Başbakan Erdoğan’ın, iş adamı İnan Kıraç’la ilgili sözleri kuşkusuz öncelikle iş dünyası için “tedirgin” edici olmuştur. Sözlerinin başındaki “Ben doğrusu İnan Kıraç’ı bu işlerin içinde görmek istemem. Bu işlere bulaştığını da duymak istemem. Bu beni ciddi anlamda rahatsız eder ve yakıştıramam da” kısmı, insani bir tepkidir.
Nasıl İnan Kıraç’ın ya da herhangi bir iş adamının ya da iş adamı olmayan her vatandaşın siyasi meselelerle ilgili bir kanaate sahip olma ve bunu açıklama hakkı varsa Başbakan’ın da bundan “rahatsız olduğunu” söyleme hakkı vardır.
Kıraç’la ilgili ilk haber, CHP’de Genel Başkan değişikliğinden kısa süre önce Deniz Baykal ile görüşmesinde ona kadrosunu değiştirmesini tavsiye ettiği şeklindeydi. Bunun da yadırganacak bir yanı yoktur, CHP Genel Başkanı’na ulaşma imkânı olan herkes bir öneride bulunabilir. Herhalde Kıraç’ın önerisi Baykal’ın o dönemdeki CHP yönetimiyle ilgili aldığı ilk öneri de değildir.
Ancak bu haberin aktarılışı ve sonraki yorumlar, Kıraç’ın CHP’nin iç işlerine “fazlasıyla müdahil” olduğuna ilişkin bir izlenim yaratmış ve Kıraç da yaptığı açıklamayla bunu reddetmişti.
İkinci haber, Cumhuriyet Gazetesi’nde Cüneyt Arcayürek’in Kıraç ile konuşmasında, onun “CHP’nin birinci parti olabileceği”ne ilişkin sözleriyle ortaya çıktı. Kıraç’ın bu sözleri hangi bağlamda söylediği bilinmiyor, kendisi de bir açıklama yapmadı.
Yine bu yazıya yansıyan görüşlerden ve daha önce yine iş çevrelerinden aktarılan bazı bilgilerden, seçime bir yıl kala seçim sonuçlarına ilişkin bazı tahminlerin yaygınlık kazanmış olduğu görülüyor.
Bazı araştırmalarla ilgili yorumlar arasında 12 Haziran seçiminin ardından bir CHP-MHP koalisyonu ihtimalinin de kabul görmüş olduğu anlaşılıyor. Bu yorumların bazı çevreleri yanılttığına ilişkin birçok işaret de var.
Türkiye’de iş dünyası her zaman devlet-siyasi iktidar eksenli öngörülere sahip olmak ve Başbakan’ın da teyit ettiği gibi “bütün siyasi iktidarlarla iyi geçinmek zorunda”dır.
Asıl kötü olan bu mecburiyettir ve bunun kaynağı da Türk ekonomisinin “devletçi” yapısının hâlâ devam ediyor oluşudur. Devlet-siyasi iktidar iş hayatının öylesine içindedir ki, neredeyse iş yapmak isteyen herkesin yolu devlete, siyasi iktidara düşer. Devletle, dolayısıyla siyasi iktidarla yolu kesişmeden yaşamak, istediği kadar bütün yükümlülüklerini yerine getirsin, hiçbir iş adamı için mümkün değildir.
Sürekli değişebilen kurallar, devletin ekonominin her köşesinde varlığını en kuvvetli şekilde sürdürmesi, devletle “uyum” içinde yaşamayı iş yapan herkes için kader haline getirmiştir.
Başbakan “risk” kelimesini kullanırken bu gerçeği ifade ediyor. “Risk” siyasi iktidarla uyum sağlayamamış bir iş adamının devletten, siyasi iktidardan bir talepte bulunması sırasında da ortaya çıkabilir; hiçbir talepte bulunmaması halinde, daha önce kolay açılan kapıların kapanması olarak da çıkabilir. Bugüne kadar her ikisi de bol miktarda yaşandı.
Önemli olan, bu iktidara mahsus olmayan bu durumun bir gün bir siyasi iktidar tarafından sona erdirilmesidir.

