Kürt meselesine devletçi bakış, birkaç tehdit cümlesi, birkaç hamaset cümlesi ve “gerekeni devlet yapar, hak verilecekse devlet verir” anlayışını aktaran “babaca” birkaç cümleden ibarettir.Devlet gerekeni düşünür, vatandaş düşünemez. Bir hak vermek gerekiyorsa, devlet verir vatandaş talep edemez. Devlet gerektiği kadar konuşur, vatandaş konuşamaz tartışamaz...Sadece Kürt meselesine değil, Türkiye’nin toplumsal gelişmesine “devletçi” yaklaşım bu mantık çerçevesine sıkışmış bir ufuksuzluktan ibarettir.Vatandaşların hak ve özgürlük talep etme hakkını tanımayan devletçi ruh, siyaset yapma hakkını da sadece kendinde gördüğü için, kendi çerçevesi dışında siyaset yapanları “hain” olarak algılar.***AKP, 2002 seçimlerinden önce iktidarı talep ederken, yakın dönem deneyimlerinin üzerinden yürüyen bir “demokrasi” vaadini ortaya sürmüştü. Tıkanmış bir devlet ve siyaset yapısında, devletçi çerçevenin dışında kalanların siyaset yapma, iktidar olma hakkının talep edilmesi, devletin çizdiği çerçevenin dışında kalan özgürlüklerin tanınması vaadi Türk toplumun ikiye böldü.AKP iktidarlarının yasalarda, anayasada yaptığı ve özgürlükleri genişleten, bireysel hak ve özgürlüklerin bir ölçüde öne çıkmasını sağlayan değişiklikleri Türk toplumu onayladı. Üç genel seçim, iki referandumda onayladı ve Kürt meselesinin de bu çizgi üzerinde çözümü için yetki verdi.***Özgürlükçü olmak, demokrat olmak, bir sorun yokken, kimse insanı zora düşüren tuzaklar kurmazken kolaydır. Zor olan, eski yapının tuzaklarına, engellemelerine, hatta belden aşağı vuruşlarına rağmen özgürlükçü ve demokrat olmak, en güç anlarda bile bu ilkeleri savunmaktır.Son seçim öncesinde, AKP’de genel olarak demokrasi ve özgürlükler, özel olarak da Kürt meselesi ve terörün sona erdirilmesi konusunda ciddi bir üslup değişikliği ortaya çıktı. Son olarak 13 şehidin yarattığı duygusal tepki ortamında bu üslup değişikliği daha da bariz hale geldi.Seçim kampanyası sırasında Başbakan Erdoğan, “Kürt meselesi kalmamıştır, Kürt vatandaşların meseleleri vardır” derken “gerekirse biz yaparız” şeklindeki devletçi bakışla yaklaştığının farkında mıydı, bilemeyiz. Ama “asimilasyon kalmadı, biz hallettik” demek de bütün bunların çok uzun, çok acılı bir demokratik mücadelenin sonucu olduğunu fark etmemenin bir tezahürüdür.Doğrudur, Kürt meselesi ve demokrasiyle ilgili birçok sorunda, Ergenekon davaları da dâhil, 12 Eylül’den hesap sorma da dâhil, AKP iktidarlarında ilerleme sağlanmıştır.Bunlar, gece istiareye yatmış siyasilerin, sabah kalkıp “haydi yapalım” demesiyle olmadı, Türkiye’nin kimilerinin küçümsediği demokratik güçlerinin uzun mücadeleleri sonucunda yapılmak “zorunda” kalındı.***Gelinen noktada, bugünkü AKP, bir kavşaktadır.AKP, toplumdan gelen demokratik talepleri okuyan ve demokratik güçlerle birlikte demokrasiyi geliştirme, yeni reformlar yapma görevini yerine getirme iradesini gösterecek bir siyasi parti midir, yoksa kendisinden önceki onlarca devletçi merkez sağ partinin devletçi hattına çekilerek, “bundan sonrasını gerekirse ben yaparım” diyerek kendisini toplumun üzerine çıkaran, geleneksel devletçi anlayışın yeni versiyonundan ibaret bir siyasi parti mi olacaktır?..AKP şu anda bu kavşağın tam ortasında duruyor.Dokuz yıllık iktidarın ucunda yüzde 50 oy almak, iktidar mücadelelerinin zaman zaman demokrasi mücadelesiyle karışması, 2002-2009 döneminin algılanmasıyla ilgili sorunlar yaratmış olabilir.AKP’nin tepesi bu kavşakta ve tez zamanda karar vermek; ülkenin demokrasi sürecine öncülük edebilen bir siyasi parti olarak kalmak ve kendini buna göre yenilemek yahut halkın tümünü gömdüğü devletçi merkez sağ partilerden biri olmak yolları arasında bir karar vermek zorundadır.
Türk ordusunun, NATO’nun en güçlü ordusu olduğunu, dünyadaki ordular içinde de en tepelerde yer aldığını biliyoruz. Bunun üzerine, en rahatsız edecek soruyu soralım: Böyle güçlü bir ordu otuz yıldır devam eden Kürt isyanının neden bastıramadı?Bu soruya Ankara’daki ruh şu cevabı vermeye çalıştı: Terörün işbirlikçileri var, terörü destekleyenler var, hainler var, o yüzden bastıramıyoruz.Bu cevap verilince de gereği yapıldı. En küçük farklı bir görüş bile “ihanet” olarak nitelendi, en masum beyanda bulunanlar içeri atıldı. Andıçlar hazırlandı, insanlar korkutuldu, tehdit edildi. Yargısız infazlar yapıldı.Bu otuz yıl içinde Ankara’daki zevat yüzlerce kez “terörün başı ezildi”, “örgüt can çekişiyor” diye konuştu. “Teröre en küçük taviz yok” sözü “bizden farklı bir söz söyleyeni ezeriz” olarak tekrar edilip durdu.Bu mantıkla bir yere varılamayacağını söylemeye çalışanları ölüm listelerine yazanlar oldu. Bunların bir ucunun Silivri olduğunu da bilmeyen kalmadı.Son 13 şehit gerçekten içimizi yaktı ve birileri bunu “çözüm demokraside” diyenlere saldırı fırsatı olarak kullandı.***Bülent Arınç önceki gün bir beyanatla savcılara görev vermiş. Söylediği şu: “özgürlük alanlarından istifade ederek bazı örgüt yanlısı insanların tamamen örgüt lehine propaganda yaptığı (...) destek sağladığı (...) örgüt yandaşlarını cesaretlendirdiği (...) görülmektedir.” Ve Başbakan Yardımcısı savcıları göreve çağırıyor.Arınç’ın sözleri otuz yıldır tekrarlana tekrarlana vıcıklaşmış sözlerdir. Ama Arınç, demokrasi vaadinde ısrar eden hükümetin Başbakanı’nın yardımcısıdır. Bu söyledikleri otuz yıldır, sorunu içinden çıkılmaz hale getiren mantığın hortlamasından başka bir şey değildir.Diyor ki Arınç: “BDP’lileri atın içeriye, onları korumaya kalkanları da atın içeriye, bizim gibi konuşmayan herkesi atın içeriye.”***Otuz yıldır böyle yapıldı. Bu ruhun en ileri hali de şu anda Silivri’de temsil ediliyor. Herkes susacak, konuşmakta ısrar edenler de iptal edilecek ruhunun Bülent Arınç’ın sözleriyle hortlaması ilginçtir. Bu mantık hâlen, en katı AKP karşıtı yayın organlarında zaten sürekli yazılıp çiziliyor. Eğer AKP’nin en tepesindeki birkaç kişiden biri o mantığa döndüyse savcılara bir talimat daha versin, Silivri’deki fikirdaşları da salınsın, el ele herkesi susturma faaliyetini yürütsünler. Ama arada bir gizlice de olsa düşünsünler, “otuz yıldır böyle yapıldı, neden olmadı?” diye...
Hiç olmadı Aynur. Kalkmış Kürtçe şarkı söylemişsin. Hiç olmadı bu...En başından başlayalım: Bu memlekette ne zaman Kürtçe şarkı söylenebileceğine karar veren ağabeyler, amcalar vardır.Sen öyle kafana göre Kürtçe şarkı söyleyemezsin. Onlar düşünür, senin adına karar verir, “söyle” derlerse söylersin, “söyleme” derlerse söylemezsin.Bu ağabeyler, amcalar kendi boyunlarına değişik siyasi yaftalar asarlar, hatta bazen birbirleriyle ölümüne savaşırlar; ama ortak özellikleri, karar hakkının kendilerinde olduğuna yürekten inanmalarıdır. Zaten birbirlerine girmelerinin nedenlerinden biri budur, “karar verme hakkını sen nasıl kullanırsın o hak bana aittir” der ve çok kızarlar.***Onlar sana “söyle” demeden Kürtçe şarkı söylemişsin. Haydi bunu yapmışsın, ama tepki gelince de uyanamamışsın. O açık hava tiyatrosunu dolduranlar arasında kendilerinin solcu olduğuna yürekten inanmış bembeyaz insanlar vardı.Aynur, tepki gelince yapman gereken, hemen bir “yiğidim aslanım” patlatmaktı. Bu bembeyaz insanlar o zaman solculuklarını hatırlar, tüttüremedikleri sigaraların çakmaklarını sallayarak, kendileri de bir o yana bir bu yana kaykılarak sana eşlik ederlerdi. Çoğunun gözü dolar, senin Kürtçe şarkı yanlışın da affa girerdi.***Aynur, sanatçı olmuşsun, şarkı söylüyorsun ama burasının, ruhlarının faşizmin çeşitli türleriyle yoğrulmuş olduğunu fark etmeyen bembeyaz insanların kendilerini solcu sandıkları bir yer olduğunu anlayamamışsın.Bu bembeyaz insanların solcu sandıkları partinin başındaki şahsın ne dediğini de görmemişsin konserde önce. “Askerlerin, içeri attığınız için moralleri bozuk, o yüzden bu şehitler verildi” cümlesiyle kıraathane edebiyatına yaptığı derin solcu katkının farkında olsaydın herhalde Kürtçe şarkı söylemezdin.Bu solcu kültür derinliği seni şaşırtmasın. O şahsın “abileri” 12 Eylül anayasası referandumu öncesinde, -gençler hatırlamaz, aleyhte görüş açıklamak yasaktı- memleketi dolaşıp “askerlerin anayasasına evet deyin de bir an önce gitsinler” diyerek solculuk yapmışlardı.Televizyon muhabirleri gibi yapalım Aynur: Tekrar etmek gerekirse, sen kendi kafana göre Kürtçe söyleyemezsin; ne zaman söyleyeceğini sana bembeyaz veya beyazlamaya başlamış yeni abilerin bildirirler. Tamam mı?
Daha ne kadar söylenecek bu genç ölümler, bu şehitler son olsun, diye. Yürekler bir kez daha dağlanmış olsa da, şehit ailelerinin gözyaşları insanlık duygularına sahip her insanın içine işlese de kimsenin akıl ve sağduyuyu kaybetmek diye bir hakkı yokİmralı’dan Öcalan’ın, Kandil’den Karayılan’ın son söylediklerinin üzerine böyle ağır bir genç insan kıyımıyla karşılaşılınca ortaya birkaç soru çıkıyor.İmralı’nın ve Kandil’in, PKK’nın bazı unsurlarına egemen olamadıkları, söz geçiremedikleri ihtimali vardır. Bu unsurlar, “başka” güçlerin kontrolüne ya da yönlendirmesine açık olabilir.O halde son saldırı ve cinayetin, BDP’nin Meclis’e gelmesi için görüşmeler yapılırken, Öcalan bazı konularda devlet adına kendisiyle görüşenlerle anlaşmaya varıldığını açıklar ve BDP’lilere “Meclis’e gidin” çağrısı yaparken, bu “konuşma süreci”ni baltalamak için birileri tarafından gerçekleştirilmiş olması ihtimali güçlüdür.O “birileri”nin kimler olduğunun önemi yok. PKK’nın bu sonsuz savaşa devam etmesini isteyen şuursuzlar da olabilir, Türkiye’nin tekrar kan gölüne dönmesini isteyen “dış” unsurlar da olabilir, “konuşma süreci”ni durdurmak isteyen “iç” unsurlar da olabilir. Bunu uzun uzun tartışmanın fazla bir anlamı yok. Önemli olan bütün bunlara rağmen “konuşma süreci”nin devam etmesini sağlamaktır.***En uzun Kürt isyanının başladığı noktadaki Türkiye ile bugünkü Türkiye çok farklıdır. Kürtlerin yok sayılmasından “demokratik özerkliğin” tartışılabildiği bir noktaya gelinmiştir. Kürtçe konuşanın hapse atıldığı, yazısında Kürt kelimesini kullananın kendisini mahkemede bulduğu bir Türkiye’de değiliz. O Türkiye’yi yaşamamış olanlar, yaşları yetse de dünyadan habersiz olanlar bugünkü Türkiye’yi anlamakta güçlük çekebilirler. Ama anlaması gerekenler, en başta Türkiye’nin Kürt vatandaşlarıdır.13 şehidin yarattığı tepkinin mantık ve sağduyuyu geriye itmemesi için hem BDP’nin hem İmralı’nın iki adım atması gerekiyor.- BDP’liler Meclis’e gelmek için artık ellerini çabuk tutmalıdır.- Abdullah Öcalan da PKK’nın dağda dolaşan militanlarını indirmesi talimatını açıkça vermelidir.Başka genç ölümler olmamasını, bu ülkede herkesin en geniş demokratik özgürlükler içinde yaşamasını isteyenlerle genç ölümlerin devam etmesini, ülkede kin ve nefretin eksik olmamasını isteyenler arasındaki mücadelede birinciler arasında yer alanların daha hızlı ve etkili olabilmesi için herkesin elini taşın altına koyması şarttır.
Yargıya güveniyor musun?.. Bu soru, kamuoyu araştırmacıları tarafından sade vatandaşlara sorulduğunda cevabı çoğunlukla “evet” çıkar.Şu anda, yargıç, savcı ve avukat olanlar ellerini vicdanlarına koysunlar ve şu soruya cevap versinler: “Türk halkı Türk yargısına güveniyor mu?”Cevap bellidir, bu yapının içinde yer alan herkes de doğru cevabı bilmektedir.Vatandaşını korumak üzerine kurulmamış, tam tersine bir mantıkla işleyen bir yargı düzenine güvenmek için ülke gerçeklerinden bayağı kopuk olmak gerekiyor.Aslında Türkiye’yi yönetenler de bu gerçeği pekâlâ biliyor. Bildikleri içindir ki neredeyse kırk yıldır “yargı reformu” diye bir konu gündemde.***Ergenekon davalarının bir faydası da, bu gerçekten uzak kalmış bir “beyaz Türk” grubunun da var olan yargı düzeninin çarpıklıklarını görmüş olmasıdır.Bu “beyaz Türk” grubu, aydınlar, solcular, Kürtler ve askeri rejim mağdurları sistemden şikâyet ederken o sesleri duymamış, duymazdan gelmiş, ama Ergenekon davaları sayesinde yargının nasıl işlediğinin farkına varmıştır. Gerçi bu durumun sadece bu davalar için geçerli olduğunu düşünen, sistemin bütün vatandaşları ezdiğine inanmayan bir “aşırı beyaz Türk” grubu da mevcuttur. Ama sonuçta onlar bile “uyandı.”***Yargının işleyiş mantığının “devleti korumak” üzerine kurulu olması “devlet koruyucularına” yeterli gelmediği için devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuş, istendiği gibi işleyip işlemediğinin bizzat denetlenmesi için de bu mahkemelere asker kişiler de üye olarak konulmuştu. Sonra askerler üyelikten ayrıldı, sadece sivillerden oluşan bu özel mahkemeler devleti vatandaşlarından korumaya devam etti.Yargı sisteminin sade vatandaşın herhangi bir sorunu söz konusu olduğunda çözüm aramasıyla ilgilenmeyen irade, “özel durumlar” için “özel yetkili mahkeme” sistemini icat etti.Bugün medeni dünyada geçerli vatandaşını koruyan, vatandaşına “hizmet veren” yargı mantığı bizde henüz varlık bulamadığı için “siyasi irade” sistemi değiştirmekle ilgilenmek yerine özel durumların özel yetkili mahkemelerle yargılanmasını tercih etti.Bu tercihin, mevcut çarpık sisteme bir çarpıklık daha eklediği, zaten siyasetle iç içe yaşama geleneğine sahip bir yargı düzenine yeni sorunlar ekleyeceği göz ardı edildi.***CHP’nin dün verdiği önergeyle, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını talep etmesi son derece yerindedir ve hemen yapılmalıdır. Bunun yeterli olmadığına da kuşku yoktur. Bütün mahkemelerin siyasi rüzgârlardan etkilenmeden “özel yetkili” gibi çalışabileceği, savcıların soruşturma ve kovuşturmaya hâkim olabileceği ve tabii ki en önemlisi sistemin “devleti değil vatandaşın hakkını korumak” yönünde zorlanacağı bütün adımların acilen atılması şarttır.Kırk yıldır yapılamayan yargı reformunu da bu araya mı sıkıştıracağız, diye soranlara verilecek “evet”ten başka bir cevap yoktur. Yeni bir anayasayla sivil-demokratik bir düzenin temelini atıyorsak bunun vazgeçilmez ayağını, yargı reformunu da onun yanına eklemek zorundayız. Halkın güvendiği, güvenebileceği bir yargı düzenine yönelmek de halktan çok büyük destek alacaktır.
CHP Genel Başkanı, yemin eylemlerini kamuoyuna tam anlatamadıklarından yakındı. Şöyle olmuş: Medya bu eylemin başından itibaren eleştirmeye başlamış, AKP yanlısı medya çok kuvvetliymiş, onların medyası yokmuş, bunun için eylemi neden yaptıklarını tam anlatamamışlar.CHP bu direnişe başladığında destek veren yorumlar da oldu, eleştirenler de oldu. Medya takip kuruluşları var, CHP Genel Başkanı, eylemi ilan ettiği günden itibaren yazılı ve görsel medyada kendisinin ve partisinin sözcülerinin ne kadar sütun ve süre yer aldıklarını kolayca öğrenebilir.Ama mesele bu değil. CHP, tutuklu iki vekilin Meclis’e gelmelerini hedefleyen bir eyleme girişti ve bunu başaramadı. Özeleştiri, nerede yanlış yaptığını değerlendirmek gibi bir gelenek de olmadığı için, taraftarlarının böyle bir sorgulamaya gitmesini engellemek için medyaya vuruyor.***Futbol dünyasında çok büyük bir şike operasyonu yapılıyor. Operasyonun önemi kuşku götürmez. Bu operasyonu yürüten emniyet ve yargının içinden önemli sızmalar oluyor; henüz iddianame aşamasına bile gelinmediği halde sızmalar oluyorsa amacın öncelikle kamuoyunu etkilemek olduğu bellidir. Öfkeli taraftarlar ise, tepkisini sızmayı gerçekleştirenlere değil, görevini yapanlara, muhabirlere yöneltiyor, hatta saldırılar oluyor.Tepkinin hedefi sızmaların kaynağına yönelemiyor, çünkü yürüyen bir operasyon var ve taraftarı yönlendirenler, emniyeti ve yargıyı hedef almak istemiyor. En kolayını yapıyorlar, medyaya saldırıyorlar.***Geçiğimiz günlerde Başbakan Polis Akademisi’nde yaptığı konuşmanın içine bir medya saldırısı yerleştirmeyi eksik etmemişti. Bu saldırının, aslında konuşmasının önemli ağırlığını oluşturan, “işkence, vatandaşa kötü muamele, abartılı güç kullanımı” sıkıntılarının geride kaldığı bahsinin ardından gelmesi de dikkat çekiciydi.Ülkede işkence, vatandaşa kötü muamele, abartılı güç kullanımı olduğunu Başbakan da herkes gibi medyadan öğreniyordu. Doğrudur, bunların giderilmesi yolunda Başbakan’ın görev süresi içinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Elbette ki kötü muamele, abartılı güç kullanımı gibi sorunların sıfırlanması ayrı konudur, fakat bununla övündükten sonra “polisi kötü gösteren medya”dan söz etmenin nasıl bir çelişki olduğu da ortadadır.Tabii konuşmanın muhataplarının, kamu görevlilerinin sempatisini çekmek için kolay bir yol vardır; gerçekleri söylersin, sonra denge kurmak için medyaya vurursun, olur biter.Bırakın medyayı; kendinizi kurtarmak ya da birilerinden alkış almak için medyaya vurmaktan vazgeçin, medya da kendi iç meseleleriyle ilgili tartışmaları da rahat yapabilsin.
AKP ile CHP’nin, yemin krizinin sona ermesi için üzerinde anlaştıkları metinde iki önemli nokta yer alıyor. Biri, “özgürlükleri genişletme yolunda yorumlanması”, ikincisi de bu uzlaşma ile yeni anayasa için de uzlaşma temelinin atılmış olması.Hukuk düzenimizle ilgili tek şikâyet konusu, yargının büyük bir kesiminin yasaları “vatandaşı koruma” ve “özgürlükleri güvence altına almak” yerine “devleti koruma” mantığıyla yorumlamaları değildir.İktidar ve ana muhalefet partilerinin bu konuda aynı görüşte olmaları da birlikte hareket ederek sistemin mantığını değiştirecek girişimlerde bulunmalarını gerektirir.Bu, önemli bir vaattir.İkinci vaat, anayasa için uzlaşma çabası içinde olacaklarını yazılı hale getirmiş olmalarıdır. Zaten 12 Haziran’da halk onlara bu görevi verdi, görevden kaçmaları söz konusu olamaz...***Uzlaşma metninde, yakın gelecekle ilgili iyimser beklentilere yol açacak bu ifadelerin dışında CHP’nin yemin etmeme eylemiyle “ne elde ettiği” sorusunun cevabı yoktur.CHP’liler üzülebilir, kızabilir; ortada “şerefli yenilgi” bile olmadığını, yemin direnişinin başarıya ulaştığını inanarak da söyleyebilirler, inanmayarak da söyleyebilirler.Ama, bu eylemin amacı, başında ilan edildiği gibi Ergenekon tutuklusu iki milletvekilinin tahliye edilip Meclis’e gelmesi; Hükümet’in bu konuda açık bir söz vermesi olduğuna göre ortada şerefli ya da değil, bir yenilgi vardır.AKP sözcüleri gün boyunca CHP’yi rahatsız edecek hiçbir ifade kullanmamış, hatta “aferin bak başardınız, bizi uzlaşmaya zorladınız” anlamına gelebilecek sözler sarf etmiş olmasına rağmen CHP, kendi ifadeleriyle, “arkadaşlarını satmış” durumunda bulunuyor.12 Haziran’daki “yenildik ama ezilmedik” hâli, yemin krizinin sonuçlanmasında da tekrarlanmış oluyor ki bu, CHP’nin yeni yönetimi açısından iyiye alamet değildir. CHP sözcüleri dün, uzlaşmayla ilgili yorumlarında yemin boykotunda tabandan da destek alamamış olduklarını itiraf etmişlerdir.***CHP yönetimi, eski usul, kriz çıkarma üzerine kurulu bir siyaset anlayışının çoktan geçerliliğini kaybettiğini görmüş olmalıdır. Uzlaşma metninde anayasa konusunda uzlaşma vaadinin yer alması da bunu gösteriyor.AKP ve CHP’ye halk “uzlaşın, demokratik sivil bir anayasa yapın, demokratik süreci birlikte geliştirin” demiştir.Bu iki partiye oy vermemekle birlikte aynı beklentiyi ifade etmiş olanlar da hesaba katıldığında, ülkenin yüzde 85’e yakınının verdiği görev çok açıktır.
Fenerbahçe gibi köklü, büyük bir spor kulübünün şike olaylarına karışmış olması vahim bir durumdur. İddiaların kanıtlanması halinde kimsenin; kulüple gönül bağı olan milyonlarca kişinin de bu durumun sonuçlarına itiraz hakkı olamaz.Futbol dünyamızda bazı kirli ilişkilerin, çok paranın olduğu her yerde görülen mafya tipi örgütlenmelerin, hatta şiddetin varlığı biliniyor.Kurşunlamaların, dayakların, tehditlerin, görüşünü beğenmediğini işinden etmek gibi olayların son yıllarda ciddi artış gösterdiği de ortada.Bu olayları herhalde kimse onaylamaz. Bizim de çok eski bir Fenerbahçe taraftarı olarak onaylamamız mümkün değildir. Bunlara karışanların hangi kulüp çatısı altında olurlarsa olsunlar camiadan atılmaları şarttır.***Tabii en tepede Fenerbahçe Başkanı’nın yer aldığı son soruşturmanın, bütün soruşturmalar gibi “temiz” olmasını beklemek de herkesin hakkıdır.Bu soruşturmada da, başka örneklerini de gördüğümüz üzere “kamuoyu üzerinden yürütülme” yöntemi dikkat ve tepki çekiyor. Yöntem böyle olunca hem kamuoyu, asılsız bilgi ve dedikodularla yanlış yönlere çekilebiliyor hem de soruşturmanın esası gözden kolayca kayboluyor.Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım tutuklandı. Yıldırım’ın başarı adına etik ve yasal sınırları zorlayan yöntemlere -başvurulmuşsa- karışıp karışmadığını yargı süreci belirleyecektir.Ama tutuklanmasına kadar geçen bir hafta içinde medyaya “sızan” ve soruşturmanın kapsamı açısından çok önemli iddialar içeren bilgiler dolayısıyla, soruşturmanın sağlıklı yürümesinden önce kamuoyunun etkilenmesi girişimleri öne çıktı.Fenerbahçe camiasının “yargısız infaz” şikâyetine yol açan ve basın çalışanlarına fiili saldırılara kadar varan tepkilerin hedefine medyanın konulmuş olması da neredeyse alıştığımız bir sağlıksızlığın göstergeleridir.***“Kamuoyu üzerinden soruşturma yürütme” ve daha soruşturmanın başında kamuoyunu etkilemeye çalışma yöntemi etik de değildir yasal da değildir.Bundan önce de sadece insanların olayın esasından uzaklaşmalarına ve farklı etkiler altında kalmalarına yol açmıştır. Bu yöntem ortaya çıktığı her durumda yargı boyutunun ötesinde söylenti ve komplo teorilere inananların sayısı da artıyor.Fenerbahçe Başkanı Yıldırım’ın tutuklanması çok önemlidir ve bütün soruşturma ve yargı sürecinin olağanüstü “temiz” yürütülmesini gerektirmektedir.