Memleketi kurtarmak adına CHP’nin niye silkinip kendine gelmediğini, niçün oyları AKP’ye kaptırdığını tartışmaktan bıkmayan köşekadılarının aksine -Evet bu dünyayı yine ve yeniden kadınlar kurtaracak -.Yoğurtların niye ekşimediğini tartışmaya açmak istiyorum!Zira: CHP’nin kaknemliğinden, AKP’nin yıpranmışlığından, solcuların kuramadığı ve kursa da bir dikim olmayacak olan yeni partisinden, Kürtlerin hassiktirinden, Hülya Avşar’ın bu kadar zengin olup bu kadar cahil kalmayı başarmasından ve Ruhi Su’ya selam söylemesinden çok daha önemli olduğunu düşünüyorum yediğimiz içtiğimizin. (“30 yıldır hayvanlar gibi para kazanan birinin cahil kalma hakkı var mıdır?” konusunu da ayrıca işlemek isterim tabii ama yoğurt şu an daha çok ilgimi çekiyor... Ayvalık’ta Oxford yoktu belki ama o parayla Oxford’un bütün hocalarını özel uçakla getirtip evinde özel ders verdirirdin be..)***SORUYORUM: 4 bin 500 yıldır ekşiyen yoğurt (bkz: wikipedia) son beş yıldır niye ekşimiyor?Son kullanma gününü geçtiği halde -ki hatırlatırım çocukluğumuzun yoğurdunun ömrü sadece 3 gündü, şimdiki yoğurtların ömrü 3 HAFTA!!!- niye ne ekşime ne küflenme oluyor?Ve bu niye memleketin en önemli şeyi olarak görülmüyor! ***Sabah telefonla Dr. Ahmet Rasim Küçükusta aradı. “Yoğurda gelmeden önce süte bakmak lazım” diyor. “Süt diye bizi içirdikleri içi boşalmış bir sıvı. Ondan yapılan yoğurt ne olabilir ki?” “Açık süt mü, şişe sütü mü, kapalı süt mü?” yazısından küçük bir alıntı yapıyorum kendisinin müsaadesiyle. ***Zamanımızda en çok tüketilen kutu sütleri. Bu sütler UHT denilen sistemle, yani çok yüksek ısılara maruz bırakılarak, meselâ 135-150 derecede 2-4 saniye tutularak içlerindeki tüm mikroplar öldürülüyor. İşin püf noktası da burada zaten. Sütte, hastalık yapabilen mikroplar bulunabildiği gibi probiyotikler de denen vücut için faydalı ‘dost mikroplar’ da bulunuyor. Bunlar, bırakın hastalık yapmayı, tam aksine sağlıklı yaşayabilmemiz için mutlaka gerekli olan mikroplar. Bağırsaklarımızdaki mikropların yüzde 85’i bu dost mikroplardan oluşuyor ve bunlar hastalık yapıcı olanlarının üremelerini önlüyor. İşte, bu ısıtma işlemi sırasında zararlı mikroplarla beraber ‘sütü süt yapan’, onu asıl faydalı kılan probiyotikler ve bunların ürettikleri enzimler ve vitaminler de tahrip oluyor. Pastörizasyon ve özellikle de UHT denilen yöntem ‘iyi-kötü-çirkin tüm mikropları’ öldürdüğü için sütü süt olmaktan çıkarıyor. Süt içinde bulunan probiyotikler sebebiyle çok faydalı bir içecek, onları yok ettiniz mi inek sütünün sinek sütünden bir farkı kalmıyor. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta.***Peki yoğurtlar niye ekşimiyor? Sözü Prof. Dr. Gönül Kaynak’a bırakıyorum: “Yoğurdun mayalanmasını sağlayan bir bakteridir ve yoğurtbakterisi denir. Latince adı ise Lactobacillus bulgaricus’dur. Eskiden yediğimiz veya evlerde mayaladığımız yoğurdun mayası bu bakteriydi. Ancak sizin de belirttiğiniz bugünkü yoğurtlarda maya için başka bakteriler kullanılıyor bunların adı da Leuconostoc ve Chloromisis. Bu bakterilerin sahip olduğu özellikler sonucu yoğurt sulanmıyor ve ekşimiyor. Çünkü geleneksel yoğurtta kullanılan lactobasillus bakterilerinin fermantasyonu sonucu laktik asit oluşur ve bu da yoğurdun ekşimesine neden olur. Artık bu bakteri kullanılmadığı için bu olay olmuyor. Eğer gerçek maya bulabiliyorsanız yoğurdunuzu kendinizin mayalamanızı öneririm. Prof. Dr. Gönül Kaynak Uludağ Üniversitesi Biyoloji Bölümü Botanik Anabilim Dalı.Yerim (her zamanki gibi) dar.. Yarın devam edeceğiz..
Allah rızası için biri bana bu yoğurtların artık niye bozulmadığını anlatabilir mi?Ne yiyoruz biz? Bunlar yoğurtsa eskiden yediklerimiz neydi? Eskiden yediklerimiz yoğurtsa bunlar ne?Yılbaşı için Bodrum’a gitmeden çok önce aldığımız bir kap yoğurt vardı. Dün döndük İstanbul’a, bu öğlen neymiş yoğurdun durumu diye ama daha çok atmak için bir bakayım dedim...Sapa sağlam! Olacak iş değil. Yemin ederim tüylerim diken diken oldu. Bir aylık yoğurt ne ekşimiş, ne küflenmiş, ne kokmuş. Yoğurt dediğin ekşiyerek bozulan bir şey değil miydi arkadaşlar? Ben mi yanlış hatırlıyorum? Annelerimiz ellerimize bir kap verip bakkala yollar, bakkal amca da buzdolabından koca bir leğen çıkartır, suyundan aldıra aldıra bir parça koyar, eve dönüp tattığımızda o yoğurt bile hafif ekşi olmaz mıydı? Hatta fazla ekşiyse annelerimiz geri göndermez miydi? Bu değil miydi çocukluk ve yoğurt hadisesi? Yoğurt dediğin iki, en fazla üç gün dayanmaz mıydı? Yenilebilecek son saatlerinde de ayran yapılıp içilmez miydi. Benim hatıramda ayran dediğin şey ekşi mi ekşi bir şeydi. O yüzden de pek sevmezdim. Bu yeni tatlı ayranlara alışmam da hayli zaman aldı. Tamam, ekşi yoğurt (veya ayran) pek sevilesi bir şey değil ama böyle hiç ekşimiyor, hiç bozulmuyor olmaları size de tuhaf gelmiyor mu? UHT deyip duruyorlar, yok işte ani yüksek ısı sonra ani düşük ısı ile bütün bakterileri öldürüyorlarmış iyi güzel de bu durumda yoğurt diye plastik bir şey mi yiyoruz? Hiç mi faydası yoktur o öldürülüp durulan zavallı bakterilerin? Kafkaslarda yoğurt yiyip 120 yaşına kadar yaşayan o nineler dedeler acaba bu bozulmayan yoğurtları da yiyip yaşayabilirler miydi o kadar? Bu işte bir iş var ama du bakalım... Var mı bilen? İnsaniyet namına söylesin. *****Ne yapacağız bu feysbuk faşistlerini? Facebook’ta bir “hassitirinleşme” dir gidiyor. Osman Baydemir dolu dolu ağzını bozduğundan beri son 15 gündür herkes herkesi bir yerlerden kovuyor. “Bütün Kürtler gitsin” lobisine karşı “yog yee, biz daha eskiyiz buralarda, esas bütün Türkler gitsin!” lobisi.Bakıyorum geçmişler on bin yıl öncesine kadar gitmiş. On bin yıl önce bu topraklarda nasıl uygarlıklar vardı, onların Kürt ve Türklerle bir ilgisi var mıydı bilen yok ama olsun... Açık arttırma gibi. “Biz mağara devrinde de buradaydık, o duvardaki öküz resmi benim dedemindi” diyen ne zaman çıkacak merakla bekliyorum. Korkarım kabak benim gibi muhacirlere patlayacak sonunda. “Siz en son geldiniz, henüz buraya ait değilsiniz, hadi toplayın tasınızı toprağınızı, yallah!” diyecekler, tantana o zaman kopacak.Ne mutlu bize! Ne güzel de itişip kakışıyoruz! Ne güzel de kovarlarmış birbirlerini aman da aman... Allahtan feysbuk diye bir şey var. Bu kadar enerji nasıl akıtılacaktı yoksa? Orada kalsınlar da istedikleri gibi kükresinler birbirlerine...
İki gün önce “40’ımde öğrendiklerim” diye bir yazı yazdım. Çok samimi bir yazıydı. Hiç beklemediğim bir ilgiyle karşılaştım. Mutlaka devamını yazmalısın dediler. Ara ara tek madde olarak yazılarımın kıçına ekleyeceğim 40’ıma kadar ne öğrendiğimi. Bugün hem kendi öğrendiğim bir şeyi hem de sizlerin öğrendiklerini yazdım. Böyle böyle yavaş yavaş 40’ı idrak edeceğiz... Maksat insanlığa faydamız olsun. ***40 yaşımda mahcubiyetin hiç iyi bir huy olmadığını öğrendim. Mahcubiyet, had bilme, aman kimseyi rahatsız etmeme, büyükler konuşurken susma, kibarlık, utanma gibi huylar insanı yiyip bitiren kurtçuklarmış. Başarısızlığa giden yolun döşeme taşlarıymış. Zafer çoğu zaman “yırtık”larınmış. Şunu anladım ki meğer kimse o kadar rahatsız olmuyormuş. Müdürünün, patronunun kapısı çalıp girecekmişsin. Hiç tanımadığın insanlara telefon edip yaşına başına aldırmadan derdini veya daha iyisi önerilerini söyleyecekmişsin. Kimse gökyüzünde yaşamıyormuş. Kimse o kadar da ulaşılmaz olmak istemiyormuş. “Aman rahatsız ederim” dediğin adamlar aslında bunları beklermiş. Meğer “edepli” olmak, makbul değilmiş. Haddimi bileyim, çok konuşmayayım dediğin zaman kibar değil, “renksiz” addediliyormuşsun. Öyle Taptuk Emre’nin dergahına girip, 40 gün 40 gece bir köşede hiç konuşmadan durmalar, yıllarca sessiz sedasız hocalarını dinlemeler, içindeki dehayı keşfetmelerini beklemeler... Bitmiş onlar. Aksine göze sokacaksın. Aksine böyle yaptım, böyle düşündüm diyeceksin. Aksine koca koca patronlara böyle yapsanıza diyeceksin. Koskoca yayın yönetmenlerinin benim “zevzek” ve “dangalak” dediğim adamları büyük bir coşkuyla bağırlarına bastığını ve hatta onları “dahi” “çok parlak” “büyük yetenek” “ciniyus” diye andığını görünce anladım ki doğru yol: aklına geleni söylemek, ondan bundan aparttığını hiç utanmadan “kendi” fikrinmiş gibi kakalamak, onun asker arkadaşıymış gibi yapmak. Meğer bu çok hoşlarına gidiyormuş patronların, köşe taşlarını tutmuş, belli bir yaşın üzerindeki insanların...Terbiyesizliğe kaçmamak kaydıyla insanın yırtık olması gerekiyormuş. Dozunda bir yırtıklık, dozunda bir pervasızlık, dozunda bir zevzeklik iyi bir anahtarmış. “Ağbilik” müessesesini ciddiye almak gerekiyormuş. Anneler babalar: Çocuğunuz utangaç ise bunu dert edinin! Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama yırtıklık dersi verin. Gidin pazarda maydanoz sattırın mesela. Veya sokaklarda selpak sattırın. Harçlığını sokakta teyzelere, ablalara iltifat karşılığı verin. Sevimli bir edepsiz olarak yetiştirin çocuğunuzu. Sevimli bir hergele olsun. Cahil olsun önemli değil. Zira ne dediği değil nasıl dediği önemli.*** 40’ında sizin öğrendikleriniz Bunlar da okurlardan:“40 yaşından itibaren yaptığın en güzel, en keyifli, en tatminkar, en hoş, en lezzetli, en mutlu verici, en “iyi ki yapmışım” dediğin şey: BOŞVERMEK!!! Boş verdikten sonra yaşadığın rahatlığın keyfini sürmek..!! Boş verdikten sonra olanları keyifle izlemek..!! Ve bir sonraki boş vermeyi ısrarla ve hasretle beklemek..!! Uyuşturucu müptelası olmak gibi bir şey bu. Müthiş bir şey!! Harika bir ferahlama ve boşluk.. Şiddetle tavsiye ederim. Ayça Erdaş” *** “40 yaşımda beni tahrik eden şeyin bir kadeh köpüklü şarap olduğunu öğrendim. Ve bu sayede sevişmenin güzelliğini 40 yaşımdan sonra keşfettim. Halle Berry gibi 20 yaşımda yapmadığım kadar çok seks yapıyorum. Üstelik 15 yıllık kocamla! Bunu bugüne kadar keşfetmemiş olduğuma deli gibi hayıflanıyorum. Lütfen adımı yazmayın. Maksat faydamız dokunsun. E.” ***“40 yaşımda sadık olmanın bana bir faydası olmadığını keşfettim. Yüzüne gözüne bulaştırmadan kaçamak yapmanın hayatın keyfi olduğunu anladım. A.Ş.” *** “Dünyanın en utangaç insanı olarak 40’ımda oryantal danstan ne kadar hoşlandığımı anladım. Kapalıçarşı’dan gidip en çıngıraklı dansöz kıyafetleri aldım. Evin bir odasına büyük bir ayna yaptırdım. Her akşam, kocam eve gelene kadar göbek atıyorum. Her gün daha iyi oynuyorum. Bir dahaki yılbaşında sanırım masa üstüne çıkacak kadar iyi ve cesur olacağım. Hayatım değişti... Çakma Nesrin Topkapı Nurdan Ö.”
Galiba 40 yıl beklemeye değdi. Hayatımın en güzel yeni yıl başlangıcını meğer 40’ımda yapabilecekmişim. Ani bir kararla Bodrum’a geldik. Neredeyse son uçak ve son biletle. Yılbaşını Gümüşlük Akademisi’nde geçirdik. Latife Tekin her zamanki gibi yine çok hoş bir ev sahipliği yaptı hepimize. Sabah kahvaltıdan sonra Latife “size bir sürprizim var deyip” bizi Gümüşlük’ün tepelerine götürdü. Bahadır, Mine, Attila, Emre, Cem, Okşan, Georg, Oğuz hep beraber tırmandık bayırları. Ve sonra birden çıktılar karşımıza: Nergisler! Aman Allah’ım yer gök nergis olmuş! Nasıl güzeller anlatmak mümkün değil. Yemyeşil bir halının üzerinde beyaz narin heykelcikler. Biri sanki tek tek yapıp toprağa dikmiş gibi. Toprağın sanatı da bu işte. Bir parfümerideymişçesine dolandık durduk aralarında. Galiba insana en çok yaşama sevinci veren şey çiçek kokusu. Ve çiçeklerde de birincilik nergisin. Sonra Manita Bey’le daha da güzelini yaptık. Kendimizi yeni bitmiş yonca öbeklerinin içine sırt üstü attık. O kadar taze o kadar yeşil ve o kadar yumuşaktılar ki inek olmadığımıza hayıflandık. Merakımızdan bir iki tanesini yedik. Aslında hiç de lezzetsiz bir bitki değilmiş yonca. Salatalara pekala katılabilir. Sonra dakikalarca gökyüzünü seyrettik. Üzerimizden geçen bulutlara baktık. Uçakları izledik. Çocukluğumuza döndük. Bir 1 Ocak günü güneşli bir günde yoncaların içine yatıp gökyüzünü seyredebileceğimize kim inanırdı ki... Nedir bu? Küresel ısınma mı yoksa biz aptal şehirlilerin hep kaçırdığı o nefis Bodrum kışı mı? Diyeceğim: Şu an Ege’de nergis zamanı. Nergisleri çiçekçinin plastik vazosu yerine doğada görmeden bu dünyadan göçüp gitmeyin sakın. Göz yaşartcı bir güzellik.***Soul Kitchen: Umut pişen bir mutfakFatih Akın, filmlerini harbiden çok sevdiğim bir yönetmen. “Duvara Karşı” herkesin favori filmi olmasına rağmen benim favori Fatih Akın filmim “Kısa ve Acısız” dır. “Temmuzda” filmini de çok sevmiştim. Senaryosunu yazdığı (ama yönetmediği) “Kebab Connection” da muhteşem bir filmdi. Bu multi-kulti hadisesini, Almanya’da hem yabancı hem de yerli olma durumunu, “tutunmaya” çalışmayı, hiçbir yere ait olmamayı şimdiye kadar kimse Fatih Akın kadar iyi anlatamadı. Bu hafta yeni filmi “Soul Kitchen” vizyonda. Geçen hafta Türkiye galasında izleme imkanım oldu. Soul Kitchen önceki filmleri gibi sert ve dramatik bir film değil. Aksine hafif ve eğlenceli bir film. Veya öyle görünüyor diyelim. Filmin konusu bir lokanta. Yunan kökenli bir gencin ayakta tutmaya çalıştığı bir lokanta. Pek tabii karakterlerin ezici çoğunluğu Almanya’da tutunmaya çalışan yabancı kökenli insanlar.Film her zamanki Fatih Akın temposunda, bir an bile düşmeden su akıp gidiyor. Hikaye istediği kadar absürd olsun Fatih Akın bizi her zamanki gibi ikna etmeyi başarıyor. Seyredilesi, güzel eğlenceli bir film. Tabii ben sert ve acılı filmlerini sevdiğim için bana biraz hafif geldiğini söylemek zorundayım. Amerikanvari bir ucuna, kıçına “umut” ekleme bana biraz şekerli bir ketçap etkisi verdi ki bizim acılı salçamızı tercih ederdim. Bir de madem bir lokanta filmi insan biraz daha “yemek pişirme sanatı” görmek istiyor.***Sigara zammı: Daha da çok olsun!Bildiğiniz gibi yeni yıla zamla girdik. Akaryakıt, köprü, sigara ve içkiye zam geldi.Dünyanın en pahalı akaryakıtını zaten kullanmıyormuşuz gibi bir de zam geldiği çok iyi oldu hakikaten. Hele köprü daha da iyi oldu. Ulaşım diye bir vergi vermiyormuşuz gibi, sanki zaten verdiğimiz bütün vergiler karşılığında doğal hakkımız yol, su, elektrik, köprü değilmiş gibi biz habire ekstra paralar verelim. Fakat kimse kusura bakmasın ama sigara zammı için olumsuz bir şey diyemeyeceğim. Zira sigara içmek konusunda suyunu bu kadar çıkartan bir millete az bile. Bu vesile ile belki bir kısım insan bırakmasa da belki sigarayı yemekten vazgeçer de adam gibi içmeye başlar.
Daha önce yazdığım gibi dün 40 yaşıma bastım.Hiç öyle “aa hiç farkında bile olmadım, nasıl geçti o yıllar hiç anlamadım” diyebileceğim bir şey değil. Ben fena halde farkına vardım. Ayrıca kendimi 20 yaşında falan da hissetmiyorum. Bayağı bildiğin kırkım. Olsun ne yapalım. Bunun da bir keyfi vardır herhalde diyorum...***Bu yaşa kadar ne öğrendim- Çocuk sahibi olmamak öyle dedikleri gibi feci bir şey falan değil. “40’ına gelince kafana dank edecek” diyorlardı, kafama dank eden bir şey olmadı. Hatta açıkçası vahşi bir şekilde her şeyi bırakıp gitme planları yaparken (hâlâ yerini bulamadığım Vanuatu Adalarına mı olur yoksa Arjantin’e mi olur bilemiyorum) çocuk yapmayarak pek de iyi yaptığımı düşünüyorum. Bu ülkede insanlar doğuştan evli ve çocuklu. Evli ve çocuklu doğuyoruz. Bakmamız gereken 6 çocuk varmış gibi bir an önce okullarımızı bitirmemiz, askerliğimizi yapmamız, işe girmemiz, iyi bir gelire ve statüye sahip olmamız, mümkünse ev almamız ve o söz konusu 6 çocuk için iyi bir gelecek hazırlamamız isteniyor. Bir acele bir acele!.. Bir nefes alma fırsatı bırakmıyorlar adama. Bekar da olsan veya goy goya gelip 2 çocuk da yapmış olsan sana sunulan, senden beklenen bu... Başka bir hayat tarzı, başka bir plan söz konusu dahi edilmiyor. Hah! İşte şimdi 40’ımdayım ve artık teknik olarak da çocuk yapamam. Trenden inme ve derin bir nefes alma vakti geldi. Kök salmalar sizin olsun. - İnsan kendiyle barışamıyor. Doğuştan bir itiş kakış içindeysen kendinle 40’ında da bu devam ediyor. - İnsan vücuduyla da barışamıyor. “40 yaşına gelince o karga burnun, çarpık bacakların hiç rahatsız etmeyecek seni” zırvalarına sakın aldırmayın. Sevmediğiniz taraflarınız gözünüz gördüğü sürece batacak size emin olun. 40, 50, 70 fark etmeyecek. O yüzden iyisi mi para biriktirip 30’larınıza gelmeden gidin yaptırın o sevmediğiniz taraflarınızı. Çok ciddi söylüyorum. Artık estetik ameliyet olmak ayıp değil. Ajda Pekkan devrinde yaşıyoruz. Taksit maksit her şeyi yapıyorlar.- Hayatta en güzel şey: Sevdiğin ve seni seven biriyle beraber olmak. 40 yaşına gelince bunu daha iyi anladım. Gerçek nimet anlaştığın, güven duyduğun ve güven verdiğin bir eşinin olması. Haşmet Babaoğlu kızacak yine ama aşk maşk, çılgın seks hikaye. Arkadaşlar iyi güzel ama bir yere kadar. Sonunda en iyi arkadaşın eşin oluyor. En çok onunla gülüyor, onunla eğleniyor, onunla sırdaş oluyorsun. Yakışıklı olsun, havalı olsun, paralı olsun diye koşulları zorlamak yapılacak en yanlış şeymiş. İyi bir insan için harcayın emeklerinizi. - Aile iyi bir şey, buna diyeceğim bir şey yok ama aile bağlarının sizi kıpırdayamaz hale getirmesine de izin vermeyin. İnsan yaptıklarına değil yapmadıklarına pişman oluyor. Dünya büyük. Görülecek, yapılacak, yaşanılacak çok şey var. Acele etmeden ve korkmadan yaşayın hayatı. Ailenize rest çekin demiyorum ama kopmasını da bilin. Yerleşik düzene geçmeden önce mümkün olduğunca hareket edin. Sizi durduran para ve imkansızlıklar değil Türkiye’daki B planı eksikliğidir. Bütün 40’lıklara selam olsun....
Bugün benim doğum günüm. Her halde doğulabilecek en saçma gün. Şimdi aramızda olmayan annem beni 40 yıl önce bugün, sabah 4’ü yirmi geçe doğurmuş. Allah’ın İsviçre’sinde noel haftası diye herkesin evine gittiği, izne ayrıldığı bomboş bir hastanede... “Koca serviste bir ben bir de nöbetçi hemşire vardı” diye anlatırdı. Doktor doğum yaklaşırken evinden çağrılmış. Yalnızlığa doğmuşum yani. Ortalığı beraber inletecek bir koğuş arkadaşım bile olmamış. Kalabalıklar içinde olamayışımın sebebi belki de budur: Dünyaya yalnız bir başlangıç. Üstelik parti bittikten sonra gelen saflar gibi oluyorsun. Yılın son günü doğulur mu yahu?31 Aralık’ta doğmanın tek avantajı yaşını kolay hesaplıyorsun. Yıl bitince sen de tak kapatıyorsun hesabını. Alacak, verecek, buçuğu, çeyreği kalmıyor. Buna karşın hiç adam gibi doğum günü kutlayamıyorsun. Adamı geçtim, şöyle yalandan bile kutlayamıyorsun. Kimsenin umurunda değilsin o gün. Hakikaten değilsin. Kendi evinde davet bile versen yılbaşı her zaman rol çalıyor. Sevgilin bile unutabiliyor seni! Dahası tek hediye alıyorsun. Dahası o gün illa ki senin sinirini bozacak ve günü zırıldayarak bitirmene neden olacak bir şeyler oluyor.Ama bu yıl bunların hiç önemi yok. Acı gerçek: 40 yaşıma girdim!Daha acı gerçek: Bunun farkında 1 buçuk ay önce vardım! O günden beri yarı şok haldeyim. 40’ıma da böyle mi gireceğim diye sapık bir diyet yapıp 5 kilo verdim.Sigara ve içkiyi bıraktım...Cildime sıkı bir bakım yaptırdım...Dişlerimi temizletip beyazlattım...Yeni kıyafetler aldım. Millet 10 yıl gençleştin diyor...Ama işte o gün geldi. Ne yaparsam yapayım bugün 40’ıma gireceğim gerçeği değişmiyor. Yarın başka bir dönem başlayacak benim için.Yarın başka bir yaş grubuna ait olacağım.Yarın çocuklar “teyze” dedikleri zaman buna kızmaya hakkı olmayan biri olacağım. Yarın benim için büyük gün olacak. ***Bu gece derin derin düşüneceğim. 39’umun son gününde 40’ıma gelene kadar neler öğrendim diye bir liste yapacağım. Kolaya kaçmayacağım ama. Çok dürüst olacağım. 40’a girmenin ağırlığı ve olgunluğu olacak üzerimde. Umarım koca bir “hiç” değildir... Hepinize iyi bir yıl diliyorum. Başka bir döneme girmiş bir kadın olarak seneye görüşmek üzere.
Dr. Osman Müftüoğlu’nun Hürriyet’teki dünkü köşesinde “Herkese Sağlık” dergisinde yazdığını öğrendiğimiz ve doktor beyin “sağlık yazarı” diye tanıttığı Sibel Güneş’in bir yazısı vardı. Sibel Güneş hanım şöyle demiş: “Bilimin ilerlediği noktadan yararlanmak, doktorun verdiği ilaçları düzgün kullanmak, sağlıklı beslenmek, kilo vermek, düzenli yürüyüş yapmak neden ‘otları ya da sebzelerin suyunu kaynatın için’ önerisi kadar ilgi görmüyor? Hastalığının ne olduğunu anlayamayan, hangi ilacı niye kullandığını öğrenemeden doktorun yanından ayrılan hastanın kafasındaki soru işaretleri canlı kaldıkça, nöbetçi şifacıları televizyonda kanal kanal gezerken görmeye şaşırmamak gerekir. Peki ya medyanın sorumluluğu? Ağzı iyi laf yapan, otların nasıl kaynatılacağını iyi tarif eden herkes televizyona çıkabilir mi? Vatandaşlara sağlık konusunda öğüt verebilecek herhangi bir eğitimi olmayan bu kişilerin neden olabileceği risklerin sorumluluğunu medya nasıl üstlenebilir? Nöbetçi şifacılar ünlerine ün, zenginliklerine zenginlik katarken, kısıtlı kaynaklarını sağlık sorunlarına çare aramakla tüketen vatandaşların “haklarını kimin koruyacağı” sorusunu toplum olarak sormak ve daha dikkatli davranmak gerekiyor.” ***Sibel Hanım gayet doğru yazmış. “Bitkisel bu nedenle iyidir” anlayışını uzun süredir sorgulayan biriyim. “Tamamen bitkisel, vücuda hiçbir zararı yok!” diye bana bir şeyler kakalamaya çalıştıklarında (mesela saç boyası, mesela yüz kremi, mesela zindelik ve gençlik verici bilmem ne iksiri) “ye bir tutam TAMAMEN bitkisel zakkum yaprağı da gör bakalım vücuda hiçbir zararı yok mu var mı!” diyenlerdenim. Bitkilerin zararsız olduğuna dair niçin böyle bir yanılgıya sahibizdir merak konusu...Bugüne kadar iyi bir bitkilerle tedavi kitabına da rastlamadım. “Bilmem ne otu, midevidir, sinirlere iyi gelir, karaciğeri tamir eder, gençleştirir, cinsel isteği arttırır, cildi güzelleştirir, idrar söktürür” gibisinden totalman işkembeden sallama, rüya tabirlerine benzer, hangi etken maddesinin, niçin böyle yaptığına dair en küçük bir bilimsel veri vermeye gerek duymayan Evliya Çelebi zamanından beri kopi-peystlene kopi-peystelene bugüne gelmiş kitaplar var sadece. (Ayrıca “idrar söktürme” hadisesi niye makbuldür? Su içince herkesin idrarı gelmez mi? İdrar niye sökülmesi gereken bir şeydir? Sökülürse ne faydasını görürürüz?) Şimdi aynı sallamalar internet ortamında da var. Bakıyorum aktarlardaki uyanık arkadaşlar da aynı lafları alıp, etiket yapmışlar, abuk subuk ot karışımlarının üzerine yapıştırmışlar: “Menopoz çayı” “Depresyon çayı” “Diyabet çayı” “Zayıflama çayı”. ‘Kiraz sapı’ insanı niye zayıflatsın diye düşünmeden, “yararı yoksa bile en azından zararı yoktur” diye alıyor millet de. (Söz konusu çaylar o kadar lezzetsiz ki içtikten sonra insanın başka bir şey yiyesi ve içesi gelmiyor diyorlarsa bilemem tabi. Buradan benim de bir zamanlar “oltaya” geldiğim sonucu çıkar mı? Pek güzel çıkar hem de... Zokayı yuttuk mu yuttuk. Zayıfladık mı? Tabii ki hayır..) Fakat beri yandan ilaca ne kadar güveneceğiz? Sibel Güneş çok kızmış “pikiyatri bilimindeki muhteşem ilerlemeleri bir kenara bırakıp çakralarla teşhis koymaya çalışanlara” amma...Sırtım ağrıdığı zaman DA uykusuzluk çektiğim zaman DA ellerim terlediği için DE ensem uyuştuğu için DE (özetle nedeninin bulamadığı her sıkıntımda) bana maskeli depresyon teşhisi koyan ve her seferinde pahalı pahalı anti depresan ilaç dayayan doktora ve onun ilacına ne kadar güveneceğim? Uydurduğumu sanıyorsunuz ama iki kış önce tam da böyle oldu. Psikiyatri bilimi hakikaten muhteşem ilerlemiş!. Tek ilaçla tüm dertlere son! Modern tıbba göre bir tanecik ilaç, benim 4 sıkıntıma birden iyi geliyorsa \endash ki gelmedi... O vakit otçunun “mideye de sinire de cinsel isteksizliğe de karaciğere de nedendir bilinmez sökülemeyen idrara da hasetliğe de kıskançlığa da uyuza da iyi gelir” demesine pek o kadar kızmamamız gerek galiba... Veya kızacaksak her ikisine birden kızalım. ***Bugünlerde Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın “Taş Devri Diyeti” ismindeki kitabını okuyorum. Çok enteresan şeyler diyor. Bir özet geçeceğim yakında.
Günün en komik haberi Adana’dan geldi: ABD’de yaşayan damat Hasan Şire, Adana’daki kendi düğününe işlerinin yoğunluğu nedeniyle gelememiş..Eeee, olabilir diyeceksiniz ama zaten esas haber bundan sonra:Düğün damatsız yapılmış! Ve damat kendi düğününü MSN üzerinden yani bilgisayardan izlemiş!Uyuz bir pazar günü, bir haber sayesinde ancak bu kadar eğlenceli geçebilirdi. okudukça güldüm, güldükçe okudum. Düğünün en komik bölümü de şu: Gelin hanım damadın düğüne gelemeyişine üzülmüş üzülmesine ama taze kocasının karşısında oynamayı da ihmal etmemiş. (Burada fotoğrafı anlatmam lazım: Damadın en yakın arkadaşı elinde bilgisayar tutuyor, ekranda damadın hüzünlü yüzünü görüyoruz, bilgisayarın karşısında da gözleri nemli kıvıran bir gelin...)Bir yandan insanın içini acıtan bir durum, bir yandan da kah kah güldüren. Zira damat Amerika’ya amcasının benzin istasyonunda çalışmak için gitmiş. Yani keyfi bir nedenle orada değil. Ekmek parası için. Fakat işte aynı zamanda dikkatsiz de olduğundan düğün günü diye seçtikleri günün (yani 26 Aralık’ın) Amerika’nın en işlek, en yoğun haftasına denk geldiğini bilememiş. Amca da bittabi izin vermemiş gitmesine. Fakat o vakit ortada damat yoksa niye düğün yaparsınız, gerdek de mi MSN üzerinde olacak, düğünün manası nedir, ne için o zaman o kadar masraf diye düşünmeden edemiyor insan. (Hoş, ortada damat olsa bile ben düğüne harcanan paraya her zaman çok üzülmüşümdür. Düğünde eğlenen kimseye de rastlamadım..)Biri böyle bir hikaye veya senaryo yazsa, yuh amma sallamış dersiniz di mi? (“Teknolojiye bağımlılığımızı vurgulamaya çalışan yönetmen, kusura bakmasın ama kör gözün parmağına yapmış ve bu nedenle inandırıcılığını yazık ki fena halde yitirmiş bla bla bla”) Keşke teknik imkanları elverseydi de millet damadı barkovizyondan görebilseydi. İşte o zaman duble şahane olurdu. Bir yandan da “ah aşk!..” diyorsun. Zira gelinle damat tam 2 buçuk yıldır büyük aşk yaşıyormuş. Yani 2,5 yıldır bugünü bekliyorlarmış. Fakat araya Amerika girince beklemek zorunda kalmışlar. Bu süre zarfında aşkları internet üzerinden devam etmiş. Habere göre damat evlenme teklifini de internet üzerinden yapmış. Tanıştıktan birkaç yıl sonra damat Adana’ya gelebilmiş ve çift nişanlanmış. Nişandan hemen sonra damat yine ABD’ye dönmüş. Bu arada 26 Aralık’ı düğün gönü olarak belirlemişler. Kız tarafı, o günler krismıs haftasıdır, bu adama acaba gelemeyebilir mi diye bittabi hiç düşünmemiş, düğün hazırlıklarına harıl harıl başlamış. Gelinlik diktirmeler, düğün salonu tutmalar, davetiye bastırıp yollamalar... Fakat işte ne yaparsın işler yoğun, hain amca da (herhalde) izin vermedi (veya daha vahim bir durum var), o en güzel iş yapılan haftada, damat kalakalmış Amerika’da. Hazır düğün salonu tutulmuş, davetiyeler gitmiş, niye ziyan edelim demişler, devreye hem aşk hem Adana zekası girmiş ve düğünü damatsız yapmaya karar vermişler. Kalpler birse ne olacak yani.. Zaten aşklarını da internet üzerinden yaşamadılar mı? Düğün de öyle oluverse ne olur?!?***Bu bir gelenek haline de gelebilir pekala. Hani olmayacak bir şey de değil. Hatta karşı tarafta da bir düğün yapılabilir. Anneler babalar ve akrabalar hiç oradan oraya taşınmak zorunda değil. Düşünsenize bir evliliğini iki ayrı yerde düğünü! İki tarafta da birer kamera ve dev ekran olacak, öbür tarafta ne olup bitiyor herkes görebilecek. Karşılıklı göbek atmak bile mümkün... Düşündükçe daha çok beğeniyorum bu fikri. Bilhassa ayrı kültürlerden gelen çiftler için mükemmel bir çözüm! Haksız mıyım?Adanalı Hasan ve Gülten çifti hiç bilmeden düğün hadisesine yepyeni bir perspektif getirdi galiba. Düğün organizatörleri bunu değerlendirmeli. Geleneksel bakışa son!