Gittiğim her yeri sevmek gibi tuhaf bir huyum var sanılmasın. Sevmediğim yerler de var. Fakat Dubrovnik beklentilerimin çok ötesinde bir yer çıktı.
Günlerdir gülümseyerek dolaşıyoruz. Hırvatistan’ın Adriyatik Denizi kenarında bulunan Dubrovnik, minik bir yarımada üzerinde kurulu biblo gibi bir şehir. İnsan tekrar tekrar bakmaktan alamıyor kendini. Her yokuşun kenarından şehre bakıyoruz. Bu kadar sevimli, bu kadar oyuncak gibi bir şehir hiç görmemiştim. Zamanında şehri kurduran belli ki çok özenmiş. Fakat koruyan daha da özenmiş. Tek bir falsosu yok. Uydu antenler, klimalar özenle saklanmış. Kimsenin aklına eski taş binaları yıkıp apartman yapmak veya tam ortasına devlet küstahlığının bir simgesi olarak bir adliye (örn: Sultanahmet), bir emniyet müdürlüğü (örn: Kaş), bir çocuk esirgeme kurumu (örn: Cunda) veya PTT binası (örn: Kalkan) dikmek gelmemiş. Yüzyıllar önce nasıl kurulduysa öyle kalmış.
Üstelik şehir, Hırvatistan 1991’de Yugoslavya’dan (yani Sırplardan) bağımsızlığını ilan etmeye kalkınca Yugoslav Ordusu tarafından çok fena da bombalanmış. Tüm çatılar çökmüş. Savaş bitince şehri büyük bir sevgi ve özenle onarmışlar. Merak edenler için şehrin savaşta ne hale geldiğini gösteren bir foto sergisi var.
Sokaklar, yazın sıcağından, kışın poyrazından (veya ne esiyorsa) korunmak için daracık. Ama hakikaten daracık. Tüm dükkanlar şehrin dokusuna saygı göstermiş. Kimse floresan lambalı pleksiglas tabela asmamış. Tabela yerine duvarlara etrafı bastırılmış ve süslü metal çubuklara iliştirilmiş bordo kumaş parçaları asılmış. Belli ki belediye bir model göstermiş, millet de uymuş. Akşamın en hareketli zamanı bile müzik kakafonisi yok. Bir meydanda bir barda canlı caz müziği varsa öbürleri müziklerini kapatıyor. Gece 12’den sonra da zaten hepsi kapatıyor, turizm ölüyor diye ciyaklayan yok.
Eski şehrin etrafı komple sur ile çevrili. Öyle güzel düzenlemişler ki surun üzerine çıkıp şehrin etrafını pır pır dönebiliyorsunuz. Düşündüm Antalya Kaleiçi’nde de yapılamaz mı bu? (Tabii önce içerideki apartmanları yıktıktan, sonra da yıllarca Kaleiçi’ni gürültü terörüyle bombalayan limandaki batakhaneyi susturduktan sonra.)
Dubrovnik’te Rixos’da kalıyoruz. Otel, eski şehrin çok az dışında bir yamaca kurulu. Bina, 70’li yılların başında, komünist dönemde yapılmış. Yugoslavya’nın en popüler oteliymiş. Savaş zamanı önce mültecilerin, sonra bombalardan kaçanların sığınağı olmuş. Savaş sonrası ise evsizlerin, serserilerin.. Türk oteller zinciri Rixos burayı aldığında harabe haldeymiş. Büyük paralarla hayli şık bir otele dönüşmüş. Dışarıdan beton görünse de (komünist zevki zor kapanan bir şey) içi zevkli ve konforlu. Şu sıralar beton görünüme bitkilendirmeyle bir çözüm arıyorlar.
Yurtdışında bir Türk otelinde kalmanın avantajları
* İlla ki bir Türk personel bulup zırva istekleri rahatlıkla dillendirebilmek
* İyi demlenmiş bir çay içebilmek
* Tuzu, baharatı iyi ayarlanmış güzel yemek yiyebilmek
* Tuvaletlerde taharet musluğu bulabilmek (Ciddi bir tercih nedenim! Dünya niye biz Türk, Arap, Japon, Finlandiya (evet onlar da yapıyor bu işi) ve İranlıları ciddiye almaz? Milli gururumuz, Ameritürk doktorumuz Mehmet Öz bile “ne güzel bir şeysin sen taharet” demişken üstelik..)
Bir erkekle asla yapılmaması gereken hareketler no: 139
ORTAK TATLI ISMARLAMAK
Sen “garson bana da bir çatal getirsin”, “aa bak fotom ne güzel çıkmış, dur ona kadraj yapayım”, “çay isteyeyim, beraber iyi gider” vs derken haşşırılap!.. Tatlıdan eser kalmamıştır.. “Eee nerde benim payım?” dersin, dünyanın en masum bakışıyla “aaa sen de yiyecek miydin?” der. Yeni bir tatlı ısmarlamayı teklif eder falan ama işin tadı kaçmıştır, adamın ne bencilliği, ne balık hafızası, ne hırtlığı kalır, yemek bir araba gereksiz lafla sona erer. Yapmayınız, yaptırmayınız.

