Acemi devrimciye ayar mektupları

4 Mayıs 2010

Dün yayınlanan “Acemi bir devrimcinin 1 Mayıs notları” yazımdan sonra birkaç okkalı mektup aldım. Hakaret içerenler çöpü boyladı ama ikisini buraya almak istedim:***KEŞKE HATALI ÜRETİM OLSAYDIN“İster inanın ister inanmayın 12 Eylül işte bunun için, sizin böyle bir yazı yazabilmeniz için yapıldı! Gençliği apolitikleştirmek için yapıldı! İyi niyetinizi, samimiyetinizi biliyorum, kesinlikle hakaret olarak algılamayın (aslında tabii ki hakaret etmek istiyorum bu duruma) ama adamlar başarılı da oldular. Keşke siz “üretim hatası” olabilseydiniz! İyi çalışmalar, sevgiler... Elcondor Paşa” Sevgili Elcondor Paşa. Yerden göğe kadar haklısınız. Devrimcilik, solculuk konusunda ne yazık ki tam istendiği gibi bir “ürün” oldum. İnsanın 40 yaşında ilk defa 1 Mayıs yürüyüşüne katılması kadar utanç verici bir şey olabilir mi? Ve lakin (bir kere maruz kaldım) biber gazı ve cop bünyeye fena dokunuyor. Ama sizi teselli edecekse en azından başka konularda “üretim hatası” olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Bana 40 yıldır yedirilen uydurma resmi tarihi çok uzun bir zamandır kusmaktayım. 12 Eylül’ün 30 yıldır yutturmaya çalıştığı “korku”ları “öcü”leri de yemiyorum artık. Hiçbir ideolojiye de kanmıyorum. Bu konunda başaralı olamadılar, merak etmeyiniz. Selamlar... El Mutlu Paşa***DAHA KIZIL 1 MAYISLARA“Ben 2 yıldan beri liselerde mücadele eden 18 yaşında devrimci bir öğrenciyim. 1 Mayıs’ın ardından birkaç günden beri burjuva basınının köşe yazarlarının 1 Mayıs’a dair yazdıklarını takip ediyorum. Devrimci olmayanından bir yazı ama en samimi yazı da sizin yazınızdı. Öncelikle samimi davrandığınız için teşekkür ediyorum. Sizin dışınızda kimse burjuva alışkanlıklarını söylemeye cesaret edemedi (sanırsam bir de Ahmet Hakan vardı), bu bile devrimci bir davranıştır. Ama keşke arkadaşlarınıza Starbucks Coffee’ye gitmek istediğinizi söylemeseydiniz :) Mücadele içinde yer alamamış, ama büyük bir mücadele gününe katılmanızla beraber bunun sizin için bir milat olmasını dilerim. Daha kızılından 1 Mayısları kutlamak ve sizin de devrimci coşkunluk içinde saflara katılmanız dileğiyle...NOT: Bu yazıyı sizin samimi yazınıza dayanarak yazdım. Amacım sanki utangaçlığından yanakları kızarmış küçük bir kız çocuğunun elinden tutmaktı. Umarım bu genç adam kızacağınız bir şey yazmamıştır. Mustafa X.” Hayır genç devrimci adam! Kızacağım bir şeyi katiyen yazmadınız. Samimiyetime inanmanız benim için yeterli. Ayrıca elimden tutup beni devrimci mücadele içine sokmaya çalışmanız da çok duygulandırdı beni. Neyin mücadelesini vereceğiz bu saatten sonra (sosyalizim? Marksizim? Komünizm?) bilmiyorum fakat bu mücadele Starbucks kahvemi elimden alacaksa ben o mücadeleye katılmak istediğimden emin değilim. Amerikan menşeli hamburgerciler gidebilir ve hatta gitsinler, umurumda değil ama kahvemi seviyorum! Ve ne yazık ki yerli malı zincirlerde o tadı yakalayamıyorum. “Be kadın koskoca devrimcilik mücadelesini bir ittirik sütlü kahveye mi indirgedin?” diyebilirsin ama öyle. Yolunu yarısını devirdik ve her yaşlanan insan gibi vazgeçmek istemediğim alışkanlıklarım var. Lattemle biber gazını da değişmek istemiyorum. “Yok ablacım olur mu öyle şey, artık yeni bir sosyalizm anlayışı var, öyle eskisi gibi” fakirlik ve yoksunlukta eşitlik! “değil esasımız. Zenginlikte, refahta eşitlikten söz ediyoruz, gustonuz da o saçma sapan cafe latte zevkiniz de elinizden alınmayacak” diyorsanız amenna, hemen önerilerinizi dinlemeye, aklıma yatarsa da mücadelenize katılmaya hazırım. Öperim o devrimci yanaklarınızdan.. Mutlu X.

Devamını Oku

Bir antrenmansızın 1 Mayıs anıları

2 Mayıs 2010

Bildiğiniz gibi ben bir 12 Eylül çocuğuyum. Hem de en hasından! Tek bir yürüyüş, tek bir miting, tek bir yemekhane isyanı, tek bir çatışma, tek bir protestoya katılmadan geçti koca gençliğim. Gurur duymuyorum ama böyleydi. Solcuyduk solcu olmasına ama ne teoride ne pratikte bir halt ettiğim yoktu. “Devrimci” nasıl olunur, adabı nedir bir fikrim yok. 1 Mayıs için Hürriyet’ten arkadaşım Yeşim Çobankent ile Teşvikiye’de buluşmak üzere bir gün öncesinden sözleştik. Sabah çıkarken baktım güneş var, elim güneş gözlüğüme giderken tereddüt ettim. 1 Mayıs yürüyüşünü güneş gözlüklü yapmak ayıp mı olur acaba diye düşündüm... Yine de attım çantama. Dokuz buçukta buluştuk. Yeşim’in kardeşi de gelmişti. İyi de olmuştu zira aramızdaki tek sendikalı oydu. Böylece 1 Mayıs yürüyüşüne katılmayı en azından Deniz sayesinde hak etmiştik. O sendikalı “memur” biz sendikasız “fikir işçisi” olarak (212 no’lu kanun) kolkola içimiz rahat kahvaltı edecek yer aradık. Tek açık yer Saray Muhallebicisiydi. Devrimciliğe bittabi simitli bir başlangıç yakışırdı ama çaysız, bırak devrim yapmayı, kolumu bile kaldırmam mümkün olmadığından ve burjuva semtinde de çay satan büfe olmadığından başka çaremiz yoktu. Hem sahanda yumurta devrimciliği o kadar da sarsmaz diye düşündük.İşçiyiz, memuruz tamam ama kimin safında katılacağız bilemiyorduk. Yeşim’in gazeteden arkadaşları bir gazeteci sendikası safında katılacaklarını söylediler ve biz tırım tırım o sendikanın flamasını aradık durduk. Sonradan anlaşıldı ki yanlış isim vermişler. Bir ben değil herkes acemi. Tam o sırada önümüzden SİYAD geçiyor, baktık aralarında arkadaşlarımız var, hah dedik bu da olur, arada film de yazıyoruz netekim. Bir süre sinema yazarlarıyla yürüdükten sonra sol cenapta feministleri gördük bu sefer onların yanına gittik. Feminist Grubu katılan bütün grupları arasında derdini en iyi anlatan gruptu. Hepsi mor giyinmişti, en renkli, en hareketli grup onlardı. Binlerce yıldır en çok sömürülen ve değeri en ez verilen ve işin kötüsü emekçiden bile sayılmayan evdeki kadınlara vurgu yapıyorlardı ki galiba en haklı onlardılar. Hep beraber şarkı söylerken polis aramasına girdik. Aramadan geçtikten sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimizi birden EMEKLİ-SEN safında bulduk. Ayıp olmasın diye bir süre beraber yol aldık ama “bir gün evet ama şimdi değil” diyerek yine saf değiştirdik. Bu arada benim canım fena halde bir kahve istiyordu ama küçük grubumun yoğun itirazı nedeniyle bütün Starbucks’ları, Gloria Jeans’ları pas geçmek zorunda kaldım. Devrimci sütlü kahve sevemez mi kardeşim? Sevemezmiş. Saf değiştire değiştire şaşkın devrimciler olarak sonunda vardık meydana. Antrenmansız devrimci olarak fena yorulmuştum, kaldırımın kenarına çöktüm. Bizim oraya uğultudan başka bir şey gelmiyordu. Ses o kadar az geliyordu ki biz bir sorun var, sahneye daha kimse çıkmadı sanıyoruz. Meğer neler olmuş, haberimiz yok. Oturduğumuz yerden günün devrimci güzelini, günün devrimici yakışıklısını, günün devrimci sloganını, günün devrimci kıyafetini falan seçtikten sonra fark ettik ki saat iki olmuş, güneş tepemize geçmek üzere, üstelik devrimciliğe aykırı bulup güneş kremi sürmediğim için yüzümde üçüncü dereceden ikinci dereceye doğru güneş yanıkları oluşmakta. Gerçi hemen yanımızda Tabibler Odası grubu vardı ama yanlarında yanık kremi olmadığı kesindi. Acemiydim, yorgundum ve az sonra da belli ki hasta olacaktım. Küçük burjuva tarafım ağır bastı, arkadaşları da ikna ettim ve kendimizi meydanın dışına atıp Tünel’e doğru yol aldık. 32 yıldır beklediğimiz barış dolu 1 Mayıs yürüyüşümüz devrimci olmayan bir kahvede devrimci olmayan bir cafe latte eşliğinde devrimci olmayan bir cheese cake ile finalize oldu. Tek özrüm: En azından Amerikan markası bir kahve değildi içtiğimiz. Seneye daha iyi olacağım...

Devamını Oku

Üçüncü köprü yeni konut yapacak inşaatçılar için yapılıyor

1 Mayıs 2010

Gözünüz aydın. Üçüncü köprünün güzergâhı belli oldu: Ormanların üstü. Her gün milyonlarca ton egzoz gazı ormanların üzerine yağacak ama ne önemi var!Mühim olan tek şey vardır. İnşaat! 6 milyar dolar yolumuz olsun, trafiğimiz rahatlasın diye değil yeni konut alanları açılsın, inşaatçılar tuhaf tuhaf isimli abuk subuk yeni siteler yapsın diye harcanacak. Veya harcattırılacak. Memleketin Her Bir Köşesine Bucağına İnşaat yapalım Ley Ley Konsorsiyumuna...Riva’da yapılması beklenen 15 bin villa (tekrar ediyorum ON BEŞ BİN) güzergâhın açıklanmasını bekliyormuş aylardır, yıllardır. Galatasaray Kulübünün 1000 dönümlük arazisi çoktan beri varmış da villa projesi için güzergahın açıklanmasını bekliyormuş, 7.5 milyon liralık belediye harcının 2.5 milyonu yatırılmış bile. Ne güzel değil mi? Bazıları da aman ne güzel yol yapıyorlar sanıyor. Yılmaz Özyumruk’un deyimiyle iki kere iki: Avanta Lavanta Evleri.Fotoğraf gayet net: 260 kilometrelik güzergâhta özel arazi yüzde 16, orman arazisi yüzde 48, 2B yüzde 11, hazine arazisi yüzde 16, askeri bölge yüzde 11. Bir de ek bilgi var: “Orman arazisi orman anlamına gelmiyormuş. Bir çok kısmı orman vasfını yitirmişmiş”. İşte can alıcı laf bu. Bu ne demek? Şu demek. İşte süper lüks Düdük Kent, Makarna Şehir, Suyundan da Koy Evlerinin yapılacağı yerler orası olacak. İkinci etapta da ormanın içine yapacaklar. Onlar da “daha da lüks Yuh Artık Evleri” olur. Veya “Poyraz-koykoybuseferetindendekoy Villaları”.. Kim karşı çıkacak? Sincaplar mı? Koyunlar mı?Millet de hiç gocunmaz, yüzbinkırksekiz taksite alır o evlerden. Ay ama orman kenarı çok güzeeeel... Hem pıt diye geliyoz.. Hepimiz bir gün pıt diye gideceğiz bakalım ne zaman. Bu arada Garipçe köylüleri zil takıp oynuyormuş. İmara kapalı olduğu için yeni ev yapamıyorlarmış da eh köprünün ayağını kazıklayınca devlet köylerine, e herhalde bittabi oraya da imar izni çıkacak diye ummaktaymışlar. Çoluğa çocuğa birer ev daha yapacaklarmış. Tepelerine zehir yağacak, bir gecekondu daha yapma derdindeler.Ama ne önemi var. Mühim olan bazı arkadaşları rahat ettirebilmek. Villaları ile plazaları arasında kırmızı halı, pardon köprü döşemek. İki kere iki neydi? Dört ama villa cinsinden.

Devamını Oku

Göçmenden bakan olur muymuş hiç?

28 Nisan 2010

Almanya’da Alman vatandaşı bir Türk kadın, bakan oldu. Aşağı Saksonya Eyalet Meclisi’nde Sosyal İşler Bakanı oldu. Göreve gelir gelmez de bir çam devirdi. “Devlet okullarında haçın ne işi var?” deyiverdi. Ufak çaplı bir kıyamet koptu, “Hoop! Biz kiliselerimizi severiz, onlar da bizi sever” dendi, kadıncağız özür diledi, yeminini etti ve dün görevine başladı. Hatırlamaya çalıştım. En son bir Rum, Yahudi veya Ermeni bakanımız ne zaman oldu diye... Galiba Osmanlıdan beri yok. “Politika sevmezlikleriyle” açıklamak herhalde mümkün değil. Elin Türkü topu topu üç kuşaktır orada, milletvekili de oldular, parti eş başkanı da oldular, sonunda eyalet bakanı da.. Geçen yıl Alman ordusu da Alman vatandaşlığına geçmiş Türkleri orduya davet etmişti hatırlarsınız. Müslüman ülkelerdeki operasyonlarda işe yarayabilirler diye. Türk kökenli bir yüksek rütbetli subay da ister misiniz bu milletvekili, parti başkanı ve eyalet bakanı üçlüsünün yanına? Peki Türk vatandaşı bir Ermeni, Rum subaya rastlamışlığınız var mı? Galiba 80 yıldır, o da yok. Enteresan değil mi... Öte yandan laiklik adına da ne sıkıntılı bir durum! Okulda haç olur mu hakikaten? Ben, ilk öğretimin bir bölümünü tepesinde haç olan bir okulda yaptım. Hatta daha ‘beteri’ haftasonlarında da bir takım kurslar, faaliyetler için kiliseye gidiyordum. Zira küçük bir köydü. Gidecek çok fazla bir yer yoktu. Ya okula gidersin, ya havuza gidersin, ya da kilisenin çatı katındaki faaliyetlere katılırsın. Okulda din dersi var mıydı diye hatırlamaya çalıştım. Yoktu. Hıristiyanlıkla ilgili ben orada ne öğrendim diye hatırlamaya çalıştım.. Bir şey yoktu. Öğretmenimiz çok arada hoş dini hikayeler okurdu. Eve gelip anneme anlattırdım o gün dinlediğim hikayeleri. Annem hikayeleri bilirdi. Unuttuğum yerleri tamamlardı. Sonradan öğrendim. Meğer öğretmenimiz, sınıfta benim gibi bir kaç Müslüman çocuk var diye araştırıyor ve “ortak hikayeler” bulup anlatıyormuş. Aklımda Hz. Yusuf’un yürek yakan hikayesi kalmış. Kilisenin çatısındaki odada da dini faaliyet yapmıyorduk. “Mavi Yüzük” adında eğlenceli bir çocuk kulübü kurmuştuk. Güya gizli bir derneğin üyeleriydik ve ormanda kayıp hazinenin peşindeydik. Kilise odayı bize vermişti ama yaptığımıza karışmıyordu. Her hafta ablalar ormanın bir yerine bir şey bırakır, sonra bize harita ve ipuçları verir, biz de o bırakılan şeyi bulmaya çalışırdık. Ne bırakırlardı? Çoğu zaman öğlen yiyeceğimiz yemeğimizi. Bazen bisküvi, bazen meyve, bazen çikolata. Mönüde domuz sosisi varsa benim için özel olarak dana sosisi de konurdu sepete. Üzerinde ufak bir “Mutlu için” notuyla. Hiç de böyle bir ricam olmadığı halde. Müslüman çocuğu olduğum için otomatik olarak yapıyorlardı bunu. O altın günler tahmin ediyorum çoktan geride kaldı. Aynı ülke şimdi minare yasağını yürürlüğe koydu. Kimsenin artık o kadar duyarlı olduğunu sanmıyorum. (Minare yasağı ile cami yasağı karıştırılıyor bu arada. Bir forumda gördüm. “Nerede ibadet edecek şimdi bu kadar Müslüman?” diye haykırıyordu biri... )Orta öğrenimimi ise süper laik bir ülkenin bir lisesinde yaptım. Okulun tepesinde dini bir sembol yoktu ama bir sınıfı gizlice mescide çevrilmiş idi. Yıl 1981-88 arası. 12 Eylül askeri darbesinden sonra. Bir hayli patırtı kopmuştur herhalde sanıyorsunuz ama hayır. Sessiz sedasız açıldı, mevcudiyetini 6 yıl sürdürüp biz mezun olmaya yakın da yine sessiz sedasız kapatıldı. Darbe günlerinde İslamla aşk yaşıyorduk (yeterki solcuların yerini alsınlar) ve kimsenin hiçbir şeyin hesabını sorma ihtimalinin ve isteğinin olmadığı bir dönemdi. O vakitler Hürriyet gazetesi de böyle şeyleri manşet üstü manşet yapmıyordu. Tepesinde haç olan okulda ve haçın ta kendisi olan kilisede kimse bana Hıristiyanlık porpagandası yapmamıştı ama tepesinde hilal olmayan ama gizli bir mescidi olan okulda çılgınlar gibi İslam öğreniyorduk. Dualar, namazlar.. Diğer dinleri küçük ve aşağıık göre göre. Üstelik dinen aykırı fikirlerim yüzünden yapılmadık da bırakılmamıştı. Cezalandırılıp din dersinden bütünlemeye kalan memleketteki TEK insan da herhalde benimdir. Nereye varacağım? Hiiç.. Almanya’daki haberi okuyunca aklıma geliverdiler. Haç olur mu yahu okulda? Hele de göçmenden bir bakan? Ne saçma.

Devamını Oku

İster asarsın, ister kesersin lafı nasıl çıktı

27 Nisan 2010

Gerçi geçti ama yine de ilgimi çektiği için koyuyorum. Facebook’da Seyhan Sevinç, 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı için şöyle yazmış:“TBMM’nin açılışı neden çocuk bayramı olarak kutlanıyor acaba? Millet iradesi adam yerine konulmadığı için mi?Hiçbir ülkede, başbakanlık koltuğu, cumhurbaşkanlığı koltuğu çocuklara bırakılmaz bildiğim kadarıyla... Aslında hep onlara bırakılsa ne ala ama bırakılmıyor. 23 Nisan’da açılışı yapılan TBMM’de “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazıyor. Bu ülkede ya hep açık-örtülü darbeler oldu, ya da hep darbe tehditi devam etti.Milletin iradesi hiçe sayıldığında kimse çıkıp “hani egemenlik milletindi” diye sorabildi mi 23 Nisan’da? Bu sorunun sorulabileceği en doğru zaman TBMM’nin açıldığı 23 Nisan değil midir?Eğer biz 80 yıldır TBMM’nin açılışını çocuk bayramı olarak kutlamak yerine diğer ülkelerdeki gibi kutlayabilsek, 80 yıldır millet iradesi her defasında hiçe sayıldığında, en azından bugün hesabını sorabilsek ve “hani egemenlik milletindir?” diyebilsek çok şey değişirdi.Ama bu özel günü çocuk bayramı olarak kutladığımız için, millet iradesini hiçe sayanlardan çıkıp adam gibi hesap soramıyoruz. Çocuk oyun oynarken kim ciddi olabilir ki? Bu ayrıca densizliktir de değil mi?Bu güzel taktiksel planlamayı yapanları kutluyorum.” Seyhan Sevinç ilginç bir konuya parmak basmamış mı?***Bunun üzerine merak ettim. 23 Nisan neden aynı zamanda çocuk bayramı olarak kutlanıyor diye. Vikipedi’de şöyle yazıyor: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tatil günlerinden ve ulusal bayramlarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiştir. Bu bayram, TBMM’nin açılışının birinci yılında kutlanmaya başlanan 23 Nisan Millî Bayramı ve 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla, önce 1 Kasım olarak kabul edilen, sonra 1935’te 23 Nisan Millî Bayramı’yla birleştirilen Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ile Himaye-i Etfal (Çocukları Koruma) Cemiyeti’nin 1927’de ilan ettiği ve ilki Atatürk’ün himayesinde düzenlenen 23 Nisan Çocuk Bayram’’nın kendiliğinden birleşmesiyle oluştu. En son 1980 darbesi döneminde Milli Güvenlik Konseyi, bu bayrama resmî olarak “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adını verdi.Hakimiyet-i Milliye Bayramı (önceleri 1 Kasım, sonra 23 Nisan) saltanatın kaldırılışının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışının egemenliği padişahtan alıp halka vermesini kutlamak amacını taşırken, Çocuk Bayramı savaş sırasında yetim ve öksüz kalan yoksul çocukların bir bahar şenliği ortamında sevindirmek amacını taşımaktaydı. Günümüzde bayrama diğer ülkelerden çocuklar katılmakta, çeşitli gösteriler hazırlanmakta, okullarda törenler ve çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Ayrıca 1933’te Atatürk’le başlayan çocukları makama kabul etme geleneği günümüzde çocukların kısa süreliğine devlet kurumlarının başındaki memurların yerine geçmesi şeklinde devam etmektedir.” ***Demek ki neymiş? 80 değil 75 yıldır beraber kutlanıyormuş Milli Egemenlik ve Çocuk bayramı. İşte “ister asarsın ister kesersin” lafı da bu vesileyle talihsizce kaçıverdi ağızlardan. Talihsizce diyorum çünkü pek kısa süre sonra bu ülkede bazı çocukların hakikaten de asıp kesebildiğini öğrendik.

Devamını Oku

Okurlardan seçmeler

27 Nisan 2010

Sevgili Mutlu.. Saçma isimlere benim de bir katkım olsun: Cihandabir Biricik Birtane. Üçünü de bir kıza koymuşlar”. Dr. Özlem X., Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı (Hastaları kızar belki diye soyadını yazmadım. MT)***“Sayın Mutlu Tönbekici, 29 Mart 2010 gazetenizdeki yazınızda, Gipsy Moth’den bahsediyorsunuz. Gipsy Moth un iki anlamını size sunuyorum.1. Kısa ömürlü bir kelebek (güve) türü.2. Mecazi olarak akrobasi için kullanılan tek kişilik gösteri uçağı. Bilgilerinize saygılarımla sunarım. Rasim Şentürk, İzmir” ***“Bugünkü yazınız sayesinde ben de Margaret Moth’u keşfettim ve hemen gaza gelip CNN’in hakkında hazırladığı belgeseli izledim. Belgeselde yaşamı nasıl algıladığına dair hoş bir benzetme yapıyordu ve diyordu ki: Hayatın tenis gibi bir oyun olduğunu düşünüyorum. Topun nasıl geleceğini asla bilemezsin, seçme şansınız yok ama o topa nasıl vurduğunuzdur önemli olan.” Gerçekten topun gelişine hayranlık verici güzellikte vurmuş; özellikle yaralanışı ve hele de son gelen ölüm topunu karşılayışı.Bu ilham verici keşfe aracı olduğunuz için teşekkür ederim.İyi dileklerimle, Ülkü Özdemir Antalya*** “Sevgili Mutlu Tönbekici, isimler üzerine hoş yazılarınız aklıma annemin bir sözünü getirdi, “Koyduğu isim, ana babanın çocuğa ilk kazığıdır” demişti. Bu sözü, ismini beğenmeyen Safter adlı bir çocuğa söylemiş, güleceğinizi düşünerek sizinle paylaştım...” *** “Mutlu Hanım... Kavin ve Pıttık isimleri Kürtçe isimlerdir. Kavin’ler ve Pıttık’lar da Türkiye’de yaşıyorlar. Ve ne yazık ki her şey Türklerin ve Türkçe dilinin çevresinde dönmüyor. Asıl vahim olan çocuklarına gaddar isimler takan anne ve babalar değil, Türkiye’de Kürtçe isimlerin günümüze kadar yasak olması veTürkiye’de hâlen Kürtlere ve diğer azınlıklara yapılan ırkçılığın sorgulanmamasıdır. Sizin bu yazınız da bu ırkçılığın bir göstergesidir ve bunun farkında olduğunuzu bile sanmıyorum. Asıl vahim olan budur. Saygılar, Necla” ***“Yazdıklarına istinaden naçizane 1 kaç tavsiyem olacak. Ben denedim işe yaradı seninle de paylaşayım istedim:Saç Bakımı:Yalnız değilsin. Bu konuda ben de 1 çok kereler kandırıldım, tonlarca para döktüm ama sonuç değişmedi. Kuaförlere buradan selam ederim. Saç dökülmesini tamamen durduran 1 yöntem keşfettim. Aktardan lavanta alıyorsun. Kaynar suda haşlıyorsun. Soğuyunca sprey yardımıyla saçına sürüp bekletiyorsun. Hem mis gibi kokuyor hem de tamamıyla durduruyor saç dökülmesini. Şampuan olarak da içindeki deterjan nedeniyle köpür köpür köpüren piyasa şampuanları yerine eczanelerde satılan Organicum’u ve John Frieda’nın şampuanlarını öneririm. Organicum’u haftada 1-2, John Frieda’yi günlük kullanım için. Sonuçlarına inanamayacaksın. Tırnak Bakımı: Benim de tırnaklarım çok inceydi ve çat çut kırılıyordu. Fani ömrümde tüm tırnaklarımın aynı boyda olduğunu hiç görmemiştim. Sonra “Barielle” tırnak proteinini keşfettim. Eczanede satılıyor. Parlatıcı gibi ama inan bana mucizevi formül. Epey uzuyor tırnaklarım artık. Sevgiler, Mine” ***“Saç tamir olmuyor diye yazmışsın bugünkü yazında. Şu kapalı Boston sabahında üşenmeyip sana bir tüyo vereyim de saçların tamir olsun. Şimdi bu şampuanların hepsinin içindeki maddelere bak. Mutlaka SLS yada SLES diye bir şey göreceksin. Sodium Lauryl Sulfate veya Sodium Laureth Sulfate diye bir madde bu. Bu SLS/SLES çok mendebur bir maddedir: Çok ucuzdur, köpük yapar o yüzden her şampuana koyarlar. Aşındırıcı özelliği vardır. Bu yüzden bu zıkkımı barındıran şampuandan saça hayır gelmez. Kanser yapıcılığından da söz ediyorlar. Eğer içinde SLS/SLES olmayan bir şampuana geçersen sonucu bir kaç haftada görürsün. Önce saçın yeterince temizlenmiyormuş gibi hissedersin. Aslında saçın temizleniyor ama deterjan gibi bir madde olan SLS’le olduğu gibi hunharca temizlenmiyor. Bir süre sonra saçın gerçekten sakinleşip yumuşamaya baslar. Fakat içinde SLS/SLES olmayan şampuanı bulmak zor, bebek şampuanlarında bile var. Yine de aramaya değer. Sevgiler A.G.”

Devamını Oku

İttihat ve Terakki bizim neyimiz?

25 Nisan 2010

Fuat Dündar’ın kitabını okuyorum. “Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918)” İletişim Yayınları.Galiba “24 Nisan”ın ne demek olduğunu anlamak için bu kitabı okumak gerekiyor. Sadece “24 Nisan”ı değil 1924 mübadelesini de anlamak için okumak gerekiyor.6-7 Eylül olaylarını da anlamak için okumak gerekiyor. PKK ve Kürt isyanlarını da anlamak için okumak gerekiyor. Hrnat Dink cinayetini de anlamak için okumak gerekiyor. “Nefes” filmini de anlamak için okumak gerekiyor. Özetle: 26 Nisan 2010 Türkiye’sini anlamak için çok dikkatle okumak gerekiyor. ***Kitap bir doktora tezi. Fuat Dündar önce “Müslümanlara yönelik sevk ve iskan politikasını” master tezi olarak incelemiş, sonra da ikinci aşama olarak İttihat ve Terakki’nin gayri Müslim ve gayri Türk unsurlara uyguladığı akıllara durgunluk veren sevk ve iskan politikasını.Çalışmada yayımlanan belgelerin büyük çoğunluğu ilk defa gün yüzüne çıkmış belgeler. Ve hiç öyle dış kaynaklı belgeler falan değil. Hepsi İttihat ve Terakki’nin KENDİ belgeleri. On binlerce telgraf, binlerce istatistik, yüzlerce harita ve parti ileri gelenlerinin akıl almaz yüzlerce doktrini.. (Bu kitaptan sonra “Belge yok efendim, belge yok..” demek utanmazlıktan başka bir şey değildir)Okudukça, bu toprakların başına gelmiş en büyük felaketin İttihat ve Terakki yönetimi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bu ülkenin gördüğü muhtemelen en akıl almaz, en vahşi, en paranoyak yönetim. Bir ülke ancak bu kadar tarumar edilebilirdi, ancak bu kadar ateşe atılabilirdi. Şimdi koca koca ağaçlar olarak karşımızda olan nefret tohumları da işte ancak bu kadar cömert saçılabilirdi. ***Yıl 1913. İttihat ve Terakki darbeyle iktidara geliyor. Ülke çökmüş. Her tarafta yeniliyor. Balkanlardan ve Kafkasya’dan yoğun bir Türk Müslüman göçü başlıyor. Gelenlerin iskan sorunu, savaşlar, yenilgiler, memleketin toptan çöküşü derken İttihat ve Terakki ileri gelenleri, İmparatorluğu kurtarmanın tek yolunun ülkeyi Türkleştirmek ve İslamlaştırmak olduğuna karar veriyor. Gayri Müslim ve gayri Türk unsunlar, hiçbir yerde nüfusun yüzde 10’unu geçmeyecek şekilde dağılsın deniliyor. İstatistikler tutuluyor, haritalar yapılıyor, masa başında “o oraya gitsin, bu buraya gitsin, şunlar şuralara dağılsın” diye acımasız bir göç başlatılıyor. Esasından toplu bir tehcir. Herkes dahil. Türkü de Türk olmayanı da. Neler yapıldığını, insanların nasıl binlerce yıldır oturduğu topraklardan, bir günde, bir saatte, soğuk sıcak demeden hasta, çocuk, yaşlı demeden koparılıp, denizlere, çöllere gönderildiğini anlatmak istemiyorum. Okumanız lazım. Tümüyle İttihat ve Terakki’nin kendi belgelerinden, kendi ifadelerinden okumanız lazım, nasıl bir vahşi toplum mühendisliği yapıldığını. Partinin öne sürdüğü gerekçeler ve gerçeklerle beraber. Benim için burada esas olan şu: Neden biz İttihat ve Terakki’nin politika ve uygulamalarını ört bas etmeye çalışıyoruz? Neden sahipleniyoruz? Neden inkar ediyor veya çok mantıklı nedenlere dayandığı iddiasını öne sürüyoruz? Neden İttihat ve Terakki politikalarını haklı çıkartmaya çalışıyoruz? Neden “ama onlar da bunu yapmıştı, hükümet mecbur kalmıştı, konjontür bunu gerektiriyordu” diye arka çıkıyoruz ülkenin başına darbe ile gelmiş bir hükümete? İttihat ve Terakki bizim neyimizi temsil ediyor? İttihat ve Terakki’yi savunarak aslında neyi savunmuş oluyoruz? Biz niye eşittir İttihat ve Terakki? Bundan 95 yıl sonra AKP hükümetinin yaptığı şeyleri savunmak gibi bir şey değil midir bu? Ölümüne Demirel’i savunmak değil midir? Özal’ı her şekilde mazur görmekle eş değer değil midir? İttihat ve Terakki bizim neyimizdir? Bu toprakların başına gelmiş en büyük felaketin İttihat ve Terakki yönetimi olduğunu düşünmeden edemiyorum dedim ya. Şunu da düşünmeden edemiyorum: Galiba halen de iktidarda.

Devamını Oku

Her şey maliyet hesabı mıdır?

23 Nisan 2010

Geçen gün Gerze’deki kurulması planlanan termik santral aleyhinde bir yazı yazdım. Bir takım mühendisler, enerji analistleri bana “süper cahil”, veya daha yumuşağından “hayalperest saftirik” muamelesi yapmışlar. Efendim bu ülkenin enerjiye ihtiyacı varmış, ne kadar enerji üretirsek o kadar gelişmiş olurmuşuz, öyle istimezükçülükle bir yere varamazmışız, her eve güneş paneli, her ev bir elektrik santrali safsataymış, çocuk gibi kandırmışlar beni.Bir kere ne kadar çok enerji üretirsek o kadar gelişmiş olmuyoruz. Asıl hüner az tüketerek aynı işi yapmak. Ayrıca kırmızı ışıkta durarak veya küçük kızlara şehirce tecavüz etmeyerek gelişmiş oluruz.Türkiye’nin kurulu gücü 40 GW. Doğalgazdan, kömürden, sudan, rüzgardan ve güneşten elektrik üretecek tüm santrallerin kapasitesi bu kadar. Almanya’da ise sadece güneş enerjisinin elektriğe çevrilmesini sağlayan sistemlerin toplam gücü bu yıl 10 GW sınırına dayandı. Bu da yaklasik 4-5 milyon evin elektrik ihtiyacının karşılanması demek.“E ama rüzgar santrali kurmak çok pahalı...” Evet ilk bakışta pahalı görünüyor. Aynı paraya yaptığın doğalgaz santrali daha çok elektrik üretir. Amma ve lakin rüzgar santralinin hammadesi bedavadır. Rüzgar ve doğal santralini 20 yıllığına karşılaştıralım. 20 yıllık yakıtı enflasyonu da katarak hesapladığında doğal gaz santrali acayip pahalı bir yatırım olarak karşımıza çıkıyor. Yani birinin ilk yatırımı ucuzdur, giderek pahalı hale gelir, öbürünün ilk yatırımı pahalıdır ama giderek daha ucuz hale gelir. Bir de niye sadece paraya maliyete bakıyoruz anlamıyorum. Bu mühendislerin aklı ve vicdanı cüzdanlarına mı kaçmış durumda? Koskoca ODTÜ’lerde, İTÜ’lerde sadece maliyet hesabı mı öğretiliyor? “Dünyanın canına okuma” konusu daha müfredata girmedi mi? Bakın Osmaniye’de ne olmuş, öbür kutuda devam edelim.*****Termik santral balıkların canına okuyor“YumurtalIk Sugözü Termik santral bacasından çıkan gazlar, denizden esen meltemle Osmaniye, İskenderun’a kadar ulaşmakta ve Çukurova’nın tamamında tarım arazilerine zarar vermektedir. Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği’ne göre termik santralin soğutmasında kullanılan deniz suyu asgari 1300 metrede veya -20 metre derinlikte denize deşarj edilmesi gerekirken, mevcut durumda 400-1000 metre arasında ve -12 metrede suyu deşarj etmektedir. Yumurtalık Körfezi’nde deniz suyu sıcaklığı 6 C yükselmekte ve deniz ekosistemi tahrip olmakta, deniz suyu sıcaklığının yükselmesi nedeniyle Yumurtalık Körfezi’nde yaşayan balık türleri yok olmaktadır.1999 yılında deniz canlılarının çeşitliliğini belirlemeye yönelik bir çalışmada 64 tür olduğu tespit edilirken 2002’den sonra 38 türün bulunduğu ortaya çıkmıştır.Termik santrallerin deşarj borularında olması gereken balık engelleme sistemi (Fish blocking system) ve balık geri kazanım sistemine (Fish recovery system) Sugözü Termik Santralinde yer verilmemiştir. Böylece kısa olan 4 deşarj borusunun balık ve balık yavrularını koruyucu hiçbir sistemi olmadan her gün 5.313.600 metreküp denizden su çeken ve geri veren bir sistemin her gün ne kadar balığı, yavru balığı ve balık yumurtasını boruların içine çektiği ve telef ettiği de tartışmasızdır. Bu tespit de termik santralin deniz eko sistemine verdiği zararın artarak devam ettiğinin göstergesidir. Termik santralin, balıkçılık faaliyetlerine verdiği zarar 25-26 Mart 2006 tarihinde Yumurtalık’ta Doğu Akdeniz Çevrecilerinin 72. Bölge Toplantısında da gündeme alınmış ve Çevreciler de sonuç bildirgesinde termik santralin çevreye ve balıkçılığa verdiği zararı teyit etmişlerdir. Saygılarımla Özer ÖZTÜRK” ***İşte bunun aynısı Gerze ve Yalova’da da yapılmak isteniyor. Ne güzel değil mi? (25 Nisan 2010’da saat 11’de Gerze’de “Termik Santral istemiyoruz” mitingi var. Greenpeace gemisi de destek için Gerze Limanı’na demirleyecek. Özilhan bir kişi istemiyorum desin santrali yapmayacağım demişti. Umarım orada olur ve kaç kişi istemiyor kendi gözleriyle görür. Gerze halkı uyuma!)

Devamını Oku