İki koca Cundalının zeybeği

18 Temmuz 2010

Ve birden kalabalık içinden Çakıcı Mehmet ile Piran Amca çıktı. Asırlık bu iki çınar başladılar karşılıklı zeybek oynamaya. Herkes bir adım geri çekilip bu iki 80 küsur delikanlıyı izlemeye başladı. Yüzlerinde poyrazın, güneşin, denizin, tuzun, papalinanın, kalenderliğin, Taş Kahvede içilmiş kim bilir kaç binlerce acı kahvenin, sarımsak taşının, aldırılmayan bir fukaralığın, içinde yaşanılan iki göz taş evin, bankaya gidip çekilen iki kuruş emekli maaşının, adalı olmanın tipik gururunun, bir yükselen, bir düşen tansiyonunun, yenilen kilolarca kalamata zeytininin, litrelerce Patriçe zeytinyağının, soluklanan teknelerin egsozunun, değirmenlerin yıl be yıl eriyişinin, yaz gürültüsünün, kış huzurunun, akşam güneşinde taşa yayılan kedilerin tatlı mırıltısının, bir zamanlar kendi elleriyle çıkardığı kalamarinin, ahtapotinin, içilmiş binlerce kadeh buz gibi rakının derin izleri..Biri 88, biri 87 yaşında. Oynuyorlar. Gururla. Güvenle. Ağır ağır. Tadını çıkara çıkara..***Yer: Cunda. Pazar meydanında. 15-17 Temmuz arasında Ayvalık Belediyesi’nin düzenlediği “Cunda Müzik Günleri” etkinliğinin ilk gününde. Sahnede Melda Duygulu. Melda Hanımı sahneye çıkmadan önce kaldığı, Cunda’nın en güzel butik otellerinden YundAntik’te gördüm bir iki saat önce. Bir insan sahneye çıkınca bu kadar mı değişir, bu kadar mı devleşir! Ve bir ses.. bu kadar mı işler insanın yüreğine.. Türkü pek tarzım değildir ama Melda Duygulu’nun sesi, burnumun direğini sızlatıyor. Kendimi bırakıp hüngür hüngür ağlayasım geliyor. İçimder bir yerlerde yüzlerce yılın acısını duyuyorum sanki. Memleketimin mozaiklerinin acılarını..Çakıcı Mehmet Amca ile Piran Amca oynadıkça oynuyor sahne önünde.. Millet coşkuyla alkışlıyor. İki koca Cundalı oyunları bitince gururla selamlıyor halkı. Yine alkış, yine kıyamet. Gülüyorlar. Yaşlıların en sevdiğim o aldırmaz halleri ve çok uzun zamandır ne yaparlarsa yapsınlar sadece kendileri için yapmanın tatlı bencilliğiyle.. Ne güzel bir yer bu Cunda! Ne güzel bir adamız..***Son yıllarda Cunda hakkında en güzel yazıyı galiba Hande Köseoğlu yazdı. 19 Mayıs 2010’da Habertürk’te yayınlanan yazısından birkaç bölüm:“Burada hayat yavaş akar. Kimsenin acelesi yoktur. Trafik yoktur. 13.00’teki randevun için evden 12.55’te çıkarsın. Sinirli insanlar yoktur. Gülümseyen insanları vardır. Telaşlı insanlar yoktur. Sakin insanlar vardır. Hırslı insanlar yoktur. Yetinen insanlar vardır.İnsanı da kedileri de musluktan akan suyu da miskindir buranın. Ağır ağır, tane tane.Pazarda dolaşırken, hiçbir şey almadan karnını doyurabilirsin burada. Herkes ikram eder malından, geri çevirirsen de darılır. Bademciden badem yersin, kirazcı eline tutuşturur, peynirci senin için kestiği dilimle peşin den koşar ‘Almasan da tat’ diye...”Taş Kahve’de Mehmet Abi siz istemeden kahve getirir, canı öyle istedi diye. Peynirin, salatan eksik mi geldi gözüne? Söyle hemen getirirler, hesaba eklemeden. Ya da “Balığın tadı biraz acı geldi” de laf arasında, almaz parasını. Kurabiye mi alıyorsun? Yolluk verirler bir de yanına, yiye yiye gez diye. Burada gönülle yapılır her şey. Hayat küçüktür burada. Marka filan bilmezler. Herkes ya Kordon’dan alır kıyafetini ya da Garaj’dan. ABD’ye gelinlik provasına gitmezler. Düğün zamanları uğradıkları en pahalı mağazaları “SOYKARA”da gece elbisesi 80 lira. Kimse kimseyle yarışmaz, istediklerini giyer, yer, içerler. Kimse kimseyi süzmez çünkü. İstanbullular dışında. Burada Baykal’ın kasetini, iktidar kavgasını, en son mekanları, filmleri bilmezler. Sizin o şaşaalı gündeminiz bir hiçtir burada, onların gündemine uyarsın. Kiraz ne kadar olmuş, deniz bu yaz soğukmuş, rüzgar kalmış, deniz direklemiş, papalina bu sene azmış... Hem de o kadar çabuk uyarsın ki bu kaplumbağa hızında hayata, kendine şaşarsın. ”Ah bir de o koca iki Cundalıyı oynarken görseydin Handeciğim...

Devamını Oku

Sekreterler ne işe yarar?

14 Temmuz 2010

İyi günler. Hödö Beyle görüşebilir miyim?-Ben yardımcısıyım buyurun. -10 gün önce kendisiyle konuşmuştuk, şirketinizin ithal ettiği X ürünü hakkında detaylı bilgi yollayacaktı. Çünkü niyetim.. bidi bid bidi bid.. (detaylı bir maksat açıklama)-Maaalesef.. Hödö bey şehir dışında. -Siz yollayın.-Maaalesef.. Konu hakkında bilgim yok.-Yardımcısı olduğunuzu söylemiştiniz.-Evet ama...-Hödö Beye soruverin o zaman..-Maaaalesef.. Şehir dışında..-Ne zaman gelecek?-5 gün sonra..-İyi de o zaman da ben burada olmayacağım. Yurtdışına çıkacağım. 10 gün yokum.-İyi o zaman dönünce yaparsınız.-Hanımefendi zaten 10 gündür bekliyorum. Gazeteci için 10 gün, 20 gün yok, 10 dakika, 20 dakika var!-Evet ama Hödö Bey şehir dışında. Maaalesef..-Hanımefendi bu dördüncü beşinci maalesefiniz ve maaleseflerinizin a’ları giderek uzuyor fakat hatırlatırım ki cep telefonu, cep mesajı ve e mail çağındayız. Santrale bağlatıp beş saat falan beklediğimiz dönemde değil. -Ne demek istiyorsunuz?-İşinizi iyi yapmıyorsunuz demek istiyorum. Bu süre zarfında Başbakana ulaşmıştım. Şehir dışında bahanesi 15 yıl öncesinde kaldı. Sıfatınız “yardımcı” ama son 10 dakikadır bir yardımınızı göremedim. Daha önce de görmedim. Ne bilginiz var ne bağlantı kurabiliyorsunuz. Üstelik Hödö Bey bana cep numarasını da vermişti ama hıyarlık bende ki kaybettim, sizin elinize düştüm. Halk arasında sekreter zulmü diyoruz buna. -Saçma saçma konuşmayın. Bidi bid bidi bid...-Hah! Sekreter zulmünden sonra sekreter hakareti. Bakın! Ben çalıştığınız şirketin yararına bir şey yapmaya çalışıyorum ve çalıştığınız şirket batarsa siz de işsiz kalacaksınız! Ve şu an içimden tam da bu geliyor. Sırf işsiz kalasınız diye şirketi batırmak! Dolayısıyla bana yardımcı olmanızı tavsiye ediyorum! -Aaaa deli mi ne! Senden öğrenecek değilim işimi.-Sen değil siz. Üstelik dediklerimde bir kötülük yok. -Aaaa.. Daha fazla dinlemeyeceğim.. (Telefonu yüzüme kapar)***Çok şükür memleketin bütün sekreterleri böyle değil. Çok zor bir iş yaptıklarını da biliyorum. Çok başarılı sekreter/yardımcılarla da karşılaştım. Müdürlerine de her zaman söylemişimdir ne kadar isabetli bir seçim yaptıklarını.Fakat böyle bir “sekretmez”le bu şirket ne kadar yol alabilir? Bana patronunun e mailini verip aradan çekilmek yerine yaptığına bakar mısınız? Hadiseyi bir iktidar savaşına döndürdü. Ucuz olsun diye zekası kıt “maaaalesef” kızları yerine bedavaya bir telesekreter çalıştırın, inanın ki çok daha manalı bir iş yapmış olursunuz. Memleketin bu şapşal “maalesef kızları”na artık ihtiyacı yok. Hatta bunların yarardan çok zarar getirdiği muhakkak. Elemanlarınızı deneyin. Dışarıdan başkasıymış gibi arayın. Yardımcınız ne kadar yardımcı, sekreteriniz ne kadar “sekretiyor” denetleyin. Boşa para harcamayın.

Devamını Oku

Atatürk’ün evi kültür merkezi yapılsa daha iyi olmaz mı?

13 Temmuz 2010

Selanik’e neredeyse 18 saatte varıyoruz. Yunan gümrükçüler, “Gönül Köprüsü” trenini sınırda 4 saat bekletince bütün trafik alt üst oluyor. Sınırdan Selanik’e kadar, karşıdan gelen bütün trenleri bizim beklememiz gerekiyor. Zira Yunanistan’da da raylar tek şerit. Birinin istasyonda öbürünün geçmesini beklemesi gerekiyor.O kadar geç varınca yapılacak tek şey kalıyor: Hep beraber Atatürk’ün evine gitmek. Zaten 4 ilden gelen 200 öğrenciyle yapılan Ankara-Selanik gezisinin esas amacı da buÖHatırlar mısınız bilmem.. Buraya 4 yıl önce de gelmiştim ben. Manita Bey ve ben motor ile Yunanistan’ı geziyorduk. Selanik’e gelince Ata’nın evine gitmemek olmaz ve lakin tam ayrılırken sevimsiz bir “ihtiyaç” krizi çıkmıştı. Benim Selanik göçmeni İzmirli, “ihtiyacı” konusunda yardım göremeyince hafif çaplı bir çıngar çıkarmıştı. Ben de bittabi yazmıştım köşemde. O da ufak çaplı başka bir diplomatik krize yol açmıştı. Velhasıl kelam, inşallah beni hatırlamazlar veya hatırlayacak olan çoktan başka yere tayin olmuştur diyerek geldim. Çocuklar saygı, merak ve büyük bir ilgiyle dolaşıyorlar bütün odaları. 4 yılda tek bir şey değişmemiş. Geçen geldiğimde, sadece Atatürk’ün eşyalarının sergilendiği, panjurları kapalı, kasvetli bir müze olmasındansa canlı bir müze ve kültür merkezi olmasını arzulamıştım içimden. Mesela Taksim’deki Cervantes gibi. Kütüphanesiyle, sinemasıyla, Türk Kültürü’nün tanıtıldığı Türkçenin öğretildiği bir kültür merkezi ver günümüz anlayışında yeniden düzenlenmiş hakiki bir müze fena mı olurdu? Türkiye’de bir sürü var ama “Atatürk Kültür Merkezi” adını burası kadar hiçbir yer de hak etmez herhalde. Bu haliyle ne Atatürk hakkında pek bir şey öğreniliyor ne o zamanki Selanik hakkında, ne de başka bir şey.. Eskiciden, antikacıdan toplanmış eşyalar ve duvarda tercümesi bile yapılmamış bir takım evraklar.. En sevdiğimiz, en hiçbir yerlere oturtamadığımız, en üzerine titrediğimiz önderimize yakışan bir müze olduğunu söyleyemem. Daha iyisine kimse niyetlenmiş midir bir fikrimiz olamadı. Kimseye soramadık. Zira hemen yanındaki konsolosluktan her hangi bir üst düzey yetkili gelmedi. Pek bir şeyi sormanın mümkün olmadığı bir zat, tabelalarda zaten yazılı olanları söyleyerek hesapça rehberlik yaptı. Atatürk’ün eviyle ilgili son yıllarda gazetelerde sık sık yazılan ve resmi tarihle hayli çelişkili bir takım iddiaları soracak oldum, “tarih bilginizi yeniden gözden geçirin, o dedikleriniz Yunan komplosudur” şeklinde derin dondurucudan çıkma bir laf etti. Yunan komplosu lafını duymayalı epeyi bir zaman olmuştu, doğrusu pek nostaljik geldi. Beş altı yıl önce, bir başka konsolosluk görevlisi de Vatan’da çalışıyorum deyince “Boyalı Basında yani” lafını etmişti. O da 25 yıl öncesine götürmüştü beni. “Bayatlamış terimler sözlüğü” yazmak lazım galiba bazıları için.

Devamını Oku

Selanik yolunda memleketimden çocuk manzaraları

12 Temmuz 2010

Bir tren dolusu çocukla Sirkeci Gar’ından hareket ettik, güle oynaya Selanik’e ilerliyoruz.. Trakya’nın yeşillikleri içinden geçerken uzun mesafe için en son ne zaman trene binmiştim diye hatıralarımı karıştırıyorum. Neredeyse 20 yıl olmuş.. Yine böyle yataklı bir trendi. Ankara’dan İzmir’e dönüyordum. Nereden param vardı bilmiyorum. O yaşımda olmaması lazımdı. Henüz çalışmıyordum. Fakat biten bir aşk, kazanılamayan bir sınav (ve gelecek planı) nedeniyle Ankara’ya bir ‘grand finale’ yapmam gerekiyordu. 22 yaşında aklıma gelen en tumturaklı final (niye bilmiyorum) trenle ayrılmaktı başkentten.. Gidip kendime bir kompartıman tutmuştum. Yanıma da bir şişe beyaz şarap (muhtemelen en ucuzundan) , birkaç salkım üzüm ve bir adet de sandviç aldım.. Bir de Nazım Hikmet’in ‘Memleketimde İnsan Manzaraları’ kitabını.. Kaçını cilt? Hatırlamıyorum. İçecek, gözyaşı dökecek sonra çakırkeyif olup uyuyacaktım.Gözyaşları fazla sürmedi. Hatta hiç başlamadı. Nazım’ın dizelerinde kaybolup gitmiştim. Yolculuk içime fenalıklar gelecek kadar uzun sürmüştü. Tren meğer Eskişehir üzerinden gidiyormuş. İzmir’e gidilebilecek en uzun yol buymuş meğer. Demirağlarla öremediğimiz memleketimde. Tek yararı: kitabı hatmetmiştim. ***İşte şimdi yine bir trendeyim. İstanbul, Ankara, Edirne ve İzmir’den gelen 200 çocukla Turkcell’in ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilen “Gönül Köprüsü” Projesiyle Selanik’e gidiyoruz. Selanik seyahati “Gönül Köprüsü Projesi”nin ilk yurtdışı açılımı. 3 yıldır devam eden bir program. Şimdiye kadar 130 bin çocuk Gönül Projesi gezilerine katılmış. Selanik galiba en heyecanlısı. Beraberimizde Turkcell CEO’su Süreyya Ciliv bile var! Sirkeci Garı’ndan akşam 8’de yola çıktık. Gara çocukların anne babaları da gelmiş. Kimi göz yaşları içinde, kimi gülücüklerle uğurluyor kuzucuğunu.. Devir amma değişti diyorum. Ben o yaşlardayken annem hayatta bırakmazdı beni diye düşünüyorum.. Zaten bırakacağı bir durum da yoktu. Darbe sonrası kim nereye kıpırdıyor? ‘Yurtdışına öğrenci gezisi’ ancak Amerikan filmlerinde duyduğumuz bir şeydi.. Hem zaten o zamanlar memleketin dört bir yanı “düşmanla” çevriliydi! Sağ tarafta komünist büyük “düşman”, sol tarafta “denize döktüğümüz ve intikam almak için yanıp tutuştuğunu (sandığımız)” küçük düşman.. Ne kadar kavruk bir çocukluk geçirdi bir kuşak.. Ve ne kadar yalnız ve nefret ve korku dolu.. 12 Eylülcüleri hüzünlü kavruk çocuklar yarattıkları için de yargılayabilir miyiz rica etsem? ***Akşam yemeğinden sonra trende dolaşıyoruz. Memleketimden çocuk manzaraları görmek istiyorum! En şenlikli vagon açık ara İzmir vagonu! İki üç saatte vagonu parti ortamına çevirmeyi başarmışlar. Oğlanlar kızlara sataşıyor, kızların güzel ve alımlı olanları güya sinirli sinirli cevap veriyor, havalı olmayanları ise tatlı tatlı dalga geçiyor. (Her zaman demişimdir. Fazla güzel kızlar asla eğlenceli olmaz. Ne varsa az güzellerde ve ‘çikin’lerde vardır..) İki dakikada kaynaşıyorum vagondaki çocuklarla. Alsancak, Karşıyaka muhabbetiyle başlıyoruz, Çeşme’den devam edip en iyi dondurmadan çıkıyoruz.. Bu arada dikkatimi çekiyor, en çok diş telli çocuk da İzmir vagonunda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Neredeyse dörtte biri telli! Diş estetiğine en çok önem verenler İzmirliler mi?Sonra Ankara vagonuna geçiyorum.. Buradaki çocuklar sanki daha bir sakin, daha çekingen. Bakıyorum diş telleri yok oldu birden. Soruyorum: Mamak’tan geliyorlarmış. Diş estetiği son öncelik. Bir kenarda Nurullah çocuğu görüyorum. Gözümün içine hiç bakmadan cevap veriyor sorularıma. Esasen Ankaralı değilmiş. Patnosluymuş. 6 kardeşin üçüncüsü. Daha iyi okusun diye amcasının yanına yollamışlar. Bundan evvelki seyahatleri sadece Patnos Ankara arası. Bu ilk başka istikamet. Heyecanı gözünden okunuyor. İfade edemiyor sadece.. Neresi daha güzel diyorum, Mamak mı Patnos mu? Gözleri parlayarak “Patnos!” diyor.. Kürt müsünüz diyorum.. Başıyla evet diyor. Kürtçe biliyor musun diyorum. Yine başıyla belli belirsiz evet diyor. Unutma o dili diyorum, ileride çok işine yarayacak diyorum, ilk o zaman gülümsüyor. Yok diyor. Unutmam.. Alsancaklı, Patnoslu, Mamaklı, Leventli.. Memleketimden çocuk manzaralarını izleye izleye devam ediyoruz..

Devamını Oku

Entel olmanın sağlığa zararları

9 Temmuz 2010

Kalktık Bergama’ya gittik. 26. Uluslararası İzmir Festivali dahilinde antik Bergama kentinin Asklepion Tiyatrosu’nda olan tragedya yazarı Aeschylus’un 2500 yıl önce yazdığı “Zincire Vurulmuş Promoteus” tragedyasını izlemek için..Nerden? Şirince’den. Yol ne kadar? 3 saatlik.Kim sahneliyor? Pire (Yunanistan) Belediye Tiyatrosu. Günler öncesinden plan, program.. Düşünsenize! Bergama’nın antik tiyatrosunda Yunanistan’dan gelen bir tiyatro kumpanyası 2500 yıllık bir oyunu kendi orijinal dilinde sahneleyecek! Vay be!Önemi şu: Tam olarak emin olunmasa da tragedyanın yazarı Aeschylus kabul ediliyor. Aeschylus ise tragedyanın babası sayılıyor. Eserlerinin bir kaçı günümüze ulaşabilen üç antik çağ oyun yazarlarından biri. (Diğerleri Euripides ve Sophocles) Öncesinde de profesyonel rehber olan ablamın rehberliğinde Bergama antik şehrini gezecektik, Bergama Ticaret Odasının restore edip işlettiği lokantada yemek yiyecektik, akşam olunca da tiyatroya gidecektik. Allahım nasıl heyecanlıyız! Fakat gündüz başımıza gelen bürokratik tatsızlıklar yüzünden (onu da anlatayım: Evlenirken bana sormadan zorla soyadımı değiştiren devlet, boşanırken yine bana sormadan zorla soyadımı geri veriyor, bu arada satın aldığın bir mülk varsa tapu üzerindeki ismi değiştirebilmek için hem bir TAM gününü çalıyor hem de senden (hazır yakalamışken) dünyanın parasını alıyor!! Kadın olmak dışında suçum ne?) hiçbir şeye yetişemedik. On dakikalık bir gecikme ile tiyatroya zor vardık.Sessizce içeri süzülelim dedik, kapıdaki güvenlik görevlileri bize köylü muamelesi yaptı. “Alkış sırasında alabiliriz ancak.. Sanatçılar çok hassas.”Yabancıya karşı da kompleks vardır ya bizde de, ne kadar “görgülü” tragedya izleyicisi olduğumuzu kanıtlamak için “peki” dedik. 2 günde bir tragedya izleriz ya biz.Bir alkış oldu, atladık hemen. “Yoook” dedi çok bilmiş güvenlik görevlisi kız. “Hani alkışlar uzun uzun olur ya, işte ona ara denir. Ancak o zaman alabilirim sizi..”Bekle bekle o uzuuun uzuuun alkış kopmuyor bir türlü. Yahu bir perde ne kadar uzun olabilir?Sütunlar bize bakar, biz onlara, böyle kedi yavrusu gibi dışarıdayız. Yarım saat daha geçti. Sonra anlaşıldı ki ara mara yok! Tek perde. Güvenlik görevlisi büyük bir iyilik yapıyormuşçasına oyunun yarısında bizi içeri aldı.Promoteus çoktan kayalara bağlanmış, inleyip duruyor. Sahnenin sağ tarafında bir bez ekranda oyunun Türkçe çevirisi var. Tamam dedik bundan sonrasını yakalarız. Fakat o kadar güzel yerleştirmişler ki perdeyi, koca tiyatronun yarısı göremiyor. Gören yarısı da okuyamıyor çünkü harfler küçük. Sonra bunun da bir önemi kalmadı zira çeviriyi ekrana yansıtan bilgisayarın şarjı bitti (herhalde) ve biz tamamen kelimelere dayanan bir oyunu tek kelimesini anlamadan izledik. Bir Yunan tragedyasını anlamadan seyretmekten daha sıkıcı ne olabilir bilmiyorum. Dekor yok, dans yok, çok arada bir şarkı var. O da konuyu tamamlamak üzere. Çarpıcı bir ses de gelmemiş Pire taraflarından. Nasıl bu kadar beceriksiz olunabilir? Nasıl tek perdelik oyunda arada alacağız sizi denilebilir? Nasıl bu kadar kötü dekorlar taa Pirelerden getirilir? Dedim fazla entel olmak bünyeye zarar. Yetişeceğiz diye kalp sektesinden gidiyorduk, daha da geç kalmayalım diye yemek yemedik, açlıktan geberiyorduk, arayı bilmediğimiz var sayılarak bizle alay edildi üstelik de bir müsamere izledik.

Devamını Oku

Beyni elinde şövalyenin ölümsüzlüğü

5 Temmuz 2010

Bundan daha irkiltici bir sergiye yıllar önce Londra’da gitmiştim. Damien Hirst, ölü hayvanları, kimi bütün kimi parçalanmış bir şekilde cam kutularda formaldhit içinde sergiliyordu. Koca bir köpekbalığı yaşadığı günkü kadar korkunç vaziyette bir cam vitrin içindeydi. Öbür tarafta bir inek, ekmek gibi dilimlere bölünmüş, yanyana duran buzdolabı büyüklüğünde 11 cam kutu içinde sergileniyordu. Bir başka yerde de ikiye bölünmüş bir koyun hareket eden iki cam kutu içine konulmuştu. Kutular 10 dakikada bir yanyana geliyordu, koyun birkaç dakikalığına bütünleşiyordu. Zamanında çok tartışılmıştı. Formaldehit içine ölü bir hayvan koyup bu “iş”lere de acayip acayip isimler takınca (köpekbalığı için: “Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün Fizikî İmkânsızlığı”. İnek için: “Her şeyin özünde olan yalanların kabulü ile kazanılan bir nebze rahatlık”. Koyun için: “Sürüden ayrılanı..”) yapılan sanat oluyor muydu? Bu işleri de sonradan yaptığı üstü elmaslarla kaplı kafatası gibi işleri deli paralara satıldı, satılmaya da devam ediyor. Damien Hirst günümüzün yaşayan en zengin sanatçısı.***Peki Gunther Von Hagens’in kadavraların derilerini soyup doku ve organları plastine edip (çok uzun ve meşakkatli yollarla akmaz kokmaz taş gibi bir hale getirmek) çeşitli şekillerde ve sanki canlıymışcasına (mesela ayakta kendi derisini tutar vaziyette veya basketbol oynarken veya satranç oynarken) sergilemesi nedir? Sanat? Tıp dersi? Tıp okumuş olanların çok fazla etkileneceğini sanmıyorum. Zaten ilk yılları ölü organı kesip biçmekle geçiyor. Hele de cerrah olmuşsa...Bizler yani tıp bilimiyle ilgili olmayanlar içinse hayli karışık bir durum. İnsanı bu kadar “çıplak” görmek ister miydik? Görmekten mutluluk duyabilir miyiz? Gunther Von Hagens bir tıp doktoru. Anatomi uzmanı. “Plastine” yöntemini de tıbbi nedenlerle geliştiriyor zaten. 1977’den 90’lara kadar küçük organlar plastine edilip tıp eğitiminin hizmetine sunuluyor. 90’larda bütün vücut plastine edilebiliyor.Sergi açma fikri Japonya’da çıkıyor. 1995 yılında, o güne kadar tıp için plastine ettiği organlar sergileniyor. Sonra ölüleri yaşar gibi pozisyonlara sokup plastine ediyor. Sergileri tüm dünyayı dolaşıyor. Son olarak da İstanbul’da. Hadise tiksindirici mi eğitici mi karar veremedim. (Ama sanki tok gidilse daha iyi. Sonrasında yemek yemekte zorlanabiliyor insan.)İnsanın insana ilgisi tuhaf bir şey. Yanımdaki gençler eğilip eğilip bir adamın testislerine baktılar. “Ya ne tuhaf duruyorlarmış.. İçim bir acayip oldu” dedi biri. Ama gözünü de alamıyordu. En etkileyicisi at üzerindeki şövalye “heykel”iydi. Binici meğer Gunther Von Hagens’in yakın arkadaşı imiş. Fakat genç yaşta kansere yakalanmış. “Beni kılsa kılsa sen ölümsüz kılabilirsin” deyip, öldükten sonra plastine edebilsin diye bedenini Von Hagens’e bağışlamış. (Sergi için plastine edilen tüm bedenler sahipleri tarafından bağışlanmış bedenler) Von Hagens arkadaşını ağlaya ağlaya plastine etmiş. İki yıl süren işlemler sırasında gözünün yaşı hiç durmamış. Bu nedenle ona anıtsal bir kompozisyon vermiş. At üzerinde mağrur bir şövalye! Fakat esprisi de var. Şövalye beynini elinde taşıyor! Manası? Yorumlamak size kalmış. Giden köşecilerin ekserisi “sigara içmiş” bir ciğerle “içmemiş” bir ciğerin farkının çarpıcılığına değinmiş. Nedendir bilmem beni etkileyense normal bir beyinle Alzheimer hastalığına tutulmuş bir beynin farkı oldu. Meğer fiziki bir farkı da varmış. Normalde ceviz gibi sıkışık olan beyin, Alzheimer olunca gevşemiş, kıvrımların araları açılmış. Haftalardır gözümün önünden gitmiyor... “Orijinal Vücut Dünyası-Yaşam Döngüsü” (Body Worlds) Yer: Antrepo 3 binası. Karaköy’de, İstanbul Modern’in yanındaki bina.

Devamını Oku

Emel Sayın

4 Temmuz 2010

Cumartesi akşamı tam bir “nereye yetişeceğini bilemeyen İstanbullu” olduk. Zira nasıl yapmayı başarmışlarsa bütün aktiviteleri aynı günde toplamayı başarmış organizatörler. Caz Festivali kapsamında Tünel Şenliği, Opera Festivali açılış konseri ve Yeni Rakı’nın düzenlediği “Bi’büyük, Boğaz’da meze ve müzik Festivali”. Daha atladığım kim bilir neler var!Ancak ikisine yetişebilirdik. Operayı boş verelim dedik, önce Kuruçeşme’deki meze hadisesine gideriz, sonra da Tünel’e kaçarız dedik.“Bi’büyük Fest” harbi eğlenceli bir organizasyondu. Önce, dev bir masa üzerinde tam 1515 çeşit meze ile dünya meze rekoru kırıldı. 90 aşçı, 3 ton malzeme ile internetten yollanan tariflere göre hazırlamış. Guinness Rekorlar Kitabı’ndan gelen yetkili, tek tek saydı mezeleri. Sonra çok komik bir şekilde Emre Aydın, Emel Sayın ve Yeni Türkü’yü dinledik. Kuruçeşme Arena’da tribün ile sahne arasında bayağı bayağı çilingir sofraları hazırlanmış. Elimizde rakımız, önümüzde mezemiz (yarışma mezeleri değil tabii) konser! Doğruyu söylemek gerekirse Emre Aydın konsepte pek oturmamış. Yemek yiyen izleyiciye alışık olmadığını düşündüğüm Emre Aydın ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Zira hayranları tribünlerde (ve hayli uzakta) oturuyordu, hemen sahne önündeki çilingir sofralarında ise muhtemelen sadece Emel Sayın dinlemeye gelmiş ve yemek yemeğe çalışan yaşlı başlı teyzeler amcalar.. Rock tınıları ortalığı gümbürdettikçe yüzlerinde keyiften ziyade “şu müziğin sesini kısar mısınız? Ne bu gürültü evladım?” ifadesi vardı. Bir saat sonra Emel Sayın çıktı sahneye. Aman Allahım! O ne güzellik, o ne sahnede yıldız gibi parlama, o ne hakimiyet! Uçuşan mor tülden nefis bir kostüm giymiş, bir kraliçe gibiydi. Birden Emel Sayın’ın güzel yüzünü ne kadar sevdiğimizi ve özlediğimizi fark ettik hep beraber. Yanımda oturan 25 yaşlarındaki genç kız “Oh!.. İçim açıldı!” diye haykırdı. Benim de hissettiğim tam bu idi: İç açılması! Bir insan sahneye bu kadar mı yakışır! Bu kadar mı enerji yayar! Emel Sayın, yılların gazino tecrübesi ve yemekli müşteri/izleyiciye alışık olmanın rahatlığıyla sahnede tam bir “retro rüzgarı” estirdi. Zaman tüneline girmişiz de gazinocular kralı Fahrettin Aslan’ın Maksim’inin bahçesindeymişiz de taş çatlasa 40’ında bir Emel Sayın’ı izliyoruz! Ve de dinliyoruz! İnsan yüz ve ses güzelliğinden bu kadar mı gram kayıp vermez? “Çile Bülbülüm” hâlâ bu kadar mı güzel söylenir? Ve bu kadar mı matrak olunur? Emel Sayın’ı izleyip böylesine eğleneceğimi ve mutlu olacağımı asla tahmin etmezdim. Tünel’e caz festivaline kaçma fikri anında çöpe atıldı. Sahnede yarım saat kaldı ve gecenin tartışmasız en şahane gösterisini yaptı. Şarkı aralarında tatlı tatlı sohbet etti, Emre Aydın’a ve gitarist kıza takıldı, espriler yaptı ve ciddi ciddi kahkahalar attık. Hadi bizim yaşımız var, Emel Sayın geçmişimiz var, evde 45’liklerini dinlemişliğimiz var, hadisenin nostaljik değeri de var diyelim. Fakat arkama dönüp bakınca gördüm ki Emre Aydın’a geldiklerini düşündüğüm tribünlerdeki genç kızlar falan dahil herkes ayaktaydı, herkes çılgın gibi alkışlıyordu. Başta ben ve Manita Bey olmak üzere hepimiz resmen büyülendik. Emel Sayın’a doyamadık. Hiç yapmadığım şeyi yapıp kulise gittim, hayranlığımı sundum. Hiç rakı içmeyen biri olarak Yeni Rakı’ya teşekkür ederim. Müsaadeleriyle “En Bi’ büyük” Emel Sayın diyeceğim.

Devamını Oku

Karılar kocalar (semerinden) boşanıyor

28 Haziran 2010

Ahmet Hakan, evlilikten soğudum demiş. Haşmet Babaoğlu her yönüyle rezillik demiş. Sadece Eren Talu’ya değil Ayşe Arman’a da çakmış. Daya teybi, küçük beyinler “bilge kişi” rolünde; işkenceciler şefkatli politikacı rolünde; sevgisiz eşler mağdur rolünde..” demiş. Gazetecilik ve insanlık açısından röportaj denilen şeyi yeniden masaya yatırmayı teklif etmiş. Ayşe Özyılmazel “Dün Ayşe Arman’ın Eren Talu röportajını okurken utandım. İçim ezildi, midem bulandı, zaman zaman dehşete kapıldım... Haklı olmak nedir ki, elinde sevgi, içinde huzur kalmadıktan sonra..” demiş Ayşe Arman’ın Eren Talu röportajı aynı zamanda en çok okunan haber olmuş. Ayşe Arman gelen mektupları yayınlamış. Erenciler, Defneciler, evlilik mahremdirciler, yok iyi olmuş açılıp serilmelericiler... Defne Eren ilişkisi oldum olası bana “yakın” gelmezdi. Dev aşklarını ilan ederken de, evlenirlerken de, Defne kocasını destekler görünürken de itici gelen bir şeyler vardı. Bir inandırıcılık sorunu vardı bu ilişkinin indimde. Yüzleri fazla profesyonel gülümsüyordu. Birbirlerini bulmuş olmanın, mükemmel çifti oluşturmuş olmanın gururu, yemeğe fazla fazla konmuş monosodyumglutamat gibiydi. Monosodyumglutamatlı yemekleri de sevmem. Fakat, Ahmet’in de Haşmet’in de Ayşe Özylmazel’in de aksine ben “sonun” böyle olmasından memnunum. Böyle bitmeseydi üzülürdüm. Kötülüğümden değil. Hakikaten değil. Fakat aksi taktirde iyi bir tatlısı olmayan vasat bir yemek olacaktı 12 yıldır (mıdır nedir) yediğimiz şey.Aynı profesyonel “gülümseme” ile mahkemeye çıkan temiz taklidi yapan bir Talu çiftine dayanamazdım. Şimdi rezil bir dedikodu meraklısıymış gibi göründüğümün farkındayım. Ama mesele bu değil. Aile kurumuna oldum olası inanmayan biri olduğumu yüz milyon kez söylemişimdir. Daha doğrusu ailenin kutsanmasına karşı olduğumu. Aile tam da budur! Rezilliklikleriyle, şövalyelikleriyle, fedakarlıklarıyla, bencillikleriyle.. Bir bulamaç. Talu çiftine teşekkür ederiz. Evlilik hakkında gerçekçi bir fikir edinmemize vesile oldular. Kimin evliliği çekişmeyerek, suçlamayarak, kulis yapmayarak bitiyor? Ama bir gün ama bir hafta ama bir yıl. Senin olgunluğuna göre değişen sadece süresi ve şiddeti oluyor. Bir de Ayşe Arman’a anlatmıyoruz. En azından gerçek ismimizle...Haşmet Babaoğlu’nun Tamer Karadağlı skandalından sonra söylediği güzel bir laf vardı. “Ünlülere, bizim yerimize de rezil oldukları için ihtiyaç duyarız.” Önemli bir ihtiyacımız giderildi. Yine. Şikayet edecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu dökülüp saçılmalar kendilerinin ne işine yarar, onu bilemiyorum. Bu noktada da Murathan Mungan’ın lafı geliyor aklıma: “Bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.”

Devamını Oku