Çünkü Aylinimiz serbest..Bugün güneş çok şahane parlıyor..Çünkü Aylinimiz serbest..Bugün bulutlar şen şakrak..Çünkü Aylinimiz serbest..Bugün kuşlar daha güzel uçuyor..Çünkü Aylinimiz serbest..***Bu ülkede yüzlerce, belki de binlerce insan suçsuz yere hapiste yatıyor. Yüzlerce suçlumuz ise elini kollunu sallaya sallaya dışarıda dolaşıyor. Bana sorarsanız, bu ülkenin en büyük sorunu budur. Adaletin, akıl almaz bir yavaşlıkta yürümesi. Burada mesele Aylin ve 10 küsur kişinin niye suçlandığı ve niye tutuklandığı değil.Dünyanın başka ülkelerinde olabilir bu. Zira terör pis bir konu. Sadece ifadesinin alınması gereken insanlar bakıyorsun suçlanıp tutuklanmış, mahkemeye verilmiş.Delil yeterli veya değil. Önemli değil. Mahkemede nasılsa çıkacak ortaya. Velakin mesele de bu işte. O mahkemeler o kadar geç başlıyor ve o kadar uzun sürüyor ki hiç suçun yokken aylarca, yıllarca hapis yatabiliyorsun.. Hiç işlemediğin bir suçun davasının gerilimini yıllarca çekebiliyorsun..Veya tam tersi.. Diyelim borçlusun.. Diyelim çatır çatır kul hakkı yedin.. Diyelim verdiğin sözü tutmadın, insanları zarara uğrattın.. Veya küfür kıyamet dümdüz gittin, gazete köşelerinde uluorta hakaret ettin..Yediğin paralar, tutmadığın sözler, ettiğin hakaretler yanında en az beş yıl kâr kalabiliyor.. Dönemiyor çünkü. Adalet çarkı dönmesi gereken hızda dönemiyor. Kimse ne zamanında beraat edebiliyor ne de cezasını çekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sözleşmesinin 6. maddesi şöyle der: Herkesin makul bir sürede yargılanma hakkı vardır. 1 senelik davayı 6 senede çözmüşsen o mahkeme suçludur. Adalet tesis edilmemiş demektir. Geç gelen adalet, adalet değildir. Mahkeme pekala tazminat ödemeye mahkum edilebiliyor. Ve böyle davalar da oldu nitekim. ***Bu ülkenin en çok altını oyan işte tam da bu: İyi ve gerekli hızda çalışmayan yargı sistemi yüzünden adalet duygusunun zedelenmesi.İnsanlar kendilerini çaresiz ve yalnız hissediyorsa en büyük nedeni, hiç farkında olmadığın işte budur. Başına hiç mahkemelik bir şey gelmemiş de olsa, biliyorsun ki başına gelince yapacağın şey çok az. Usul çok önemli değil diyor bazıları. Hayır en önemlisi usuldür. Ergenekon gibi büyük ve önemli davalar için de Aylin’in davası için de Ahmet’in Mehmet’e 3 bin liralık borcu için de önemlidir usul ve zaman. Bir ülkede en önemli ve en telafi edilemez olan şey adalettir çünkü.Bir devleti devlet yapan adalettir. Adalet yoksa orada devlet yok demektir. Çünkü gidebileceğin tek bir kapı var: Mahkeme.Eğitim ve sağlık gibi değil. Alternatifin yok. Devletin verdiği yetersiz ise özel sağlık sigortası yaptırırım, okullar kötüyse bankadan borç alır çocuğu kolejde okuturum diyemiyorsun iş adalete geldi mi. Bir eylemle, bir örgütle hiç ilgin olmadığını kanıtlamak için de üç kuruş alacağın için beklemek zorunda kalıyorsun mesela 5 yıl. Böyle bir ülkede insanlar neden borçlarını ödesin o vakit? Niye dolandırmasınlar birbirlerini? Niye iftiralar atmasınlar? Niye mafyozi işlere girmesinler?
Mutlu’nun geleneksel “kışın ortadan kayboluş günleri” geldi. Herkes iznini yazın yapar, ben kışın yapıyorum. Ve lakin Engin Ardıç gibi kendimi Viyana’lara atacak değilim, aksine, yazın ‘finduk’ toplamaya giden Karadenizliler gibi çalışmak için alıyorum bu izni. (Bir nevi ekstraya çıkmak yani.) Bildiğiniz (veya şimdi öğreneceğiniz) üzre ben aynı zamanda Küçük Oteller Kitabı’nı hazırlıyorum. Kitap her yıl bu zamanlarda yayına hazırlanıyor. İki işi birden yapamıyorum (evet o kabiliyette değilim) o nedenle 15 gün için izne çıkıyorum. Ölmez sağ kalırsak görüşmek üzere. Merak edenler www.kucukvebutikoteller.com sitesinde takip edebilir ne yapıyormuşum. (bkz: kendi reklamını yapan yazar) Her nerede kafalıyor ve kafalanıyorsan..
- Belli bir yaşı geçmiş erkekler neden durmadan ağızlarını şapırdatır? Bu nasıl bir zevktir? Veya nasıl bir ihtiyaçtır? Bunu yaptıklarının farkında mıdırlar? Peki buna benden başka takan ve bir kere duyduktan sonra bir daha asla başka bir şeye konsantre olamayan benden başka biri daha var mıdır?- Evdeki eşyalar neden ardı ardına bozulur? Çeşmenin giderinin yerinden çıkıp evi su bastığı gün tuvaletin sifonunun bozulması, hemen arkasından bir lambanın patlaması normal midir? Yoksa bu da mı hep benim başıma gelir?- Reklamın birinde hoplayıp zıplayan bir çocuk var. “Onun içinde GDO yok” diyor dış ses. Çünkü reklamı yapılan üründe de GDO yokmuş. İyi de bu çocuk reklamı yapılan ürün dışında bir şey yemiyor mu? Mısır cipsi mesela? Hadi yemiyor diyelim ki -olmaz öyle şey- o ürünün içindeki aşırı miktardaki şeker ve yağı ne yapacağız? Şekerin çocuklara sandığımızdan çok çok çok daha zararlı olduğunu ne zaman öğreneceğiz? GDO’suz ama obez çocuk iyi bir şey midir? GDO’suz ama halsiz çocuk iyi bir şey midir? GDO’suz ama bağışıklığı iflas etmiş çocuk iyi bir şey midir? Çocuklarını kapıcı kültüründen korumaya çalışan ve sırf bu yüzden kolejlere milyarlarca lira para saçan anne babalar neden aynı çocuklarını hiç bir nevi uyuşturucu olan şekerden korumazlar? - Dinle, ibadetle, duayla pek ilgisi olmayan bazı insanlar neden sıra “bedduaya” gelince birden duyarlı olurlar? Beddua almamak için hakkını bile aramaktan kaçınırlar? Duaya inanmıyorsan bedduaya da inanmaman gerekmez mi? Bedduaya inanmak, bedduadan korkmak başka tür bir dindarlık değil midir?- Bizim camiden ezanı “A” müezzin okuduğunda sakinleşmem, bir durup düşünmem, şöyle derin bir nefes almam, geçmiş ve geleceğimi usul usul gözden geçirmem; “B” müezzin okuduğunda ise çileden çıkmam, felce yakın bir beyin travması geçirmem, müezzini parçalamak, camiyi bombalamak falan istemem nasıl açıklanabilir? Bu ülkede bir ezan okuma standardı yok mudur? Gazino şarkıcıları en tiz perdeden, kedi miyavlaması gibi m’leri uzata uzata ezan okuyan müezzinlere karşı yapılabilecek bir şey var mıdır? İnsanı huşu içine sokan davudî sesli eski usul müezzinleri benden başka kimse özlememekte midir? - TSK hastaneye türbanlı kadın (Emine Erdoğan), orduevine uzun saçlı ve kulağı küpeli erkek (benim MB) almayınca ne yapmış oluyor? Vatandaşları(nı) hizaya mı sokmuş oluyor? Türk Standartları Kurumu mu olmuş oluyor? Ve bu standart neyin standardıdır? Sıra obezlere, eşcinsellere, lezbiyenlere, anoreksiklere de gelecek midir?
Dün İclal Aydın yazdı. Ben de bildiklerimi yazarak konuya devam edeyim.Konu: Silikozis. Çok ince tozların akciğere girmesi ve onu işlemez hale getirmesi. Sonuç mutlak ölüm. Kimlerde oluyor: Kot, çelik ve teflon tencere kumlama işinde ve diş protez işinde çalışanlarda. Yani: Büyük çoğunluğumuz kanlı tencereler, kanlı tavalar, kanlı kotlar, kanlı dişler kullanıyoruz demek. 1- Devletin, çalışanlarının yaşam hakkını ihlal eden insanların yakasına ciddi bir şekilde yapışması gerekiyor. Sağlık bakanlığı tekstilde kumlamayı yasakladı diye yazdı İclal. Nasıl bir yasak bu? Hiç kimseyi bağlamayan, “yapılmasa daha iyi olur” demeye getiren yarım sayfalık bir genelge. Fakat diyelim hakikaten yasaklandı. Türkiye’de denetlenen iş yerlerinin toplam işyerlerine oranı SADECE yüzde 6! (MESKA 2009 sempozyumunda açıklanan rakam) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yapabildiği bu kadar. Yüzde 94’üne ayak bile basılmıyor! 2- Hakimlerimiz, savcılarımız ve avukatlarımız iş kazasını biliyor ama meslek hastalığı konusunda yeterli donanıma sahip değil. Zira “meslek hastalığı” uzun bir süreç, nerede ne zaman kaptı konusunun araştırılması zaman ve bilgi istiyor. Bu ikisi olmayınca da ne oluyor? Ya hiç ceza verilmiyor ya da güdük güdük bir takım tazminatlara mahkum ediliyor iş yeri3- Kasten adam öldürmek büyük suç ama kasten ihmalkarlıkla ayda 500 lira maaş verip yavaş yavaş adam öldürmek suç değil! Adam 24 yaşında silikosizden ölmüş, 4 ayrı hastaneden “meslek hastalığıdır” diye raporu var, yakınları şikayetçi, aynı işyerinde bir başkası daha hasta ama savcılık, otopsi yapılmamış deyip işveren hakkında davayı açmıyor. Buna itiraz eden avukata ağır ceza mahkemesinden verilen iki satır gerekçeli kararda savcılığın haklı olduğu söyleniyor. (Kahramanmaraş, Kazım Uçak davası) Halbuki doktorlar ancak şüpheli ölüm durumunda otopsi yapar. Söz konusu ölüm şüpheli değil ki! Bildiğin silikosiz. 4- Peki görülen davalar nasıl sonuçlanıyor? Meslek hastalığı olduğunu kanıtlayabilirsen mahkeme SSK’dan bir maaş bağlanmasına karar veriyor. Peki işverene ne oluyor? SSK dava açıp bağlanan maaşı toptan işverenden almaya çalışıyor. Alabiliyorsa alıyor alamazsa çoğu zaman olduğu gibi kurum kendi ödüyor. 5- Şimdiye kadar işverene maddi tazminat cezası yok denecek kadar az verildi. İşçinin SSK’dan alacağı maaş maddi tazminatı karşılamış kabul ediliyor. Manevi tazminat ise eğer işveren bulunup tahsil edilirse ortalama 10-40 bin TL. Çoğu bulunmuyor. Bu durumda bu insanlara ve sonra da ailelerine bağlanan maaşı kim ödemiş oluyor? BİZ! (“Beni ilgilendirmiyor bu konu” diyenler belki en azından bu açıdan rahatsız olur)6- Özetle: İşverenin korkması için bir neden yok ortada. Ne hapis cezası var ne para.. Kötüye hakikaten bir şey olmuyor bu ülkede..
Vize: 1- Bazı resmî kâğıtlara “görülmüştür” anlamında konulan işaret ve bu işareti koyma işi. (Hukuk) Bir ülkeye girmek veya bir ülkeden çıkmak için yetkili makamlardan alınması gerekli izin.Peki biz ne zamandır “tanışığız” bu kelime ile? Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında geçmiş ilk (1889).Peki kelime kökeni ne imiş? Türk Dil Kurumu Sözlüğü “Fransızca kökenlidir” diyor. Visa (görmek) kelimesinden. Başka sözlüklerde “görüldü, görülmüştür” manasına İtalyanca’dan geldiği söyleniyor. ***Türk vatandaşlarına vize uygulayan ülkelerin toplam sayısı (doğru saydıysam): 134. Dünyada elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidebileceğim ülke sayısı sadece 56. Sözlük anlamı dışında ne demek vize? Şu demek: Kusura bakma ama seni ülkeme almak istemiyorum. Neden? Çünkü sen fakir ve eğitim seviyesi düşük bir ülkeden geliyorsun. Doğrudur. E fakir bir ülkeden geliyorsan büyük bir ihtimalle ülkeme göç etmek istiyorsundur. Öyle olsun, ne olacak? Evet ama eğitimsiz olduğun için büyük bir ihtimalle yasadışı işlere karışacaksın. Bana potansiyel suçlu mu diyorsun? Tam olarak değil ama umutsuzluğa düştüğünde böyle yapma ihtimalin yüksek. Senin ülkende yasadışı işler yapılabiliyorsa bu benim suçum mudur? Ne kadar az insan bu suçları işlemeye meyilliyse benim için o kadar iyi. Tamam da senin kendi fakirlerin ve eğitimsizlerin de var. Evet ama onlar benim fakirlerim ve eğitimsizlerim. Onlar da suça karışabilir. Evet ama senin de desteğin olursa işler iyice sarpa sarar. Haydaa. İyi ama ben üniversite mezunuyum. Olabilir ama senin üniversiteni adamdan saymıyoruz zaten. Bizim gözümüzde ilkokul mezunusun. O da okuma yazma bildiğin için. Sağol, ne kadar iyisin. Rica ederim.Vize işte bu demek. Peki diyelim ki buraya kadar hak verdik. Vize parası ne oluyor? O ne için veriliyor? Veya hangi hukuki gerekçe ile isteniyor? Ben senden vize koymanı istemedim. Beni önceden denetlemek “görmek” isteyen sensin. Ayağına kara çağırıp benden bin tane kağıt isteyen de sensin. Bunun bir de niye bir “ceza”sı var? Randevu vermek için ayrı bir para istiyorsun, vize başvurusunda bulunabileyim diye ayrı bir para istiyorsun, pasaportumu eve yollatmak için ayrı bir para istiyorsun. Nasıl bir çarktır bu?Konsolosluklardan birinde çalışan birrrr Allah’ın kulu bana bunu açıklayabilir mi? Hadi onlar yetersiz Türkçeleri nedeniyle diyelim ki Türk gazetelerini ve bittabi beni okumuyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’ndan bir görevli hiç olmazsa açıklayabilir mi? Vize parasının gerekçesi nedir? ***Şu olabilir mi? “Senin gibi fakir ve geri kalmış cahil bir ülkenin fakir, geri kalmış ve cahil insanlarını denetlemek için ben gereğinden daha fazla personel çalıştırmak zorundayım. Onların maaşı, yemesi, içmesi, servisi, sigortası... Bu kadar personeli ve bu kalabalığı barındırmak için büyük binalar (yeri gelince kaleler) inşa etmek zorunda kalıyorum. Sen geri kalmış, fakir ve cahil bir ülkenin geri kalmış, fakir ve cahil bir vatandaşısın ve ben seni didik didik denetlemek zorunda kalıyorum diye bir de bunun masraflarını mı karşılamamı istiyorsun? Sorry bebeeem. Kendi yarattığın masrafı kendin ödeyeceksin.” Herhalde bu. Gelen vuruyor giden vuruyor tam olarak bu demek herhalde... Fakir ülkenin çocuğu olmak ne kadar pahalı bir şey yarabbim..
- 2 buçuk saat boyunca 103 numarayım. Bayan Yüz Üç Numara. En sevdiğim numara 103, uğurlu sayım 103, şanslı günüm on mart 2010... (Sıra numarasından söz ediyorum.) - İlk Amerikan vizemi yine karlı bir günde 15 sene önce almıştım. O zamanlar konsolosluk Tepebaşı’ndaydı. Beşer beşer içeri alıyorlardı. Geri kalanları yolun karşısında bekletiyorlardı. Feci bir tipi altında 45 dakika beklemiştik. Ayrıca görevliler de pek kibar sayılmazdı. Gocunmuş muydum? Hem de pek çok. Şimdi İstinye’deki “kale”deyiz. Ortam sıcak, oturma grupları rahat, görevliler, son derece kibar. Kalabalık bunaltmayacak bir seviyede tutulmuş, ışıklandırma, havalandırma hepsi tıkır tıkır çalışıyor. Vize almak zorunda olan ülkenin çocuğu olmanın acısını bir nebze olsun azaltıyor mu peki bunlar? Eh. Kahve otomatı da olsaydı bir köşede daha iyi olurdu.. (Düşenceler: En son vize ‘azarımı’ ne zaman yedim? Fransa konsolosluğundan mı? “Hep Fransa vizesi hep Fransa vizesi ama hiç Fransa’ya gitmek yok?! Bak Almaaan giriş! Bak Avusturya giriş! Olmas.. Olmas..” Peh..) - 15 yıl önce Amerikan vizesi almaya çalışırken (yine) mülakat sırasında “bir nişanlın var mı?” diye sormuşlardı. “Evet var..” demiştim. Vizeci “yanınızda bir fotoğrafı var mı?” diye sormuştu. Tesadüfen yanımda bir diası vardı. Havaya tutup bakmış, tek kaşını kaldırıp geri vermişti. (Yakışıklı mı bulmuştu çirkin mi veya başka bir şey mi hiçbir zaman anlayamadım) Dedim “acaba 15 sene sonra da nişanlı fotosu istemeye kalkacaklar mı?” Sonra fark ettim ki üzerimde konsolosluğun hemen karşısında çektirdiğim kendimin olağanüstü çirkin biyometrik fotoğrafım dışında kimsenin fotosu yok yanımda. Bu 40 yaşındayken insanlar sevgililerinin fotosunu yanlarında taşımaz mı demek oluyor? Hayır foto çeken cep telefonu devrindeyiz demek oluyor. Heyhat! Amerikan Konsolosluğuna cep telefonu sokmak da yasak. Şu an hayatımda biri olduğunu kanıtlamam imkansız. - Yanımda bir grup gemici var. Tabelada yanıp sönen numaralara bakarken başım onların tarafına dönüyor. İster istemez konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Fakat neden sadece bu değil. Bir zamanlar, (gazeteci olmadan önce) bir deniz nakliyat firmasında (Kalkavanlar) çalışmıştım. 7 ay sadece ama çok eğlenceli bir 7 aydı. Denizciliğe ve denizcilere karşı diğer insanlardan bir nebze daha fazla ilgim ve sempatim varsa nedeni o yedi aydır. Norveç’in kuzeyinde korkunç bir fırtınaya yakalanan bir gemimizden arayan genç ve yakışıklı kaptanın hayli korkmuş, hayli ümitsiz “Allah yardımcımız olsun...” diyen hırıltılı sesi hâlâ kulaklarımda. (Gemiye bir şey olmadı ama kaptan ilk limanda istifa edip memlekete geri döndü.) Şimdi öğreniyorum ki yanı başımda vize almaya çalışan denizcilerin en büyük dertleri gemilerinde internet olmamasıymış. “Messenger yapamıyoruz, iyi olmuyor..” Sonra konu bir şekilde Kürt meselesine geldi. Biri: “Ben doğuda yaptım askerliğimi. Adamlar nasıl fakir nasıl cahil. Resmen perişan durumdalar. Bir yandan fakirliğin bir yandan PKK’nın tacizi altındalar. Aslında hak veriyor insan” dedi. Gereğinden uzun bir sessizlik olduğundan mıdır nedir ekleme gereği duydu: “Ama tabii birazcık sadece..” - Vizeci adam ve vize kadınlarla cam arkasından mikrofonla konuşuluyor. 6 numaralı bankonun mikrofonu galiba biraz gereğinden fazla açılmış. Vize için başvuran insanların neredeyse bütün hayat hikayelerini öğrendik: “Teyzenizin kızının ne hastalığı varmış? Hoçkins mi dediniz? Siz mi bakacaksınız?”, “Askerliğinizi er olarak mı yaptınız? Burada bir işiniz yok öyle mi?” “Nişanlınızla orada mı evleneceksiniz?” “Miami’de satın aldığınız evin adresi ve fiyatı nedir?” Uuuu... Miami ha! Vay be.. Ne kadar farklı olabiliyoruz birbirimizden..- Hayır bu sefer nişanlı fotosu istenmedi. Nişanlım olduğunu kanıtlamama gerek kalmayacak çok yıl çalışmışım anlaşılan. 40 yaşında olmanın bir yararı da varmış..
Cennet: Dışarıda kar yağarken uyandığın sıcak yatağın. Sevgilin de sarılmışsa sana, erken kalmak için de bir nedenin yoksa... Daha mutluluk verici, daha çiçekli, daha sarhoş edici bir şey var mıdır?Cehennem: O yataktan bir türlü kalkamamak. Sevgili çoktan kalkıp gitmiştir, sen tek başına kalmışsındır, bir türlü kendine gelemezsin, o yatak kabus üstüne kabus gördüğün içi yılanlarla dolu bir bataklığa dönüşür. İçine çektikçe çeker seni. En başta duyduğun mutluluk derin bir suçluluğa dönüşür. Dünya gri olmuştur. Kendini vurmak istersin. ***Cennet: Emeklilik hobisi olarak senin ıvır zıvır işlerinle ilgilenmeyi seçmiş tonton bir anne ve baba. Arabanın vergisini öderler, kütüphaneyi monte ederler, alet dolabını düzenlerler, senin için perdelik ve döşemelik kumaş bakar, numune getirirler, alırlar, diktirirler, asarlar, tesisatçının başında dururlar, bozuk ekmek kızartıcısının çakalın bilmemne bıraktığı yerdeki servisini bulup tamir ettirirler... Cehennem: Bütün bunların değerini bilmediğini düşünüp sana kırılan, içlenen, darılan bir anne baba.. ***Cennet: Günümüz güzellik anlayışında ince bacaklı, dar kalçalı, geniş omuzlu uzunca bir kadın olmak.Cehennem: 300 yıl öncesinin güzellik anlayışında yuvarlak hatlı, geniş kalçalı, dar omuzlu, minyon bir kadın olmak. ***Cennet: Birine aşık olmakCehennem: O birinin sana aşık olmaması.***Cennet: Küresel ısınma imiş, Maçahel’e HES kuracaklarmış, Dalyan’daki kaplumbağalar azalıyormuş, darbe planlarıymış, ırkçılık almış başını gitmiş, millet birbirini boğazlıyormuş, Hrantmış, Dinkmiş, toprağa gömülü silahlarmış, lavabodan dökülen kızartma yağlarmış, laboratuar kimyasallarıymış, nükleer reaktörlermiş, balıktaki civaymış, özene bezene yaptığın kardan adamın başkaları tarafından bozulmasıymış, tarihi binaların tahribiymiş, yeşil alanların tek tek satılıp AVM yapılmasıymış, dünya güzeli kasabaların dünya çirkini şehirlere dönüşmesiymiş hiiiç umursamamak... “Bana ne, siz yaptınız, sizin çocuklarınız çekecek” demek ve Arjantin’e veya Vanuatu adalarına yerleşme planları yapmak... Cehennem: Bütün bunları ve daha fazlasını umursamak, dert edinmek ve dertlene dertlene aynı ülkede yaşamaya devam etmek...***Cennet: 40 yaşına geldiğinde 18’inde hayal ettiğin yerde ve konumda olmak. Cehennem: 40 yaşına geldiğinde 18’inde hayal ettiğin yerin ve konumun yakınında bile olmamak.***Cennet: Yeni bir yakın arkadaş edinmek.Cehennem: Eski arkadaşlarını bile görememek. ***Cennet: Bir esnaf çaycısının önündeki taburelere oturup güzel demlenmiş bir çayı ince belli bardakta içmek.Cehennem: Lüks lokantada önüne fincanda sallama çay getirilmesi.***Cennet: İyi bir yemek, iyi şarap ve iyi bir seks.Cehennem: O iyi şarabı bitirip arkasından kötü şaraplara geçip onları da fazla kaçırıp, iyi bir seksi geçtim iyi bir muhabbeti bile yapamayıp bütün gecenin tadını kaçırmak. Ertesi gün de akşamdan kalmanın bol bol cezasını çekmek. ***Cehennem ne demek bilir misiniz peki? Kelime İbranice’den geçmiş Arapça’ya. İbranice’si “Ge Hinnom”. Gözyaşı vadisi demek. (ge: vadi, hinnom: gözyaşı) Kudüs yakınlarında bir vadi imiş. Hinnom Vadisindeki Moloh tapınağını MÖ 8. yüzyılda Kral Hosea yıkınca burası lanetli sayılmış ve vadi Kudüs kentinin çöplüğü olarak kullanılmış.Cennet ise Aramice’den geçmiş Arapça’ya. Esas anlamı bahçe. Etrafı çevrili, korunmuş bahçe. Ve işte günün sorusu, şefin çorbası: Hayatınız çöplüğe dönmüş bir “gözyaşı vadisi” mi yoksa etrafı çevrili bir bahçe mi?
Mahkeme böyle dedi. 2007’de Dağlıca’da PKK tarafından kaçırılan (ama her halde nasılsa daha sonra daha büyük bir ceza verirler diye) sağ bırakılan askerlere iki yıllık bir yargılamadan sonra mahkeme böyle dedi:“Niye ölmediniz?” Basınımız “Balyoz Darbesiyle” ziyadesiyle meşgul olduğu için...(..ki o listeler olmasaydı o da olmayacaktı.. “Kafes darbesi” planları nedendir pek iyi bilinir, hiç bu kadar yankı uyandırmamıştı hatırlamayacağınız üzere. Bizimkileri uyandırmak için isimlerini anmak gerek. İsimsiz darbe planı hiç heyecanlı değil... İsimsiz dedikodu gibi...) Evet basınımız Balyoz’a kafayı taktığı için Dağlıca esirleri için çıkan mahkeme kararına kimseden ses çıkamadı.(Bir balyoz daha inmesin diye olabilir mi?)“İnsani” diyor Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi “insani duygular bahane edilerek olaya yaklaşılması durumunda askerlik mesleği dolayısıyla vatan savunması yapılamaz. Şartlar ne olursa olsun sanıkların şahsi tehlike korkusunu yenerek mücadelelerine devam etmeleri, silahlarını bırakarak teslim olmamaları gerektiği açıktır... Atalarımız da böyle yapmıştır.” Özetle? Çocuğum sağ gelmeyeceksin. Senin dirin değil ölün değerli... Denmekte. ***Ramazan Yüce dışındakilerin cezaları 5 yıl boyunca başka bir suç işlememek kaydıyla (sağ kalmak bir başka suç olabilir mi?) ertelendi. Ramazan Yüce ise suç ve suçluyu övme, emre itaatsizlik, devletin birliği ve bütünlüğünü bozmak suçuna yardım etmek, basın-yayın yolu ile bölücü örgütün propagandasını yapmak, basın-yayın yoluyla halkı askerlikten soğutacak beyanlarda, telkinlerde bulunmak, propaganda yapmak suçları nedeniyle iki yıl altı ay hapis cezasına mahkum oldu. Er Ramazan Yüce, hatırlarsanız Kürt olandı. Tercümeleri yapmıştı. Bir de PKK kamerasına konuşmuştu. ***Evet ne diyorduk? İnsanı duygular bahane edilmemeli. O zaman da böyle diyenler ve keşke ölselerdi diyenler vardı. İnsani duygular bahane edilmemeli. Ne kadar güzel bir cümle değil mi? Kulağımıza küpe olsun. Darbe yaparken gerekli olabilir. İnsani duygular bütün kötülüklerin anasıdır. İnsani duygulardan bir an önce kurtulmalı insan. Bir an önce..