CHP’nin son fırsatı

12 Ağustos 2011

Genel Başkan Kılıçdaroğlu, CHP’nin üst yönetimini değiştireceğini açıkladı. Ve bunu, yapılacak değişikliği önemsiz göstermeye çalıştığı bir tavırla açıkladı. Milletvekili seçilmiş olanların yerlerine parti örgütüyle daha çok ilgilenebilecek Meclis dışında kalmış partililerin getirileceğini söyledi.Bir siyasi partinin en tepesinde bu çapta bir değişiklik yapılması önemlidir. CHP için daha da önemlidir. Çünkü bu yönetim CHP’yi yerel seçimlere götürecektir.***Siyasi partilerin tepelerinde bu tür değişiklikler, örgüte yeni bir heyecan getirmek, partiye oy vermiş olan seçmenin güvenini artırmak, oy vermemiş seçmenlerin de dikkatini çekmek için yapılır. Partinin kendi siyasi hedefleri doğrultusunda bir irade gösterisidir ve yeni isimler, politikalardaki yenilenmelerin de ipuçlarını verir.Eğer Kılıçdaroğlu, bu değişikliği Parti Meclisi’nin milletvekili olmamış üyelerine “sizi vekil yapamadık bari MYK üyesi yapalım” demek için yapıyorsa ancak yeni bir uyumsuzluğun temelini atmış olur.CHP’nin sıkıntısı bellidir; ya Silivri’de beklemeye devam edecektir ya da güçlü bir sosyal demokrat partinin inşası için hızlı ve kararlı adımlar atacaktır. Şu ana kadarki belirtiler Silivri’den ciddi bir uzaklaşma olasılığını göstermiyor.***CHP Silivri durağında kalmayı seçerek, genel seçimden zayıf bir ana muhalefet olarak çıkmıştır. Bu, halkın gözünde, “ülkeyi yönetme ehliyetine sahip olmamak” anlamına geliyor.Parti yönetiminde yapılacak değişikliğe, CHP’ye oy verenler de vermeyenler de bu açıdan bakacak, “CHP ülkeyi yönetmeye gerçekten aday oluyor mu” sorusunun cevabını bulmaya çalışacaktır.***Kılıçdaroğlu’nun belirleyeceği yeni yönetim yerel seçim öncesi “nihai” kadro olacaktır, bir kez daha “bu kadro da olmadı, yenisine bakalım” deme şansı yoktur. CHP bu kadroyla yerel seçime gidecektir ve eğer “kale kayıpları” devam eder, genel seçimde alınan oy oranının altında kalınırsa partide kaçınılmaz olarak bir iç savaş ortamına girilecektir.Hem CHP hem de Kılıçdaroğlu için yönetimde değişiklik son bir fırsattır. Bu fırsat iyi kullanılmazsa CHP yerel seçime yine aksayarak gider ve genel başkanının sık sık ifade ettiği “tek parti düzenine” en büyük ve son katkısını yapmış olur.

Devamını Oku

Ne çok birikmiş

11 Ağustos 2011

Dün birçok adli olay gündemdeydi. Ekrana biraz kulak verenler, bugünkü gazetelere göz atanlar kolayca fark etmişlerdir. Yakın zamana kadar halının altına süpürdüğümüz -süpürdükleri, yokmuş gibi davrandıkları feci bir birikimimiz var.Bunları ardı ardına koyduğumuzda, yakın geçmişimizden kalan birçok meselenin hesabının bir an önce görülmesinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anlamamak mümkün değil.Bir silahlı “devrimci örgüt” davası var. Neden bugün silahlı olduklarının açıklaması bir yana, karmaşık ilişkiler içindeki emniyet mensuplarının böyle bir “silahlı devrimci örgütle” neden bağlantılı olduklarını açıklamak da oldukça zor. Bazı silahlı “devrimci” örgütlerin yakın günlere kadar yaşatılmış olmasının mantıklı bir açıklaması olsa gerek.***90’lı yıllarda faili meçhul cinayet dalgası iyice tırmanmıştı. Daha çok Kürt siyasiler ve iş adamları hedefteydi, araya bazı gazeteciler, yazarlar da sıkıştırılmıştı. Dün bu cinayetlere adları karışmış olan emniyet mensupları toplandı. Uğur Mumcu cinayetinden sonra önemli bir yetkili “bir tuğla çekilse bütün duvar yıkılır” demişti. Şimdi o tuğlanın çekildiği umudunu taşıyabiliriz. Taşımalıyız da, bunca yıl sonra faili meçhuller üzerine gidildiği için arkasının da gelmesini beklemeliyiz.Bir başka adli olayda üst düzey askerler tutuklanıyor. Bu kez ortada hiç kimsenin itiraz etmediği, edemediği belgeler, icraatlar var. Bu icraatlar, üstelik birkaç yıl öncesine kadar geliyor. Siyasi savaş için, internet siteleri kurup, bunlar aracılığıyla hükümet karşıtı propaganda yapma, yalan haber yayma, fikirleri beğenilmeyen bazı kişileri karalama faaliyetlerinin hesabının verilmesi gerektiğine karşı çıkacak kimse herhalde kalmamıştır.***Yurt dışında ekmeğini kazanan insanların insani ve dini duygularından yararlanıp para toplamak, bunları cebine atmak gibi çirkin bir faaliyete karışmış olanlar da nihayet hesap vermeye başladı. Bu hesap vermenin, ucu nereye giderse gitsin, devam etmesini kuşkusuz her vatandaş bekliyor.Ve en büyük eğlencemizi karartan, para ve küçük iktidarlar için her şeyi kendilerine hak görenlere, mafyaları spor dünyasına bulaştıranlara yönelik soruşturma dün de devam etti.Bütün bunlar dünün “adli” manzarası içindeydi.Bu manzara her vatandaşa düşen görevi ortaya koyuyor. Bütün bu pisliklerin tam olarak temizlenmesinin takipçisi olmak, bunun için şart olan siyasi iradenin gevşememesini sağlamak.

Devamını Oku

Soğuk savaş solculuğu

10 Ağustos 2011

Suriye’de iktidarda etnik temelli bir dikta yönetimi bulunuyor ve o yönetim, dünyanın önde gelen polis devletlerinden birini yaşatmakta, halkını her türlü özgürlükten uzak tutmakta kararlı.Bu yönetimin siyasi kökeni, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Batı karşıtlığı ve Sovyetler’e yakınlığı dolayısıyla anti-emperyalist ve “sol” olarak kabul edilmiş Arap milliyetçiliğidir.Etnik ayrımcılığa dayalı, halkına her türlü özgürlüğü yasaklamış, gizli polisi ve bölge siyasetinde en kanlı yöntemleriyle varolan bir rejimin “sol” olduğunu sanmak için ahmaktan bile öte olmak gerekir.Burada hemen CHP Genel Başkanı’nı tenzih edelim. AKP hükümetinin Suriye krizi konusundaki politikasının ve girişimlerinin “Batı’nın taşeronluğunu yapmak” olduğunu söylerken herhalde Suriye’deki rejimin “sol” olduğu kanaatinden hareket etmiyordu.***AKP hükümeti, Arap baharının Suriye’ye ulaştığı andan itibaren uzun bir ortak sınıra sahip olduğumuz bu ülkenin sıcak bir çatışma alanı olmaması için çaba göstermiştir.Bu çaba, yanıbaşımızda yaşanacak kanlı bir iç savaşın ve Batı’nın askeri müdahalesinin Türkiye’ye dönük yansımaları olacağı ihtimaline dayandırılmıştır ve dünyada da kabul görmüştür.Ankara’nın, Suriye’ye yaptığı baskı, demokrasinin gelişmiş değerlerinin savunulması üzerine kuruludur ve sosyal demokratların, kendisini solcu addedenlerin de bu değerleri savunmaması düşünülemez.***Bu temel ilkelerin yanında Ankara’nın Suriye politikasındaki hassas alan, en baştaki kaygıdan kaynaklanan, her türlü gelişmenin Türkiye’ye, Türk toprağına olumsuz yansımalarına karşı bütün kapıların kapalı tutulması meselesidir.Soğuk Savaş’ın kapalı ve korku duvarlarıyla örülü dünyasında “solculuk” sanılan birçok siyasi tavrın solculukla hiçbir ilgisi olmadığı, sadece kapalı dünyalar için bir mantık oluşturma aracı olduğu da çoktan doğrulanmıştır.Ankara’nın, kendi iç sorunlarının yarattığı kamburlara rağmen, dünyanın ileri demokrasi ve özgürlük değerlerini savunmasından ancak memnun olunabilir.Uzun bir ortak geçmişimiz, uzun bir ortak sınırımız olan komşu ülkenin halkına kansız, acısız bir gelecek için destek olmayı küçümseme, aşağılama tavrının altında yatan da, kendi ülkesinin, bölgesinin ve dünyanın geleceğiyle ilgili vizyon eksikliği veya yokluğundan başka bir şey değildir.

Devamını Oku

‘İster sever, ister döverim’ çoktan bitti

9 Ağustos 2011

Kaddafi neden yabancı ülkelerin kendi vatandaşlarıyla ilgilendiğini anlamıyor. Esad da anlamıyor.“Onlar benim vatandaşım, ister severim ister döverim” anlayışının artık geçerli olmadığını anlamıyorlar.Kaddafi de Esad da, kendi yönetimine karşı çıkanların “yabancı güçlerin desteği ve kışkırtmasıyla ayaklandığını” düşünüyorlar. Onlara göre ortada bir sorun yok, sorun dış güçler tarafından “yaratılıyor!”Ayaklananlar yabancı güçlerin ajanları, yabancı desteği olmasa böyle olaylar olamaz... Falan filan...Şimdi bu sözleri duydukça çağ dışı dikta rejimlerinin halklarının taleplerine nasıl yabancı kaldıklarını düşünüyor, vatandaşlarına yaşattıkları acılara tepki gösteriyoruz.Bu rejimler; ne olursa olsun, bu olayların kendi iç meseleleri olduğunu ve yabancıların karışamayacağını da sık sık söylüyorlar.***Türkiye’nin hükümetiyle, devletiyle insanların demokrasi ve özgürlük mücadelelerinin yanında yer almasıyla övünüyoruz. Biz de hükümetimizle, devletimizle aynı şekilde düşünüyoruz.Biraz daha düşünürsek, bu lafların bize de hiç yabancı olmadığını görebiliriz.“Dış güçlerin desteği olmasa çoktan bitirmiştik” lafını belki yüzlerce, binlerce kez duyduk, hâlâ da duymaya devam ediyoruz. Kendi vatandaşlarımızın siyasi haklarını kullanmalarını engellemek amacıyla yaratılmış olan “yüzde on seçim barajı”nın demokratik ilkelere aykırı olduğunu söyleyen yabancılara da “sen ne karışıyorsun, o bizim iç işimiz” diye bağırıyoruz.Yeni dünyada mesele, tek bir kişinin haklarının çiğnenmesi olsa bile artık “iç iş” değildir, bütün dünyanın meselesidir. Hükümetimiz, devletimiz ve tabii Ankara’mız konu Suriye olunca, Libya olunca, Irak olunca “talkın-salkım” durumuna düşmeye fazlasıyla meyyaldir. Bu hatırlatıldığı zaman da cevap hazırdır: “Bizim koşullarımız farklı.”***Türkiye’nin Kürt meselesini demokrasi içinde çözmesini söyleyen dünyaya “bu bizim iç işimiz” diye kızıp höykürürken, başkalarına demokrasi ve insan hakları dersi vermek kolay açıklanabilir bir çelişki değil. Daha doğrusu, dünyayı bu çelişkiyi göremeyecek kadar ahmak zannetmek tuhaf bir ruh hali.Suriye halkına, Libya halkına demokrasi için destek verirken Türk halkının ve Kürt halkının demokrasi ve insan hakları eksiklerini giderirseniz, dünyanın gözünde de Suriye, Libya ve diğer ülkelerin diktatörleri karşısında da daha inandırıcı olabilirsiz.

Devamını Oku

Bu rol hata kaldırmaz

8 Ağustos 2011

Arap baharının sahnelendiği ülkeler arasında Suriye, Türkiye açısından çok farklı özelliklere sahip bu yanıyla da âleme uzaktan nizam verme imkânlarını daraltıyor...Demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerine, dünyanın gidişine soğuk durmuş İslam dünyasında yaşanan kalkışmalarda Ankara’nın politikası açık oldu. Demokrasi ve özgürlük isteyen, ileri dünya değerleriyle yaşamak isteyen halklara destek, tereddütsüz verildi.Arap baharıyla başlayan değişimin süratinde ciddi sıkıntılar var, ama Mısır örneğinde olduğu gibi, bir kişiyi feda ederek müesses nizamı kurtarma çabalarının da uzun süre başarılı olamayacağı görüşüne dayalı iyimser beklentiler daha ağır basıyor.***Aynı rüzgârla sarsılan Müslüman ülkeler arasında Suriye’nin temel farkı, büyük Sünni çoğunluğun, küçük Şii azınlık tarafından yönetilmesinde yatıyor. Bu mezhep çatışması ortamında, Müslüman Kardeşler gibi radikal İslamcı örgütler inkâr edilemez bir ağırlık kazanmış durumda.Kendi Kürtlerini en sıkı düzende yaşatırken, Türkiye’deki Kürt isyanının liderlerine ev sahipliği yapmakta sakınca görmemiş olan Şam’ın Şii yönetimiyle daha 12 yıl önce savaş eşiğine kadar gelinmişti.Geçen dönemde “komşularla sıfır sorun” politikasında Suriye’den de sonuç alınmış ve Ankara ile Şam yönetimi arasında yakın ilişki dönemi yaşanmıştı.Arap baharı Suriye’ye sıçrayınca AKP hükümetinin öncelikli çabası, Libya’da uygulanan yöntemlerin bu ülkeye uygulanmasını önlemek yönünde oldu. İkiye bölünmüş bir Suriye’de muhaliflere, yani Sünnilere ve Kürtlere dışardan gelecek silah ve lojistik desteğin Libya’dakinden daha büyük kıyımlara yol açacağı ve bunların her durumda Türkiye’ye yönelik yansımalarının olacağı açıktır.***Şam’ın Şii yönetimi uzun yıllar boyunca, Batı başkentlerinde bomba patlatmaktan, Orta Doğulu siyasetçileri öldürmeye varan yöntemlerle politika yapma, etkinliğini böylece koruma alışkanlığı edinmiştir.Şam’daki Şii yönetimi, ayrıca İran’daki Şii yönetiminin en büyük desteği olduğu için, bu ülkedeki yönetim değişikliği Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki değişikliklerden çok daha fazla uluslararası etkiye yol açacaktır.Ankara, Batı’ya karşı, Suriye’de “yasak geçiş” için bir tür “garantör” ya da “arabulucu” rolünü üstlenmiş olduğundan ABD’nin de yoğun baskısı altındadır.***Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı da bu karmaşık denklem içinde, cebindeki “son uyarı mektubu”nu Şam’a iletecektir.Bu hamlenin ardından Şam’dan gelecek adımın Türkiye’yi de ciddi bir karmaşaya doğru çekmesi ihtimali vardır. Türkiye’nin, hele sıcak bir çatışmanın parçası olmasının, daha da ötesinde Suriye’de rejim değişikliği operasyonunun başına geçmesinin yansımalarını kuşkusuz Türk Dışişleri iyi hesap etmektedir.Suriye krizi, olayın radikal İslam boyutuyla, İran boyutuyla, Kürt meselesi boyutuyla Türkiye açısından en küçük bir yanlışı veya macera hevesini kaldıramayacak ciddiyettedir.

Devamını Oku

Malum madde değişirse

7 Ağustos 2011

Yüksek Askeri Şûra ve en tepedeki dört komutanın birlikte görevden ayrılmaları dolayısıyla yüz yıllık hastalıktan hâlâ kurtulamamış olduğumuz bir kez daha kanıtlandı.Bu hastalık “askeri müdahale” ihtimalinin ortadan kalkmadığına ilişkin kanaattir.Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanı aynı anda emekliliklerini istediklerinde, toplumun her kesiminde “acaba” diye başlayan zihin idmanları kendisini gösterdi. Bu görüntünün gelecek açısından iyimserlik yaratan yanı, çok küçük bir kesim dışındaki çoğunluk için “acaba” kelimesinin esasen endişeyi ifadesi etmesidir.***Şimdi, eski darbelerde bir tür yasal dayanak gibi kullanılmış olan, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ülkeyi “kollama ve koruma” görevi veren 35’inci maddesinin değişmesi gündeme geldi.Aslında, “anayasayı tebdil, tağyir” ve “seçilmiş hükümeti devirme” gibi bir suçun herhangi bir yasal dayanağı olabileceğini düşünmek ve ifade etmek, en azından bu ülke insanlarına hakarettir.35’inci madde değişse de, toptan kaldırılsa da belli bir zihniyet tarihe gömülmedikçe, “acaba” diye başlayan endişeleri yaşamaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır.Bu zihniyetin toplumsal karşılığı, sivil siyasette açık desteği de kalmamış olmasına rağmen askeri vesayet hâlâ tartışılıyorsa, mesele malum maddeden ibaret değildir. Tartışmayı kesin olarak noktalayacak başka unsurlar da vardır.***Son Yüksek Askeri Şûra, atama ve terfilerde sivil siyasi otoriteyi tümüyle devre dışı bırakmış olan bir sistemin değişmesinin başlangıcı oldu. Yakın siyasi tarihte, birkaç olay dışında sivil siyasi otorite bu sistemin hep dışında kalmıştı.O sistem cumhurbaşkanı seçimlerine kadar ulaşmış bir otorite “paylaşımı“nı getirmişti. Ordunun cumhurbaşkanı tayin etmesi ya da en azından onaylaması geleneği de ilk kez Gül’ün seçilmesi sırasında bozulmuştu.Son olaylar dolayısıyla, 12 Mart müdahalesinin ardından dönemin başbakanı Demirel’in emekli Orgeneral Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmasına direnmesi hatırlatılıyor ama o krizde de, “uzlaşma“ sorunu yine emekli bir oramiralin cumhurbaşkanı olmasıyla “çözülmüş” sayıldı.Sivil siyasi otorite o seçimde de “askerin onayını alarak“ aslında mevcut sistemin devamını sağlamış oldu.***“Askeri vesayet” sisteminin iki önemli dayanağından biri, vesayet zihniyetinin yaslandığı toplumsal destek en alt düzeye indi, dolayısıyla da diğer dayanak, “terfi ve atamalara siviller karışamaz” sistemi ilk kez bozulmuş oldu.Üçüncü dayanak, “mali bağımsızlık-denetimsizlik” sistemidir. Seçilmiş meclis ve içinden çıkan hükümet, askeri harcamaların denetiminin hâlâ dışında tutulmakta, yasal ve anayasal denetim sağlanamamaktadır.Fonlar ve vakıflar sistemiyle yaratılmış “bağımsızlık” dünyanın hiçbir demokrasisinde kalmamıştır.Bütün harcamalarının hesabını halka ve son kuruşuna kadar vermek, demokraside tüm kurumlar için geçerli bir ilkedir.Askeri vesayet sisteminin üçüncü dayanağının da değişmesinin zamanı gelmiştir.

Devamını Oku

Çözüme bir yıl

20 Temmuz 2011

Kıbrıs sorunun bir “milli dava” olarak sonsuza kadar bu şekilde, çözümsüz kalmasını isteyenler, Erdoğan’ın konuşmalarından umutlanmışlar.Biri “bizim çizgimize geldi” diyor, bir başkası “Denktaş gibi konuştu” diyor.Başbakan ne çözümsüzlük çizgisine geldi ne de Denktaşgiller gibi oldu. Erdoğan, önümüzdeki bir yıl içinde Kıbrıs sorunun çözümü için makul, hakkaniyetli ve gerçekçi bir yol haritasını ortaya koydu.37 yıl önce bugün Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıslı Türklerin canlarını korumak için, Barış Harekâtı’nı başlattığı zaman kimse ses çıkarmadı, çıkaramadı. Sorun, dönemin askeri yetkililerinin, “bu hatta tutunmamız zor, ikinci bir harekâtla Rumların yoğun olduğu bölgede ilerleyim” demeleri ve bunu için Ecevit’i ikna etmeleriyle şekil değiştirdi.Rumların mallarına el konulması, bunların dağıtılması, Türkiye’den nüfus aktarımıyla Ankara, “milli dava” ilan edilmiş bu konuda Denktaş hattında yıllarca sıkı sıkı durdu.***El konulmuş Rum mallarının korunması, Türkiye’den giden kaynaklar sayesinde hiç kimsenin üretim yapma, ticaret olanaklarını zorlama gereği duymaması, Türk askerinin korumasında “önemli şahıslar” olarak dolaşma üzerine kurulu bir düzenin adına “milli dava” denildiği için, gerçeği söyleyenler de “hain” ilan edildi; tıpkı “anavatan”da olduğu gibi bunların bazıları “iptal” edildi.“Milli dava” diye Türk kamuoyu korkutulurken, dünya kamuoyu korkutulamadığı için Türkiye Kıbrıs yüzünden, her ay adaya gidip dağıtılan paraların dışında da çok fatura ödedi.Bu aleyhte denklemin değişmesi, Kıbrıs Türk halkının, Annan Planı’na “evet” demesiyle gerçekleşti. Kıbrıs’ın Rum ve Türk radikallerini, faşistlerini besleyen düzende en büyük gedik böylece açılmış oldu.***Erdoğan, Kıbrıs gezisinde, konuşmalarındaki bazı “hamaset” unsurlarına takılanların sandığının aksine, bir yıllık bir barış süreci öneriyor.Bu sürecin ucunda, Kıbrıs “Cumhuriyeti” Avrupa Birliği dönem başkanı olduğunda, Rumların ve Türklerin ortak devleti olarak, kalıcı barışı özümsemiş bir şekilde dünya sahnesine çıkmış olacaktır.Türklerin ve Rumların Denktaşgilleri bu durumu hazmetmekte güçlük çekecek, sabote etmek için eski oyunlara başvuracaklardır.Türk tarafının çözüm iradesi, Rumların Denktaşgillerinin çok rahatsız olduğu enerji desteğiyle somut olarak da gösterilmiştir.

Devamını Oku

Demokrat bile olamayan CHP

19 Temmuz 2011

13 Şehit haberi geldiğinde Genel Başkan’ın yaptığı yorum aşırı sıcaklara bağlanabilirdi. “Askerler hapse atıldığı için moralleri bozuk, o yüzden şehit veriliyor” diyen sosyal demokrat partinin genel başkanı zaten partiyi eylül başına kadar tatile sokmuştu. Bu süre içinde partili vekillere siyasi faaliyet olarak Ramazan boyunca halkın arasında bulunmaları talimatını vermişti.Ama CHP’de demokrasi korkusu tatile çıkmıyor.Bu korku hızla tepki verebilecek kadar yüksek düzeyde bir korku.“Yeni” CHP’nin yeni kadrosundan, eski Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, 13 genç insanın kaybı ve ardından yayılan şuursuz tepkiler üzerine bir açıklama yaptı.Tanrıkulu’nun açıklamasını aynen tekrarlayalım:***“Hepimizin başı sağ olsun.Bugünler tüm toplum için yas günleri.Çatışmayla iç içe yaşadığımız neredeyse 30. yıla giriyoruz. Ancak çatışmalarda ölenlerin çoğu 30 yaşını göremedi bile.Sadece çatışmayı görerek büyüyen, çatışmaktan başka bir alternatifi hayaline bile getiremeyen, ancak neden çatışıldığını da bilemeyen, çatışmaya sürükleyen sebeplerden habersiz nesiller yetiştiriyoruz. Gelecek kuşaklara mirasımız bu olmamalı.Yakıp yıkmak ve öldürmekle çeyrek yüzyılı aşkın zaman geçirdik ve bunun çözüm olmadığını gördük.Olsaydı bugün 50 bine vardığı belgelenen can kaybı yaşanmazdı.Bir 30 yıl daha böyle geçebilir.Bu 50 bin kişi bugün aramızda olsaydı, bugün Türkiye çok farklı bir yer olabilirdi. Onları yitirmeseydik çok farklı bir noktada olabilirdik. Gençlerimizi, geleceğimizi yitirdik, yitirmekteyiz.O nedenle şimdi barışın dilini konuşmak mecburiyetindeyiz.Bu, boynumuzun borcudur. Son olaylarla beraber, birden Türkiye’nin dört bir yanında, savaş ortamı içine düşüverdik. Savaşın diliyle konuşmaya başladık.Savaşın, uçurumun kenarında yaşamamalıyız. Bu oyun, her kimin oyunuysa, bozmalıyız.Barışın dilini konuşarak bunu yapabiliriz. Savaşın sonunu sadece ölüler görür, derler.Biz, yaşama şansına sahip olanlar olarak, her nefeste, nasıl bir barışı inşa edebileceğimizi düşünmeli, zamanımızı buna harcamalıyız. Bu konuda kamuoyunda çokça konuşuluyor. Konuşanlar da, çeşitli yorumlar yapıp, sonra kendi hayatlarına dönüyor. Şimdi de birçok siyasetçi bu konuda sert açıklamalar yapıp sonra yaşamlarına aynen devam edecek.Oysa bu yıkımın kurbanlarını geri getirmeye imkân yok. yakınlarının yaşamı da sonsuza dek değişiyor. Kimse insan hayatını siyasetin malzemesi yapmamalı. Yaparsa da, bugün kazanacağı göreceli zafer, yarın onurunu zedeleyen bir leke olacaktır.Türkiye’nin bu temel sorununu çözmeden, diğer hiçbir konuda ilerleyemeyiz.İnsan üzerinden yeni bir dille, yeni bir anlayışla, yeni bir siyasi dil oluşturmak zorundayız ki, çatışarak değil, zıtlaşarak değil, kutuplaşarak değil; ortaklaşarak, toplumsal bir mutabakat sağlayarak, çatışmaya karşılık askeri bir yol değil, politik bir yol açabilelim.Çözüm için yapılacaklar üzerine Türkiye çapında birçok fikir üretilmiştir, çaresiz değiliz. Yeni anayasa süreci de bize çözümün temelini atmak, hem de sağlam atmak için altın bir fırsat sunuyor.Barışa ancak yaşamı, insanı, hayatı yücelterek ulaşabiliriz, onu hak edebiliriz.”***İşte bu metnin düşmesinin üzerinden sadece dakikalar geçmişti ki mail’lere yeni bir not geldi, açıklama iptal edilmişti, dikkate alınmaması isteniyordu.Biz dikkate aldık, herkes de bu açıklamada söylenenleri dikkate almak zorunda. Bir üyesinin böyle bir “barış” açıklaması yapmasını doğru bulmayan CHP yönetimi de, sosyal demokrat bir parti olmak istiyorsa çok dikkate almak zorunda.Ama şu anda durum odur ki; genel başkanı “askerin morali bozuk o yüzden şehitler verildi” yorumuyla kıraathane yorumları tarihine geçecek olan bir siyasi partiye bu açıklama biraz ağır geliyor.

Devamını Oku