Bahara yasaklı ülkeler de var

22 Ağustos 2011

Hem Batı ile hem kendi halkı ile sorunlu diktatörler arasında ilk giden Saddam oldu. Onu Tunus’un Ali Bey’i, Mısır’ın Hüsnü Bey’i izledi. Libya’nın Muammer Bey’i gitti gidiyor, Suriye’nin Beşşar Bey’i uzatmaları oynuyor.Bu rejimlerin hepsi, kendilerinden önceki dikta rejimlerini yıkarak geldiler. 50’li 60’lı yıllarda bu ülkelerde sömürge yönetimleri ya da krallıklar vardı. Tunus’taki tek parti rejimi sömürgecilerin gönderilmesiyle yerleşti. Diğerlerinde krallar bulunuyordu.O dönemin ilerici-gerici anlayışı içinde dünyaya soldan bakanlar bu ülkelerdeki darbeleri desteklediler. Her darbede dünyanın önemli bir kesimi “bir ülke daha emperyalizmin güdümünden kurtuldu“ diye sevindi.***Berlin duvarının yıkıldığı, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı bir dünyada 60’ların ruhuyla kendi halkları üzerine baskı kurarak yerlerinde durabilen bu rejimlerin de sürgit ayakta kalamayacağı belliydi.Dünyanın çok geniş kesimi özgürlüğün tadına vardı, özgür bir toplumda yaşamanın esas öncelik olduğunu gördü.İran’da kaçıncı kezdir çanak antenler toplanıyor, ama İranlılar da en kapalı rejimlerde yaşayanlar da artık dünyanın her köşesinde olanı biteni öğreniyor.Irak dahil beş İslam ülkesindeki değişimlerde, Batı ya çok silahla ya az silah, çok siyasi destekle devrede oldu, başı çekti.***Ancak bir gerçek daha var. Batı’nın bütün çabalarına rağmen Irak’ta hâlâ bir düzen kurulmuş değil; ülke hâlâ etnik çatışmaların yanında mezhep ve aşiret çatışmalarının alanı olmaya devam ediyor.Tunus ve Mısır’da henüz yeni bir yapılanma ortaya çıkmış değil.Libya’da Kaddafi sonrasında aşiretlerin güç yarışında yeni çatışmalara girmesinden korkuluyor.60’ların Baasçı ruhuyla hayat bulan rejimlerin birer vasat diktatörlük olarak yıkılmaları gerçekleşti; ama Doğu Avrupa ya da Güney Amerika’daki gibi, demokratik süreçlere girilmesi askıda kaldı.***Batı, bu beş ülkede diktatörlüklerin devrilmesi için çok geniş imkânları kullanırken “ilkesel” tavrını vurgulamaya devam ediyor, özgürlükler ve insan hakları üzerinden destek sağlıyor.Ama aynı Batı “Arap Baharı“ndan söz ederken, asla Suudi ve çevresindeki rejimleri gündeme getirmiyor. Suudi Arabistan ve birçok emirlik, yıkılan rejimlerden daha demokrat, insan haklarına daha saygılı değil. Ama onların adlarını kimse ağzına almıyor. İnşallah sıra onlara da gelecek, dünya bu rejimleri de sigaya çekmek mecburiyetinde kalacaktır. Yoksa bütün o demokrasi, insan hakları nutukları fena halde eksik kalmış olacak.

Devamını Oku

Halkıyla barışık olmak

21 Ağustos 2011

Başlıktaki Deyimi dün Dışişleri Bakanı Davutoğlu kullandı. Kastettiği Suriye’deki Esad yönetimiydi. Batı dünyası ile birlikte Ankara da “halkıyla barışık olmayan” Esad yönetiminin çekilmesi ve demokrasiye geçilmesi için baskı yapıyor.Suriye’deki demokrasi eksikliği, tıpkı Tunus, Mısır, Libya gibi, bir iç sorun, bu ülke halklarının kendilerinin çözeceği bir sorun olarak görülmüyor. Bu ülkelerdeki halkların “demokrasi talebi” uluslararası bir sorun olmuştur.Bu ülkelerin baskı altındaki yöneticileri de aynı şeyi söylemiştir, söylemektedir: “Dış güçler tarafından yönlendirilen bir terörist harekete karşı mücadele ediyoruz, bu bizim iç meselemizdir.”***Hiçbir yönetimin “halkıyla küs olma” hakkı yok.Halkın ise, her vatandaşın tek tek ve toplu halde yönetimi eleştirme, kıyasıya eleştirme ve her şeyi talep etme hakkı var. Gelişmiş dünyanın geldiği demokrasi anlayışında ayrıca her halkın sıkıntısı artık bütün dünyanın sıkıntısı olarak kabul ediliyor.Ankara, yüz yıllık Kürt meselesini çözememiştir ve halkının bir bölümüyle barışık değildir. Bu durumun devamında da ciddi bir ihtimal olarak bu meselenin de “dünyanın meselesi” olarak ele alınması vardır.“Yüz yıldır çözemediniz, hâlâ kan akıyor, insanlarınız acı çekiyor, bu meseleyi artık biz ele alıyoruz...” Bu cümle söylendiği gün Türkiye’nin Kürt sorunu uluslararası bir sorun olur ve Türkiye “nizam verilmesi gereken” ülkeler arasına girer.***Herhalde Ankara sınır ötesi askeri operasyonlar için karar alırken, bütün bunların sorunun uluslararası nitelik kazanmasını isteyenler tarafından dayanak olarak kullanılacağını da hesaba katmaktadır.Eğer ülkeyi yönetenler halklarıyla barışıksa, o ülkenin halkı da kendi iç anlaşmazlıklarına, sorunlarına başkasının karışmasını istemez.Başkaları karıştıkça, yeni güvensizlik alanları ortaya çıkabilir. Davutoğlu’nun Esad’a söylediğinin bize tekrar söylenmesinden herhalde aklı başında hiç kimse memnun olmayacaktır.*****Kitap farkıBakanlar Kurulu yurt dışından posta ya da kargo ile gelen eşyalar için gümrük muafiyet sınırını 75 euro’ya indirdi.Bu, yurt dışından kitap getirtenler için oldukça kötü bir haber. Muafiyete girsin diye kitapları tek tek ısmarlarsanız ulaştırma masrafı yükselecek, iki ya da üç kitap birlikte getirtirseniz gümrük ödeyeceksiniz.Bu kararla ne kadar gelir sağlanması öngörülmüştür bilemeyiz, ama kararı alanların kitaba farklı muamele yapmayı düşünmemiş olmaları makul değil.

Devamını Oku

Silahları bıraktırın

19 Ağustos 2011

Kandil’in bombalanmasının hiçbir derde deva olmayacağını herkes biliyor. Bu bombalamalar bir güç gösterisidir. Daha ötesinde de savaş ortamı algısını güçlendirir, o kadar...PKK’nın artan saldırılarının yarattığı gerilimin sonuçlarını herkes biliyor.Saldırıların yoğunlaşmasının “siyasi” bir açıklaması da yapılamıyor:* Saldırılar devam ettiği sürece Abdullah Öcalan’ın mahkûmiyet koşullarının değil konuşulması, gündeme gelmesi bile mümkün değildir.* Kürt siyasilerin, Demokratik Toplum Kongresi çalışmalarıyla gündeme getirmek istedikleri tartışma konularının konuşulması hiç mümkün değildir.***PKK saldırılarının somut sonucu, BDP’nin ve diğer Kürt siyasi hareketlerinin alanının daralması, tümüyle devre dışı kalmalarıdır.BDP’liler ve bütün Kürt siyasi hareketleri bu şekilde devre dışı kalmayı kabul ediyorlarsa meydanı tümüyle silaha, şiddete terk etmiş olurlar.Bunun anlamı da demokratik siyaset sisteminin askıya alınmasıdır.Demokratik siyasetin askıya alınmasının sonucunu defalarca yaşamış bir toplumun tekrar aynı çıkmaz sokağa girmesinin başka sonuçları olacaktır.***PKK’nın stratejisi bu çıkmazda, krizi uluslararası bir mesele haline getirmek olabilir, ancak bunun için Türkiye’de demokratik sürecin askıya alınması ve eski dönemin uygulamalarının devreye girmesi de gerekir ki, AKP hükümeti öyle olmayacağını sık sık söylüyor.Günümüzün Türkiye’sindeki siyasi ve hukuki koşullar 80’lerde 90’larda olduğundan çok farklıdır, zaten bu nedenle PKK da Batı’da bir destek sıkıntısı yaşıyor.***BDP’nin ve bütün Kürt siyasilerin bu savaş ortamından çıkışı sağlamak yolunda yapabilecekleri vardır: Silahları bıraktırmak.BDP ve diğerleri, silahların susması için harekete geçerlerse tekrar siyasetin merkezinde etkili bir konum elde edebilirler.Geçmiş yıllarda farklı siyasi düşüncelere sahip Kürt siyasiler ve aydınlar PKK’nın hedefi ve kurbanı oldu. O günlerdeki gibi, inisiyatif alabilen Kürt aydınları bugün yalnız kalmayacaklardır.n Silahları bıraktırmak için hareket geçin ve bu ülke insanlarının tümünün barış içinde, demokrasi içinde geleceğinin inşası için en önemli harcı koymuş olun.

Devamını Oku

Nasıl olmayacağı belli

18 Ağustos 2011

PKK’nın ilk eylemlerinin ortaya çıkışından bu yana, 28 yılın sonunda kesin bir şekilde gözler önüne serilmiş olan, sorunun nasıl çözülemeyeceğidir.Ona rağmen, 28 yıl boyunca binlerce kez tekrarlanmış en klişe laflar bugün de yine ağızlardan düşmüyor, çok insan öldürmekle terörün biteceğini zannedenler yine ortada dolaşıyor.Buna karşılık, savaş ortamında doğup büyümüş, çevresinde hep ölüm görmüş, tutuklama görmüş, ailesinden birini kaybetmiş genç insanların dağa çıkma koşullarının nasıl ortadan kaldırılacağı hâlâ bulunamamıştır...***Eline silah almamış kişilere terörist muamelesi yapılarak bir sonuç alınamayacağı çoktan ortaya çıktı.Taş atan çocuklara terörist muamelesi yapılarak tam tersi sonuçlar alınacağı da çoktan ortaya çıktı.Konuşana, yazana, yasal siyaset yapana terörist muamelesi yapılarak bir sonuç alınamayacağı da defalarca kanıtlandı.Bütün bunların Kürtlerde yarattığı güvensizliğin, tedirginliğin PKK’ya yaradığı da son derece net bir şekilde ortaya çıktı.Yıllardır söylenip duran en vasat klişelerden biri “Kürt meselesi ile terörün birbirinden ayrılması” bugün hâlâ tekrar ediliyor.Türkiye’de bir Kürt meselesi olduğu için terör ortaya çıkmıştır. Terörün yok olması da Kürt meselesinin mesele olmaktan çıkmasına bağlıdır.***Bir terör örgütünün, 28 yıl boyunca 30 binden fazla kayıp vermesine rağmen, 10 bine yakın şehit verdirmesini ve hâlâ eylemlerine devam edebilmesini açıklayamayanların asıl sorunun cevabına yaklaşmaları mümkün değildir.Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye 2023” hedefinin, terörün hâlâ devam ettiği, hâlâ insanların öldüğü, hapishaneleri hâlâ dolu olan bir ülke olmadığına kuşku yok.Hâlâ iç savaş sınırlarında dolaşan bir ülkenin “ileri demokrasi” kriterlerine hayli uzak bir ülke olacağına da kuşku yok.***2023 yılı, Türkiye’de cumhuriyetin yüzüncü yılı olacak, ama aynı zamanda Kürt meselesinde silahın ortaya çıkışının da 98’inci yılı olacak.Böyle bir sorunu bir yüzyıl boyunca çözememiş tek ülke olarak kalmış bir toplumun da dünyadaki yeriyle övünmeye hakkı olamayacaktır.

Devamını Oku

Her şeye rağmen barış dili

17 Ağustos 2011

Barış dili için yine çok zor bir ortama girdik. PKK’nın son saldırılarıyla birlikte savaş diline, “misli”yle başlayan sert tepkilere meydan alabildiğine açıldı.Böyle ortamlarda barış dilinin zayıflık ifadesi olacağını zannedenler üsluplarını daha da sertleştirirler.Yüzlerce kez yaşandı, yine aynı şey, ilk defa oluyormuş gibi yaşanacak...Cumhuriyetin ikinci yılından beri, 86 yıl boyunca yaşananların ilk kez açıkça konuşulabildiği bir ortama ulaşılmışken, savaş dilinin bir kez daha egemen olmasıyla bütün barış umutları söndürülmek isteniyor.***PKK miadı dolmuş, ancak Kürt siyasi hareketleri üzerinde vesayeti devam eden bir yapılanmadır. Bu yapılanmayı yine Kürt siyaseti tasfiye edecektir.Tasfiyenin altyapısını demokratikleşmenin oluşturacağı da çoktan ortaya çıkmıştır.Kürt siyasetinin yeniden yapılanmasının yolunu açma konusunda Ankara’nın başarılı olduğunu söylemek de zordur.KCK davalarıyla, devam eden gözaltılarla, operasyonlarla PKK’ya yeni kan verilmiştir.Son günlerde, bayram ertesi bu operasyonların tırmanacağına, aralarında milletvekillerinin de olduğu binlerce kişinin gözaltına alınacağına ilişkin söylentilerin basında yer almasının açık bir sonucu vardır, o da PKK’nın savaş dilinin Kürt tarafındaki tartışılmaz egemenliğidir.Ölüm sayıları arttıkça, hapse atılanların sayısı kabardıkça meselenin bitmeyeceğini, tam tersine uzayacağını Türk toplumu gördü, ama Ankara’da hâlâ görmeyenler var.Her şeye rağmen barış dilinin egemen olmasını sağlamak bir zayıflık değildir; kendine güvenin, toplumuna güvenin, temsil ettiğine inandığın insanlara güvenin ifadesidir.***AKP hükümeti de BDP de, sahip oldukları toplumsal destekle tekrar barış diline dönüşü sağlamakla yükümlüdür.“Sözün bittiği yer”, silahların konuştuğu, şiddetin egemen olduğu yerdir. Ve Türk toplumu hep oradaydı, ilk kez oradan çıkma umudunu geliştirmeye başladı.Barış dili yükseldikçe silahlara kalan alan daralacaktır.Türk toplumu Ankara’dan da, Türkiye’nin Kürtlerini temsil edenlerden de bunu bekliyor.

Devamını Oku

Aymazlık az kalır

16 Ağustos 2011

Geçenlerde, İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı gazeteci, Türklerin deprem konusunda bu kadar vurdumduymaz olmaları karşısında dehşete düştüğünü yazıyordu.Büyük depremin üzerinden on iki yıl geçti, bu arada ülkemizin dört bir yanında sayısız deprem oldu, çok can kaybettik, büyük maddi zararlara uğradık.İstanbul depreminde beklenen, yüz binleri aşan can kaybedilmesi, on binlerce binanın yıkılmasıdır.Yerli yabancı uzmanlar ve hatta “yetkililer” on iki yıldır bu hesapları yapıyor, anlatıyor.Üniversiteler, ilgili sivil toplum kuruluşları yıllardır araştırmalarını sürdürüyor ve uyarılarını, önerilerini tekrarlıyor. Ama o korkunç aymazlık duvarında bir gedik bile açılmıyor.***2020 Olimpiyatları‘nı İstanbul’da gerçekleştirmek için çalışacak olanlar, o yılda nasıl bir İstanbul olabileceğini belli ki akıllarına getirmiyorlar.Geçen on iki yıl içinde daha henüz kamu binalarının güçlendirilmesi çalışmaları dahi tamamlanmadı.İstanbul’da binaların sadece üçte birinin deprem sigortası yaptırmış olması, yüz binlerce binanın yasal işlemlerinin eksik olması yani deprem karşısındaki fiziki durumları ‘meçhul’ olmakla birlikte hâlâ kullanılıyor olmaları aymazlığın en açık kanıtlarıdır.Toplumun hazırlanmasında da durum farklı değil.Okullarda zaman zaman bazı eğitim çalışmaları yapılıyor, sonra bu birinci derecede hayati sorun unutuluveriyor.***Geçen on bir yılda olduğu gibi bugün de, büyük depremin yıl dönümünde aynı teranelerin tekrarlanması, aynı nutukların atılması İstanbul’u deprem felaketinden kurtarmayacaktır.İstanbul depremini karşılamak için gerçek bir seferberlik faaliyetinin şart olduğunu çocuklar da biliyor, ama bunun için kimse parmağını oynatmıyor.Bugün Somali’deki insanlık felaketi karşısında gözleri yaşaran yetkili şahıslar yarın İstanbul depreminin kurbanlarına bakarken kendi vicdanlarına ve halka nasıl hesap vereceklerinin hazırlığını da şimdiden yapmalıdırlar.“Kader” deyip saklanacakları günleri düşünmek yerine hemen harekete geçsinler. Bir gün bir gündür.Marmara çevresindeki bütün yerel yönetimler her an deprem seferberliğini başlatabilirler.Yapılması gerekenler belli olduğuna göre, hâlâ bu seferberliği başlatmamak, İstanbul’u ve İstanbul halkını felakete teslim etmek demektir.

Devamını Oku

On yılın bilançosu

15 Ağustos 2011

AKP on yıl önce kuruldu, bir yıl sonra yapılan genel seçimde tek başına iktidar oldu, o günden bu yana bütün seçimleri kazandı. İki yerel seçim, iki referandum ve üç genel seçimden galip çıkmak, en son seçimde de oyunu yüzde 50’ye yükseltmek tartışılmaz bir başarıdır.AKP’yi kuranlar, Erbakan’ın liderliğinde, diğer merkez sağ partilerin içinden çıkarak bağımsız bir siyasi hareket olan siyasi İslam’ın geleneksel siyaset anlayışının duvara toslamaya mahkûm olduğunu görmüşlerdi. Bunun çaresi de daha merkezde ve dünyaya açık bir siyasi çizgi olarak ortaya çıktı.Bu açıdan bakıldığında, AKP’nin genel siyasi hattının, siyasi İslam’dan çok merkez sağ, hatta merkeze yakın bir hat olduğu söylenebilir. AKP liderleri bu hattın adını “muhafazakâr demokrat” olarak koydular.Bu tanımda, demokratlık muhafazakârlığı zorlayan taraf olduğu kadar, muhafazakârlık da demokratlığı sınırlayan taraf oluyor.***Hem demokratlığı hem muhafazakârlığı ile, “müesses nizam”la çatışan AKP, elli yıllık “askerî vesayet” sistemini sarsar, “yüksek yargı vesayeti”ni yıkarken demokrat yanıyla öne çıktı. Bu da, içine kapanmış kimlik bunalımındaki solu “müesses nizam”ın yanına itmesini ve iktidar alanını genişletmesini sağladı.AKP’nin “askerî vesayet” ve “yüksek yargı vesayeti” ile çatışmasını demokrat yanına değil, sadece iktidar alanını genişletme hedefine bağlayanlar vardır. Bu sorgulayan bakışın önemli kaynağı da, temel hak ve özgürlüklerde çok kolay sağlanabilecek ilerlemeleri gerçekleştirmede AKP’nin elinin sık sık tutulmasıdır.Kürt açılımındaki ikircikli siyasetler, özellikle bu konudaki tartışmalarda AKP sözcülerinin dillerinin zaman zaman en kaba devletçi üsluba yönelmesi de dipteki muhafazakârlığın su yüzüne çıkması oluyor.***AKP, Cumhuriyet’in yüzüncü yılına kadar ülkeyi yönetmeye taliptir ve siyasi strateji ve taktiklerini buna göre oluşturmaktadır. Ancak bu on iki yılın ilk dördünde muhafazakârlık ile demokratlıktan hangisinin egemen olacağı, ülkenin de AKP’nin de geleceğini, liderinin tarihe nasıl kayıt edileceğini belirleyecektir.Gerçekten demokrat bir anayasa, temel hak ve özgürlüklerdeki bütün pürüzlerin kaldırılması ve bunlara bağlı olarak Kürt meselesinin çözülmesi ancak muhafazakârlığını bastırmış ve demokratlığı tartışmasız olarak içine sindirmiş bir siyasi liderlikle mümkündür.AKP on yılın bilançosunu yaparken işe buradan başlarsa, geçen on yıldaki zaaflarını da doğru tespit edebilir.

Devamını Oku

En yakın noktada

14 Ağustos 2011

Kürt meselesinde konuşulmadık hiçbir şey kalmadı. Cumhuriyetin başından beri olan biten her şey konuşuldu. Her şeyin konuşulabildiği en “özgür” ortama gelindi.Gelindi, ama barışın kurulması için gereken karşılıklı “güven” konusunda hâlâ ciddi eksikler var.Bunların başında kuşkusuz, PKK saldırılarının devam etmesi geliyor. Bu saldırıların yarattığı ortam bellidir ve bu ortamda barışa yönelik her adımda gecikme olması doğaldır.***Şu anda, Kürt tarafında güven eksikliği yaratan olayların başında ise KCK davası geliyor. Bu dava bir anlamda “Kürtçenin resmi kabul görmesi” mücadelesine dönüştürülmüştür. Bu mücadeleyi yürütenler, aslında Kürtçenin çoktan “resmi kabul” görmüş olduğunu da unutturuyor.KCK davasını, yasal siyaset alanının kapatılması olarak gören Kürt siyaseti, olayın Kürtçe inatlaşmasına dönüşmesine katkıda bulunarak tıkanmanın devamında rol oynuyor.***Siyasette, belli sonuçlar almaya yönelik siyasette “sıfır taviz” olamaz. Türkiye Kürtlerinin yarısının desteğini almış olan BDP’nin yasal siyaset alanının daha da açılması için yeni politikalar geliştirmesi şart olmuştur.Türk toplumu en geniş haliyle, barış iradesini, demokrasi içinde barış iradesini ortaya koyarak barışa en yakın noktaya gelinmesini sağlamıştır.Bunun ötesi bütün siyasi temsilcilerin, AKP’nin ve BDP’nin toplumun talebini doğru okumasına ve cesaretine kalmıştır.***Güven eksikliğini giderme yolunda BDP’nin ilk adımı, Meclis’e gelerek bütün çalışmalara tam olarak katılacaklarını açıklaması olacaktır. BDP’nin desteklediği adaylara oy verenler, onların Meclis’te siyaset yapmaları için oy vermiştir. Diyarbakır’da kendi aralarına toplantı yaparak, şu anda derde deva olmayacak tartışma konularıyla zaman geçirerek bir ilerleme sağlanamayacağını görmüş olmaları gerekir.Toplum, Abdullah Öcalan’ın cezasını çekme koşullarında değişiklik yapılmasını ve barış sürecine katkıda bulunmasının sağlanmasını bile soğukkanlı bir şekilde tartışabilmektedir.Barışı gerçekleştirme ehliyetine ve desteğine sahip siyasi tarafların tümü için, bütün toplumun kazanmasını sağlayacak adımlar atılması, ister “taviz” denilsin ister başka bir kelime kullanılsın, en geniş anlamıyla “anlayışla” karşılanacaktır.

Devamını Oku