Yerim ben o göbeği!

8 Nisan 2010

Erotik bir şey sanıp geldiniz di mi...Buna okur tuzağı deniyor. Başlığı ilginç tut, sonra kıçına ne takarsan tak. Adını ve sanını veremeyeceğim bir şahsın (pek hassas kimliğini gizleme konusunda) tavsiyesine uydum. Söz konusu göbek insan veya kedi göbeği değil. Gerçi ikisinin de hastasıyımdır ayrı. Altılı paketler, baklava tepsileri, abdominaller, çak bi tane Merve’ler ilgi alanıma girmez. Keza göbeğini sevemediğim kediye de kedi demem. Göbek ulaşılır vaziyette her iki canlıda da mevcut olacak. Konumuz yine kuzu göbeği mantarı. Evvelki yazımda “kuzu göbeği mantarıından söz ettim ya, okurlarım çılgın gibi mail atmışlar.” Nerede bulabiliriz bu mantarı ve nasıl pişirilir?” Şehirde bulmak zor. Ama şehir dışında, köy ve kasabaların pazarlarında teyzeler amcalar satıyor. Bir çok mantar gibi kurutulmuş olarak da tüketiliyor. Diğer adı “morel”. İnternette “kurutulmuş morel” diye arattım ve 50 gramı 16 liraya satılık ithal kuzu göbeği mantarı buldum iyi mi! Allah bilir memleketten gitmiş, sonra paketlenmiş ve fiyatı sekize katlanmış olarak geri dönmüştür. Esasen en güzeli ormana çıkıp toplamak. Yağmur yağdıktan sonraki günlerde elinizde bir sepet ve bir çakı ile çıkacaksınız. (Naylon torbaya konmazmış mantar. Koparıp alırsan da bir daha yetişmezmiş. Dibinden çakı ile kesip sepete koyacakmışız. Mantar terlemeyecekmiş. Bozulmuş mantar da tehlikeli olabilirmiş...) Ama işte “yanlış” mantarın da zehirlemek gibi pek fena bir huyu var. Önce bir bilenle çıkıp, öğrenip öyle toplayacaksın. Biraz meşakkatli bir iş. Bilmeyen için kurutulmuş olanı almak en güvenli yolu. Biraz halli marketlerde bulunabiliyor. ***Üç kuzu göbeği mantarı tarifi:Elinizde kurutulmuş kuzu göbeği mantarı varsa önce bir iki saat suda bekletiyorsunuz. Sonra bir saat sütte. Mantarlar şişip eski haline gelince taze mantar gibi muamele ediyorsunuz. Tarifler Ayşe Genç’ten. 1. Tarif: Mantarları halka şeklinde dilim dilim doğrayıp yağsız tavaya alın. Biraz su ile suyunu çekinceye kadar 20 dakika kadar kaynatın. Sonra diş diş sarımsak ve zeytinyağı ilave edin. Kavurun. 2. Tarif: Yukarıdaki gibi kavrulmuş mantarlara beşamel sos karıştırıp makarna üzerine dökün3. Tarif: Yine 1 numaralı tarifteki gibi mantarları kavurun. Başka bir tencerede patates, soğan ve sarımsağı bir miktar suda haşlayın, blendırdan geçirin, içine süt veya krema ve önceden kavurduğunuz mantarları ilave edip nefis bir çorba elde edin. *****DİKENCİK EVLERİMantar nereden toplayacağım, ay aman anlamam ben o işlerden diyorsanız o vakit daha güzeli Fethiye Yeşilüzümlü’deki Dikencik Evlerinde kalmak! Mantar yemeklerinin alasını yapıyorlar. Dikencik Evleri, benim en sevdiğim küçük otellerden biri. Yeşilüzümlü’nün (Fethiye’nin 16 km kuzeyinde harikulade bir orman kasabası) biraz dışında çok sevimli bir yer. Sağı solu orman, karşısı ise tepesi karlı dağlar. Büyük şehri bırakıp gelmiş olan Ayşe ve Cengiz Genç çiftinin hem evleri hem de işletmeleri. Rahat döşenmiş, son derece sempatik bir örnek iki taş ev. Mantar, Ayşe ile Cengiz’in özel merakı. Köylünün mantarla yakın ilişkisinden etkilenip onlar da ormanda mantar avına çıkmaya başlamışlar. Yurtiçinden olsun yurtdışından olsun mantar kitapları getirtip araştırmışlar. Uzmanlarla iletişime geçmişler. Kısa zamanda hangisi yenir, hangisi yenmez, hangisi kısa veya uzun vadede zararlıdır hepsini öğrenmişler. (Bazı mantarlar hemen zehirlemiyor ama uzun vadede böbrek yetmezliği, kanser gibi etkileri olabiliyor, aman dikkat!) Bu arada pişirmesini de tabii! Ayşe Hanım nefis yemekler yapıyor. Mantar çorbaları, mantar kavurmaları, mantarlı börekler... Mantar kurutma makinesi de almışlar, mevsimi dışında da mantar çıkartabiliyorlar sofraya. Geçen gün anlattığım ve geçtiğimiz hafta sonu yapılan Yeşilüzümlü Kuzu Göbeği Mantar Festivali’nin fikir anne ve babaları da zaten Genç çifti. Yeşilüzümlü Belediyesi de destek verince beldede yaşayan diğer gönüllülerle beraber iki yıldır hem Yeşimüzümlü’yü hem Kuzu Göbeğini tanıtıyorlar. Dikencik evleri özellikle bahar için harikulade bir seçenek. Çoluk çocuk gidilebilir bir yer. Çocuklar “mantar avı” fikrine bayılıyorlar haberiniz olsun. www.yesiluzumlu.com Tel: (252) 665 5707

Devamını Oku

Kuzu göbeği, lezzet öbeği

4 Nisan 2010

Bugün size dünyanın en lezzetli şeyinden söz edeceğim. “Kuzu göbeği mantarı”. Hafta sonu Yeşilüzümlü’deydim. Neresidir bu Yeşilüzümlü? Fethiye’nin hemen 1 saat kuzeyinde, Denizli yolu üzerinde, dağların bir kovuğuna yerleşmiş nefis bir orman kasabası. Hemen hemen hiç bozulmamış. Çok güzel taş evleri var. İki şeyiyle ünlü: 250’ye yakın yerleşik İngilizi’yle ve kuzu göbeği mantarıyla. İngilizlerin hikayesi çok komik. Bir Allah’ın kulunun bilmediği bu kasabaya nasıl gelmeye başladılar bilmiyorum ama şu an bir Türk kasabasını bir Avrupa kasabasına çevirmeye başarmış durumdalar. Boyunlarında poşularıyla sarışın mavi gözlü insanlar korkunç Türkçeleriyle manavla pazarlık yapıyor, köylü amca pazarlıkçı İngiliz ablaya “gud morning” çekiyor, az ileriden sabah yürüyüşlerini yapmış bir grubun şen kahkahaları geliyor, bir cip köy yollarında evinin yolunu tutmuş gidiyor... Akşam, beldedeki iki pubdan birinde oturmuş şarabımı yudumlarken Çetin Altan’ı acı acı düşünmeden edemedim. “Köylerde tenis oynandığında kalkınmış olacağız” deyip durdu ya 30-40 yıl boyunca... Al sana tenis, al sana pub. Türk köylüsü hâlâ kalkınacak inşallah. Neyse bu başka bir konu. Dönelim biz mantara. Yeşilüzümlü’de iki yıldır “Kuzu Göbeği Festivali” yapılıyor. Geçen Ekim’de gittiğimizde Dikencik Evlerinin sahipleri Ayşe ve Cengiz Genç “festivale de mutlaka gelin” demişlerdi, Cuma günü atladım uçağa gittim. Sabahtan gidecektim ama geç kalmaların uzmanı Mutlu Tönbekici, 1 dakika ile uçağı kaçırdı. Türk Hava Yolları çek-ini 45 dakika önceden kapatıyormuş meğer. Kös kös akşam uçağına bir bilet daha aldım. (Böylece kendi yaratıp kendi inandığım “son dakika giderim, asla da uçağı kaçırmam efsanesi” de bitmiş oldu.) Uçağı kaçırmam öğlen köy meydanında dağıtılan kuzu göbeği mantarı çorbasını da kaçırmam manasına geldi. Halbuki tam da bu çorba için gitmiştim. Ayşe Genç her yıl koca bir kazan kuzu göbeği mantarı çorbasını odun ateşinde pişirip herkese dağıtıyor. Tam eski zamanlardaki gibi değil mi? Bence şahane bir fikir lakin yetişemedim. (THY bana bir tas kuzugöbeği mantarı çorbası borçlu..) Peki anladık da nedir bu kuzu göbeği mantarı çocuğum? Gavurcası “morel”. Çeşit çeşit modeli var. Türkiye’deki tipinin adını “morchella anatolia”. Avrupalılar bayılıyor. Yılda 500 ton ihraç ediliyor sadece Yeşilüzümlü’den. Dünyanın en pahalı mantarı trüf kadar değil belki ama porçini mantarından daha değerli mesela. Cumartesi sabahı belediye düğün salonunda panel vardı. Danimarka’dan, İngiltere’den, İrlanda’dan gelen mantarcılar (mikolog deniyormuş) ve Fatih Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fahrettin Gücin ile Muğla Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Işıloğlu kuzu göbeği hakkında bir dünya şey anlattılar. Sonra en az 200 kişi otobüslere, minibüslere ve arabalara atlayıp tepedeki antik Likya kenti Kadyanda’ya çıktık. 2000 yıldır rüzgardan başka bir sesin duyulmadığı Kadyanda’nın deniz manzaralı tiyatrosunda Şefik Vural nefis bir flüt konseri verdi. Sonra elimize sepetlerimizi alıp mantar avına çıktık. Ben tek bir mantar bile bulamadım. Zaten yoktu. Kimse bulamadı. Bu nazlı şeyler de biliyorsunuz yağmurdan hemen sonra çıkıyorlar. Ve lakin yağmur da nicedir yağmadığı için patlamamışlar. Festival var diye kıyak yapmamışlar yani. Biz bulamadık ama köylü güzel güzel buluyor. Aşağıya indik bir da baktık bir amca torba torba mantar satıyor. Yarım kilosuna 30 kağıt bayılıp aldım. Evet pahalı bir nane ama siz yine de bir yerde bulursanız mutlaka alıp tadın kuzugöbeği mantarını. Olağanüstü bir tadı var.. Kurusu da var.

Devamını Oku

Çoraplarımı yıkamam lazım

29 Mart 2010

Margaret Moth öldü geçen hafta. Ölmüş diyeyim. Tanıdığım bir insan değildi, adını öldükten sonra öğrendim. Margaret bir savaş muhabiri. En korkusuzundan. Gitmediği, kamerasını sokmadığı bir savaş, çatışma yok. Birinci İrak savaşı, Gürcistan Rusya savaşı, Hindistan’da İndra Gandi’nin öldürüldüğü an. Sürekli ateş altında. Başka kameramanlar arabaların, kamyonların arkasına saklanırken o bir ağaç gibi durup dosdoğru çekiyor olan biteni. Hatta kendisine silah doğrultan askeri bile. Çok da güzel bir kadın. Babasının soyadını atıp kendine Moth diye bir soyad alıyor. Hatta Margaret Gipsy (Çingene) Moth yapıyor ismini. Neden ben de böyle bir şey yapmadım hayıflanıyorum okurken. Yeni Zelandalı. Kocaman mavi gözlerinin etrafını bir gün bile koyu koyu boyamadan çıkmıyor sokağa. Veya savaşa çıkmıyor mu demek lazım? CNN için çalışıyor. Bosna savaşı sırasında Saraybosna’da bir keskin nişancı tarafından vuruluyor. Yüzü paramparça oluyor. Defalarca ameliyat geçiriyor. O güzelim yüzden geriye bir şey kalmıyor. Doğru dürüst konuşamıyor. Sorduklarında “bundan sonra hep böyle sarhoşmuşum gibi konuşacağım. Fena mı?” diyor. Ve iki yıl sonra yine cephelere dönüyor. Türkiye’ye geliş hikayesini bilmiyorum. Bir türlü öğrenemedim. Fakat bir şekilde İstanbul’a geliyor ve Yeniköy’e yerleşiyor. Evim burası diyor. Hastalanana kadar da yıllarca Yeniköy’de yaşıyor. Onlarca sokak kedisine bakıyor. Kedilerinin bakımını güvendiği birine teslim etmeden de gitmiyor tedavi için Amerika’ya...Sosyal olmaktan çok hoşlanmazmış. Sıkılınca ve kalkmak isteyince “çoraplarımı yıkayacağım” der öyle kalkarmış. Bilirmiş herkes bu lafın manasını. Geçen hafta, 59 yaşında kanser yüzünden öldü. Yeniköy’deki kedilerine dönemedi. “Erkek egemen” falan denildi ya bu hafta çokça... Olur olmaz yerlerde.. Her seferinde aklıma Margaret Moth geldi. Ne erkeği, ne egemeni dedim. Boş laflar dedim. Hakikaten çok boş laf ediyoruz. Boş laflar, boş yazılar..Çoraplarımı yıkamam lazım deyip çekip gidemiyoruz. Durumdan. Sıkıntıdan. Çamurdan. Bulamaçtan. Kuyruk acılarımızı ve enayiliklerimiz janjanlı “erkek egemen söylem” ambalajıyla paketleyip kakalamaya çalışıyoruz. Proje evliliklerimizi, 40 bin TL nafaka açgözlülüklerimi “aşkımız her şeyin üstesinden gelir sandım” deyip yutturmaya çalışıyoruz.Olmuyor. Yutulmuyor. Yutuyormuş gibi yapanlar da yalan söylüyor. Çoraplar kokuyor ve yıkanması gerekiyor.

Devamını Oku

Bir kadın bir erkeği hangi konularda ikna edemez

25 Mart 2010

Teknolojik ürünler hakkında bir şey bilebileceğine: Elektronik eşya satan bir dükkanda bu cuma geçen bir diyaloğum: “ Affedersiniz...Ses kesen özel bir kulaklık arıyorum. Pili var, bir frenkans yayarak dışarıdan gelen sesleri duyulmaz hale getiriyor.”. “ Hahahah! Yok öyle bir şey hanfendi...Eczanelerde silikon kulak tıkaçları var, onları demek istemişlerdir”. Bir avukata soruyorum: Böyle durumlara ceza almayacağımız “ tepki” seçeneklerimiz nedir? O tıkacı alıp satıcının bir tarafına sokmak suç mudur? Mahkemede “ ağır tahrik vardı” deyip yırtmak mümkün müdür? Ofsaytı bilebileceğine:Harfi harfine anlatman, peçetelere kağıtlara çizmen ve hatta ofsayt pozisyonunu odadaki insanlarla yaratman bile yetmez. Kendi de yanlış bildiği, tam anlamadığı, kafası basmadığı için “öyle değil işte!” diye itiraz edecektir. Adamın evine sevişmek için değil, sohbet etmek için gelmiş olabileceğine: Bu lafım genç kızlara. Asla böyle bir beklentiniz olmasın. Her erkek ağının ortasında sinek bekleyen bir örümcek gibidir. Ağına (yani evinin zeminine) temas ettiğin anda üzerine atlayacaktır. Normalde asla böyle bir niyeti yoksa bile öyle yapacaktır. Bu bir refleks. Bu bir istemsiz kas hareketi. Bu bir omurilik soğanı dürtüsü.. Bu bir mağara adamı genetik mirası. Bu bir geçici bilinç kaybı stroptokoksisi.. (Uydurdum. Yok böyle bir kelime.) Yatağı toplamak gerektiğine:Askerde her gün eşşşek gibi yatak toplayan adam, evde neden birrrrrrrrrrrrr kerecik olsun toplamaz? Yapıldı mı bunu psikanalizi? Bulundu mu nedeni? “ Kalk asker!” diye uyandırmanın bir faydası olabilir mi?Tuvalet kağıdının küvet kenarına veya rezervuar üstüne değil de tuvalet kağıtlığına takılması gerektiğine: Bazen ciddi ciddi şüphe ediyorum. Bir erkeği buna ikna edemiyor olmamızın altında başka şeyler mi yatıyor? Acaba beceremiyor veya o yaylı plastik çubuğu yerinden çıkarmayı bilmiyor olabilirler mi? 3-4 yaş psiko-motor gelişmelerini tamamlamamış.. Ha? Olabilirler mi cidden? (3-4 yaş psiko-motor hareketlerden birkaç örnek: 8 adet düğmeyi delikli bir kutuya atabilmek, 6 adet silindir şeklindeki çubukları oyuklarına yerleştirmek, 5 adet boncuğu bir ipe dizebilmek..)Küçük memeliyse sadece kendisi için daha büyük meme isteyebileceğine: Burun yaptırmaya itiraz etmiyorlar. Yağ aldırmaya itiraz etmiyorlar. Dişleri, dudakları değiştirmeye, doldurmaya itiraz etmiyorlar ama iş memeye gelince çok acayip bir mülkiyet, son karar merci, anayasa mahkemesi durumu çıkıyor ortaya. “ Ben istemiyorsam neden yaptırıyorsun? Bir başkası mı var? Kim o? Nerede? Ver çabuk adını!...” Yahu ne alakası var!? Kıyafetler öyle daha iyi duruyor, kendimi tam hissedeceğim. Yoook. Evlenince memeler kocanın malı oluyor. Bir itiraz, bir kıyamet, bir kendi organı kesilip biçilecekmiş gibi hassasiyet...KENDİ BAŞINA PARK EDEBİLECEĞİNE!!!Beni en çok delirten şey. Fiks menü: Kadın otoparka girer girmez erkek milleti “ sağ!”, “ sol!”, “ topla!” diye böğürmeye başlar. Bi dur kardeşim, bi dur.. Tamam kadın milletinin bu konunda akıl almaz bir beceriksizliği olduğu doğru ama bi dur ya.. Bu peşin hüküm niye? Baktın yapamıyor, ondan sonra böğür. Nazikçe “ tamam ben kendim park edebilirim” de diyemez bir kadın bir erkeğe. Niye bilmiyorum ona da çok sinirleniyorlar. İyi içici olabileceğine.Gerçi buna peki ikna olmasanız daha iyi. Son bunu iddia ettiğimde...Neyse anlatmayayım.

Devamını Oku

Bugüne kadar yapıp/içip/yiyip de hiç faydasını görmediğim şeyler

21 Mart 2010

- ELMA KROM HAPI: Seda Sayan’dan başka bu zımbırtı ile zayıflayan var mı çok merak ediyorum. Hatta kendisinden bile kuşkuluyum. 1 kutu bitti tek bir gram vermiş değilim. Hatta aldım bile. Diyet de yapacakmışım. Ulan diyet yapınca zaten zayıflıyorum, senin hapını ne yapayım. . - BİLGİSAYAR TAMİRİ: İki kere gitti geldi, fanı hala tırıldıyor. Her seferinde de gidiyor bir 80 kaat. Önce düzelmiş gibi oluyor, 15-20 gün sonra yine ötmeye başlıyor. Demek ki neymiş: Alalı beş yıl oldu, ömrü bitti bunun, direnme, git yeni bir tane al demeye çalışıyorlar. - CİDDİ YAZILAR YAZMAK: Tek bir faydası yok. Memleketi kurtaramadığın gibi (her köşecinin hayali: Bir yazı yazacağım her şey değişecek!) dünyanın en sıkıcı insanı da oluyorsun. Hiçbir yazım, yeni moda isimlerle dalga geçtiğim son üç yazım (“Über saçma yeni Türk isimleri” ve “Korkunç İsimler Sözlüğü”, “Süpersonik Yeni Müslüman isimleri”) kadar ilgi görmedi. Aradan haftalar geçti hala mail alıyorum. Ayrıca bütün ciddi yazı uğraşıma rağmen Başbakan’ın kahvaltısına çağrılmadım. (Gelinlerinin isimleriyle dalga geçtiğim için olabilir mi?)- SAÇ BAKIMI: Böyle tatlı dili, gey kılıklı kuaförler tarafından iki üç kere kandırıldım. O an için saç yumuşuyor, iyileşmiş, kırıkları tamir olmuş gibi görünüyor ama ilk yıkamada aynı çalı kafama geri geliyor. Tamir eden şampuanlar falan da palavra. Saç tamir olmuyor. - TIRNAK GÜÇLENDİRİCİ CİLA VE HAP: Palvara. Denemediğim ürün kalmadı. Kağıt inceliğinde tırnağı güçlendiren bir şey yok. - ZAYIFLAMAK: Hayatımın en şahane terk edilmesini 49 kilo iken yaşadım. 50 kilo iken annem öldü. 51 kilo iken işten atıldım. Bunlar zayıfken başıma gelenler. 57 kiloda Manita Bey’i tanıdım, çok mutluyum, 58 kilodayken iyi bir eve çıkabildim. 59 kiloda KGRG (koy bi tarafına rahvan gitsin) felsefesini benimsedim. Bunlar da kilo aldıktan sonra yaşadıklarım. Sonuç? Doğal olarak zayıf değilsen zayıflamak için çok çaba harcaman gerekiyor. Ve bu çabanın da her yıl artırılması gerekiyor. Zira kalleşçe yaşlanıyorsun ve metabolizman da alçakça (ve her nedense) yavaşlıyor. O kiloda kalmak ayrı bir stres, seni şişmanlatmayan yiyecekler bulmak ayrı bir stres. Değiyor mu diye bakmak lazım. Kimse birini sırf zayıfladı diye daha çok sevmiyor. Görenlerin sadece yarısı fark ediyor, (ki bunların arasında zayıflar asla olmuyor!) fark edenler de “ha iyi olmuş” deyip geçiyor. Kimse “Aman tanrım! Sen hayvan gibi uğraşmış 10 kilo vermişsin, artık seni partilerimize çağıralım, en iyi arkadaşımız ilan edelim, başımızın tacı yapalım” demiyor. Ve yine: Başbakan’ın kahvaltısına çağrılmıyorsun. - AÇIK SÖZLÜLÜK: Daha işe yaramayan bir şey düşünemiyorum. Bir veya ikisi hariç bütün dostlarımı sanırım bu sayede kaybettim. Açık sözlülükten vazgeçmenin de bir faydası yok. Bu sefer de sinsi olduğun düşünülüyor. Aklından geçmeyenleri de senin yerine aklından geçiriyorlar. Övmenin de bir faydası yok. Övülen de tepene çıkıyor. - ERTUĞRUL ÖZKÖK’Ü ANLAMAYA ÇALIŞMAK: Ben artık pes etmiş durumdayım. Dünkü yazısını (“Sen hiç arkandan bıçaklandın mı?”) üç kere okudum. Kime ne ayar çekiliyor, kime ne destek veriliyor, ne oluyor, ne bitiyor.. - LPG: Bana bu uygulamayı yapan kızların “ooooo... Nasıl da zayıfladınız” “vaaaay.. Buranız da gitmiş..” “ay ay ay hiçbişiciiniz kalmadı” gibisinden yoğun tezahüratına rağmen ben herhangi bir fark göremedim. Varsa bile bu Başbakan tarafından kahvaltıya çağrılmana yetmiyor.

Devamını Oku

Anı temizliyorlar. Hem de kuru kuru!

18 Mart 2010

Böyle bir dükkan gördüm geçenlerde. ANI KURU TEMİZLEME. Vay be dedim. Anı temizliyorlar hem de kuru kuru! Dükkan sahipleri, isimlerinin böyle bir manaya geldiğinin farkındalar mı diye düşündüm. Olsalar koymazlardı. Dükkana girip söylesen, yüzüne bön bön bakarlar. (bkz: Türk tezgahtarlarının espriye karşı amansızca dik duruşu) “Eternal Sunshine Of The Spotless Mind” filmi geldi aklıma. Türkçe’ye “Sil Baştan” diye (olabilecek en kötü şekliyle) çevirmişlerdi. Halbuki bir şiirin bir dizesi o uzun isim. “Lekesiz bir aklın sonsuz günışığı”. Daha iyi çevrilebilir elbette ama her halükarda Sil Baştan’dan daha iyi...İzlediğim en güzel filmlerden biriydi. Joel (Jim Carrey) ve Clementine (Kate Winslet) birbirine aşıktır ama anlaşamazlar ve ayrılırlar. Fakat birbirlerini de unutamazlar, acı çekerler. Ancak bir şirket vardır. Anı silen. Lacuna Inc. Şu şu şu anıyı sil diyorsun, mesela Ahmet’le ilgili bütün anılar çıksın istiyorsun, kafana bir şeyler takıyorlar ve bir gecede, sen uyurken bızır bızır anılarını temizliyorlar.İlişkiyi yeniden başlatma hayalleri olan Joel, Clementine’nin anı sildirme işini yaptırdığını fark edince çok bozulur ve o da kızla ilgili anılarını temizletmek ister. Ama temizleme esnasında fark eder ki anıları onun her şeyi. Kızla ilgili anıları kalsın ister ama süreç başlamıştır bir kere, geri dönemez. “Anı Kuru Temizleme” dükkanı çok ottan bir zamanımda karşıma çıktı. Bırak bir takım anıları, tümden hard diski temizletmek istediğim bir andı. Beynime format atılsın istiyordum. Tabula rasa olarak devam edeyim istiyordum. Sıfır anı, sıfır kalp kırıklığı, sıfır eziklik, sıfır suçluluk.. Amaaan dedim. İyi anılar da silinirse silinsin.. Yaparız yenisini... Öyle anlarda bu tip tabelaların karşımıza çıkması nasıl bir oyundur? Veya gözün gidip gidip onları görmesi? Veya gözün görüp beynin böyle yorumlaması? Algıda sıçıcılık mı? Sonra geçen Cumartesi, Kaan Sezyum’un yazısını okudum. Hiç beklenmedik zamanda kaybettiği (beklendik zamanı var mıdır zaten ölümün?) karısının ardından yazdığı yazı.. “Hayatımızın anlamı anılarımızmış” dediği yazı. ***“İnsan çok sevdiği birisini kaybedince birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok... Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor... Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş, bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim...” ***Ağlamadan okumanın mümkün olmadığı bir yazıydı. Tümünü okumak lazım. İçinden birkaç cümle çekmekle olmuyor. (13.03.2010 Radikal Cumartesi)***Beynim, kendi kendine kapanan ve açılan eskimiş bir bilgisayara döndü. Gündüz vakti birden kapanıyor. Dünyanın bütün uykuları aynı anda hücum ediyor. Fakat sistem, kendini yeniden açmak için aynı anda tuhaf bir elektrik sinyali yolluyor. Bir yandan deli gibi uyku bastırıyor, başım fırıl fırıl dönüyor, bir yandan sistemi açma sinyalleri beni yerimden hoplatıp duruyor. Gün, yerinden sıçraya sıçraya başı dik tutma mücadelesiyle geçiyor. İşin kötüsü, böyle yorgun argın bir günün sonunda yatağıma yatınca da uyuyamıyorum. Yine aynı sinyal uyandırıp duruyor beni. (Bu yazıyı yazarken bilgisayarım da aynı şeyi yaptı iyi mi! Durduk yerde kapanıp açıldı.. ) Patronaj (haftanın lafı. Bkz: Sevilay Yükselir) da müsaade ederse haftada ikiye düşüreceğim yazılarımı. Şu elektriği bir keseyim, yine döneceğim.

Devamını Oku

Süpersonik yeni Müslüman isimleri

14 Mart 2010

Ah tabii! Nasıl da unuttum. İki yazıdır beyaz Türklerin çocuklarına koydukları isimlerle dalga geçtim fakat Müslüman kesimin yeni tuhaf isimleri az değil. Aynı eğilim İslami kesimde de var. İlla acayip bir şey olacak. Burada uydurmasyon olmuyor ama amaç eski ve hiç kullanılmayan Arapça isimlerle öne çıkmak, parıldamak, hangi eğilimde olduğunu ap açık ortaya sermek. İyi bir Müslüman ismi koymanın baş kuralları şunlar: Arapça olacak, olmasa da en azından kulağa öyle gelecek. Kuran’da geçecek. Erkekse başına MUHAMMED, sonuna FATİH, kız ise sonuna NUR, biraz daha modern olsun istiyorsanız SU gelecek. Söylenmesi muhakkak surette çok zor olacak. Hayatımızda hiç duymadığımız, asla bir cümle içinde geçirmeyeceğimiz bir kelime olacak. Hazırlaması gayet kolay: Kuran-ı Kerim’den rasgele bir sayfa aç, parmağını da rasgele bir yere koy, ekle başına sonuna Nur, Fatih veya Muhammed, tamam, İslami isminiz kullanıma hazır. Mana? Çok bir önemi yok. Kapı kulpu manasına da gelebilir, cennet bahçesi de.. Çoğu kişi ismi koyduktan sonra öğreniyor manasını. Sağdan soldan duyduklarım şöyle:* İKLİME NUR: Bir kız ismi. Tahmin ediyorum bir klimacı icat etti. * FATMA İKRA: Bittabi kız ismi. İkra Arapça “oku” manasına geliyor. Aynı zamanda Kuran’ın ilk suresinin adı. Başına Fatma gelince “Fatma oku kızım!” oluyor. (Umarım isminin hakkını verir.) * SUNUSİ FATİH: Aslında Senusi olması gerek. Cezayir’de bir tarikat. Adını kurucusu Seyyid Muhammed Bin Ali Senusi’den alıyor. Niye yeniden hortladı en ufak bir fikrim yok. * KEVSER SU: Eski isme yeni tat. Hem modernim hem muhafazakarım ayakları. * TUANA KATRE: İslami kesimin en süpersonik isim tamlaması da bu olmalı. Ne demekmiş peki Tuana? Cennetten veya cennete düşen yağmur tanesi gibi bir anlamı olduğu iddia ediliyor. Vefakat hangi dilde belirsiz. Böyle-diyelim-böyle-olsun dili olabilir mi? (Tüvana farsca kuvvetli, dinç, canlı demek. Onunla karıştırmış olabilirler mi?) Peki Katre? Damla. Bir araya gelince ne oluyor? Güçlü damla. Soyadları Mermerdelen değildir inşallah.* KÜBRA GÜL: Kübra artık tek başına yeterli gelmiyor. Peşine bir şeyler daha koymak gerekiyor artık. Böylece büyük gül gibi bir tamlama çıkıyor. * BÜŞRA ZEYNEP: Aynı şekilde Büşra da tek başına zayıf bulunuyor artık. * MAAZ KILIÇ: .Maaz sığınacak yer demekmiş. Buraya kadar iyi. Fakat arkasına “Kılıç” koyunca ne oluyor? “Sığınacak kılıç” oluyor. Ne diyeyim... Pek barışsever bir isim değil. * MUHAMMED MUAZ: Manasını bulamadım ama en azından bir Arap ismi. * FEYZA EBRAR: Ebrar iyilik yapanlar demek. Feyza da bolluk, bereket, fazla akan su. Fazla akan su iyilik yapanlar hanım bakar mısınız? * RUMEYSA NUR, RUVEYDA NUR, RAVZA NUR, REVHA NUR: “R ile başlasın da hayatımızda olmayan kelimeler olsun da yeter” isimleri. Var elbette bir takım çok şiirsel anlamları. Köpekyıldız takımının son yıldızı, nazik, bahçe, gönül rahatlığı vs. * MUHAMMED ENSAR: Arapça’da kucak açan kişi manasına geliyormuş ama aynı zamanda antik Babil’de bir gök tanrısının ismi. İslama uygun mu emin olamadım ama çok in 1 isim şu sıralar. * ENES FATİH, ENES MUHAMMED: 10 yaşından itibaren Hz. Muhammed’in hizmetinde olan bir kişinin adı. İnternete inanırsan soylu Arap atı demekmiş. * MEHMET FATİH, SELİM YAVUZ: Mustafa Kemal’lere karşılık bittabi padişah isimleri. * ESİLA NUR: Manası yok. Asila ile karıştırdıkları için koyuyorlarmış. Asila da akşam manasına geliyormuş. * BUKRA NUR: Bu da sabah demek. Öğle, ikindi ve yatsının Arapça karşılıkları da bulundu mu tamam. Bilmiyorum her iki kesime de ilham kaynağı olabildim mi...

Devamını Oku

Korkunç İsimler Sözlüğü

12 Mart 2010

Geçen gün yeni zırva Türk isimleri diye bir yazı yazdım ya. Sanal’ların babaları, Yarra’ların anaları, Güncel’lerin teyzeleri pek bir kızmış bana. “Yaratıcılığı teşvik edeceğinize baltalıyorsunuz. Size ne.. Biz çok mutluyuz. Yeter Ahmet Mehmetlerden...” Allahım ne mektuplar geldi.Bu gidişle “Çocuğa İsimler Sözlüğü” “Korkunç İsimler Sözlüğü” adıyla çıkacak göreceksiniz. Benim geçen yazdıklarıma ilaveten bir de şunlar da varmış:- ELAYA AMBER (Sibel Tüzün’ün kızı)- ERİN KAYRA TONGUÇCAN - ALLEGRA BALA- DAMLA ALARA- ALAN GOYA- Ve tabi nasıl unuturum: ALYA MEY (Ayşe Arman’ın kızı)Bu saydıklarım da bildiğiniz Türk vatandaşı arkadaşlarımızın yine bildiğiniz Türk vatandaşı çocukları. Bu isimler nüfusa kaydettirilmiş durumda. Yani sanıldığı gibi hiçbirini uydurmadım. Ben uydursam bu kadar başarılı olabilir miydim zaten emin değilim. Bir zamanlar “Melisa” ismini koydurmamak için ortalığı yıkan bir nüfus idaremiz vardı hatırlayan var mı? Sibel Can mı ne uğraşmış durmuştu hatta. O değilse de birilerinin Melisa ismini çocuklarına koyabilmek için cengaverce uğraştıklarını çok iyi hatırlıyorum. Mektupları okudukça işin püf noktalarını ufak ufak çözmeye başladım: Ne kadar manasız olursa o kadar başaralı. Elaya mesela. Var mı hayatında böyle bir kelime duymuş olan? (A be nereye gidersin Atice abla? Elaya beaa...) Sorsan bir manası vardır elbette. Surinam dilinde ayın etrafındaki halkanın son çeyreğinin üzerinde parıldar gibi yapıp ama fakat kimsenin görmediği ışık vs. Sonra ikinci püf noktası birden fazla isim koymak. Vurunca tam vurucan. Mitralyöz gibi. Tak tak tak. “Adın ne yavrum? “Erinkayratonguçcan!!” “Hö?” “Erinkayraton..” “Sus sus dayanamıyorum.. Tamam ne istersen yaparım...” “Sen çocuğum?” Direnç Taşkın Börtübek!!” “Ay ay ay... Tamam sen de geç..” Herhalde böyle bir hayalleri var ana babaların. Erin Kayra Tonguçcan veya Allegra Bala Amber diye isimler silsilesi verince, bütün kapıların çocuklarının önünde açılacağını umuyorlar. Açılsın tabi ayrıca. Adı Yarra Kayra olan bir insana merhamet göstermek lazım. Anladım ki analar babalar bir kere zırvalamaya başlayınca duramıyorlar. Frenleyemiyorlar kendilerini. Ve bir tuhaf isim yerine iki tuhaf isim koymaya karar veriyorlar. Başladık bari tam olsun! Bir yetmez iki olsun! Cümle alem bilsin: “Biz çok çok çok farklı, çok çok çok orijinal, çok çok çok ilginç, çok ama çoook eksantrik insanlarız! Hani sıradan halk onların o bitmez tükenmez orijinalliklerine bir adet isimle ikna olmamışsa.. Hani varsa en küçük bir şüphesi.. Tak ikinci zırva ismi de çak ki... Emin olsunlar. Aman zannetmesinler anneanne, babaanne, dede ismi koyduk. Aman zannetmesinler yanlışlıkla oldu. BİZ bilerek, bilhassa, kasıtlı olarak koyduk o muhteş, o müstes, o herkese ‘hö?’” ney? dedirten isimleri. Fakat ünlüler bu konunda daha yaratıcı farkındaysanız. Böyle alttan alttan ünlüyüz, özgürüz, sanatçı ruhluyuz, kime ne.. Ayrıca gavur ünlülerine de fena halde özeniyoruz. (Ama kim Frank Zappa kadar yaratıcı olabilir ki?) Çocuklarının isimleri sırayla şöyle: Moon Unit, Dweezil, Diva. Gwyneth Paltrow da fena değil: Apple! (elma) ***O vakit çift isim önerisinde de bulunmak gerekiyor diye düşünüyorum. Madem daha havalı bulunuyor... Yoğun istek üzerine bugün de çoklu isim önerilerim: Tepe tepe kullanınız.- Okşa Bırak - Damlasu Lama- Elaya Klozet - Dalya Loy- Uçkan Koncan- Küçüksu Gökten- Hava Darcan- Acu Gerçek - Erine Gerine- Derin Umar (Kardeşine de: Sığ Bulur)- Seçkin Hiyâr - Süzme Bal Efendim? Bunların manası yok mu dediniz? Aşk olsun. Hepsinin manası var. Gerine mesela Paramasu dilinde kar yağarken oluşan aydınlığın gözde yarattığı sevinç dolu acının verdiği keyif demek. Acu, Hasini dilinde elma ısırırken çıkan sesin dağlardaki ürkütücü yankısıyla kuşların havalanması demek. Loy, su perilerinin dilinde “Senin var ya Allah müstehakını versin, tependen baksın, nasıl biliyorsa öyle yapsın, başka tek bir şey demeyeceğim, yürü git” demek. Su perisi dili de böyle enteresan bir dil işte, napacan...

Devamını Oku