığının, hangi adalet anlayışının üründür?***Hukukçular günlerdir değişik yasa maddelerini ve anayasayı göstererek birbirinden tümüyle farklı yorumlar yapıyorlar. Her biri farklı sonuca ulaşıyor, çünkü her birinin kanaatini destekleyen bir yasa maddesi bir yerlerde yazılı. Ama bütün bu yasa maddelerinin var olmasının nedeni “duruma göre birini kullanırız” anlayışıdır. Ağızlarından “hukuk devleti” lafını düşürmeyenler için geçerli mantık, “duruma göre hukuk, duruma göre adalet”tir.Yasal olarak seçime giren, seçilen, mazbatasını alan birisinin milletvekilliğinin iptalini açıklamak için Ankara’nın “devlet” hukukçuları çok uğraşacaklardır.Aynı şekilde tutuklu olduğu halde seçime girebilen ve seçilen kişilerin milletvekilliği hak ve görevini yerine getirmelerine imkân tanınmamasını açıklamak da kolay değildir.***Türkiye’de bir süredir “normalleşme” diye bir kelime söylenip duruyor. Bundan kastedilen, siyasetin alanının genişlemesi, demokratik sürecin her alanda ilerlemesi ve herhangi birisinin hakkını koruma ya da başka bir nedenle şiddete başvurmasının yollarının tümüyle tıkanmasıdır.“Normalleşme”yi Türkiye’ye, Türkiye’nin bütün vatandaşlarına “çok gören” bir anlayış her an bir köşeden, Ankara’nın soğuk “devlet” binalarından kafasını uzatmaya devam ediyor.12 Haziran seçimi, ülkenin tümünün temsil edildiği bir meclisi ortaya çıkardı. Türk halkı bu meclise, ülkeyi “normalleştirme” görevini verdi. Sivil ve demokrat bir anayasa yapma ve silahları susturma görevini verdi.Ama Türkiye’nin “normalleşmesi”ni istemeyen kuvvetler, ülkenin krizlerle boğuşmaya devam etmesi, demokraside uzlaşmış bir siyasi yapının oluşmaması için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Edebiliyorlar çünkü köhne bir hukuk düzenini ellerinde tutmaya devam ediyorlar. Sivil ve demokrat bir anayasayı da bu düzenin yıkılma sürecinin en büyük adımı olacağı için istemiyorlar.

Devamını Oku

CHP’nin sendromları

21 Haziran 2011

Zulüm görenin, kendisine zulmedene herhangi bir nedenle yakınlık duymasına, 70’li yıllarda İsveç’in başkentinde yaşanan bir olay dolayısıyla “Stockholm sendromu” deniliyor.Bu bir tür ruh hastalığı ve CHP’nin partiyi yenilemek üzere yola çıkmış Genel Başkanı, o hastalığı ülke seçmeninin yarısına yakıştırdı.Bu yakıştırmayla, serbest seçimlerin sadece birinde, Ecevit ile birinci olması dışında hiçbirisini kazanamamış olan ve bunu da halkın cehaletine, dolayısıyla mantıksız oy kullanmasına bağlayan geleneksel “CHP ruhu” hortlamış oldu.***Bu halk cahildir, kendi çıkarlarını göremez ve hep yanlış oy kullanır inancıyla demokrasiyi hakir gören, bazen “sandıksal demokrasi” bazen “cici demokrasi” diye aşağılayan anlayış her zaman “askeri müdahaleleri” de teşvik eden, en azından hoş gören, haklı gören anlayıştır.Sandıktan kendi istediği sonuç bir türlü çıkmayınca, “ülkenin bekası, devletin kurtuluşu” için askeri “göreve çağıran” ruhun, CHP’deki yenilenme çabalarıyla uzaklaştığı umudunu taşıyanlar da böylece hayal kırıklığına uğramış oldu.CHP’nin yeni Genel Başkanı’nın yeni kadrosunda yer alan, üstelik hukukçu ve öğretim üyesi olan bir kişi daha önce “asker kâğıttan kaplan çıktı” diyerek askeri müdahale olmamasından duyduğu üzüntüyü belirtmişti. Aynı kişi, genel başkanı “Stockholm sendromu” diyerek demokrasiyi ve seçmenin AKP’ye oy veren yarısını aşağılarken kendisinin “Ergenekon’u savunacağını” ilan ederek o ruhun CHP’nin tepesinde sapasağlam durduğunu kanıtlamış oldu.***Kendisine oy vermeyenleri ruh hastası olarak gören, siyasi iktidarın askeri müdahale dışında demokratik yolla değişebileceğine inanmayan bir siyasi anlayışın sol ile, sosyal demokrasi ile herhangi bir ilişkisi olması mümkün değildir. Bu anlayış, kendisini ne zannederse zannetsin, nasıl adlandırırsa adlandırsın, demokrasiden korkan, insanı aşağılayan, totaliter, faşizan bir anlayıştır.CHP’de yönetim değişikliğiyle birlikte demokrat bir solun, sosyal demokrasinin siyasete ağırlığını getirerek, hem nitelikli bir muhalefet oluşturması hem de demokratik değişim süreçlerinde etkin olması umudu seçim sonucuna rağmen canlılığını korumuştu. Ama görünen o ki CHP geleneksel sendromlarından kurtulmuş değildir.Çağdaş, demokrat, değişimci bir sol siyaset bekleyenlerin adresinin CHP olması çok zordur.

Devamını Oku