Sevgili Ertuğrul Özkök BeyBugünlerde, bedeni 40’ı geçen kadınların en sevdiği insansınız. Zira kadında sevdiğiniz beden ölçüsünün 42 olduğunu (yeniden) yazdınız. Ajda Pekkan’ın da 42 beden olduğunu sayenizde öğrendik. 42 bedenin ne olduğunu bilen biri olarak inanmakta zorluk çektiysek de siz öyle diyorsanız öyledir. Herhalde Ajda Hanım’ın boyu kurtarıyor durumu.. Fakat mesele Ajda Pekkan’ın bedeni değil. Mesele şu: Bu 42 beden tutkunuzu yazıp duruyorsunuz, yılda en az bir kere erkeklerin zayıf kadınlardan hoşlanmadığı söylüyorsunuz. Ve bir nevi teselli veriyorsunuz “ zayıf olmayan kadın, çirkin kadındır” sarmalında ne yapacağını şaşırmış milyonlarca yuvarlak hatlı kadına.İyi yapıyorsunuz. Allah razı. Fakat kusura bakmayın ama şunu sormadan edemeyeceğim. Madem yuvarlaklığın, 42 bedenin en mükemmel ölçü olduğunu düşünüyordunuz da niye 20 yıllık Hürriyet iktidarınızda bizler bir kerecik olsun gazetenizde 42 beden, yuvarlak hatlı bir “ arka sayfa güzeli” ne rastlamadık? Niye 20 yıl boyunca HER ALLAHIN GÜNÜ zargana beden kadınların fotosunu koydunuz arka sayfaya? Niye bize o fotoğrafları burnumuza dayayıp “ bakın ideal budur! Böyle olmayan kadın günümüz kadını değildir” mesajı verdiniz?O fabrikada üretilmiş gibi duran 0 beden robot arka sayfa güzellerine sadece erkekler mi bakıyor sanıyorsunuz?En az erkekler kadar bizler de bakıyoruz. Hatta kadınlar daha bile fazla bakıyor. Ve kadınlar her Allahın günü burunlarına sokulan “ 90-60-90 ölçülerindeki GÜZEL Lulu şunu yaptı, bunu dedi” cümleleriyle ne oluyorlar biliyor musunuz?“ Bu GÜZELse, ben neyim?” oluyorlar!Bilinçli veya bilinçsiz. O ölçülerde olmayan kadınlarda kalan his budur. Hiç abartmıyorum. Kızlar bu hisle büyüyor, kadınlar bu hisle yaşlanıyor. Anlamanız mümkün değil. Zira burnunuza her Allahın günü bir arka kapak güzeli kaslı bir Adonis dayamıyor kimse..Bana rica ederim “ Ama yayın yönetmeni olmam genel beğeniye karşı olabileceğim manasına da gelmiyor. Zayıflık sevilen bir şeyse, ben ona göre servis veririm” demeyin. Haftada beş adet zarganaya karşı iki adet de yuvarlak kadın fotosu koyabilirdiniz. İki bıraktım bir kere bile yeterdi. Çarşamba 42 beden günü olurdu mesela. Sinemalardaki “ halk” günü gibi. Pazartesiye de razıydık. Öyle modeller yok da diyemezsiniz. İsteyen bulur. Gerekirse yaratır. Aman ne olacak bir arka kapak güzelinden diyor olabilirsiniz. Hatta bu yazıyı okuyan bir çok 42 ve üstü beden kadın da aynı cümleyi söylüyor olabilir. O vakit bana yılda 20 milyon lirayı sadece vibratörlü zayıflama kemerlerine vermemizi nasıl açıklayacaksınız? (Bkz: Erkan Çelebi, pazar yazısı) Bunun hapı, LPG’si ameliyatı, spor salonu üyeliği... Dev bir sanayi. Ama daha kötüsü: Dev bir algı yanılsaması. Şişman kadın çirkindir, şişman kadın aptaldır, şişman kadın beceriksizdir algısı.. “ Bunu bir tek ben mi yaptım?” da diyebilirsiniz. Elbette hayır. Hürriyet gazetesinin arka sayfası devenin kulağı bile değil. Ama siz hiç olmazsa 42 beden kadınları seviyormuşsunuz!Yani...Bunu yapabilirdiniz..Altına “ 100-73-100 ölçüsüyle hem güzel hem Harvardlı” cümlesini koyabildiniz bir 42 beden modelin altına.. Yapmadınız. İçiniz o kadınları beğendiği halde böyle bir güzelliği, Türk kadınlarına 20 yıllık iktidarınızda armağan etmediniz.Esiri oldunuz “ zargana faşizmine”. Esiri ettiniz bizleri de bu faşizme.Yılda bir kere ah 42 beden kadınları yazılarınız yetmiyor. Kusura bakmayın. Beni ikna edemiyorsunuz.. ***Bu arada böyle yazılar yazdığım için benim şişman olduğunu sanıyor bir çok kişi. Karşılaşınca “ ama siz şişman değilmişsiniz!” diyor. Evet değilim. 37 beden giyiyorum. 38 alıp daralttırıyorum. Ben, başka bir şeyden söz ediyorum.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım (yani aynı anda hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan bakan) “Türkiye bir hukuk devletidir. Türk vatandaşı nasıl yargıya hukuka saygılıysa, bunların da (Google’den söz ediyor) aynı şekilde yargıya saygılı olmaları lazım” dedi.Türkiye bir hukuk devleti mi gerçekten? Bana Google IP’lerini de kapsayan erişim yasağının mahkeme kararını verebilir mi acaba? Veremez çünkü yok. Bu keyfi bir karardır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı KANUNSUZ, HUKUKSUZ bir şekilde erişimi engellemiştir. Nitekim, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak “kullanıcı sıfatı” ile iki gün önce Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı İnternet Daire Başkanlığı’na verdikleri dilekçeyle Google IP’lerine erişim engeline itiraz etti. Zira yasadışı bir engellemedir. İşte bu nedenle, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan Ulaştırma Bakanı Binali Bey, konu saptırmak için Google Şirketinin vergi ödemekten kaçtığını ortaya atmış, Google’ı itibarsızlaştırarak (hesapça) bizlerin “onların servislerinden yararlanmayıveririz, olur biter” dememizi bekliyor. Herhalde. Hazır ayağa kalkmışken alnımıza “salak” dövmesini de yaptıralım mı? Demek ki hem trenlerden hem interneten sorumlu bakanlık olamıyormuş. Binali Bey’in web sitelerinin alt yapısı hakkında zerre bir bilgisi olmadığı aşikar. Analytics gibi servislerden istesek de vazgeçemeyeceğimizi kimse kulağına fısıldamamış belli ki. “Türkiye’yi Google mı yönetecek” diye de sormuş. Evet, hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan sayın Bakanım! Google, bırak Türkiye’yi, tüm dünyayı yönetiyor şu an. Bütün hesaplar, bütün kodlar Google arama motorunu “ikna” etmek üzere yazılıyor. Bir sitenin, girilen arama kelimesine göre listenin en başında, en azından ilk sayfada çıkması için (çok affedersiniz) bir taraflarını yırtıyor insanlar. İnsanlar deli gibi kodları şöyle mi yazsak, böyle tagler mi kullansak, başlık, URL, içerik öyle mi olsun, araya şunu koyarsak daha mı iyi olur, Google bunu mu sever, buna mı kızar diye kafa patlatıyor. Çünkü Google arama motorunun nasıl bir mantıkla çalıştığını, hangi siteyi niye birinci veya 25. yaptığını dair kimse kesin bir şey bilmiyor. Elbette Google, site hazırlayanlara bir takım önerilerde bulunuyor. Şöyle yapın böyle yapın diyor. Ancak tüm kurallara uygun da yapılsa, siten, aramalarda bir numara olamayabiliyor. O zaman, konulmuş kuraların dışında başka internet numaraları yapılıyor. Amaç “bu kelime girildiğinde en doğru içerikli site benim sitem” diye ikna etmek. Koca bir endüstri bunun için çalışıyor. Web siten, bir bakıyorsun en başta, sonra bir bakıyorsun en altta. Demek ki biri Google arama motorunun kurallarını senden daha iyi çözmüş, daha doğru bir kodlama, mega tag, içerik başlık URL uyumu yapmış ve senin önüne geçmiş. Dahası bir kere çözünce de iş bitmiyor. Her gün yeni bir kural geliyor. Bu kurallar da öyle alenen ilan edilmiyor. Ayrıca kandırmaya yönelik numaralar yapmışsan web siten küt diye 30. sayfaya düşebiliyor. Hatta kandırma numaralarını yok etmediğin sürece aramalarda hiç görünmeyebiliyor. Ödülü de var cezası da. Yani hem zeki, hem çevik hem ahlaklı olman gerekiyor. Açıkçası son yılların en heyecan verici bulmacası olarak görüyorum Google arama motoru mantığını çözmeyi.(Mesela Binali Yıldırım diye yazdığın zaman Google arama kutusuna, ilk sırada bakan beyin kendi resmi sitesi binaliyildirim.com.tr’den önce birincikuvvet.com diye bir site çıkıyor. Niye? Daha başarılı tag vs koymuşlar belli ki. “Google yasağı” dediğin zaman ise Bugün Gazetesinin sitesi bugun.com çıkıyor. Niye? Daha iyi çalışmış. “Yasakçı zihniyet” yazdığın zaman ilk kimin haberi çıkıyor peki? Ben demeyeyim hadi. Gitsin kendi baksın “hem trenlerden hem internetten sorumlu olan/olabilen/olması beklenen/olabileceği sanılan” sayın Bakan.)***İşte “Google analytics” dediğimiz servis, bu bulmacayı çözmeye yönelik en önemli araç. Gün gün, saat saat takip ediyorsun, kim hangi kelimeyle girmiş, girmiş de beğenmiş mi, beğenmiş de bir şey satın almış mı veya almadıysa niye almamış.. Sitenin dünya sıralamasını da etkiliyor kullanıp kullanmaman. Özetle: Bir sitenin en önemli parçası! Yani maliye vergi alamıyor diye bunun cezasını ben NİYE çekecekmişim? Devlet beni (aklınca) bir takım kumar, porno, bahis, hakaret gibi kaka şeylerden korumaya çalışıyor diye ben niye yıllardır kullandığım servisten vazgeçecekmişim? Bu mudur memleket yönetmek? Bu mudur idare?Sizler bilip bilmeden, kanunsuz, yasadışı müdahale etmeden önce biz kendi kendimizi gayet iyi idare ediyorduk. Emin olun bizleri korumaya çalıştığınız şeylerden daha az zarar görüyorduk bugüne kadar.Korumayın bizi! İS-TE-MEZ! Google vergi meselesine de geleceğiz. Bitmedi konu burada..
Şu an ülkemizde çok büyük bir rezalet ve felaket yaşanıyor. Ama öyle böyle değil. Sözünü ettiğim rezalet youtube’a veya yasaklı 7500 siteye daha girmek veya girememek değil. Sözünü ettiğim rezalet çok daha büyük.. Geçen gün yazdım, ancak uzman internet kullanıcısı olmayanlar olayın NE kadar vahim olduğunu tam olarak anlamış değil. Geçtiğimiz hafta, Türk internet kullanıcıları birden bire internette bir yavaşlık hissetmeye, sitelere erişimde bir zorluk çekmeye başladılar. Kimi siteler aramalarda hiç çıkmıyor, kimi sitelerin içindeki haritalara ulaşılamıyor, kimi sitelerdeki fotolarda bir acayiplik var. Sonra site sahipleri siteleriyle ilgili verilere ulaşamaz oldular. Kaç kişi ziyaret ediyor, hangi kelimeleri aratıp gelmişler, kaç dakika kalıyorlar, kaç sayfayı tıklıyorlar, hangi ülkelerden gelmişler... Dahası şirketler belge paylaşım adreslerine giremez oldular. Google Earth, Google Maps, Google Translate gibi sitelere de girilmez oldu. Ve kimse ne olduğunu anlamadı. Herkes önce web masterini sonra birbirini aramaya başladı. Ne oluyor bilen var mı?Sonra anlaşıldı. Biliyorsunuz 2 yıldır YouTube’a erişim engelleniyor ülkemizde. 2008’de alınan bir mahkeme kararıyla YouTube’a biz Türkiyeli kullanıcıların girmesi yasak. Ancak yasak rahat rahat delinebiliyordu. Bu yasağı delinemez hale getirmek için bu sefer bizim çıkış kapımız değil onların giriş kapısı kilitlendi. Ve lakin YouTube ile Google’un Analytics, Earth, Map, Doc gibi hayati önemdeki 30’a yakın servisi aynı kapıdan girip çıkıyor. Zira Google, YouTube’u satın aldı ve bu ikisi aynı IP havuzunu kullanmaya başladılar. Yani bizim Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) apartmandaki 5 nolu daireye giremeyelim diye apartmanın ana kapısı kilitledi. Bize da haber vermeye zahmet etmedi. Bu ne demek? Bu tam bir rezalet demek. Hadise çoluk çocuk eğlencesine girip çıkamamak değil artık. Hadise Türkiye’deki on binlerce sitelerin çalışmaz hale gelmesi demek. Zira kullanılamayan Google servisleri on binlerce sitenin can damarı, temeli, ölçüm ve analiz enstrümanı. Şu an Türkiye’de o siteler üzerinden yayın yapan, iş yapan, işlem yapan on binlerce, belki yüz binlerce insan saçını başını yolmakta. Bir internet sel felaketi yaşanmakta. Üstelik bu dalga dalga yayılmakta. Önümüzdeki günlerde daha beter olacak. Daha binlerce insanın canı yanacak.Peki hukuki bir dayanağı var mı?Yok. Mahkeme kararı sadece YouTube’un IP numaralarına (yani kapısına) kilit vurabilirsin diyor. Başka bir siteye erişimi engelleyemezsin diyor. ***Düne kadar “Google’a yasak getirmedik. Ne yapalım yani YouTube ile kapıları aynıysa. Ayırsalardı.. Onların suçu” gibi açıklamalar yapılırken bugün, itirazlar yükselip ve işin hukuki dayanağının olmadığı ortaya çıkınca Ulaştırma Bakanlığı işi çok daha tuhaf bir yere getirdi. Google’ın, sahibi olduğu YouTube sitesine konulmuş erişim yasağına dikkat çekmek için bilerek ve isteyerek ikisinin IP numaralarını ortak bir havuza attığını, bu nedenle bizlerin Google servislerine ulaşamadığımızı, suçun tümüyle Google’da olduğunu iddia etti. (Bkz: Sansürcü zihniyeti düşünemeyip, önlem almadıkları için suçlu duruma düşmek) Ayrıca konuyla hiç ilgisi olmadığı halde adamları vergi kaçakçısı ilan etti. Türk vergi mükelleflerinden dünyanın reklam parasını topladığı halde Türkiye’ye vergi vermediğini çünkü bir Türkiye ofisi olmadığını... Vatandaşların bundan rahatsız olduğunu. Ah bu sıkışılınca ortaya çıkıveren “rahatsız vatandaşlar”.. Kim farkındaydı acaba şimdiye kadar? Ekonomi servisinden öğreniyorum ki Google’a daha önce de 71 milyon TL vergi cezası kesilmiş zaten. Şimdi de YouTube’e vergi mükellefi olmadığı halde 30 milyon TL vergi tahakkuk ettirilmiş. Vergi başka bir şeydir, vatandaşını mağdur ettirmek başka bir şeydir. Onlardan vergi alamıyorum diye kendi vatandaşını iflas ettirince mutlu olacak mısınız? Bizler vergi veremez hale gelince kim kurtaracak devleti? Ayrıca vergi kaçıran/kaçırdığı iddia edilen üretime devam edemez diye bir şey de yok. Bu ülkede vergi borcu olmayan büyük şirket tanımıyorum ben. Sen, ben, yenge ödüyor sadece vergisini.. Konuya devam edeceğiz, hem de çok fena devam edeceğiz.
Bilgi edinme hakkı standardımız giderek aşağıya çekiliyor. Express Dergisi’nde yayınlanan ” Bölgede ve Kandil’de Hava Durumu “ başlıklı yazısı nedeniyle gazeteci İrfan Aktan 1 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum oldu. Derginin sorumlu müdürü Merve Erol da 16 bin TL idari para cezasıyla cezalandırıldı. Suç: Örgütün propagandasını yapmak, şiddete teşvik etmek, milli güvenliği tehdit etmek.. Yazıyı biliyorum. İsteyen de bulur zaten. İki PKK militanıyla yapılmış bir röportaj ve devamında da geniş bir PKK ve bölge analizi. Benim için son derece bilgilendirici bir yazı. Nefret kusan veya “ekmek verirsek susarlar” veya “benim de bir Kürt arkadaşım/şoförüm/babamın yaveri var. Sevelim birbirimizi.. Dostluk kardeşlik” tarzında sığ yazılardan değil. Okumasını becerebilen büyüklerimiz, kafası kumda olmayan insanlarımız olsaydı milli güvenliğe de ayrıca ciddi bir katkısı olduğunu düşündüğüm bir yazıydı. Zaten İrfan Aktan da savunmasında yazısının şiddetin sona erdiğine dair yayılan algının yanıltıcı olabileceğine, PKK’nın içinde savaşmaya devam etmeye niyetli bir kesimin olduğuna dikkat çekmek amacıyla hazırlandığını söyledi. Nitekim yazının yayınlandığı tarihten iki ay sonra hepimizi büyük hayal kırıklığına uğratan Reşadiye saldırısı oldu. 7 askerimizi kaybettik. O günden beri de durmadan kayıp veriyoruz. Niyesi nedeni de o yazıda açıkça var. SORMA VER Bu ülkenin en önemli sorunu Kürt sorunu. Hepimiz bunun acısını ve yükünü doğrudan veya dolaylı çekiyoruz. Ancak görüldüğü gibi bu ülkede, bize kakalanan “şehitlerin kanları yerde kalmayacak, hepsini bir aya kadar bitireceğiz, rezil hainler” veya “Açılıyoruz arkadaşlar, bir yılda hallediyoruz, hiç merak etmeyin, bitti bu iş, güllük gülistanlık aha 50 metre ötede” dışında herhangi bir bilgi (ki buna bilgi değil propaganda denir) edinme hakkımız yok. Acısını çekin, çocuklarınızı kaybedin, hayatınız darmadağın olsun, 60 yıllık biricik hayatınız bir iç savaş içinde geçsin ama ne olup bitiyor, “düşman” addedilen ne düşünüyor, ne yapmayı planlıyor, nedir haleti ruhiyesi, bölge halkı ne düşünüyor bilmeyin! Verin gitsin. Sormayın gitsin. Canınızı, kalbinizi, ruhunuzu, cüzdanınızı... Biri de inadına deşmeye kalkınca, deşerken de röportaj yapılan “arzu” edildiği gibi konuşmayınca, bölge halkı “arzu” edildiği gibi düşünmeyince bize bu gerçeği “aktaranı” cezalandıralım, öteki aktarma niyetlilere de gözdağı verelim. Ki siz bilmemeye devam edin. Gazeteci Mehmet Baransu da Aktütün baskınındaki ceride raporlarını haberleştirdiği için 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor. Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken belgeleri açıkladığı için.. Giden canlar sanki bizim canımız değilmiş gibi niye ve nasıl gittiklerini bilmeyelim biz. Belgeler gizli kalsın, halk bir halt bilmesin.Gazeteci Nedim Şener ise “Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” adlı kitabında, “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterdiği” gerekçesiyle yargılandı. Neyse ki o beraat etti ama bu gerekçeyle yargılanması bile saçmalıktır.Bakın hepsi aynı manaya gelen şeyler. Koca bir milletin 70 milyon adet kafasını KUMA GÖMME politikasıdır bu. Sittin senedir devam eden. Göm oğlum kafayı kuma. Göm kızım kafanı alışverişe. Göm anneciğim kafanı reçele. Hah! Bak ne güzel! Ne güzel bir kör ablamızdın sen Türkiye Abla!***Pazar günü HaberTürk gazetesine okudum. YouTube yasağını IP , Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek bu güne kadar kaç site yasaklanmış, kaç siteye erişim engellemiş bilgisini ARTIK vermeyecekmiş. Bilmeyecekmişiz yani geri zekalı yerine konulan Türk Milleti olarak kaç siteye giremediğimizi. “Çünkü sayı verildiğinde farklı yorumlara yol açıyor” diye buyurmuş Şimşek Bey. Farklı yorumlar falan yok. Bir adet yorum var: TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN BİLGİ EDİNME HAKKI STANDARDI ” AMAN ÖYLE OLMAYALIM “ DEDİĞİMİZ ÜLKELERLE AYNI !!!!Kum altı! Çoktan İran’ız! Çoktan Çin’iz! Çoktan Kuzey Kore’yiz! İçkini içmeye, bikinin giymeye devam etsen ne olur! Tek tehlike şeriat sanki..
Vatandaşı çöksün, batsın, iflas etsin, sonra kendini köprüden atsın diye BU KADAR uğraşan T.C.’den başka bir devlet daha var mıdır acaba merak ediyorum. İki gündür devletin ağır bir kazığını yemiş bulunuyoruz. TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) denilen kurum, YouTube yasağını ağırlaştırmak için yeni bir yola girdi. Zira bildiğiniz gibi bundan önceki yasaklar DNS tabanlı erişim yasaklarıyla. DNS numaranı değiştirdiğin anda yasak masak vız gelip tırıs gidiyordu. Recep Bey de netekim bu yöntemi kullanıyordu. (İnternete kaçak girmek zorunda olan bir başbakanımız var. Bu ne rezalet yahu..) Bunu iki yıl sonra fark eden TİB, İnternet servis sağlayıcılarına yeni bir uygulama getirdi. Bundan sonra DNS tabanlı erişim engeli yerine IP tabanlı erişim engelleri gelecek. Öyle DNS numaranı değiştirip yurtdışından giriyormuş gibi yapamayacaksın. (Recep Bey, siz de!)Fakat bu arada şöyle harikulade bir şey ortaya çıktı. İki yıldır Türkiye’den erişimi yasak olan YouTube’un bazı IP numaraları Google’ın çok önemli bir takım servislerinde de kullanılıyor. Mesela “maps” “analytics” “toolbar” “documents” “earth” ... Peki ne oldu? TİB YouTube’un IP’sine erişimi engellerken bu servisleri de ulaşılmaz hale getirdi. Şu an bu servislere ulaşılamıyor. İnternette ilgili olanların büyük bölümü saçını başını yoluyor. Bunlardan biri de benim. Zira sitem www.gezginsincap.com’da bu servislerin hemen hemen hepsi kullanılıyor! Özellikle de harita benim sitemin en önemli bölümü. Yok! Kullanamıyorsun. Niye? Çünkü vatandaşlarına ilkokul çocuğu muamelesi yapan TC Devleti, YouTube’daki bir takım “kaka” şeyleri görmemizi istemiyor. Onları görürsek birlik, beraberlik ve bütünlüğümüzün bozulacağına dair derin endişeler taşıyor. Neden? Çünkü âli devletimize göre bizler (the halk) Trakya ve Anadolu yarımadalarında toplanmış 70 milyon adet GERİ ZEKALIYIZ. O nedenle onlar karar verecekler bizim neyi izleyip izleyemeyeceğimize. O kaka şeyleri (her ne iseler onlar) görmeyelim diye sitelerimiz yavaşlamış, dokümanlarımız erişilmez, analizlerimiz yapılmaz, google adwords’lerimiz görünmez olmuş, tabii kime ne... Önemli olan o “kaka” şeyleri görmememiz. Bu arada kullanıcı kaybedelim, iş kaybedelim, para kaybedelim, batalım, iflas edelim HİÇÇÇÇ önemli değil. Vergi almaya gelince takır takır alır ama! İnternetimi kestin, işimi bozdun ne vergisi ulan!... demeye kalk, bak bakalım ne oluyor.. Bilgi Teknolojileri ve İletişememe Kurumu’nun utanmadan yaptığı açıklama da şu: “Sonuç olarak www.youtube.com a erişim amacıyla ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IQ adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerinin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarıdır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan internet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketin elinde bulunmaktadır.. Kamuoyuna saygı ile SOKULUR...” Sokulur lafı benim. Onlar elbette “sunuyorlar.” Kibar onlar. Gördüğünüz gibi umurlarında bile değil: bu ülkenin vatandaşları mağdur olmuş, olmamış, batmış, çıkmış ve de üstelik kendi koydukları, KİMSENİN talep etmediği hıyar bir yasak yüzünden. Böyle de bir pişkinlik, bana necilik, Google Paşaya anlat derdinicilik... Bu yazıdan dolayı mahkemeye verileceğimi adım gibi biliyorum ama umurumda bile değil. Zaten versinler, mahkemeleşmelerimiz karşılıklı olsun, daha da yahşi olsun. Anayasa değişikliği yürürlüğe girsin, bahse konu kurumu haberleşme özgürlüğümü kısıtladıkları için Anayasa Mahkemesine şikayet etmezsem ne olayım. Ayrıca bütün memleketin işini bozdukları için de tazminat davası açacağım. Sorumsuzluktan, umursamazlıktan ve kötü niyetten. Var mı şöyle dişli bir avukat? Tazminatın yarısını teklif ediyorum! *****Çözüm: Uydu İnternetŞu an yapılması gereken tek şey: Topluca ADSL’yi bırakıp uyduya geçmek. Sadece TTNET aboneliğini değil, TTNET’den hizmet satın alıp satan firmaları da bırakacaksın. Siteler, apartmanlar toplanıp uydu alsın. Dört beş komşu birleşip bitireceksin olayı. Bu hakikaten bir rezalettir. Kaç paradır en ufak bir fikrim yok ama dünyanın sonu olacağını da sanmıyorum. Ayrıca özgürlüğüm için kaç paraysa da veririm. Araştırıp kamu oyuna “sunacağım” arkadaşlar. Kim kimi “sunuyormuş” görelim..
İsrail ile dünyanın tüm Yahudilerini bir tutup, Facebook’larda, twitter’larda neo-nazilik yapan solucanlara bir diyeceğim var. ***Gazze’ye gidenler arasında Hedy Epstein da vardı. Okumanız olmadığı, sırf yazmanız, karalamanız, çiziktirmeniz olduğu için bilmezsiniz tabii. Sizler oturduğunuz yerde leş ırkçılıklar yaparken, 86 yaşındaki bu ufak tefek kadın ta Amerikalardan kalkıp geldi. Kimdi peki bu kadın? Nazi soykırımını yaşamış bir Yahudi. 1924 yılında Almanya’da doğmuş. Dokuz yaşındayken Naziler geçmiş başa. 1938 yılında, 14 yaşındayken, Yahudi olduğu için okulu bırakmak zorunda kalmış. Almanya’da bütün Yahudilerin evlerinin, dükkanlarının, sinagoglarının yağmalanıp paramparça edildiği o meşum Kristal Gece’den sonra (ortalık cam denizine döndüğü için bu ismi vermişler) toplama kampına götürülmüş, 30 bin Yahudi ile birlikte.Hedy, Nazi’lerin elinde İngiltere’ye kaçırılabilen 17 bin Yahudi çocuktan biri olmuş. Birkaç yıl ailesiyle mektuplaşabilmiş. Onlardan en son 1942 yılında haber alabilmiş. Tüm ailesi ölmüş kamplarda. Savaştan sonra bir süre Almanya’da kalan Hedy, İsrail’in kurulduğu yıl olan 1948 yılında Amerika’ya göç etmiş. Hayatı boyunca hep sosyal adaletin, insan haklarının peşinde koşmuş. Barış gönüllüsü olarak Guatemala, Nikaragua ve Kamboçya’ya gitmiş. Batı Şeria’ya ilk olarak 2003 yılında gitmiş. Sonra İsrail’e tekrar geldiğinde havaalanında 5 saat sorgulanmış. Filistinli çocuklarla konuştuğu için ona terörist demişler. Ama o İsrail’e gelmeye devam etmiş. İşgal altındaki topraklara gitmeye devam etmiş. Duvarlar dikildiğinde, işgali protesto eden gösteriler için ve Filistinlilerin evleri yıkılırken. Şahitlik etmek için.İnsanlara soykırım hakkında konuşmaya 1970’de başlamış. Kendi deneyimlerini anlatmış önce. Sonra dünyadaki diğer insanlık suçları hakkında konuşmaya başlamış. Kitaplar yazmış. Televizyonlara çıkmış.İşte bu 86 yaşındaki ufak tefek Yahudi kadını, Gazze ablukasının kaldırılması gerektiğine inandığı için geçtiğimiz günlerde hasta haliyle Gazze’ye gidecek olan gemilerden birindeydi. Fakat Hedy, hadiselerin onun yaşını aşacağını hissedip Kıbrıs Larnaka’da inmiş gemiden. Gidebilse gidecekmiş ama olmamış.İşte bu kadın, sizlerin asalım keselim dediğiniz insanlardan biri. Siz ucuz ırkçılık yaparken, Gazze nerede onu bile adam gibi bilmezken, bu kadın, her şeyi göze alıp, 86 yaşında, on on beş saat uçak yolculuğu yapıp gemiye biniyor. Barış için. Adalet için. Kendinize gelin ve ne dediğinizin farkında olun.
* Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olamayacaktır. * İsrail’in dediği doğrudur: Bu bir provokasyondur. Ve çok doğru bir provokasyondur. Çok uzun zamandır yapılması gereken bir provokasyondur. “Haklı Provokasyon” diye bir tanımlamayı literatüre sokmuştur. * Mavi Marmara’nın başını çektiği Gazze Harekatı tüm dünyanın dikkatini yeniden Filistin sorununa çekmiştir. 60 yıldır duya duya, göre göre kanıksanan, sıkıcı bulunan, İslam dünyasının sahiplenmesi nedeniyle “e iyi o zaman onların işi olsun” denilip iyice görmezden gelinen, itibarsızlaşan, Yahudi-Müslüman çekişmesine indirgenen, medeniyetler çatışması gibi görülmeye çalışılan, biraz vicdanı olanlar tarafından bile “ikinci lig” bir insan hakları ihlali olarak görülen, bir “ama..” ile meşrulaştırılan, İsrail propagandalarıyla bulanıklaşan Filistin mağduriyeti tüm çıplaklığıyla yeniden gözler önüne gelmiştir, itibar kazanmıştır. * İran’ın yıllardır son derece şahsiyetli bir şekilde yürüttüğü ama kendi kusurları nedeniyle bir türlü takdir kazanmayan İsrail protestosu, Türkiye ve Mavi Marmara sayesinde manalı bir zemine oturmuştur. Şimdi artık hadiseyi “Müslümanlar eziliyor” çerçevesinden çıkarmanın tam zamanıdır. * Ahmet Hakan “O insanlar boşuna ölmedi” diyor. “On yıllardır süren bir gaddarlığı tüm dünyaya gösterdiler, İsrail’i savunmaya her zaman gönülden hazır olanları bile çaresiz bıraktılar, pür teçhizat silahlı askerlerin, silahsız sivillere karşı neler yaptıklarını kendi bedenleri üzerlerinden bir kez daha kanıtladılar, İsrail’in propaganda makinesini gülünç bir duruma düşürdüler, bütün dünyaya İsrail bu kez yaptığının bedelini ödemeli“ dedirttiler, insani yardımın önüne nasıl geçildiğini öğrettiler, İsrail denilen devletin azgınlığının nasıl sınır tanımadığını canlı yayında gösterdiler, İsrail’in barışa değil cinayete meraklı olduğunu ispatladılar. Ölümler olmasaydı gemi hadisesi bu büyüklükte bir infial yaratmayacaktı muhtemelen ama yine de bana göre gemidekiler direnmese, karşı koymasa daha iyi olacaktı. “Yardım” gemisindekilerin çatışmaya girmesini doğru bulamıyorum bir türlü. Gemideki havayı bilemiyoruz elbette ama orada olsaydım buna karşı çıkacağımı sanıyorum. Türker bebeğin orada olmasının manası yok edilmemeliydi. * Yıllardır Gazze’yi yalnız bırakan, kapılarını açıp ablukayı delmeyen Mısır’ın utanmasının ve cesaretlenmesinin zamanıdır. Mısır da hatalıdır. Mısır’ın da üzerine gidilmelidir. * Bu hadisenin Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi olması için şu an dünyanın tüm sivil yardım gemilerinin, işi olmayan yük gemilerinin, civardaki teknelerin, yatların Gazze’ye doğru yola çıkması gerekir. Greenpeace gemisinin bile orada boy göstermesinin zamanıdır. Abluka delinmelidir.
1 “İstanbul Hakkında Her Şey”, Yazarı: Saffet Emre Tonguç, Yayınevi: Boyut Yayınları.Bu kadar yıldır dünyayı dolaşıyorum, rehberi en zor yazılacak şehrin İstanbul olduğunu düşünüyorum. Zira İstanbul kadar hızlı (hem olumlu hem olumsuz yönde) değişen bir başka azdır. Bir yıl önce sapasağlam ayakta gördüğün tarihi bir yapı, ertesi yıl otoparka, bir ertesi yıl tuhaf bir apartmana, bir ertesi yıl da modern sanat müzesine dönüşmüş olabiliyor. İki ay önce gittiğin tıklım tıklım dolu havalı restoran bugün iş yapmadığı için kapanmış, floresan lambalı bir bilardo salonuna dönüşmüş olabiliyor. İki sene önce kenarında ha yıkıldım ha yıkılacağım binaların olduğu pis kokulu bir dere kenarı, bugün bütün binaları restore edilmiş, deresi temizlenmiş, pazar günlerinin en popüler kahvaltı noktası olabiliyor. 22 yıldır bu şehirdeyim galiba değişmediğini düşündüğüm tek şey Beşiktaş Kadıköy vapur saatleri: Akşam 21:15’e kadar her çeyrek kala ve çeyrek geçe. İstanbul istikrarsızlığın cenneti (veya cehennemi) bir şehir. İkisi da arkadaşım olan Saffet Emre Tonguç ve Pat Yale, bana göre sapık bir iş yaptılar. Kitabın yayına hazırlanışının son üç ayına tanık oldum. Saffet ile aynı odada, günde 18 saate varan bir tempoyla karşılıklı çalıştık üç ay. Ben kendi kitabımı,o kendi kitabını yazıyordu. Saffet kadar titiz bir insan daha var mıdır bilmiyorum. Tek bir satırı bile yeniden ve yeniden doğrulatmadan, tek bir fotoğrafı bile tekrar tekrar bakmadan kitaba koymayan bir insan. Bilmiyordum, sonradan öğrendim, tam üç yıl sürmüş kitabın bitmesi. Bir yılda yaparız demişler, ikisinin de anormal titizliği nedeniyle 3 yıl sürmüş. Bugüne kadar gördüğüm en başarılı rehber. “HER ŞEY” kelimesinin hakkı ancak bu kadar verilebilirdi. Aklınıza ne kuru bir tarih kitabı gelsin, ne hedonist bir lokanta, otel, eğlence yerleri rehberi ne de şahsi bir anılar yumağı. Hem hepsi hem hiçbiri hem de daha fazlası.Bir derviş tekkesinin gizli kalmış çarpıcı tarihinden, bir boğaz yalısında Ophra Winfrey’in ağırlandığı jet set bir partiye oradan kimselerin bilmediği bir Bizans manastırının hazin hikayesine oradan da ünlü bir caminin ilginç imamıyla yapılmış mini bir röportaja zıplayabiliyorsunuz. Her gün önünden geçtiğiniz bir duvarın üzerine işlenmiş bir gülün varlığını keşfedip manasını ve tarihini öğreniyorsunuz. Şehri avucumun içi gibi bilirim diyenleri üç sayfada şahmat edecek, aklını başından alacak bir kitap. 3 yılda tam 15 bin 600 kilometre yol kat etmişler. Coğrafi, tarihi veya güncel 2000 mekan ziyaret etmişler. 32 bin fotoğraf arasından en iyilerini seçtiler. Sonuç 3000 fotoğraf, harita, gravür, illüstrasyon, arşiv belgesi, kartpostal yer aldığı 350 sayfalık çok eğlenceli bir rehber. ***2) “Refika’nın Mutfağı” Yazarı: Refika Birgül, Yayınevi: Boyut Yayınları“Yeni İstanbul’da yaşam ve yemek üzerine tarifler” diye bir alt başlık koymuş Refika. Evet aynen de öyle. Gerçi İstanbul diyor ama İzmirliyi veya Mersinliyi de bozmaz. Refika, profesyonel bir aşçı değil. Yaptığı işin yemekle uzaktan yakından ilgisi yok. Fakat yemek yapmayı seviyor. Ama daha çok da yeni yemek icat etmeyi. Bu kitap için yemek kitabı demek ne kadar doğru bilmiyorum. “Yemekle ilgili her şey” de demek mümkünmüş. Veya “Mahallemizi yeniden sevelim” kitabı.. Veya “Bırakın bu Avrupai yüksek mutfak ayaklarını, sen kadayıfla neler yapılabileceğini biliyor musun? Hayatında hiç yufkacıya gidip yufka nasıl pişer biliyor musun?” kitabı..Zira Refika bizi “mahalle”mizle yeniden tanıştırıyor. Ve onun dışına çıkmadan da harika yemekler yapabileceğimizi gösteriyor. Mahalle kasabına gidip nasıl en iyi eti seçebileceğimize dair makul ve mantıklı (yani yüzde 12 nokta 899 oranında yağ, 87 nokta 211 oranında kas şeklinde olmayan) ipuçlarından, evde maydanoz, nane, marul yetiştirmenin yollarına, yufka ve kadayıf nedir, nasıl yapılır, bildiğimizin dışında nasıl kullanılacağına dair tariflere, fırıncı aslında bizim dostumuzdura kadar gidiyor. Beni ciğerimden yakalayan yemeklere verdiği isimler oldu: “Biber kayığında uyuyan kıyma”, “Baştan çıkaranların salatası”, “Çikolata miğferli pişmaniye askerler”, “Kendini döner sanan kıyma kavurma”, “İki peynirli şekilsiz ekmek”, “Haşat köfteli salata”...Kitabın tasarımı ve içindeki fotoğraflar da alışık olduğumuzun çok ötesinde. Çoğunu kendi çekmiş. Araya kendi fotolarını da serpmiş. Tatlı bölümünün başında dudaklarının üzerine erimiş çikolata ile yaptığı bıyıklı fotosu öldürüyordu beni gülmekten.