Köpeğimi öldürdün, mutlu musun?

28 Mayıs 2010

Dün akşama doğru Ayvalık’tan haber geldi. Bobi’mizi zehirlemişler. Tüm uğraşılara rağmen (nasıl bir Allahın belası zehirse bu) çırpına çırpına ölmüş. Bobi, hatırlarsanız kendi kendine gelmişti. Cins mins değildi ama yakışıklı ve karakterli bir köpekti. Olmasa ne yazar.. Bir candı işte. Allah’ın bir canı.Kendi kendine gelmişti bahçemize. Geçen yaz. Bodrum’da tuttuğumuz eve. Biz ona değil, o bize sahiplenmişti. En köpek sevmezlere bile kendini sevdirebilen cinsten bir hayvandı. Cana yakın, munis, oyuncu, laf dinleyen... Kimseye saldırma huyu olmayan bir köpekti. Hırsıza bile. Ne istediniz ki zavallıdan? Ne uğraştık onu için. Geldiğinde bir deri bir kemikti. Belli ki bir sahibi varmış önceden, kuyruğu kesilmiş, tasması takılmış. Sonra ne olduysa bize sığındı. Dedik Allah’ın bir garibi. Yemeğimizin artığını mı sakınacağız? Fakat bilen bilir, artık vermeyle kalmıyor köpek insan ilişkisi. Bakıyorsun kenesi var, veterinere götürüyorsun. Hazır getirmişsin, aşılarını vurduruyorsun. Eh hadi madem böyle oldu, yeni bir tasma alıyorsun. İsim veriyorsun. A koktu diyorsun, yıkıyorsun. Derken, otur, kalk, yat, dur, pati ver faslı. Sonra beraber bakkallara gitmeler, beraber yüzmeler, bisiklete binmeler.. Kaybolunca günlerce gecelerce aramalar, bulunca deli gibi sevinmeler... Köpekli aile diye bilinmeler.. Beraber fotoğraf çektirmeler.. Çocuğundan çok da farklı değil yani. Sonbahar gelip de İstanbul’a dönmeye karar verince ona bir yuva aradık. Başkaları gibi Bodrum sokaklarında açlığa ve kimsesizliğe mahkum bırakamazdık. Ayvalık’ta çok sevdiğimiz bir dostumuz Meliha Hanım “Bana getirin” dedi. Attık arabanın arkasına, Bodrum’dan Ayvalık’a götürdük. Meliha Hanım çok iyi baktı ona. Koca bahçede çok mutluydu. Etrafta dostlar edindi, büyüdü, güzelleşti, tanındı... Ara ara ziyaretine gittik. Bobili gelecek planları kurduk. Nereye yerleşsek de alsak onu yanımıza dedik.. ***Dedik de ne oldu.. Biz evimizdeki karıncaları öldürmeden nasıl kaçırırız diye düşünürken...Sen tut koca hayvanı zehirle. Hiç acıma. Hiç düşünme bu benden zeki mi diye. Ki eminim de öyleydi. Niye peki? Bilmiyoruz. Kim yapmış? Onu da bilmiyoruz. Ayvalıklı meçhul bir cani. Bu yazıyı da okumayacak, ne yaptığının da farkında olmayacak..Ve biz onunla aynı dünyada yaşamaya devam edeceğiz. ***Tanımayınca ölülerin bir manası olmuyor, biliyorum. Köpek işte deyip geçiyorsunuz şu an. Kendi köpeğiniz yoksa veya bu şekilde kaybetmediyseniz bu satırlar çok manasız geliyordur size. Zira ne kadar acı çekerek ölüyorlar bilmez çoğunuz. Sanırsınız ki bir iki dakikalık bir son. Hayır. Günlerce, gecelerce sürüyor. Hiçbir canlının başına gelsin istemeyeceğiniz kadar büyük acılar çekiyorlar. Hayvanlara yapılan ezanın en büyüğü. En büyük günah.Ne acayip ki cezası bile yok. Çünkü suç değil. Yok yani öyle bir kavram.. O kadar önemsiz. Olsa bile bu adalet sisteminde belki 6 yıl sonra keserler 50 liralık bir ceza. Senin canın gitmiş, ne önemi var... İnsanın bile önemi yokken... Düşünüyorum da, ne kadersiz bir köpekmiş... Nasıl yazılmışsa, makus talihini çeviremedik gitti.

Devamını Oku

Havuzlu villanın altını mı halkın tenekesi mi?

26 Mayıs 2010

Bu kadar hızlı atışmaya başlamasalardı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. “Havuzlu villada oturan Recep Bey”lere karşılık hemen “tenekeyi altınla kaplasan da teneke tenekedir” cevabı geliverdi. Ona karşılık da “havuzlu villanın altını olmaktansa halkın tenekesi” cevabı geldi ki doğruya doğru, pek sevmediğim teneke benzetmesine karşılık gayet şık bir cevaptı Kemal Bey’inki. Böylece Kılıçdaroğlu’nun istese de seviyeyi düşüremeyen, yaradılıştan kibar bir insan olduğunu öğrendik. Değişir mi, umarım değişmez ve umarım onun sayesinde siyaset jargonu bulunduğu bodrum katlarından üst katlara doğru çıkar. Bence “Recep Bey” sözü kötü değil. Hatta başbakanımıza muhalefet tarafından şimdiye kadar yapılmış en iyi hitap. Daha önceki “Tayyip” söyleminden de RTE kodlamasından da açık ara daha nazik. Neden celallenildi anlamış değilim. Recep İvedik mi hatırlandı? Onu mu çağrıştırmaya çalıştığı sanıldı? Gereksiz bir alınganlık. Recep Bey, Kemal Bey, Devlet Bey üslubu bana çok daha hoş geliyor. “Havuzlu villa” için ne diyeceğimi bilemedim. Ucu bana da dokunuyor. Hatırlansanız geçen yaz, Bodrum’da havuzlu bir ev kiralamak gibi bir densizlik yapmıştık. İstanbul’daki kira evimi geçici bir süre için bir arkadaşıma kiralayıp... Yani normal koşullarda ödeyeceğim kiradan fazlasını ödememiştim ama işte adı havuzlu villa. Hatta soyulunca “havuzlu lüks villa” diye anılmıştı bazı gazetelerde. Sonra yüzümüze gözümüze bulaşmadı değil. Soyulmak, alarmla yaşamak zorunda kalmak, maki yangını tehlikesi atlatmak, son olarak da anormal bir su faturası ödemek gibi yan etkileri çıkmıştı. Benim evdeki kiracı çıkar çıkmaz boşaltıp koştura koştura İstanbul’daki evimize dönüvermiştik. Fakat tekrar edeyim: İstanbul’da Arnavutköy’de dandik bir apartman katından daha yüksek değildi kirası. Tutması kolay, sürdürülebilirliği zor diyelim. (Bu kelimeyi kullandığıma da inanamıyorum!) Zengin işi mi değil mi çok da açık değil yani. Peki “tenekeyi altınla kaplasan da teneke kalır” lafı? Deyim deyip geçebilir miyiz? Hoş mu? Gerçi CHP parti meclisi üyelerine bakınca tenekenin altından ziyade TNT (Trinitrotoluene. Patlayıcı malzemesi) ile kaplandığını söylemek daha doğru olur ama hadi o konuya girmeyelim. Altın teneke ilişkisi sorunlu bir ilişki. Kim altın, kim teneke, Kemal Bey o durumda tek başına altın mı oluyor, teneke partinin kendi midir vs vs..Cevaba gelirsek: “Halkın tenekesi” bittabi durduk yerde insanın kendini konumlandıracağı bir nokta/malzeme/mertebe değil. Gazetecilerin sıkıştırmasından o anda doğmuş bir söz. Tek başına iyi değil, hatta hasımlar tarafından suiistimal edilecek bir tamlama ama cümlenin tamamında verdiği mesaj son derece cana yakın. “Varsın teneke olsun, bizden biri.” Devamı şöyle olabilir: “Kendini altın sananlara yeğdir..” Bir çeşit sine-i millete dönüş. Üstelik terbiyeli. Kavgaya değil çözüme geldik mesajı da çok istenirse alınabilir. (PM’ye bakıp ben almadım mesela)***Villanın altını-halkın tenekesi ikileminde ben neyim diye düşündüm. Havuzlu villada, 5 aycık da olsa oturabilmiş, üniversite mezunu, dil bilir, esnaf arabası kullanan, buna karşın başını sokacak tek bir dikili ağacı olmayan, maaşa bakan, hani yarın kapının önüne konsa dımdızlak kalacak olan.. Halk desen halk değil, zengin desen zengin değil... Aklıma “Havuzlu villanın tenekesi” geliyor. Ne dersiniz?

Devamını Oku

60 yaşında kadınlar dikkat!

25 Mayıs 2010

Parti Meclisi üyelerinden benim en çok takıldığım kişi: Enver Aysever.Hatırlarsanız 6 Nisan 2010 günü BirGün gazetesinde yazdığı “Cihangir’in Liberal Çocukları” başlıklı yazısı nedeniyle hayli eleştirmiştim kendisini. Kendi gazetesinde de “cinsiyetçi ve toptancı” olduğuna dair ağır bir eleştiri yazısı yayınlanınca gazeteden istifa etmek zorunda kalmıştı. Şimdi CHP Parti Meclisinde. Listede adını görünce acı acı gülümsedim. Liberalleri, solcuları, demokratları hesapça yerden yere vurduğu baştan aşağıya kin ve nefret dolu yazısının bir yerinde şöyle demişti:. “Geçen akşam Cihangir’de yürürken garip isimli, lümpen, marjinal, hedonist barlardan dışarı bir dışkı gibi bunlardan taşıyordu...Elindeki içkiyle, ağzındaki sigarayla yanındaki hatuna sırnaşan ünlü bir oyuncuyu gördüm. Ardından bir taksi durdu önümde abartılı boyanmış, kıçına kadar eteğini sıyırmış altmışlık hatunlar indi arabadan. Dudaklarını yalayarak ‘Merhaba’ dediler birbirlerine...” Kim mi bunlar?Bazen köşe yazarı olarak okursunuz onları, bazen ekranda yorumcu olarak görürsünüz... Sahnelerimizden taşarlar oyuncu, çalgıcı, baleci olarak... Bazen bir partiye yamanır kürsüden sızarlar aramıza... ***Ne ilginçtir ki bir buçuk ay sonra “bir partiye yamanıp kürsüden aramıza sızan” kendisi oldu. Partili olmaya karşı değilim ama başkalarının partili olmasına bu gözle bakan kişiye aynısını söylemekte bir beis görmüyorum. Ancak insanlara “dışkı”, mini etek giyen 60 yaşındaki kadınlara “fahişe”, hayli emek ve yetenek isteyen meslekleri icra eden insanları da “çalgıcı”, “baleci” diye küçümseyen, özgür ve demokratik bir ülkede yaşamak istemeyi “satılmışlıkla” bir tutan birinin CHP’ye “yamanıp” “kürsüden sızmasını”da açıkça umut verici bulmuyorum. Hadi derin meseleleri bir kenara bırakalım, “dudaklarını yalayarak merhaba diyen kıçına kadar eteğini sıyırmış altmışlık hatun” lafı bile yeterince incitici ve umut kırıcı geliyor bana. Radikal dinci bir söylemden hiç farklı bulmuyorum. Zira gözümün önüne, annem gibi, en büyük keyfi mayosunu giyip denize girmek olan 60 yaşında kadınlar geliyor. Gözümün önüne en büyük keyfi, yaz gelince şortla dolaşmak ve beyaz bacaklarını biraz olsun karartmak olan annemin Ankaralı arkadaşları geliyor. Gözümün önüne en büyük keyfi akşam serinlik çökünce balkonunda rahat bir elbiseyle oturup bir kadeh bol buzlu, bol sulu “kız” rakısı içmek olan İzmirli arkadaşımın güzel annesi geliyor. Gözümün önüne emekli olduktan sonra Bodrum’a yerleşip neredeyse yaz kış askılı elbiseyle dolaşan dünya tatlısı Edirneli eczacı okurum geliyor. Saydığım bütün bu kadınlar en az 60 yaşında, yeri geldiği zaman mayolarını da şortlarını da sırtı açık elbiselerini de giyen/giyebilen, canları istediği zaman rakılarını içen, yeri geldiğinde meyhaneye, bara giden ve tam da bu nedenle, yani bu yaşam tarzları değişmesin diye CHP’ye oy veren kadınlar. Üstelik de emekçi kadınlar. Oysa şimdi CHP’nin bir parti meclisi üyesine göre 60 yaşında kısa etek giymek yapılacak en mide bulandırıcı davranış sınıfına giriyor. Yani, es kaza şortunuzla Enver Bey’e yakalanırsanız, bacaklarınızı görürse, parti meclisi üyesi CHP’li beyefendinin üstünüze kusma tehlikesi söz konusu. Aman dikkat! Enver Aysever o çok tiksindiği liberallere hakaret etmek için dünya kadınlarının 200 yıldır, Türk kadınlarının da şu an dahil olduğu partinin desteğiyle 87 yıldır verdiği mücadeleyi ve elde ettiklerini, ideolojisi uğruna bir çırpıda harcayabilen bir kişi. Belli ki onun için kadın, hele ki 60’ındaysa yangın sırasında ilk harcanacak “şey”. Küçücük bir ideolojik farka bakar giydiklerinizin “meşruluğu”. Yeterince uslu, yeterince ulusalcıysanız “modern cumhuriyet kadını”, yok değilseniz “hainlerle düşüp kalkan fahişe” sinizdir. Bu lafların sahibi sıradan bir köşeci olduğunda bir sorun yoktu ama Türkiye’yi irticaya karşı koruma iddiasında olan bir partinin Parti Meclisi üyesi olduğu zaman hayli sorun var demektir.

Devamını Oku

Sanatçının bedeni

24 Mayıs 2010

Günseli Kato ile yollarımız, son bir yıldır hiç olmayacak yerlerde çakışıp durdu. İtiraf edeyim, yakın zamana kadar saçı mavi bu iddialı kadına karşı tuhaf hislerdeydim hep. Yakından tanımıyordum, televizyondan izliyordum. Fazla kahkaha atıyor, fazla Japonya’dan söz ediyor, fazla renkli bir üst başı var... Bu iddianın altını doldurabiliyor mu şüphesini taşıyordum. Öte yandan Türkiye gibi fazlasıyla “düz”, fazlasıyla “renksiz” olunan ve aykırı tarza sahip olma hakkının sadece gençlere tanındığı bir ülkede Günseli Kato’nun o yaşında, o bedeninde umursamaz “boyalı kuş” hali de hoşuma gidiyordu. Genç, dekolte ve de şarkıcı olmadan, üstelik Azerilerin deyimiyle “inceseneti” (güzel sanatlar) uzaylıların meşgalesi sanan milletimin programlarına davet edilip durması da ayrıca enteresandı. Gerçi pek sanattan konuşan yoktu ama olsun. Birkaç kez internette işlerine bakayım dedim. Yazık ki çalışmalarını topladığı kendine ait bir sitesi olmadığı için magazin haberleri arasında cımbızla çekip çıkarttım işlerini. Tanışmamız CNN Türk’de Çiğdem Anat’ın yönettiği On Kadın programında oldu. Konuk “cadı” kontenjanıyla oradaydım. Günseli Hanımla kuliste konuştuk bir süre. Cana yakın içten bir kadındı. Sonra 2010 Türkiye Japon yılı basın toplantısında karşılaştık. Bir kahve içtik ardından. Ve son olarak Botero sergisinde. Ece’nin yerinde yemek yedik. Yanımda Hürriyet’ten arkadaşım Yeşim Çobankent de vardı. Bakü’de sergim olacak dedi, gelir misiniz dedi, geliriz dedik. İşte iki gündür anlattığım Bakü maceram böyle başladı. ***Sanat “aklı” benim aklımın almadığı bir şey. Sanatçı yanım yok zira. Yapamam ama sergi, bienal, klasik veya modern sanat müzesi gezmeyi çok severim. Tüm dünyayı sanat peşinde gezebilmeyi isterdim. Yapıyorum da bazen. Bienal için Venedik’e gitmişliğim, başka şehirlerde yaşarken İstanbul’a gelmişliğim var. Seviyorum o tadı. Keçiboynuzu kemirmek gibi bir şey. Dünya kadar sergi geziyorsun, aklında üç beş tanesi kalıyor. Ama tam kalıyor. Yapabilseydim, her şeyi bırakıp Buenos Aires sokaklarında kavramsal sanat yapardım. İnsanları şoke edip akıllarını alırdım. Ama yok işte o yetenek. İşte aklımın almadığı da bu. Sanatçıların kafalarının nasıl çalıştığı. Niye öyle değil de böyle yaparlar? Niye onu değil de bunu sanat olarak görür? Niye kimi mor bir uzay gemisine, kimi bir kurdeleye, kimi gazeteler üzerine vecizeler yazmaya kimi minyatüre kafayı takar ve hayatı boyunca durmaksızın bunu yapar? Nedir onları bir şeyler (ve bazen de hep aynı şeyi) çiziktirmekten alıkoyamayan? Nasıl bir öz sevgidir ki bu (bende hiç olmayan) yaptıklarına bayılırlar ve cümle aleme gösterirler? Kendisi de sanatçı olan bir ex eniştem “Kendini beğenmişlik, sanatçının ruh sağlığıdır” demişti yıllar önce. Bu mudur hakikaten cevap? *** Günseli Kato anladım ki çalışkan bir sanatçı. Yılda iki üç sergi açabiliyor. Ana teması minyatür. Minyatür yapan Türkiye’deki tek ve son kişi diyorlar. Çok farklı malzemeler üzerinde minyatürü çalışabiliyor. Tuval, cam, kumaş... Sergilerine güzel isimler koyuyor: Ağaca çıkan Balık, Camın Kato Hali, Suyun Rengi... Sergilerine performanslar ekleyebiliyor. İnsanlarla arası iyi, başarılı bağlantılar kurabiliyor. Kabuğunda yaşamıyor. Teklifleri değerlendirip, hızla realize ediyor. Bu anlamda sadece sergiyi değil de sergiye giden yolculuğu da izlemek hoş bir tecrübeydi. Zira, sadece altı ay önce Burhan Doğançay’ın tablosunun 2 milyon 200 bin TL’ye satıldığını düşünürseniz gelecek sanatta gibi. Günseli Kato’nun Bakü’deki sergisi tarihi mahalle “İçerişeher” de yeni restore edilen bir Kervansaray içinde açıldı. Serginin ismi “Cennet”. Albenisi olan, görkemli tablolar yapmış. Maviler üzerinde altından tolgalarıyla uçuşan onlarca cennet atı. Bin yıllık bir kervansarayın duvarlarında cidden çok hoş duruyorlardı. Saçlarını tümüyle altın varakla kaplayan Kato gecenin başında bir performans da yaptı. Yakın arkadaşı İseey Miyake’nin tasarladığı çok çarpıcı bir giysi içinde müzik eşliğinde manasını tam olarak anlamadığımız nevi şahsına münhasır bir dans/yürüyüş veya (belki de) başka bir şey. Sanat mıydı yoksa geceye bir renk miydi tartışılır. Ama unutmamak lazım ki devir sanatçının kendi bedenini de bir sanat objesi olarak sunma devri.

Devamını Oku

Bakü’de Kılıçdaroğlu külekleri

23 Mayıs 2010

Memlekette esen Kemal Kılıçdaroğlu külekleri (Azerice rüzgar) Bakü’ye kadar ulaşmış durumda. Önünden geçtiğimiz kafedeki televizyonda izdiham görüntüleri görünce bunun memleketten bir manzara olduğunu tahmin edip dikkatle baktık ve yanılmadığımızı anladık. Televizyon, bir Türk kanalına ayarlıymış ve ekrandaki görüntüler de CHP kurultayındanmış. Alt yazılardan olanı biteni öğreniyoruz. Kemal Bey boğulmadan, tepelenmeden, sakatlanmadan kürsüye varabildiği ve bir tatsızlık çıkmadığı için sevinip, memlekete hayırlı olsun deyip yolumuza devam ettik. İki gün önce Bakü’yü görüp şoke oldum demiştim. Zira hiç böyle güzel bir şehir beklemiyordum. Niye bu kadar şaşırdığımı, beklentimin niye bu kadar az olduğunu düşününce, önyargılarımın ve meraksızlığımın kurbanı olduğumu fark ettim. Ne biliyordum ki Azerbaycan ve Azeriler hakkında? Bakü Ceyhan hattı, Tansu Çiller’in “Alibey” deyip durduğu talihsiz lider Elçibey, demir el Haydar Aliyev, yerine geçen oğlu İlham Aliyev, İlham Aliyev’in nefes kesen güzellikteki hanımı Mihriban Aliyeva, Türkiye’de her şarkıcının illa ki bir en az bir sefer söylediği “Fikrimden geceler yatabilmirem, bu fikri başımdan atabilmirem” türküsü, Hocalı katliamı, Dağlık Karabağ meselesi... Hah bir de yıllar önce fotoğrafçı arkadaşım Ertuğrul Balıkçıoğlu’nun Hazar denizinin ortasında, üzerinde 5 bin kişinin yaşadığı muazzam petrol platformuyla ilgili yaptığı o nefis foto belgesel haberi geliyor aklıma. Başka? Başka da adam gibi bir şey gelmiyor. Gerisi ufak tefek detaylar. Herhalde DigiTürk’te çıkan Azeri kanalının etkisi bu dedim sonra kendi kendime. O kadar feci bir kanal ki insan o programları yapanla Bakü’yü kuran ve toparlayanların aynı insanlar olduğuna inanamıyor. Diyarlar ki Bakü’nün bu kadar bakımlı bir şehir olması son dört yılın işi. Sovyet zamanında çok bakımsız kalmış. O güzel eski binalar kararıp köhnemiş.Yollar, kaldırımlar dökülmüş. Fonsyon, estetiği ezmiş, her yer gecekondu mahallesi gibi olmuş. Fakat çok acayip bir şehircilik hamlesiyle 4 yıl içinde toparlamışlar Bakü’yü. Ama özellikle oranın Sultanahmet’i olan “İçerişeher”i. Dikkatle bakınca binaların sadece dışlarının tamir edilip, temizlendiğini fark ediyoruz. İçleri yine dökülmeye devam ediyor. Hele bir yol bulup arka avluya girince eski halinin nasıl olduğunu hemen anlıyor insan. Zamanlar içleri de toparlanacaktır diye düşünüyoruz. En çarpıcı iş ise Sovyet zamanı dikilen çirkin apartmanlara giydirilen “ceket”ler. O iğrençlikte bizim apartmanlarla yarışan binalara öyle dış cepheler ilave etmişler ki insan uzaktan onlar da 1800’lerde yapılmış sanabiliyor. Ama kaldırımlar, caddeler, parklar, sahil kenarları, çevre düzenlemeleri, lamba, bank, rögar kapağı gibi sokak mobilyaları kusursuz. Yeni dikilen modern binaların büyük çoğunluğu da son derece zevkli. Tasarım kitaplarına girecek kadar da ilginç mimari eserler var. Israrla bakındım ama gözüme çarpan bir zevksizlik, bir olmamışlık, bir görgüsüzlük olmadı. Modern Sanat Müzesi’ne de gittik (“Müasır İncesenet Müzeyi”) Galerinin kendisi bile bir sanat eseriydi. Sergilenen bir çok işi de hayli beğendim doğrusu. “Peki” dediler “havaalanından gelirken yol boyunca dikilmiş duvarları gördün mü?” “Gördüm” dedim. Hakikaten de kilometreler boyunca çok güzel ışıklandırılmış, iki üç metre yüksekliğinde zarif duvarlar vardı. “Ne onlar biliyor musun?” dediler. “Bilmiyorum” dedim. “İşte onlar şehrin çirkin, fakir, bakımsız, sefil yerlerini gözlerden gizlemek için dikilmiş duvarlar... Zira asgari maaş 120 dolar. Bilmem anlatabiliyor muyuz?” Evet gayet iyi anlattılar elbette. Şehrin gözlere güzel görünmesi uğruna biraz yürek burkan bir çözüm olmuş doğrusu. Fakat teklif edilse eminim İstanbul’da da TEM boyunca duvar dikilmesini kabul edecek çok kişi çıkacaktır. Bağcılar’ı falan mesela... Şöyle zarif duvarların arkasında gizlesek... Ha? Hadi itiraf edin.. Hanginizin içi sıkılmıyor kargacık burgacık sıvasız gri apartmanlar arasından geçerken? Peki ben niye Bakü’deyim? Yarın devam edeceğiz.

Devamını Oku

Türkçe konuşan bir Paris istemez misiniz?

21 Mayıs 2010

Dün gece vardık şehre.. Ve hala şoktayız. Daha önce gelmiş olanlar “güzel bir şehir” derlerdi hep. Fakat açıkçası, Aşkabat’ı, Bişkek’i, Taşkent’i, Almati’yi görmüş ve pek de çarpılmamış biri olarak, bir başka ex-Sovyet ülkenin başkentinin bu kadar güzel olabileceğini hiç ama hiç tahmin etmemiştim. Gelmeden önce internette fotoğraflarına da bakmıştım üstelik. Ama fotoğrafların hep yalan söylediğini düşündüğüm için bir ehemmiyet vermemiştim doğrusu. Söz ettiğim şehir Bakü. Azarbaycan’nın başkenti Bakü. Meğer Hazar Denizi’nin kenarında bir Parismiş! Üstelik Türkçe konuşan bir Paris! Ve bunu derken de “Doğunun Paris’i Malatya” gibi bir geyik de yapmıyorum. Hayır mimarisiyle, tarihi dokusuyla, temizliğiyle, paklığıyla, kaldırımlarıyla, en lüks markaların sıralandığı caddeleriyle hakikaten güzel ve dokusunu koruyabilmiş asil bir Avrupa kentinden söz ediyorum. İster istemez şunu düşünüyorum: Ne çekiyoruz ki elin şımarık, kendini beğenmiş Fransızını, İngilizini, şusunu busunu... Bilhassa yabancı dil bilmeyenler için kabustur bir metroya binip iki durak gitmek. Buyrun dilimizi anlayan, yardımsever ve cana yakın insanların yaşadığı dost ve kardeş ülkenin başkenti Bakü’ye! Yazdıklarımı okuyan, Azarbaycan Turizm Bakanlığının davetlisi olduğumu sanır ama yeminle değilim. Bakü propagandasını tamamen gönüllü olarak yapıyorum. Zira uzun zamandır ilk defa bir şehre gelir gelmez “ burada yaşayabilir miyim acaba?” diye sordum kendime. Aradan 18 saat geçti hâlâ da soruyorum. Şimdi internette karıştırınca biraz Bakü’nün, geçen sene Avrupa’nın en güzel on şehri arasında seçildiğini öğrendim. Hiç şaşmadım zira anlı şanlı Avrupa şehirlerinden hiçbir eksiği yok. Ağırlıklı olarak 1800’lerin ikinci yarısı ve 1900’lerin birinci yarısının mimari karakteri yansıtıyor. UNESCO’nun 2000 yılında Dünya Mirası Listesine aldığı “İçeri Şehir” dedikleri surlar içindeki tarihi bölümde ise çok daha da eskiye dayanan binalar var. Şehre geçen sene turizm sayesinde 7 milyon euro girmiş. Üstelik Lonely Planet rehberine göre Avrupa’nın en iyi on “ parti şehri” arasındaymış. Görmedik ama acayip renkli bir gece hayatı varmış. Buna da şaşmadım zira Etiler ve Yüksekova’dan sonra kişi başına en çok cip galiba burada düşüyor. Cipten başka pek bir araç göremedik.Dibimizde kendi dilimizi konuşabileceğimiz bir acayip şık bir Paris var da niye bizim haberimiz yok peki? Devam edeceğiz... *****Mardin asla kurtulamayacakMardin’e ortalama üç yılda bir gidiyorum. Bütün UNESCO Dünya Mirası Listesine girmi çabası ve patırtısına rağmen 1998’den 2007’ye kadar şehirde çok az değişiklik görüyordum. Bir iki güzel otel, bir güzel restoran, dört, beş güzel dükkan.. O kadar. Bakımsız ve pis sokaklar, bir zamanlar çok güzel olup da şimdi dökülen tarihi taş binalar, o taş binaların arasında çürük diş gibi duran çok çirkin beton apartmanlar.. Olduğu gibi duruyordu. Açıkçası benim pek umudum kalmamıştı Mardin’in tarihi yerinin kurtuluşu konusunda. Millet Mardin dedikçe benim aklıma o korkunç binalar geliyordu. Bu gidişimde acaba umutlarımı yeniden yeşertsem mi diye düşündüm. Sabancılar, eski Jandarma Karakolu’nu muhteşem bir kent müzesine çevirmişler. Hemen karşısındaki eski taş bina valilik binası olarak restore ediliyor. Cemil İpekçi Mardin’de ev tutmuş, her ay en az bir kere gidip geliyormuş, Mardinli kadınlara kurslar veriyormuş, bir iki bina daha restore edilip otel olarak hizmete girmiş veya girmek üzere, abbaralar temizlenmiş, Haşmet Babaoğlu’nun şikayet ettiği idrar kokusundan arınmış, yerler düzgün taşlarla döşenmiş... Gayet güzel gelişmeler. Üstelik okuyup da duruyoruz. Mardin’in en azından ana caddesindeki beton binalar yıkılacak, yerine eski taş binalar yapılacak diye. Evet bunlar güzel ama Bakü’yü ve bir beton binanın üzerinde “Bu bina yıkım projesi dışındadır ve satılıktır” yazılı dev bir bez afiş görünce anladım ki Mardin’in tekrar yüz yıl önceki haline gelmesi ve birilerinin benim Bakü’den söz ettiğim gibi Mardin’den söz etmesi bir rüyadan öteye gidemeyecek. Zira kimse o beton apartmanları yıkamayacak. Kimse o trafiği oradan alamayacak. Bunun için Bir: para, İki: kararlılık lazım. Zaten UNESCO da Dünya Mirası Listesine bu nedenle almadı.. Son konuşulan şu Mardin’de: Yıkmayalım, üzerlerini Mardin taşı kaplayalım. Olur mu? Olmaz. Beş katlı leş bir apartmanı taşla kaplasan ne olur kaplamasan ne olur. Bizdeki kararlılık bu kadar işte.

Devamını Oku

Darüşşafaka’nın hayalden gerçeğe projesi

19 Mayıs 2010

Darüşşafaka, bu memleketin muhtemelen en esaslı kurumlarından biri. Türkiye’nin eğitim alanındaki ilk sivil toplum kuruluşu. Babası ölmüş, maddi durumu yetersiz yetenekli çocuklara 1873 yılından beri, yani neredeyse bir buçuk asırdır, hiç bir ücret almadan eğitim veren bir kurum. Yatılı aldığı öğrencilerin kıyafetinden, kitabına, yemeğinden sağlığına kadar tüm ihtiyaçlarını karşılıyor. Bugüne kadar ülkenin her köşesinden 7000 çocuk okumuş Darüşşafaka’da. Dahası, üniversite kazanmış mezunlarına eğitimleri süresince burs da veriyor. Hikayesini ve amacını her duyduğumda beni derinden etkileyen bir okul.***Geçen günkü yazımda ufaktan bir giriş yapmıştım. Midyat’a çok hoş bir proje için geldik. Bir “gazete” için. Hayalden Gerçeğe Midyat Gazetesi için. Hayalden Gerçeğe Projesi şu: Darüşşafakalı öğrencilere sormuşlar: “Nedir hayaliniz?” Çok çeşitli cevaplar gelmiş. Fotoğrafçılık ve edebiyat kulübü öğrenciler ise şöyle bir öneri sunmuşlar. “Türkiye’nin doğal ve kültürel mirasını fotoğraflayıp ölümsüzleştirelim. Peki nasıl yapalım bunu? Gidelim bir yere, oradaki çocuklarla beraber fotoğraf çekelim sonra da ortak bir gazete çıkaralım.” P&G Firmasının desteğinde proje için en uygun yer aranmaya başlanmış. Bir çok yere mektuplar yazılmış. Midyat ve Hasankeyf, bu teklife en sıcak ve en içten yaklaşan ilçeler olmuş. İlçe eğitim müdürleri, okul müdürleri, okul öğretmenleri canla başla çalışmışlar. Midyatlı ve Hasankeyfli çocuklar önce İstanbul’a gelmiş. Aralarında hayatlarında ilk defa ilçeleri dışına çıkan çocuklar varmış. İstanbul’da küçük bir fotoğrafçılık eğitiminden sonra hep beraber Mardin’e, Midyat’a ve Hasankeyf’e gitmişler. 2-3 gün beraber gezip fotoğraf çekmişler, mini röportajlar yapmışlar. Biz ise gazete yapma aşamasında oradaydık. Midyatlı, Hasankeyfli ve Darüşşafakalı çocuklar, haberlerini toplamış, Midyat’a geri gelmişlerdi. Konuları nereden ele almak gerek, nasıl vurucu başlık atılır, nasıl spot yazılır, sayfa düzeni konusunda tavsiyeler vererek böyle tatlı tatlı yedi sekiz sayfalık bir gazete yaptık. Fakat açıkçası organizatörler daha çok zaman ayırsalardı hepimiz çok memnun olacaktık. Nedendir bilinmez sadece 2 saat ayırmışlardı ve hani neredeyse günlük rutinimizde, gerçek gazete çıkartır gibi harala gürele yaptık yine gazetemizi. Sonra hepimiz de aynı espriyi yaptık: “Bir güncük de acele etmek zorunda kalmadan bir gazete hazırlamamız mümkün olmayacak mı? Burada, çocuk gazetesinde de mi aynı telaş, aynı panik?” ***İşin şakası bir yana ben bu tip projeleri çok seviyorum. Ve çok da destek veriyorum. İstanbullu Manisalı İzmirli bir çocuğun Mardin’e, Van’a, Artvin’e gitmesini, oradaki çocuklarla kaynaşmasını, memleketini görmesini çok önemli ve gerekli buluyorum. Bunlar tabii esasen 30-40 yıl önce yapılması gereken projelerdi. Henüz yabancılık duvarı bu kadar yüksek ve kalın değilken... O duvarı aşmak henüz mümkünken.. 30 yıldır çektiğimiz bu kadar acıyı belki de hiç çekmezdik o zaman..Fakat tabii o zamanlar ne ulaşım bu kadar kolaydı, ne kalacak yer vardı ne de böyle bir bilinç. Hatırlıyorum, ben çocukken Mardin o kadar uzak o kadar uzaktı ki (hani neredeyse uzayda) haritaya bakar bakar kalırdım. Bir gün oraya kadar gidebileceğimi hiç düşünmezdim. Kayıp bir dünyaydı benim için. Yazık ki bazıları için hâlâ da öyle. ***Bu gezide öğrendim ki bizimle beraber Mardin-Midyat’a gelen P&G Yönetim Kurulu Başkanı Saffet Karpat da meğer “DAÇKA”lıymış. Yani Darüşşafakalı. Babasız, maddi imkanı olmayan bir çocuğun, elinden tutulduğu vakit ta nerelere kadar gelebileceğinin herhalde en çarpıcı örneklerinden.

Devamını Oku

Midyat’tan yükselen kuş sesleri

17 Mayıs 2010

Mardin Midyat’tayım. Yeni açılan Kasr-ı Nehroz otelinin bir taş odasında, dışarıdan gelen kuş seslerini dinliyorum. Güneş batmak üzere. Kuş seslerine, çocukların oyun sesleri karışıyor. Az sonra anneleri eve çağıracak. Son dakikalarının keyfini çılgınca çıkartıyorlar. Anlamadığım ama çok hoşuma giden bir dilde. Hesapladım, tam üç kere gelmişim Midyat’a. İlk gelişim 1998’in Ekim’i. Akşam dörtten sonra (veya beş miydi?) yolları kesiyorlardı. Şehirlerarası yolculuk yapmak yasaktı. Neredeysen orada kalmak zorundaydın. Ve o zamanlar Midyat’ta doğal olarak otel yoktu. Dışarıdan kim gelecekti ki buralara? Annem defalarca gitme demişti. Ne yapsak etsek derken aklımıza Mor Gabriel Manastırı’na sığınmak geldi. Akşam hafif hafif çikmeye başlamışken çaldık kapısını manastırın. Metropolit, bizi önce biraz çekinerek, sonra tatlı bir misafirperverlikle kabul etti. Avluda uzun uzun sohbet ettik. Manastırın elektriklerinin ve sularının iki de bir kesilmesinden şikayet etmişti. Öyle dememişti ama biz yapılanın “olağan yıldırma politikası” olduğunu anlamıştık. Hiç bitmeyen, kanımıza işlemiş “terk ettirme” siyaseti. Sonra açık havada, yıldızların altında uyumuştuk. Midyat hiç aklımdan çıkmadı. Bugüne kadar çektiğim belki de en güzel fotoğrafımı burada çekmiştim. Tam bir ‘abbaranın’ altından geçerken kıpkırmızı örtülü bir kadının üzerine çok acayip bir ışık düşmüştü ve ben de tam o anda deklanşöre basmıştım. Yıllarca bakakalmıştım o fotoğrafa. Nasıl böyle bir şey olabildi diye... 12 yıl sonra P&N’nin desteklediği çok güzel bir proje için buradayım yine. Darüşşafakalı çocuklarla Midyatlı çocukların bir araya gelmelerini ve bir gazete çıkarmalarını izlemek için.Yarın devam edeceğim... ***İki günün en’leriDün okuduğum en hoş saptama: “Ben tecrübeye fazla değer vermeyen bir insanım. Tamam tecrübe de önemli ama daha önemli şeyler var: Yaratıcı olmak, yenilikleri takip etmek ve onlara adapte olmak. Son 10 senede olan değişiklikler, İsa’nın doğumunda bu yana olanlardan daha fazla. Anlatabiliyor muyum?” Tarık Şara. Ayşe Arman pazar röportajı***Bugün okuduğum en hoş benzer itiraf: “Yaşlanmanın sağladığı hiçbir avantaj yoktur. Ne daha akıllı, ne daha zeki, ne daha nazik olursunuz. Buna karşı sırtınız daha fazla ağrır, yediklerinizi daha zor hazmedersiniz, gözünüz daha az görür, işitmek için kulağınıza aygıt takarsınız... Eğer mümkünse yaşlanmayın...” Woody Allen, 74 yaşında. Aktaran Mehmet Barlas.***Dün okuduğum en acayip hayal kırıklığı: Roche kazığını ortaya çıkaran ve devlete 5.2 trilyon TL kazandıran eski Roche çalışanı Veysi Mungan’ın 6 yıldır işsiz olması! Hayal kırıklığım ve sitemim Veysi Mungan’a değil, ona iş vermeyen sisteme. Aktaran Ezgi Başaran. ***Dün sevindiğim en süper şampiyonluk: Bursaspor’un şampiyonluğu. ***Bugün okuduğum en komik Fenerbahçe esprisi: “Deniz Baykal Fenerbahçe’nin başına geçsin, Anayasa Mahkemesine başvurup şampiyonluğu geri istesin.” ***İki gün evvel CHP ile ilgili bana yollanan en matrak öneri: “CHP kapatılsın, düşünce kuruluşu olsun, gelirleri demokratikleşme, çağdaşlaşma vs gibi konularda düşünce üretimine harcansın. Memlekete bin kat daha faydalı olsun” ***Bugün öğrendiğim en iğrenç şey: Köpek eti yiyen Vietnamlılar, köpeği öldürmeden önce sopalarla döverlermiş ki eti çıtır çıtır olsun. Aktaran Ayşe Arman. (Ayşe! Allah cezanı vermesin! Yazma bir daa böyle şeyler..)

Devamını Oku