Mostar Türkçesi

3 Ağustos 2010

Hatırlarsanız Dubrovnik’teyken Türkçe “sesli” rehber buldum diye pek sevindirik olmuştum. Ah! Esas sürpriz Mostar’daymış! Hediyelik eşya satan dükkanlarda küçük rehber kitaplar vardır ya, on on beş dilde, sıra sıra, işte “mücevherimi” orada gördüm. Kitabın adı “Mostar ve çevresi”. 40 sayfalık, sevimli Türkçe bir rehber. Basımı, fotoğraflar gayet iyi. Mostar’ın tarihi, bugünü, köprünün hikâyesi, yeniden yapılışı, Mostar çevresinde gidilecek yerler ve saire, gayet derli toplu bir kitapçık.Ve aynı zamanda dünyanın en “eğlenceli” Türkçesine sahip. Ramiza Smayiç Hanım çevirmiş Türkçeye ama ne çeviri! İşte birkaç örnek:- Mavi yeşil Hersek güzeli Neratva sadece bir nehir değildir. Neretva akıntısıyla, Yadran’la (Adriyatik Denizi herhalde) Bosna ve Hersek’in kuzey kısmını ve komşı Hırvatistanı bağliyan yolları ve rayları tayin etmiştir. - Dağların dibinden gelen sert ve vahşi Neretva bin metreye kadar derin istihkam keser. (??) Sonra Yadran denizine sakinleşip genişleyerek yavaşlar ama hala şatafatlıdır.- Yukarı akışında vahşidir. Geçerken çok nehir ayakları ona dökülüyor. Cereyanın büyük kısmının onu zorla yavaşlattığı ve yendiği hızlı ve şiddetli nehirdir. (Kim kimi yeniyo, yavaşlatıyor?) - Ak Deniz’in nefesi, sihirli ziya ve yumuşak ikliminden başka Mostar’a nebat ve lezzetli güney meyvesini hediye vermiştir. - Kar, birkaç yıl beklenen bir atraksiyondur. - Doğanın Mostar’a verdiği nimetlerden başka en değerli mücevher virtüoz binalar, mısralar, resimler, komik masallar ve nakış işlemelerinden çıkan herzamanki açık ve dirençli Mostar ruhudur. - Gölü saran kozalıklar ormanı (“kozalaklılar” yani çam ormanı demek istiyor sanırım) dağ iklimi ve banyo yapmak için temiz su avcıları, sıporcular ve geziciler için gerçek yemdir. ( ) - Ljubuşki kentçiğin (kasaba demek istiyor olabilir mi?) yedi km güney doğusunda Tırebıjat nehri şelalelere aktarılıyor. - Kıravaçe şelalesi Niyagara çağlayanına benzeyen doğal bir fenomendir. Bu yeri ziyaret etmek mecburiyetindeyiz. (Emrin olur Ramiza ablacığım! Yeter ki sen iste..)- Layık, sanatçı ve mimar gözüyle Poçitely, Neratva kıyısındaki bılür taşı olarak kalır. (Layık?) Gavran kapudanzade ailesinin evini gerçekten ziyaret etmek gerekir. O, camiye yakın bulunmaktadır. - Bu ev bugün savaştan önceki gibi sanat sömürgesidir. ***He he heee.. Sanat sömürgesi ev de ilginç bir şey olmalı. Pis emperyalistler ressamları zincirlere vurmuş kırbaçlaya kırbaçlaya resim yaptırıryor olmalıÖSonra gittim kitabın İngilizcesini de aldım. Sanat sömürgesi lafı meğer “Artist colony” yani “sanatçı cemaati” lafının yanlış çevirisiymiş. Belli ki Ramize Abla “colony” lafına sözlükte bakmış, ilk karşılığını da şak koymuş. Cemaat olmuş sömürge. Olsun. Canı sağ olsun. Türkçe rehber kitap bulabilmek benim çok hoşuma gitti. Varsın böyle bir “Türkçe” ile olsun. 2006’da basılmış, kim bilir benim gibi kaç Türkü daha neşelendirdi.. Gözümün önüne rahmetli İngilizce hocam geldi. Amerikalıydı. Arada sırada Türkçe’den İngilizce’ye çeviri yapıp götürürdüm. Çevirimi, öğretmenler odasına giderken okumaya başlardı. Kahkahaları koridorları çınlatırdı. Benim İngilizcem de böyleydi muhakkak.. Heh.

Devamını Oku

Savaşı gördüm

1 Ağustos 2010

8 günlük Balkan gezimizde toplam üç ülke gezdik. Hırvatistan, Karadağ ve Bosna Hersek. Türkiye ile kıyaslayınca hap gibi ülkeler. Araba kiralıyorsun, 3 günde geziyorsun. Sınır dediğin yalandan bir takım bariyerler. Pasaportları kontrol ediyorlar elbette ama bizim Türk jandarmasının (bilhassa Doğu bölgelerindeki) kontrolleri inanın daha uzun ve zorlu. Son gün saydık gün içinde beş kez sınır geçmişiz. Karadağ’dan Bosna Hersek’e, Bosna Hersek’ten Hıvatistan’a, tekrar Bosna Hersek’e ve tekrar Hırvatistan’a. İkisi da Hırvat şehri olan Dubrovnik’ten Split’e giderken Bosna topraklarından geçiliyor mesela. O kadar iç içeler ki birlik olup Yugoslavya’yı kurmuş olmaları hiç şaşırtıcı değil. Gel gör ki çil yavrusu gibi dağıldılar.. Ve dağılırken yazık ki birbirlerinin canlarını çok yaktılar. Yemyeşil sahillerden, bereketli ovalardan geçerken, dantel gibi şehirlerin hikayesini okur, seyretmeye doyamazken (ve aslında hepsinin savaş sırasında yerle bir olduğunu ve aslına uygun yeniden yapıldığını biliyorken) “NE İÇİNDİ BÜTÜN O DÖKÜLEN KANLAR?”diyor insan. Bizim “Türk” ayrılıkçıları hiç düşünüyor mu acaba “boşanmanın” Yugoslav boşanması gibi kanlı DA olabileceğini? Allah yazdıysa bozsun. Zira akıl almaz bir şey. Dubrovnik’in “Stari Grad”ında (eski şehir) dolaşırken bir fotoğraf sergisine rast geldik. Savaşta şehirlerinin ne hale geldiğini göstermek istemişler ziyaretçilere. Az evvel coşkulu bir nikâha denk geldiğimiz (ama ne yazık ki asabi gelin tarafından izlememize izin verilmeyen) Aziz Blausius Kilisesi paramparça olmuş. Şimdi hayranlıkla gezindiğimiz mermer kaplı Stradun caddesi delik deşik. Altında kahve içtiğimiz taş güzeli bina şarapnel ve kurşun izleriyle dolu. Dubrovnik 15 yılda toparlanmış. Tarihe meraklı değilseniz, bu haline bakıp, şehir 500 yıldır huzur içinde uyuyor sanabilirsiniz. Savaşın (kalplerdeki hariç) bütün izleri temizlenmiş. Henüz silinmemiş izler Mostar’da. KARANLIK SAVAŞIN UTANÇ ABİDELERİSavaşın izlerine en çok Mostar’da rastladık. Mostar’ı bir kasaba sanıyordum, meğer gelişmiş bir endüstri şehriymiş. Şehre adını veren meşhur Mostar Köprüsü “stari grad”da, yani eski Mostar’da.Savaş sırasında yıkılan sadece köprüler olmamış. Köprülerin etrafındaki mahalleleri de paramparça etmiş Hırvatlar. Hazır gelmişken nedenini de söyleyeyim zira Yugoslavya iç savaşı karman çorman bir hikaye. Biliyorsunuz önce bağımsızlığını ilan eden Hırvatlar ve buna karşı çıkan Sırplar birbirleriyle savaşıyordu. Sırplar ve Hırvatlar birbirleriyle savaşırken aynı zamanda gizlice anlaşıp Bosna Hersek’i kendi aralarında paylaşmaya karar veriyorlar. Hırvat-Sırp sınırı olarak da Mostar’ın üzerinde olduğu Neretva nehri tayin ediliyor. Bunun üzerine Hırvatlar hem geliş gidiş olmasın hem de eskinin “sembolik” izleri yok olsun diye bütün köprüleri yıkıyor. Köprülerle beraber etraflarını da tabii. Savaştan sonra, UNESCO’nun büyük katkısıyla sadece Mostar Köprüsü değil çevresindeki mahalle de yeniden yapılmış. Camiler, hanlar hamamlar bizde olmadığı kadar özenli ve aslına uygun restore edilmiş. Bizde böylesi açık söyleyeyim yok ama Türklerin el diyarında yüzlerce yıl önce inşa ettiği şehir her şeye RAĞMEN ayakta! (Bu da ayrı bir acıdır, söylemeden edemeyeceğim. Mostar bizde olsaydı yanındaki çirkin yeni beton köprüyü hayal edebiliyor musunuz? Ben ediyorum..) Fakat Mostar bir Dubrovnik değil. Turistik rotanın bir sokak ötesine çıkınca füzelenmiş, bombalanmış, kurşunlanmış binalar çıkmaya başlıyor bir bir. Etrafları çitlerle çevrili dev enkazlar.. Savaşın utanç verici yaraları, yırtıkları, karanlıkları, pis pazarlıkları hâlâ üzerinde, delik deşik bir halde duruyorlar. Çatışma nerede olmuş, binaya roket hangi noktadan atılmış, 15 yıl aradan sonra bile saptamak mümkün. O kadar canlı. Mostar sokaklarında dolaşır, paramparça bina enkazlarına bakarken içimiz acıdı. Kendimizi bir an olsun o çatışmanın, bombardımanın içinde düşündük. Doğduğumuz büyüdüğümüz şehrin paramparça edilmesinin acısını hayal ettik. Tüylerimiz diken diken oldu. Sıcağa rağmen ürperdik. İster misiniz paramparça bir Sultanahmet Camii? Yerle yeksan bir Mardin? Bombalanmış bir Anıtkabir? Yıkılmış bir Ayasofya? Allah yazdıysa bozsun. Umarım görmeyiz böyle bir şey.

Devamını Oku

Stari Grad’da bir Bezgin Bekir

28 Temmuz 2010

Kendimi bildim bileli dünyayı rehber kitapla dolaşırım. Elimde ya “Lonely Planet” ya da “Rough Guide” vardır. Yola çıkmadan haftalar öncesinden Remzi Kitapevi’ne giderim, nereye gideceksem oranın kitabını edinirim. Kitapçıda yoksa internetten ısmarlarım.Biz Türklerin pek takdir ettiği bir şey değildir rehber kitap. Çoğumuzun İngilizcesi hayli yetersizdir. Fakat Türkçe rehber kitaplar da adam gibi satmıyor. Satmayınca güncellemesi yapılmıyor, 10 yıl önce hazırlanmış mesela bir Karadeniz rehberine hâlâ kitapçı raflarında rastlanabiliyor. Alıyorsun, bayat. Lokantası, oteli çoktan kapanmış vs. Bizler okuyup öğrenmeyi sevmeyiz. Biri anlatsın AMA onu da yarım kulak dinleyelim isteriz. Konunun yarısını da dinlemediğimiz için abuk subuk sorularla rehberi sonra delirtiriz. (Bkz: Manita Bey.. Hatırlatın da bir ara “Sevgilisini Dinlemeyen Erkek Sendromu”nu da ameliyat masasına yatırayım.. )Her neyse. Uzun lafın kısası şu: Dubrovnik’te beni çok şaşırtan bir şey gördüm, onu anlatmak istiyorum. Kale kapısının girişinde bir genç kız elinde İngilizce bir tabela tutuyor. “Sesli Rehber Stari Grad’ı (Eski Şehri) adım adım gezin”. Baktım tabelada dilleri simgeleyen bayrakların yanında Türk bayrağı da var. “Yok” dedim “İmkansız!” 2 buçuk milyon Türkün yaşadığı Berlin’de bindiğim turistik şehir turu yapan otobüste 16 başka dilde kayıt vardı ama Türkçe kayıt yoktu. Benden başka tek bir Allah’ın Türkü Berlin’i turistik amaçla gezmiyor mu yani? Hayır. Kimse o kadar Türk’ü ciddiye almamış. Veya kimse kendini ciddiye aldırmamış. (Almanya’da Türkçe’ye sadece “sıraya girin” gibi komutlarda rastlanıyor zaten.) Kızın yanına gittik. “Cidden Türkçe kayıt da var mı?” dedik. “Tabii” dedi ayarladı verdi elimize kulaklığı. Aaa! Biri hakikaten Türkçe anlatıyor şehrin hikâyesini. “İlerleyin, sola dönün. İşte bu çeşme şudur budur.. Sonra sağdan devam edin..” Ah dedim. İşte vizesizlik! Ne güzel bir şeysin sen. Vize olmayınca Türkler de çatır çatır geziyor, ilgileniyor, ticaretin bir parçası oluveriyor işte. Birileri seni de adam yerine koyuyor, senin için de zahmet edip bir kayıt yapıyor. (Utan Yunanistan utan! Daha yeni çalışmalara başlamışlar iki günlük vizesiz giriş için. Beter olun..)Hemen kaptık tabii iki adet MP3. Güvence olarak da ehliyeti bıraktık, 10 Euro’ya Türkçe konuşan bir “tam gün” rehberimiz oluverdi.Gerçi rehberimiz (nereden bulmuşlarsa) biraz hayatından bezmiş bir arkadaşımızdı. Neden bilmiyoruz çok sıkılmış kaydı yaparken. Sonlara doğru pufladığını bile duyduk he he.. Fakat ne gam! Gezdirdi ya bizi bütün gün. Daha ne isteriz! Akşam gittik geri verdik MP3’leri. Kurtulduk bezgin Bekir’den.Karadağ’da “Binbir Gece ve Şehrazat”Dubrovnik’te bir iki gün kaldıktan sonra etrafı gezmeye başladık. Önce motor tutup Mostar’a gitmeye kalktık fakat yolda çok üşüyüp daha yakın olan Korçula adasına gittik. Burası da Dubrovnik’in minyatürü çıktı. Aynı Dubrovnik gibi küçük bir yarımada üzerine özene bezene kurulmuş. Oyuncak şehrin daha da oyuncak kardeşi yani. Sanki önce burayı yapmışlar, tamam güzel oldu deyince de maket olarak kullanıp Dubrovnik’i yapmışlar. Ertesi gün ise bu sefer araba tutup Karadağ’a indik. Hırvatistan’ı geride bırakıp Karadağ sınırından geçer geçmez kendimizi memlekete gelmiş gibi hissettik. Hersek Novi’de Hırvatistan’da hiç olmayan çikin çikin apartmanlar çıkıverdi karşımıza. Hadeee noluyoruz bre derken bir tabela: “Kanli Kula”. Hah dedim, bizimkiler gelmiş buraya. Açtım okudum kitabı, evet. Osmanlı gelmiş, kaleyi almış, onarmış ve söz konusu kuleyi de zindan olarak kullanmış. “Kanlı” canlılığı oradan geliyor.Sonra Kotor Körfezi’ne doğru devam ettik. Kıvrım büküm ve acayip dar bir yoldan giderek geç saatte ancak varabildik Kotor’a. Kendimize kalacak yer ararken bir pansiyon sahibesiyle muhabbet ettik. Türk olduğumuzu öğrenince bir kahkaha attı. “Sizler buralarda çok popülersiniz bugünlerde” “aa? Niye? Çok mu geliyor bizimkiler” dedim. “Yook” dedi. “Binbir Gece oynuyor şu sıralar televizyonda. Herkes Türkiye ve Türkleri merak ediyor” dedi. Binbir gece deyince benim aklım masallara gitti. Allah Allah bir belgeselden mi söz ediyor acaba dedim. Hayır! Meğer Bergüzar Korel’in oynadığı bizim dandik dizi Binbir Gece’den söz ediyormuş. Bergüzer Korel ile Halit Ergenç’in evlendiğini ve çocukları olduğunu bile biliyorlar! Osmanlı, Kotor’a inememiş ama Bergüzar’ımız inmiş. Ne güzel, ne güzel..Oteller zincirimiz, dilimiz, dizimiz, magazinimiz Balkanların Amerikası gibiyiz maşallah..

Devamını Oku

Bir biblo içinde kaybolmak

28 Temmuz 2010

Gittiğim her yeri sevmek gibi tuhaf bir huyum var sanılmasın. Sevmediğim yerler de var. Fakat Dubrovnik beklentilerimin çok ötesinde bir yer çıktı. Günlerdir gülümseyerek dolaşıyoruz. Hırvatistan’ın Adriyatik Denizi kenarında bulunan Dubrovnik, minik bir yarımada üzerinde kurulu biblo gibi bir şehir. İnsan tekrar tekrar bakmaktan alamıyor kendini. Her yokuşun kenarından şehre bakıyoruz. Bu kadar sevimli, bu kadar oyuncak gibi bir şehir hiç görmemiştim. Zamanında şehri kurduran belli ki çok özenmiş. Fakat koruyan daha da özenmiş. Tek bir falsosu yok. Uydu antenler, klimalar özenle saklanmış. Kimsenin aklına eski taş binaları yıkıp apartman yapmak veya tam ortasına devlet küstahlığının bir simgesi olarak bir adliye (örn: Sultanahmet), bir emniyet müdürlüğü (örn: Kaş), bir çocuk esirgeme kurumu (örn: Cunda) veya PTT binası (örn: Kalkan) dikmek gelmemiş. Yüzyıllar önce nasıl kurulduysa öyle kalmış. Üstelik şehir, Hırvatistan 1991’de Yugoslavya’dan (yani Sırplardan) bağımsızlığını ilan etmeye kalkınca Yugoslav Ordusu tarafından çok fena da bombalanmış. Tüm çatılar çökmüş. Savaş bitince şehri büyük bir sevgi ve özenle onarmışlar. Merak edenler için şehrin savaşta ne hale geldiğini gösteren bir foto sergisi var. Sokaklar, yazın sıcağından, kışın poyrazından (veya ne esiyorsa) korunmak için daracık. Ama hakikaten daracık. Tüm dükkanlar şehrin dokusuna saygı göstermiş. Kimse floresan lambalı pleksiglas tabela asmamış. Tabela yerine duvarlara etrafı bastırılmış ve süslü metal çubuklara iliştirilmiş bordo kumaş parçaları asılmış. Belli ki belediye bir model göstermiş, millet de uymuş. Akşamın en hareketli zamanı bile müzik kakafonisi yok. Bir meydanda bir barda canlı caz müziği varsa öbürleri müziklerini kapatıyor. Gece 12’den sonra da zaten hepsi kapatıyor, turizm ölüyor diye ciyaklayan yok. Eski şehrin etrafı komple sur ile çevrili. Öyle güzel düzenlemişler ki surun üzerine çıkıp şehrin etrafını pır pır dönebiliyorsunuz. Düşündüm Antalya Kaleiçi’nde de yapılamaz mı bu? (Tabii önce içerideki apartmanları yıktıktan, sonra da yıllarca Kaleiçi’ni gürültü terörüyle bombalayan limandaki batakhaneyi susturduktan sonra.) Dubrovnik’te Rixos’da kalıyoruz. Otel, eski şehrin çok az dışında bir yamaca kurulu. Bina, 70’li yılların başında, komünist dönemde yapılmış. Yugoslavya’nın en popüler oteliymiş. Savaş zamanı önce mültecilerin, sonra bombalardan kaçanların sığınağı olmuş. Savaş sonrası ise evsizlerin, serserilerin.. Türk oteller zinciri Rixos burayı aldığında harabe haldeymiş. Büyük paralarla hayli şık bir otele dönüşmüş. Dışarıdan beton görünse de (komünist zevki zor kapanan bir şey) içi zevkli ve konforlu. Şu sıralar beton görünüme bitkilendirmeyle bir çözüm arıyorlar.*****Yurtdışında bir Türk otelinde kalmanın avantajları* İlla ki bir Türk personel bulup zırva istekleri rahatlıkla dillendirebilmek* İyi demlenmiş bir çay içebilmek* Tuzu, baharatı iyi ayarlanmış güzel yemek yiyebilmek* Tuvaletlerde taharet musluğu bulabilmek (Ciddi bir tercih nedenim! Dünya niye biz Türk, Arap, Japon, Finlandiya (evet onlar da yapıyor bu işi) ve İranlıları ciddiye almaz? Milli gururumuz, Ameritürk doktorumuz Mehmet Öz bile “ne güzel bir şeysin sen taharet” demişken üstelik..)*****Bir erkekle asla yapılmaması gereken hareketler no: 139ORTAK TATLI ISMARLAMAKSen “garson bana da bir çatal getirsin”, “aa bak fotom ne güzel çıkmış, dur ona kadraj yapayım”, “çay isteyeyim, beraber iyi gider” vs derken haşşırılap!.. Tatlıdan eser kalmamıştır.. “Eee nerde benim payım?” dersin, dünyanın en masum bakışıyla “aaa sen de yiyecek miydin?” der. Yeni bir tatlı ısmarlamayı teklif eder falan ama işin tadı kaçmıştır, adamın ne bencilliği, ne balık hafızası, ne hırtlığı kalır, yemek bir araba gereksiz lafla sona erer. Yapmayınız, yaptırmayınız.

Devamını Oku

Aslan yürekli Rişar’ı (ve şimdi Türkleri) kurtaran şehir

25 Temmuz 2010

Şu an bu satırları “Lokrum” adasından yazıyorum. Aslan Yürekli Rişar diye bildiğimiz İngiltere’nin meşhur kralın sefere gittiği veya döndüğü sırada (muhtemelen haçlı seferleri sırasında) patlayan bir fırtına yüzünden sığınmak zorunda kaldığı Dubrovnik’in karşısındaki minik ada. Daha sonra kendisine misafirperverlik gösterdikleri için teşekkür babında bir katedral yaptırıyor şehre. Ada şimdi bir botanik park. Bir köşesinde tamir edilmekte olan Orta Çağ’dan kalma bir Benetiktin Manastırı yer alıyor, bir köşesinde ise çıplaklar plajı... Zamanın ironik dokunuşu mu demek lazım? Manastır yanında Adem ve Havvalar. Gerçi çıplaklık eskisi gibi moda değil. Kimse anadan doğma değil. Ama plajın adı hâlâ FKK. (Almanca “freikörperkultur” kelimesinin kısaltılmışı. Çıplak beden kültürü demek. Nüdizm yani) Hırvatistan, “hiçbiyerciklerden istenmeyen” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz ayak basabildiği ender Avrupa köşelerinden. Bu nedenle Dubrovnik’e gelmiş olmaktan bilhassa mutluluk duyuyorum. Konsolosluk kapılarında, elimde bin tane “Türkiye’de-işim-gücüm- var-sizin-sümüklü-ülkenize-yerleşmeye-niyetim-yok” kâğıdı ile sıralara girmeden, bir takım kraldan kralcı vize memur ve memurelerine hayatıma dair en mahrem bilgileri vermeden, onların aşağılayıcı bakışlarına maruz kalmadan, yani İNSAN GİBİ, üstelik son dakikada karar verip geldik. Meğer ne güzel bir şeymiş bu! Son dakikada bilet bul ve git!Hazır lafı gelmişken, o kadar kanırttıktan sonra vere vere 20 günlük vize veren Yunanistan konsolosluğundaki arkadaşları da bir ara dövmek istiyorum. Bu ne terbiyesizliktir yahu? İlk 20 gün göç etmeyecek, sonraki 20 günde ise göç edecek biri gibi mi görünüyorum? Vize denilen şeyin mantığı nedir biri anlatabilir mi bana? Maksat gireni çıkanı denetlemek mi yoksa bildiğin para kazanmak mı? Para kazanmaksa bu kadar aşağılamadan, bu kadar zorlamadan da “satabilirler” o çok değerli vizelerini... Dahası hani Papandreu ve Erdoğan hani mayıs ayında Atina’da anlaşmıştı? Hani adalara bir günlüğüne vizesiz gidebilecektik? Ne oldu o havalı havalı açıklamalara? Erdoğan’ın çay ister gibi “iki gün yap iki!” ünlemeleri? Fos çıktı. Ayvalık’tan Midilli’ye geçelim dedik, Midilli’dekilerin hiç böyle bir şeyden haberi yok. Kös kös kaldık Ayvalık’ta. Ya Yunanlar başbakanlarını takmıyorlar ya da Papandreu bizimkini bir güzel oyladı. Sezon bitiyor yav! Şimdi değilse ne zaman? Hayır kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Ben Sisam (Samos) Belediye Başkanı için üzülüyorum. Adam üç yıldır yalvarıyor adalara vize kalksın diye. “Bir bardak beyaz şarap, bir salata yiyen Alman turist istemiyoruz. Yemesini içmesini bilen, sofra donatan, para harcayan Türk müşteri istiyoruz” deyip duruyordu. En son “Vize kalkmazsa kendimi yakacağım ulan! Esnafım ağlıyor!” demeye getirdi, bizimkiler anlaşınca ben de “eh hadi adamcağız kendini yakmaktan kurtuldu” demiştim ama başkanı kötü bir son hâlâ bekliyor galiba. Yazıktır adama..Demek istediğim: Boşverin vize manyaklarını (alsınlar turşusunu kursunlar) siz gelin Dubrovnik’e. Daha kaç yıl sürer bu vizesiz girişlerimiz bilmiyorum ama hazır fırsat varken gelin zira çok da güzel bir şehir. Akdeniz’in belki de en güzel üç şehrinden biri. Venedik’in susuz (ve kokusuz) hali. Balayı için daha güzel bir yer düşünemiyorum. Surların içinde dantel gibi örülmüş bir Orta Çağ şehri. Mermer kaplı daracık sokaklar, kaleler, burçlar... Etrafta yüzlerce ada. Nefis tekne turları yapmak mümkün. Hepsi de yemyeşil. Fiyatlar da İstanbul fiyatlarında. Daha yüksek değil. Bodrum kazıkları yemedik şimdiye kadar. Yarın devam edeceğim...

Devamını Oku

Neden havaalanlarımızda yolcular için açık prizler yok?

21 Temmuz 2010

İzmir’den İstanbul’a dönerken havaalanında vaktim vardı, bilgisayarımı açıp kullanayım dedim fakat şarjı bitmiş. Priz aradım yok. İnat ettim bütün Adnan Menderes Havaalanı’nın bekleme salonlarını dolaştım. Yolcuların kullanımına açık, makul ve mantıklı bir yerde (mesela tavana yakın olmayan) tek bir priz bulamadım. Dönünce Atatürk Havalimanı’nın yurtiçi bekleme salonlarına baktım, yine bulamadım. Her iki havaalanında da sadece kimi kafelerde, o da bir adet olmak üzere priz vardı. Kimin işine yarayacak bilmiyorum bir de birinin tuvaletinde vardı. Biz kadın yolcular yola çıkmadan önce tıraş olalım diye herhalde. Ne kadar iyiler! Galiba Viyana Havaalanı’nda görmüştüm. Bekleme salonlarında, her üç koltuk arasında bir priz vardı. Herkes telefonunu, fotoğraf makinesini, videosunu, bilgisayarını şarj ediyordu. Çok da mantıklı bir şekilde, oturduğun zaman omuz hizasına gelen noktalara yerleştirmişler prizleri. Yani fişi takarken yerlerde süründürmüyorlar adamı. (Bir de öyle salakça bir huy var. Kafelerde vs prizleri olabilecek en biçimsiz yerlere koyarlar. Fişi takarken ya temizlikçi Hatçe Bacı olursun yada Prenses Frikik!)Ben daha da ileri gidiyorum: Bekleme salonlarında olması da yetmez. Uçağın, trenin, otobüsün, vapurun içinde de prizler olmalı. Her koltuğun, masanın yanına birer priz takılmalı. Teknik olarak olmayabilir demeyin uçakların bussines class bölümünde var. Fakirlere reva görmemişler sadece. Demek istediğim teknik olarak hareket eden her araca priz takmak mümkün, hakkımızı yedirmeyelim! Ve hatta bildiğiniz otomobillere de birer priz takılmalı artık. Otomobil tasarımcılar, otomobil içinde priz yeri düşünmeli artık. Teknik olarak gayet mümkün. Sadece birinin aklına gelmemiş şimdiye kadar. ***Bu arada ben, arabama çakmak prizine takılabilen mobil bir priz aldım koydum. 15 x 5 x 5 cm boyutlarında bir metal kutu. Dar ucunda bildiğiniz bir ev prizi var. Metal kutunun öbür tarafından çıkan kablosunu da çakmak prizine takıyorsunuz. O kadar işe yarıyor ki anlatamam. Isıtıcılar hariç her tür elektrikli aletimi kendi şarj aletini kullanarak şarj edebiliyorum. Çakmak prizine uygun şarj aleti falan almanıza gerek kalmıyor. Bilgisayar, fotoğraf makinesi, cep telefonu vs bana mısın demiyor. Her elektrikçide var. Yoksa bile ısmarlayabiliyorsunuz. 100 liradan başlıyor fiyatları. Şimdiye kadar en memnun kaldığım üründür herhalde. ***Yaz neysiz geçmez?Karpuz peynirsiz..Güneşten yanmış bir adet kırmızı burunsuz..Şnorkelsiz..Ağustos böceği “senfonisi”siz.. Motosikletsiz.. (Herkeşler motor ehliyeti alsın! Gidilen yerde motor kiralansın, hem otomobil kalabalığı olmaz, hem püfür püfürÖ Valla şahane bir şey.. Orman içinde çam, makilikte kekik kokularını ala ala gitmek kadar güzel bir şey yok.. İnanın bana! Bir de Türk şoförleri motosikletlilere karşı biraz daha dikkatli olsa..) Tavla şakırtısız.. (Bir ben öğrenemedim şunu)Parmak arası şipidik terliksiz..Balkonsuz.. Tersiz.. (Türkiye’ye özel: Ter kokusuz)Patlıcan kızartma kokusuz..Dondurmasız..Sırtı açık elbisesiz..Sivrisinek ısırıksız..(Bu yaza özel) Volkan Konaksız (Her yerde konser afişlerini görüyorum)

Devamını Oku

Kokana koktuğunu nasıl söyleyeceğiz

20 Temmuz 2010

Tam şu “Türkler ter kokuyor!” alınganlığı üzerine yazayım derken, Hürriyet Kelebek’teki Melike Karakartal’ın yazısını okudum. Tam demek istediklerimi yazdığı için yazısının bir bölümünü alıyorum:“Restoranda otururken bardağınıza su dolduran bir servis elemanının kolunun altındayken kaç kere gözünüzde şimşekler çaktı?Tıkış tıkış bir toplu taşıma aracında seyahat ederken, sıcakta trafikle boğuşurken ya da asansörde aldığınız koku kaç kere yüzünüze tokat gibi çarptı? Bugüne kadar çevrenizde bulunmuş kaç kişiye “bir duş al, bir deodorant sürün” dememek için dilinizi ısırdınız? Haziranda Sonisphere festivalinde sahneye çıkan Alice in Chains, blogunda ayarsız bir üslupla “Türkler ter kokuyor” deyince hafta sonu konu “Milli gurur meselesi” haline geldi. Mail bombardımanından olsa gerek, grup dün “ruhsuz ve özensiz” yazısından dolayı Türklerden özür diledi ve deodoran sorunumuz ile ilgili olan kısımları blogundan çıkardı. “Ter koktuğumuzu iddia ettiler” diye galeyana gelmek, her gece yüz aslan gücünde horlayan arkadaşınızın, horladığını asla kabul etmemesine denk bir hadise. Evet, kimse ter kokmuyor değil mi? Kokuyorsa da biz bunu asla kabul etmeyeceğiz, değil mi? Tabii grup “hassas” bir meseleye parmak basmış. Bırakın bir yabancıyı, iki arkadaş bile birbirine kötü koktuğunu söyleyemez bizde. Enteresandır, ter kokmak değil, bunu dillendirmek ayıp...Ter kokusu bir so-run-dur!Aynı kıyafeti üst üste yirmi gün giymeyin ve deodoran sürün” önerisini temizlik kültürünün eksikliğine değil, ekonomik sıkıntılara bağlamaktan vazgeçelim. Zira “Millet ay sonunu zor getiriyor, senin asgari ücretten haberin var mı” çıkışı, ter kokusu sorunu muhabbetinin kaçınılmaz duraklarından biridir, malum.Sanki “Önce SPA keyfi yapsınlar, Mark Ceykıbs’da inanılmaz indirim var, tişörtleri oradan, alsınlar” diyoruz. Bir liraya tişört, iki liraya deodoran satılıyor memlekette. Sigara “keyfinizden” vazgeçmiyor ama suyu sabunu pahalı buluyorsanız, ona diyecek bir şeyim yok. “Deodoran süreceksiniz” önerisini “lüks tüketim” algılayana, konuya “Nerede yaşıyorsun, burası Türkiye” tarafından yaklaşana “Esas sen nerede yaşıyorsun?” demeye hazırım. Ter kokmanın değil, bunu söylemenin ayıp olduğunu, temizliğe üşendiğimizi, ter kokusunun bir sorun olduğunu ama ne yazık ki bu gerçeği hepimizin kanıksadığını kabul edelim.”***Melike’ye “kalemine sağlık” diyor ve can alıcı soruyu soruyorum: Ter kokan birine bunu nasıl demeli? Bugüne kadar bunu bin kere düşünmüşümdür. Zira ben, ne kadar seversem seveyim bir insan kötü kokuyorsa onunla görüşemem. Manyaklık gibi görünüyor ama yemin ederim ideolojik bir şey değil. Daha önce de yazmıştım. Beni yöneten burnumdur. Benim için hayat “Burnunun Götürdüğü Yere Git” şeklindedir. Bu yüzden “vazgeçmek” zorunda olduğum ya da arkadaşlığımı “yazışarak” sürdürmek durumunda kaldığım insanlar var. Bu arada, ter kokmak, bu yaz sıcağında kaçınılmaz demeyin sakın. Sabah duş alıp öğlen hafiften kokmak, evet mümkün tabii.. Ama bunu hisseder hissetmez en yakın tuvalette gidip koltuk altlarını sabunlayıp yıkayıvermek de inanın o kadar zor değil. Bol ise tişörtü çıkartmaya bile gerek yok. Toptan yok etmese de yüzde 80 fayda sağlıyor. Ama belli ki “kokan” arkadaşların burunlarında bir sorun var. Kendi kokularını almıyorlar. Şimdi adını vermeyeyim, yakın bir akrabam “Ter, Türkün doğal parfümüdür. Farz et ki Kenzo özel olarak Türkiye için üretmiş.. Böyle düşün ve rahatla bebeeem” derdi ben bızzz bızz şikayet edince. Bu arada deodorant- ter işbirliği de ayrı bir konu. Ter üzerine deodorandan daha berbat bir koku düşünemiyorum. Benim deodorandan daha hararetle tavsiye edeceğim ürün GNC’lerde satılan mineral tuzdan yapılmış deodorant stick. Terlemeyi önlemiyor, kokusu da yok ama kokuyu yaratan bakterilerin oluşmasını, en azından bir süre için önlüyor. “Yok, ben koltukaltlarım en azından yazın hiç terlemesin istiyorum” diyorsanız o zaman terlemeyi durduran “Maxim” isimli ürünü tavsiye ediyorum. Bilhassa terlemesi ceketlerinin BİLE dışına çıkanlara, güzelim elbiseleri berbat olanlara, giysisi ıslandığı için 35 derecede bile üşüyenlere birebir. Tecrübe konuşuyor diyeyim ve konuyu kapatayım. (Bu iki ürün de başta pahalı gibi geliyor ama ikisi de en az bir yıl gidiyor. Böylece deodorantlardan daha ucuza geliyor. İnternette bulabilir ve ısmarlayabilirsiniz.) “Kokana koktuğunu nasıl söyleyeceğiz” sorusunun cevabına gelince.. Şöyle diyelim: Bu yazıyı biri size “Seni seviyorum ama…” rumuzuyla iletmişse… Bilin ki kokuyorsunuz…

Devamını Oku

Kumlama davası AİHM’de!

19 Temmuz 2010

Önce hadiseyi hatırlayalım: Kazım Uçak, çelik-teflon tencere imalatında yaklaşık 5 yıl kumlama işini yaptıktan sonra 24 yaşında iken hastalandı ve henüz 26 yaşındayken, geride iki öksüz bırakıp öldü. Neden? Çünkü çalıştığı iş yeri herhangi bir önlem almamıştı. Kimse ona “bu işi yapma, yoksa iki yıl sonra bir daha iyileşmemek üzere hastalanırsın” da demedi.Nedir bu “kumlama” işi onu da hatırlayalım: Kumlama denilen hadise, kullandığınız tencere tavalar pürüzsüz olsun veya blucinler beyaz olsun veya ağzımıza takılan dişler parlasın diye yapılan bir işlem. Söz konusu ürüne çok yüksek basınçla çok ince bir kum püskürtülüyor. Fakat bu kum aynı zamanda işçinin akciğerine de kaçıyor. Kaçan bu tozlar iki yıl sonra akciğeri iflas ettiriyor. Hasta bir daha iyileşemiyor ve ölüyor. Kazım Uçak dahil hiçbir işçisi için önlem almayan ve onları BİLE BİLE ÖLÜME YOLLAYAN işyeri sahibinin cezalandırılması için Kazım Uçak’ın geride bıraktığı dul karısı ve iki öksüzü adına avukat Nurgül Reşitoğlu, Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.Ancak Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcılığı, “Bu bir meslek hastalığıdır. Hastanın ölümüne çalıştığı iş koşulları neden olmuştur” diyen, 37 doçent ve profesörün imzası olan 5 ayrı hastane heyet raporunu hiç dikkate almayarak, “otopsi yapılmadığı” gerekçesiyle işyeri sahibi hakkında dava açılmasına gerek görmedi. Avukatın Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi’ne yaptığı itiraz ise tek satırlık gerekçeyle “savcılık kararında usul ve yasaya aykırı bir husus yoktur” denilerek reddedildi.Avukat Nurgül Reşitoğlu, işverenin cezalandırılması için başka herhangi bir iç hukuk yolu yol kalmadığından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi “yaşama hakkı”nın ve 6. maddesi “mirasçılarının adil yargılanma hakkı”nın ihlal edildiğini ileri sürerek AİHM’e müracaat etti. AİHM, bu gerekçeleri haklı bularak davanın görüşülmesine karar verdi!Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti’nin savunması alındıktan sonra dava hakkında karar verilecek. ***Bu bir çok açıdan önemli bir durum. Zavallı işçiler geri dönmeyecek elbette. Zaten bu yazıyı da ne kendileri ne yakınları okumayacak büyük bir ihtimalle. Ben bu yazıyı işyeri sahipleri için yazıyorum. Zira kumlama sektöründe 5 bin işçinin çalıştığı tahmin ediliyor. Ve ezici çoğunluğu da “ölümüne” çalışıyor.Bu işçilerin hakkını Nurgül Reşitoğlu gibi bir grup gönüllü avukat ve sivil toplum kuruluşu üyeleri, insan üstü bir gayretle, insanlık adına korumaya çalışıyor. Yazık ki kimi zaman hak arayışları adaletin çarklarında tuz buz olabiliyor. Ama gördüğünüz günümüz global dünyasında pabuç her zaman bağlı değil. Çok şükür başka çıkış yolları da var. Şimdilik lafımı sakınıyorum ama sonuç işçinin lehinde olursa diyeceğim çok.

Devamını Oku