Bugün belki bütün vasatlıkları, çiğlikleri geldikleri yere gönderme günüdür. Bugün, belki insanı katlayan, kanatlandıran duyguları itildikleri köşelerden yukarı çekme günüdür.Belki bir çift gözde bütün dünyayı görmek...Ne derinmiş içmeye eğildim gözlerinGördüm ki güneşlerin yansır oraya tümü Her umutsuz onlara dalıp bulur ölümü Ben kendimi yitirdim ta dibinde o yerin...(Louis Aragon, çev. Hüseyin Demirhan)Belki sevdayı haykırabilmek...Herkesten uzakta şimdi Çıkıp dağlara haykırsamİçimde yüz bin kuşAğzımda memelerinin alevi(Refik Durbaş)Belki çiçeklerde bütün dünyayı görmek...Çiçekler bir şölen yaşamda,Renklerin en büyük orkestrası... Dursuz-duraksız çalar her insandaSevinci, aldanıyı, ölümü ve yası.(Özdemir Asaf)Belki Ruhi Bey gibi hayatı savunmak...Gömdüm hepsini, geliyorum Bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum.(Edip Cansever)Belki sonsuza dek özgürlük diyebilmek...Tek sözcüğün gücüyle Döndüm yine yaşamaya Ey Özgürlük Senin için doğmuşum Adını her yere kazımaya(Paul Eluard, çev. O. G.)Belki beklemekten usanmamak...Damla sesinde umut Tutuşur bulut Bekleyiş İşler zaman törpüsü Canda bir sızı Bekleyiş (Kemal Burkay)Belki hep susabilmek...Madem ki bu kere böyle gelişti, aşk da kalsın / Burada ve şimdi söylenmeyen her söz benimle yansın(Orhan Alkaya)Belki diğerinin senden çok sen olması...Sen benim derimden daha çok benimsin. Seni ararken İçimde, damarlarımda, kanımda, ışıkla örülmüş Gizemli dokularımda sendin bulduğum. Sanki kandın sen Taştın, azıktın.(Pablo Neruda, çev. Hilmi Yavuz)Belki her şeye dayanmanın gücüyle varolmak...Dayan kitap ile, Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile, Dayan, rüsva etme beni.(Ahmed Arif)Belki sonsuz özgürlüğü çocuklarda, onların çocuklarında bulmak...Özgürlüğün için özgürlüğümü verdiğim. En uzun eylemim. En uzun öyküm.(İsmail Mert Başat)Belki dünya, şairler sayesinde vasatlıklar dünyası değildir.
Rahmetli Metin Toker yapardı, sonra epeyce yaygınlaştı. Gazetelerde köşesi olanlar seçime bir gün kala oylarını açıklıyorlar. Son gün fikrini değiştirip, beğendiği köşe yazarıyla aynı oyu kullanan var mıdır? Sanmıyorum.Ama bu tür açıklamalar, zaten aynı yönde düşünen ya da karşılıklı olarak birbirlerini besleyen yazarla okurunu biraz daha birbirine bağlıyor olabilir.Okur, yazarıyla aynı yönde oy kullanacağı için kendini daha güvende hissedebilir, yazar da bunu etkisinin onaylanması gibi görebilir.***Sadece Batı’da değil bütün dünyada gazetelerin “ana eğilim”leri vardır. O “ana eğilim” gazete üzerinden okura aktarılan bütün fikirlerin aynı paralelde olmasını getirmediği gibi, haberlerde bir “kayırma” hâline de asla yol açmaz.Her haber, her siyasinin beyanatı aynı gazetecilik ilkelerine göre, haber olma niteliğine göre değerlendirilir. Siyasiler de, aynı “ana eğilim”in içinde yer alsalar da gazetelerden herhangi bir surette “kayırma” beklemezler. Aynı şekilde, “farklı eğilim”deki gazetelerden de “kazık yeme”yi beklemezler.Gazeteci olmanın zorluklarından biri de, seçim yaklaştıkça eşin dostun sürekli artan “kime oy vereceksin” sorusuyla karşı karşıya kalmaktır. Soru sahiplerinin kimilerine “sana ne” demek mümkündür. Gazeteciliğin köşe yazarlığı kısmında yer almış olanlara, o köşede yer alan fikirlerden hoşlanmayanlar kendilerine göre yakıştırmalar yaparlar. “Sen herhalde filancaya verirsin oyunu”... Bu “yarım” soru “karşı saftasın” fikrinin onaylatılması için sorulur, o zaman da “sana ne” cevabını vermek meşruiyet kazanır.***Her seçim önemlidir. Ama yarınki seçim her zamankinden daha önemli.Artık bütün ülke biliyor, bu seçimden çıkacak Meclis ve hükümet, iki büyük sorunu çözmek zorunda.Aslında birini çözebilir, birincisini çözebilirse de ikincisini “çözüm yolu”na sokabilir.Sivil ve gerçekten demokratik bir anayasayı yeni Meclis’in, geniş bir katılımla yapması şarttır. Armudun sapı, üzümün çöpü zamanı çok geride kalmıştır. Bu anayasa bir an önce yapılacaktır ki, Kürt meselesi de “özgürlükçü” çizgide çözüm hattına girebilsin.Benim oyum, sivil ve demokrat bir anayasa ile Kürt meselesinin barışçı demokratik çözümüne...
Seçime iki gün kala Yargıtay’ın bağımsız aday Hatip Dicle’nin cezasını onaylaması tamamen siyasi bir icraattır. Buna cevap olarak bir araba “hukuki” laf edilebilir, ama hiçbirinin geçerliliği yoktur. Yargıtay, Dicle’nin milletvekilliğini düşürmüştür, yerine AKP’den bir milletvekili gelecektir.“Halk iradesi” lafının en fazla edilip en fazla ağızda sakız gibi çiğnendiği ülke olarak böyle şeylere alışmış olmalıydık. Ama alışamadık. “Yargı tarafsız ve bağımsızdır” sözünün gerçek olmasını dilemeye devam edeceğiz.***“Hukuk” diyecekler, “yasalara göre mecburuz” diyecekler...Bu ülkenin her döneminde siyasi havadaki değişime göre yargının çalışmasının değiştiğini bilmeyenler vardır. Hatip Dicle vakası ortada.Yüksek Seçim Kurulu’nun BDP’nin Meclis’te grup kurmasını engellemek amacıyla aldığı bağımsız adayları veto kararının da “hukuki” gerekçeleri vardı. “Yüksek yargıçlar” kameraların karşısına geçip bu “hukuki” gerekçeleri açıkladılar. Sonra kamuoyu büyük bir tepki gösterince aynı yüksek yargıçlar tekrar kameraların karşısına geçip kararı değiştirdiklerini tekrar “hukuki” gerekçeleriyle açıkladılar.Seçime iki gün kala Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin engellenmesine kamuoyundan büyük tepki gelmeyeceğini hesaplamış olmalılar. Ama benzer bir durumda olan, yasa farklı olsa da CHP’nin önemli yöneticilerinden birinin dosyasının, daha da uzun süredir beklemesine rağmen sonuçlandırılmamış olması da “tamamen siyasi”dir.Seçime iki gün kala, Hatip Dicle’nin vekilliği engellenirse büyük ses çıkmaz, ama Gürsel Tekin engellenirse ülke birbirine girer, diye düşünülmüş olduğu anlaşılıyor.***Türk yargısı siyasidir, devletçidir, taraflıdır. Bu yüzden gerçek bir yargı reformu, gelecek kuşak hukukçuların “devletin muhafızı değil vatandaşın hakkının koruyucusu, özgürlüklerin güvencesi” olarak yetişmelerine bağlıdır.Son anayasa değişikliğiyle Ankara’daki bir “kast” düzeninin sarsılmış olması yeterli değildir. Eğer zihniyet devrimi sağlanmazsa yeni bir “kast” sistemi oluşur ve işe tekrar baştan başlamak gerekir.Hatip Dicle kararını alanların bir de insan olarak vicdanları olmalı. Hatip Dicle’nin kararını acilen onaylarken Gürsel Tekin’in dosyasını tutmaya devam etmek herhalde insanların, özellikle de hukuka inancı olan insanların vicdanlarında bazı etkiler yaratıyordur.KİTABIMIZDA DİKTATÖRLÜK YAZMAZ(“Başbakan çok güçlendi, AK Parti çok güçlendi. Tek parti iktidarı ve Başbakan diktatörlüğe doğru gidiyor) iddiaları ve korkuları var?” sorusuna) 8.5 yıl Başbakanlığım, 4.5 yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığım... Bu vatana ve bu millete hizmetkar olmaktan başka bir şey yapmadım. Bundan sonra da hizmetkar olmaktan başka bir şey yapmayacağım. Bizim ilkelerimizde tevazu, istişare esastır. Asla kitabımızda diktatörlük yazmaz, otokrasi yazmaz; otoriter, totaliter bir mantık yazmaz.
Defalarca söylenmiştir: Demokratik ülkelerde siyasi liderler her sandalyenin üstüne çıkıp nutuk atmazlar. Konuşmalar özenle hazırlanır. Birçok ülkede önde gelen iki partinin lideri birlikte televizyona çıkar, belli bir sürede tartışır, birbirlerinden farklarını ortaya koyarlar.Bu seçim öncesinde olduğu gibi, aynı cümleyi otuz, kırk, elli kez tekrar eden siyasilerin durumuna üzülmemek elde değil.Her miting meydanında aşağı yukarı aynı konuşmayı yapmak ve ne çok miting yaptığıyla övünmek de anlaşılır gibi değil.Aynı konuşmalar, aynı polemik cümleleri, hatta aynı öfkeler defalarca tekrar edilirken, bütün televizyon kanalları da bunları “eşitlik ve tarafsızlık” adına uzun uzun veriyor. Çünkü herhangi bir televizyon yöneticisi “yahu filanca bunu yirmi kere söyledi haber değeri kalmadı” diyemiyor, gerçekten gazetecilik adına böyle bir şey yaparsa o liderler “yandaş” diye bağırarak saldıracaklardır.Siyasiler biz gazetecilere de acımıyor: Durmadan aynı cümleleri tekrarlıyorlar, biz de “acaba değişik bir fikir var mı” diye aynı şeyleri mecburen okuyor, izliyoruz.***Liderler herhalde yüzer saat konuşmuşlardır. Ama yaşadığımız bir yarışmaysa, uzun ve çok konuşma yarışması değil, ülkenin geleceğiyle ilgili fikirlerini anlatma, beğendirme yarışmasıdır.Bu seçimin, ülkenin geleceğiyle ilgili çok önemli sonuçlar yaratacağı fikrine katılmayan yok.Fakat öyle görünüyor ki Kürt meselesini de konuşmaktan bitap düşmüş, aynı cümleleri tekrarlamaktan meselelere yabancılaşmış liderler çözecek...Bu kadar çok ve uzun konuşmalar yapan siyasilerin, temel konularla ilgili “içerik” çalışmaları yapmalarının mümkün olmadığı açıktır.Bütün siyasi tarihimizin gösterdiği bir gerçek vardır, bizde siyasetin itibarını düşürenler öncelikle siyasilerin kendileridir. Siyasetin niteliğini yükseltmeyi dert edinmemiş siyasilerin açtıkları gedikler sayesinde demokrasi dışı faaliyet ve propagandalar etkili oluyor.Seçim bir an önce olsun bitsin de, liderlerin bu yorucu konuşma maratonu da bitsin, onları ekranda görenler kanal değiştirmekten bitap düşmesin.Ülkenin başbakanı önemli bir TV kanalında konuşuyor ve program izlenmede sadece beşinci olabiliyor... Buradaki mesajı alan olacak mıdır?
Çok yakın bir geçmişe kadar pek az kişi böyle bir olayın yaşanacağına inanabilirdi. 12 Eylül referandumunda, sadece bu olay için evet diyenler bile olayın gerçekleşeceğinden emin değildi.Ama oldu.12 Eylül 1980 darbesinde Genelkurmay Başkanı olan Kenan Evren savcıya ifade verdi. Aslında ifadesinin, neler söyleyeceğinin merak edilecek bir tarafı yoktu. Ülkenin uçuruma gittiğini, kardeş kavgasında dökülen kanı ve iç savaş tehlikesini anlatacaktı.Bunları söyledi, ama o aşamaya nasıl gelindiğini söylemedi. Maraş’ı, Malatya’yı, Sivas’ı söylemedi. Sünnilere gidip “Aleviler cami yaktı”, Alevilere gidip “Sünniler cemevi bombaladı” diyen “kamu” görevlilerinden söz etmedi. Öfkeyle toplanmış insanlara dağıtılan silahlardan da söz etmedi. 1 Mayıs 1977’de düğmeye nasıl basıldığını da söylemedi.***Tabii ki Evren’in, 12 Eylül’ün “Bayrak Operasyonu”nu örnek alarak “Balyoz Operasyonu” hazırlayanların, aynı eylemleri planladıklarından da haberi yoktur.Diyarbakır Cezaevi‘nde olanlardan Evren’in haberi yoktur.İstanbul’da işkence altında ölenlerden de haberi yoktur!..Ama birileri bunları biliyor. O yüzden bu soruşturma sadece iki emekli general hakkında, belki de karar aşamasını gelinmeden kapanacak bir dava açılmasıyla sonuçlanmamalıdır.28 Şubat süreci 12 Eylül’ün devamıdır, Balyoz vesaire darbe planları, cinayet planları, ölüm listeleri de 12 Eylül’ün devamıdır. Bugün bu ülkenin gündeminden darbeleri, siyasi suikastları, faili meçhulleri çıkartmak istiyorsak 12 Eylül davasında dibine kadar gidilmelidir.12 Eylül’ü aslında toplum yendi. Tarihin kara sayfalarına gönderdi.Bu seçimde Ertuğrul Kürkçü’nün, Sırrı Süreyya Önder’in halkın oylarıyla Meclis’e girmesi 12 Eylül ruhunun manevi ölümün de simgesi olacaktır.*****Mitinglerde sayı hesaplarıSeçimin heyecanlı alanlarından biri de miting meydanlarında katılımcı saymaktır. Siyasi parti sözcüleri bol keseden “yüz binler”, “beş yüz binler” diyerek kendi taraftarlarına güven vermeye çalışır.Öncelikle meydanları dolduranlar, esas olarak parti örgütleridir. On binlerce kişinin gelişini parti örgütleri sağlar.Miting meydanlarında toplananlar hakkında verilen rakamlar üzerine yorum yapanlara birkaç noktayı hatırlatalım:“500 bin kişi”yi temel alırsak... 500 bin kişinin alana gelmesi için 10 bin otobüs gerekir. 10 bin otobüs arka arkaya dizildiğinde 100 kilometrelik bir kuyruk oluşturur.Bir kısmının otobüsle, bir kısmının kendi araçlarıyla, bir kısmının da toplu taşımayla geldiğini varsaysanız bile bu kadar kişiyi taşıyacak vapur, vagon ve otomobil sayılarının “imkânsız”a ulaştığını görebiliriz.Hayatında bir kere İnönü Stadı‘nda maç izlemiş olanlar için de bir kıyaslama yapalım. 500 bin kişi demek, iğne atsan yere düşmez haldeki 15 İnönü Stadı’nı yan yana getirmek demektir. Herkes kıyaslamayı kâğıt kalemle hatta gözüyle yapabilir.Bu tartışma “Cumhuriyet mitingleri” için gündeme geldiğinde “milyonlar”dan bahseden “düzenleyicilere“ bu örnekleri vermiştik. Onlar da çok kızmıştı. Neyse ki bu seçime bağımsız olarak giriyorlar; alacakları oylar o mitinglerde kaç “milyon” kişinin bulunduğunu da göstermiş olacak.
AKP en rahat seçimine giriyor. 2002’deki belirsizlik yok, partinin lideri hapiste değil. 2007’deki demokrasi dışı müdahale, kısaca “askeri müdahale” ihtimali de yok. Kamuoyu araştırmaları AKP’nin açık ara önde olduğunu gösteriyor.Buna rağmen Başbakan Erdoğan’ın bütün konuşmalarında çok sert bir üslup kullanmasının, herkese cevap vermeye çalışmasının nedenini anlamak kolay değil.Aynı zamanda akademisyen olan bir köşe yazarı, katıldığı konferansta cumhuriyetin yol politikasının askeri bir bakış açısına yakınlaştığına ilişkin bir konuşma yapıyor. Bir başka köşe yazarı bu fikrin bugünkü duble yollar yapılmasıyla bağlantısı olduğunu düşünüyor ve sert bir karşı yazı yazıyor. Olabilir. İlk fikrin sahibi de diğerine cevap verebilir ya da fikrinin yanlış anlaşıldığını yazar, açıklar.Başbakan bu tartışmayı miting meydanına en öfkeli şekilde taşıyınca ve “namert” kelimesini kullanınca iş değişiyor. O köşe yazarının böyle bir çağrışım üzerine fikir idmanı yapması AKP hükümeti döneminde yapılmış “duble yollar hamlesi”nin değerini düşürmez.***İngiliz The Economist dergisinin yaptığı Türkiye yorumunun sonucunda “CHP’ye oy verilsin ki demokratik bir denge olabilsin” fikrini yazmasının ardından İsrail lobilerine kadar uzanmanın da açıklanır bir tarafı yoktur. Çünkü aynı derginin 2007 yılında askeri müdahale ihtimallerine karşı AKP’nin güçlü bir şekilde iktidar olması gerektiğini yazdığı hatırlanırsa “peki bunu hangi lobi yazdırdı” sorusu ortaya çıkar ki o soruya da cevap vermek mümkün değildir.Son günlerde bunların yanına bir de “iş adamı kisvesi altında siyaset mühendisliği yapanlar” lafı eklendi. Bu “kisvesi” kelimesi yakın geçmişteki çok kötü bir döneme aittir. O dönemde sosyalistler “(...) kisvesi altında komünistlik ve Rus casusluğu yapanlar” olarak nitelenirdi. Muhafazakârlar “din kisvesi altında şeriatçılık yapanlar” olarak görülürdü.Her iş adamı, her işçi gibi tercihi doğrultusunda siyaset yapar, fikrini belirtir, isterse aktif siyaset de yapar, üstelik de siyaseti tercih ettiği parti için, benimsediği siyasi görüş için yapar.***Başbakan Erdoğan, geçen iki iktidar dönemindeki icraatları anlamayanlara, demokratik reformları görmezden gelenlere kırgın ve kızgın olabilir.Geçen 9 yıla rağmen hâlâ “tedirginler” bulunmasına öfke de duyabilir. Ama bunların hepsi her zaman olacaktır ve demokrasi ruhunun temelinde, insanÓ duyguları aşmasını bilerek bütün bunlara tahammül ve hoşgörü gösterme bilinci vardır.
Ne zaman hava biraz bulansa o kafa yine hortluyor. Bazen muzır kurulu olarak hortluyor bazen bilmem ne kurulu olarak hortluyor.Çocukları korumak, gençleri korumak gerekçesiyle internete bir dizi kısıtlama getirildi. Dünyanın her yerinde çocuklar korunuyor, gençler korunuyor, ama böyle yasaklar, kısıtlamalar koymak kimsenin aklına gelmiyor.Bizim Ankaralılar için hâlâ esas olan “yasaklamak”tır. Toptan yasak getirince çocukları, gençleri zaten korumuş olurlar, özgürlüklerin kısıtlanması umurlarında olmaz.Ankaralılar dünyada, çevremizde neden milyonlarca insanın özgürlükleri için ölümü göze aldıklarını anlamazlar. Bildikleri şey kısıtlamaktır, yasaklamaktır. Bunca yıl böyle yaptılar, hâlâ öyle yapmaya devam ediyorlar.***Ankara ruhunun göz bebeklerinden biri olan Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun adı epeydir işitilmiyordu. O kurul da birdenbire faaliyetlerine hız verdi. Önce iki Amerikalı yazarın romanlarını, “edebi bilirkişiler”in tersine raporlarına rağmen “zararlı” buldu. Sonra da bir mizah dergisine saldırdı.Mizah da Ankaralıların anladığı bir durum değildir. Mizah serttir, keskindir, onun için mizahtır. Mizah tabu tanımaz, Ankara da bundan anlamaz. Harakiri dergisinin muzır ve zararlı bulunmasının gerekçeleri Ankara’nın durumunun, direnen ruhunun içler acısı halini de gösteriyor.***“Muasır medeniyet”te Ankara’nın yasakçı ruhuna yer yoktur. Hiçbir yasakçılığa yer yoktur.Ankara ise direniyorr. Roman yasaklayarak, Amerikalı yazarların kitaplarını kovuşturarak, mizah dergilerini zararlı ilan ederek, özgürlüğün her türlüsünden korkarak direniyor.Dünyanın en karanlık köşeleri zihniyet devrimleriyle sarsılırken roman yasaklayanların, dergi yasaklayanların, karikatürden korkanların egemen olduğu bir ülkede yaşamanın ne kadar utanç verici olduğunu Ankara hâlâ kavramış değildir.Bu kafa bazen üniformasıyla film yakar, kitap yakar, bazen sivil giysiyle özgürlüklere olan nefretini kusar, bazen yargıç cüppesiyle dünyada milyonlarca insanın okumuş olduğu kitapların peşinde koşar. Asıl muzır olan yasakçı kafadır. Gençler, çocuklar bu kafaya karşı korunmalıdır. Yasaklamanın yasak olduğu bir ülkede yaşamak bütün gençlerin, çocukların hakkıdır.
Başbakan Erdoğan’ın, iş adamı İnan Kıraç’la ilgili sözleri kuşkusuz öncelikle iş dünyası için “tedirgin” edici olmuştur. Sözlerinin başındaki “Ben doğrusu İnan Kıraç’ı bu işlerin içinde görmek istemem. Bu işlere bulaştığını da duymak istemem. Bu beni ciddi anlamda rahatsız eder ve yakıştıramam da” kısmı, insani bir tepkidir.Nasıl İnan Kıraç’ın ya da herhangi bir iş adamının ya da iş adamı olmayan her vatandaşın siyasi meselelerle ilgili bir kanaate sahip olma ve bunu açıklama hakkı varsa Başbakan’ın da bundan “rahatsız olduğunu” söyleme hakkı vardır.Kıraç’la ilgili ilk haber, CHP’de Genel Başkan değişikliğinden kısa süre önce Deniz Baykal ile görüşmesinde ona kadrosunu değiştirmesini tavsiye ettiği şeklindeydi. Bunun da yadırganacak bir yanı yoktur, CHP Genel Başkanı’na ulaşma imkânı olan herkes bir öneride bulunabilir. Herhalde Kıraç’ın önerisi Baykal’ın o dönemdeki CHP yönetimiyle ilgili aldığı ilk öneri de değildir.Ancak bu haberin aktarılışı ve sonraki yorumlar, Kıraç’ın CHP’nin iç işlerine “fazlasıyla müdahil” olduğuna ilişkin bir izlenim yaratmış ve Kıraç da yaptığı açıklamayla bunu reddetmişti.***İkinci haber, Cumhuriyet Gazetesi’nde Cüneyt Arcayürek’in Kıraç ile konuşmasında, onun “CHP’nin birinci parti olabileceği”ne ilişkin sözleriyle ortaya çıktı. Kıraç’ın bu sözleri hangi bağlamda söylediği bilinmiyor, kendisi de bir açıklama yapmadı.Yine bu yazıya yansıyan görüşlerden ve daha önce yine iş çevrelerinden aktarılan bazı bilgilerden, seçime bir yıl kala seçim sonuçlarına ilişkin bazı tahminlerin yaygınlık kazanmış olduğu görülüyor.Bazı araştırmalarla ilgili yorumlar arasında 12 Haziran seçiminin ardından bir CHP-MHP koalisyonu ihtimalinin de kabul görmüş olduğu anlaşılıyor. Bu yorumların bazı çevreleri yanılttığına ilişkin birçok işaret de var.***Türkiye’de iş dünyası her zaman devlet-siyasi iktidar eksenli öngörülere sahip olmak ve Başbakan’ın da teyit ettiği gibi “bütün siyasi iktidarlarla iyi geçinmek zorunda”dır.Asıl kötü olan bu mecburiyettir ve bunun kaynağı da Türk ekonomisinin “devletçi” yapısının hâlâ devam ediyor oluşudur. Devlet-siyasi iktidar iş hayatının öylesine içindedir ki, neredeyse iş yapmak isteyen herkesin yolu devlete, siyasi iktidara düşer. Devletle, dolayısıyla siyasi iktidarla yolu kesişmeden yaşamak, istediği kadar bütün yükümlülüklerini yerine getirsin, hiçbir iş adamı için mümkün değildir.Sürekli değişebilen kurallar, devletin ekonominin her köşesinde varlığını en kuvvetli şekilde sürdürmesi, devletle “uyum” içinde yaşamayı iş yapan herkes için kader haline getirmiştir.Başbakan “risk” kelimesini kullanırken bu gerçeği ifade ediyor. “Risk” siyasi iktidarla uyum sağlayamamış bir iş adamının devletten, siyasi iktidardan bir talepte bulunması sırasında da ortaya çıkabilir; hiçbir talepte bulunmaması halinde, daha önce kolay açılan kapıların kapanması olarak da çıkabilir. Bugüne kadar her ikisi de bol miktarda yaşandı.Önemli olan, bu iktidara mahsus olmayan bu durumun bir gün bir siyasi iktidar tarafından sona erdirilmesidir.