Haberin Devamı
Yüksek Askeri Şûra ve en tepedeki dört komutanın birlikte görevden ayrılmaları dolayısıyla yüz yıllık hastalıktan hâlâ kurtulamamış olduğumuz bir kez daha kanıtlandı.
Bu hastalık “askeri müdahale” ihtimalinin ortadan kalkmadığına ilişkin kanaattir.
Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanı aynı anda emekliliklerini istediklerinde, toplumun her kesiminde “acaba” diye başlayan zihin idmanları kendisini gösterdi. Bu görüntünün gelecek açısından iyimserlik yaratan yanı, çok küçük bir kesim dışındaki çoğunluk için “acaba” kelimesinin esasen endişeyi ifadesi etmesidir.
Şimdi, eski darbelerde bir tür yasal dayanak gibi kullanılmış olan, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ülkeyi “kollama ve koruma” görevi veren 35’inci maddesinin değişmesi gündeme geldi.
Aslında, “anayasayı tebdil, tağyir” ve “seçilmiş hükümeti devirme” gibi bir suçun herhangi bir yasal dayanağı olabileceğini düşünmek ve ifade etmek, en azından bu ülke insanlarına hakarettir.
35’inci madde değişse de, toptan kaldırılsa da belli bir zihniyet tarihe gömülmedikçe, “acaba” diye başlayan endişeleri yaşamaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır.
Bu zihniyetin toplumsal karşılığı, sivil siyasette açık desteği de kalmamış olmasına rağmen askeri vesayet hâlâ tartışılıyorsa, mesele malum maddeden ibaret değildir.
Tartışmayı kesin olarak noktalayacak başka unsurlar da vardır.
Son Yüksek Askeri Şûra, atama ve terfilerde sivil siyasi otoriteyi tümüyle devre dışı bırakmış olan bir sistemin değişmesinin başlangıcı oldu. Yakın siyasi tarihte, birkaç olay dışında sivil siyasi otorite bu sistemin hep dışında kalmıştı.
O sistem cumhurbaşkanı seçimlerine kadar ulaşmış bir otorite “paylaşımı“nı getirmişti. Ordunun cumhurbaşkanı tayin etmesi ya da en azından onaylaması geleneği de ilk kez Gül’ün seçilmesi sırasında bozulmuştu.
Son olaylar dolayısıyla, 12 Mart müdahalesinin ardından dönemin başbakanı Demirel’in emekli Orgeneral Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmasına direnmesi hatırlatılıyor ama o krizde de, “uzlaşma“ sorunu yine emekli bir oramiralin cumhurbaşkanı olmasıyla “çözülmüş” sayıldı.
Sivil siyasi otorite o seçimde de “askerin onayını alarak“ aslında mevcut sistemin devamını sağlamış oldu.
“Askeri vesayet” sisteminin iki önemli dayanağından biri, vesayet zihniyetinin yaslandığı toplumsal destek en alt düzeye indi, dolayısıyla da diğer dayanak, “terfi ve atamalara siviller karışamaz” sistemi ilk kez bozulmuş oldu.
Üçüncü dayanak, “mali bağımsızlık-denetimsizlik” sistemidir. Seçilmiş meclis ve içinden çıkan hükümet, askeri harcamaların denetiminin hâlâ dışında tutulmakta, yasal ve anayasal denetim sağlanamamaktadır.
Fonlar ve vakıflar sistemiyle yaratılmış “bağımsızlık” dünyanın hiçbir demokrasisinde kalmamıştır.
Bütün harcamalarının hesabını halka ve son kuruşuna kadar vermek, demokraside tüm kurumlar için geçerli bir ilkedir.
Askeri vesayet sisteminin üçüncü dayanağının da değişmesinin zamanı gelmiştir.

