Seferihisar, Türkiye’nin ilk “cittaslow”u. Başı İtalyanca, sonu İngilizce bu tuhaf kelimenin manası şu: “İtalyanca Citta (Şehir) ve İngilizce Slow (Yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow Sakin Şehir anlamında kullanılmaktadır. Cittaslow Ağı, küreselleşme nedeniyle şehirlerin dokusunun, sakinlerinin ve yaşam tarzının standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kalkmasını engellemek için ortaya çıkmış bir kentler birliğidir. Küreselleşmenin yarattığı homojen mekanlardan biri olmak istemeyen, yerel kimliğini ve özelliklerini koruyarak dünya sahnesinde yer almak isteyen kasabaların ve kentlerin katıldığı bir birliktir. Şehrin dokusunun, renginin, müziğinin ve hikayesinin uyum içinde, şehir sakinlerinin ve ziyaret edenlerin zevk alabilecekleri bir hızda yaşanmasıdır. Yerel zanaatları, tatları ve sanatları sadece eskilerin hatırlayabildiği kavramlar olmaktan çıkarmak için bunları çocuklarımızla ve misafirlerimizle paylaşmaktır. İnsanların kendi sağlıklarını ön planda tutmalarıdır. Bunu gerçekleştirmek için, hava, gürültü, ışık ve elektromanyetik kirliliklerin sürekli kontrol edilmesi ve sağlığı tehdit etmeyecek boyutta tutulmasıdır. Çöp toplama saatlerinden ilaçlamaya kadar birçok konuda önlem almak ve uygulamaktır. Yerel üreticileri desteklemek ve onların ürünlerini satabilecekleri satış merkezleri oluşturmaktır. Çevreye ve insana zararlı olmayan alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının teşvik edilmesidir. Belki de en önemlisi bir şehrin, dünyada binlerce birbirinin aynı şehirden kendini farklılaştırmasıdır.”(Cittaslow kriterleri için www.cittaslowseferihisar.org adresine bakabilirsiniz.)Kulağa ne kadar güzel geliyor değil mi? Seferihisar Belediyesi, Başkanları Tunç Soyer’in girişimiyle bu unvanı resmi olarak aldı. Bundan sonra Seferihisar kirli hiçbir üretime izin vermeyecek/veremeyecek..***Ama ne oldu? Çevre Bakanlığı, Seferihisar’ın en güzel koyu Sığacık’ta “orkinos çiftliği” kurulmasına izin verdi. Orkinos çiftliği (ben de bilmezdim, yeni öğrendim) öyle bildiğimiz balık çiftliklerinden değilmiş. Buyrun Greenpeace’den Banu Dökmecibaşı’nın mektubu:***“Buradaki asıl sorun; Sığacık gibi hala bakir kalabilmiş ve değerli bir deniz alanında, orkinos çiftliği kurulması gibi bir projenin ciddi bir tehdit oluşturması değil, aynı zamanda tüm yerel kamuoyunun istemediği, hatta buna karşı eylemler düzenlediği bir projenin her şeye karşın onay süreçlerini geçebilmesidir. Bunun dışında bir önemli nokta da söz konusu çiftlikte semirtilecek olan tür, mavi yüzgeçli orkinos balığıdır ve bu tür şu anda soyu tükenmekte olan canlılar arasında sayılmaya başlandı. Orkinos çiftlikleri yetiştirme değil, vahşi ortamından yakalanan orkinosların semirtildiği ve sonra hasat edildiği çiftliklerdir, yani bu balığın sürekli avlanılmasını teşvik ederler.Yani bu çiftlikler, diğer balık çiftliklerinin getirdiği kirlilik riskinin dışında bir türün doğrudan YOK edilmesinde de sorumludurlar. Kaldı ki 1 kg orkinos beslemek için 25 kg ufak balık yem olarak kullanıldığından tonlarca balık sadece bu iş için harcanır.Dolayısıyla Sığacık konusu çok yönlü. Bizler Sığacık Körfezi’nin “deniz rezervi alanı” olarak acilen koruma altına alınmasını istiyoruz. Oysa bu sorumluluğu üstlenmesi gereken Çevre Bakanlığı koruma projesi yerine pek çok açıdan deniz kaynaklarını tehdit eden orkinos projesini kabul ediyor!! Onların görevi balık çiftlikleri ve orkinos çiftliklerinin getireceği riskleri değerlendirip deniz yaşamının sürdürülebilirliğini ve korunmasını sağlamaktır. ÇED süreci, ne yazık ki yine kamuoyunun görüşü göz önüne alınmadan, yalnızca bir sektörün talepleri doğrultusunda böylesine değerli bir körfez gözden çıkarılıyor.Greenpeace olarak mavi yüzgeçli orkinoslar konusunda zaten tüm Akdeniz’de 5 yıldır yoğun bir kampanya yürütüyoruz. Bugün Sığacık’ a bu çiftlik izni alınabiliyorsa bu tamamen Türkiye’de Bakanlıkların bu sektöre gösterdiği özel ayrıcalıktandır.”Var mı Çevre Bakanlığı veya ilgili bir başka merciin açıklaması? İtham ağır farkındaysanız...
Vize meselesi şahsi takıntım biliyorsunuz. Bu meselede kimse bana destek vermedi ama canları sağ olsun. Ben devam edeceğim. Vize işini AİHM’e gidebilene kadar iç mahkemelerde dava edelim deyip duruyorum bir haftadır. İşte bir delikanlı kardeşimiz yapmaya kalkmış. Ve ne olmuş hep beraber görelim:(TOBB da bana kocaman bir vize dosyası yollamış. Okuduktan sonra o konuda da bilgi vereceğim.)***Sevgili Mutlu,Geçenlerde gönderdiğim yüksek pasaport fiyatları konusundaki mailimi dikkat almış olmana sevindim. Vize konusundaki bomba gibi yazılarını da okuyorum. Vizesiz Avrupa konusundaki gelişmeleri yıllardır çok dikkatle takip ediyorum. Referans’ta Zeynel Lüle’den sonra bu konuda delikanlıca yazan ikinci gazetecisin. Bir önceki yazını da “Var mı göze alan?” diye bitirmiştin. Ben de “var göze alan” diye başlamak istiyorum mailime.***3,5 yıldır Amerika’da yaşayan bir T.C vatandaşıyım, haliyle kapı gibi 6 yıllık Amerika F1 vizem var. Bundan önce de 15 kere Schengen vizesi aldım. 11’i Almanya’dan olmak üzere... Ama her seferinde 3. sınıf insan muamelesi gördüm, bir dolu belgeleri topladım, maddi-manevi zarara uğradım. Eylül ayında bir kongrede sunum yapmak üzere tekrar Almanya’ya gideceğim. Kendi kendime karar verdim ve dedim ki “bu sefer vizesiz girmeyi deneyeceğim”. 10 gün kadar önce, yani 5 Ağustos tarihinde ekte gönderdiğim dilekçeyi pasaportumla beraber İzmir’deki Alman Konsolosluğu’na gönderdim. Aynen senin yazında Dr. Klaus’un dediği gibi 10 gündür bana cevap falan gelmedi. Pasaportum geri yollanmadı, dilekçeye de yazılı cevap verilmedi.Bugün dayanamayıp Alman Konsolosluğu’nun vize bölümünü aradığımda karşıma çıkan kadının benim dilekçemden falan haberi yoktu. Bence hizmet vermek isteyenlerin vizesiz girebileceğiyle ilgili karardan bile haberdar değildi. Birilerine bağlandı, bekletti, sordu-soruşturdu. Ve birkaç gün sonra yeniden aramamı söyledi. Arayayım da ne için arayayım, zaten yapacağımı yapmışım, dilekçemi yollamışım, 10 gün geçmiş?Ya bana pozitif cevap verip, bir parça kâğıda “vizesiz girebilir” diye onay vermeleri gerekiyor. Ya da “vize almanız gereklidir” diye negatif not düşmeleri. Bakalım birkaç gün daha bekleyeceğim. Sonra da hukuki sürece başlamak istiyorum. Eğer başını ağrıtmayacaksam önümüzdeki günlerde haber veririm.Ha bu arada lafı daha da uzatmadan şunu da belirteyim. Ben geçen sene de biletimi alıp Almanya’ya vizesiz girmeye (ve dava açmaya) niyetlenmiştim ancak iki sebepten dolayı gözüm almadı1) Havayolu şirketleri vizen yoksa uçağa bindirmiyor, çünkü Alman makamları vizesiz gelen her yolcu için o havayoluna 2-3 bin avro ceza kesiyor. Yani biletini al, git, giremezsen geri gel olayı olmuyor teknik olarak2) Soysal Davası’nı kazandıran avukat Rolf Gutman’ı aradığımda benden 1500 avro masraf parası isteyince caydım. Yani “vatandaşlarımız dava açsın” demek o kadar da kolay değil. Hem 1500 Euroyu gözden çıkaracak, hem de karakolluk olmayı göze alacak...Bu konuda T.C. Dışişleri’nin avukatları olmalı ki vatandaş onlara başvurabilsin.Son olarak şu gözlemimle mailimi bitirmek istiyorum. Bizim ülkemizde herkes “armut piş ağzıma düş” zihniyetinde. Size gelen maillerde bile “bir şey yapar mısınız, yazar mısınız” durumu var. Veya “devlet yapsın, devlet korusun, sahip çıksın”. Ama bir gerçek var gözlerden kaçan “hak verilmez, alınır”. Biz halen birilerinin bize bir şeyler bahşetmesini bekliyoruz. Bir Akdenizli veya Doğulu gibi davranıp anlık tepkiler vermek yerine, kendi hakkımızı hukuki ve medeni yollardan aramayı ve bıkmadan mücadele etmeyi öğrenmeliyiz.Selamlar Onur İnalSevgili Mutlu,Bugün dayanamadım ve konsolosluğu tekrar aradım. Karşımda yine aynı bayan ve beni tanıdı. Dosyam incelenmiş ve “istisnai bir durum olmadığına” karar verilmiş. Pasaportumu geri yollamadılar, dilekçeme de yazılır bir ret cevabı vermediler (ki hukuki hakkım oluşmasın).Paşa paşa randevu alıp, parayı bayılıp, belgeleri toplayıp aşağılanmaya geldi sıra. İşte, göze aldım ve sonucu...Bu konuyla ilgili Almanya’da yaşayan ve daha önce vize mevzusunda açılan davalar kazanan 3 Türk ve 1 Alman avukata yazdım. Alman avukat (Soysal davasını kazanan Rolf Gutmann) ve bir Türk avukattan cevap geldi. Özetle dava açabilmek için konsolosluktan verilmiş yazılı bir gerekçe olması lazım. Şu haliyle yapılacak bir şey yok görünüyor.TekrarOnur İnal
...Tesettür otellerinde son yıllarda Ramazan özel kampanyaları başlatılmış ve insanlarımız da alışkanlıklarını değiştirip Ramazan’larını 5 yıldızlı tatil köylerinde geçirmeye başlamış. Hem de öyle böyle değil! Haberi Yeni Şafak’tan okuduğumda itiraf edeyim çok şaşırdım. Ramazan’da bırak oruç tutanlar, oruçla uzaktan yakından alakası olmayanlar bile tatile çıkmazdı eskiden. Meğer tesettür otellerinde son yıllarda Ramazan özel kampanyaları başlatılmış ve insanlarımız da alışkanlıklarını değiştirip Ramazan’larını 5 yıldızlı tatil köylerinde geçirmeye başlamış. Hem de öyle böyle değil. Teravihten sonra diskoya Foto galeri için tıklayınMaksat alay etmek veya açık yakalamak değilAntalya Kumluca’da yer alan “Şah İnn Paradise” Otel bu otellerin hem en lüksü hem de Ramazan özel kampanyasında galiba en başarılısı. Geçtiğimiz hafta beni kırmayarak davetimi kabul eden yazar şair ve TV ve radyo programcısı Esra Elönü ile oradaydık. Otelin yüzde 96’sı doluydu. Demek ki devir hakikaten değişmiş.Baştan söyleyeyim: Tesettür oteli fikrine karşı olan veya korku ve kaygıyla yaklaşanlardan değilim. Aksine böyle bir ihtiyaç varsa (ki var, sevin veya sevmeyin, memleketin yüzde 70’i kapalı ve bu yeni bir şey değil) ona göre bir pazarın olması kadar normal bir şey yok. Maksadım ne alay etmek ne de bir açık yakalamak. Övmek veya propagandasını yapmak da değil. Ayşe Arman gibi tesettürlü olmanın nasıl bir his olduğunu da ortaya çıkartmak değil. (Üç gün baş bağlamakla anlaşılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim: Ailemde kapalı insanlar da var. Başta onları incitmek istemem.) Maksat Türkiye nasıl yaşıyor onu görmek ve göstermek. Geçen hafta halk plajındaydım, bu hafta hali vakti yerinde “beyaz” Müslümanların arasında. Haber teklifimi kabul eden ve bana her konuda yardım eden başta Şah İnn Paradise Tatil Köyü Genel Müdürü Yusuf Yücel’e ve Misafir İlişkileri Müdür Yardımcısı Mehtap Aydoğan’a ve fotoğraflarımı çeken otel fotoğraf sorumlusu Türker Yaran’a teşekkür ederim. Peki nasıl bir ortamdı? Hadise bir “oruç kampı”na mı dönüşmüş? Gündüz vakti tek bir kırıntı yiyecek bulmak gayrı mümkün mü? Personel dahil herkes kapalı olmak zorunda mı? Haşema giymek zaruri mi? Kadınlar ve erkekler tamamen ayrı mı? Her şey din eksenli mi? Alkol yoksa her şey bayat mı? İşte cevaplar..Nasıl bir yer Kurallar ne?İlk anda tesettür olmayan bir tatil köyünden farklı görünmüyor. 167 dönüm üzerinde kurulu, geniş bir sahil kenarında, bol yeşillikli bir tesis. Bu yıl 4’üncü sezonları. Tesettür otelindense “Alternatif Turizm” demeyi tercih ediyorlar. Tesis sadece tesettürlülere açık değil. Zaten kalanların 3’te biri açık. Aynı şekilde personel de. Yani tesettür zaruri değil. Üç adet kural var: 1) Alkol yok. 2) Kadınlar ve erkekler ayrı havuzlara giriyor. 3) Ortalıkta bikini, mayo ile dolaşılması istenmiyor. Onun dışında bir de mescit ayrımı var. Başka her yerde beraberler. İsteyen denize (sahilin batı tarafından) mayosuyla girebiliyor. Tesis içinde askılı elbise giyen de gördük. Açık giysiden diğer müşteriler çok rahatsız olursa personel kibarca uyarıyormuş. Bugüne kadar sadece bir kere olmuş. Açıklar da uyum gösteriyor.Erkeklerin havuzu tesisin tam ortasında. Kafe, restoran ve bizim odamız havuza bakıyor. Babalar ve oğullar dize kadar şortlarıyla pek şenler. İftar ezanla açılıyor. İftarın ardından konferans salonlarında teravih. Sonra da geniş bir çayırlıkta kurdukları sahnede gösteriler başlıyor. Oturma alanları çim üzerine serpiştirilmiş son derece rahat yayılmalık minderler. Çay servisi hiç durmuyor. İsteyene nargile de var. En güzeli de buydu. Naneli nargilemizi fokurdattık durduk. Birinci İftar muharebesi Günün tek ama en zorlu anı: İftar. 1500 kişiyle aynı anda iftar ciddi bir maraton. Önce iyi bir yer kapmak gerek. Klimalı alanda büyük rekabet söz konusu. Sonra sofrayı donatmak ve başında beklemek gerek. Açık büfedeki rekabet daha da büyük. Soğuk önündeki nisbi rahatlığa karşın sıcaklar insanı zorluyor. Kuyrukta beklerken ezan okunuyor, ne yapacağını şaşırıyorsun. Bırakıp gitsen sıranı kaybedeceksin, bırakmasan zaten susuzluktan haşat olmuşsun, bir saniye daha dursan hayati tehlike var. İşte bu nedenle iftar öncesi dakikalar biraz vahşi geçiyor diyebilirim. İtiş kakış, harala gürele... Birkaç kez elimdeki tabağı düşürecektim az daha. İftarda açık büfe iyi fikir değil diye düşündüm. Esra ile suyumuzu içtik, orucumuzu açtık, ancak 20 dakika sonra, toz duman dağılınca bir şeyler yedik. Akdeniz’in en iyi korunan (E tipi) Bayanlar KompleksiKeskin Kalem Esra Elönü, adını duyunca “Bayana da kompleks ne yakışır” demekten kendini alamadığı bu bölüm 167 dönümlük arazinin batı tarafına kurulmuş ayrı bir dünya. İçeriye 5 yaşın üzerinde bir erkek, kamera, fotoğraf makinesi, cep telefonu ve bilgisayar asla ve katta giremiyor. Etrafı 5 metreye varan yüksek duvarlarla örülü. Deniz tarafındaki duvarların üzerinde Truman Show’daki gibi bir deniz resmedilmiş. İlk izlenimim: Kadınlara yine haksızlık yapılmış. Burası erkek havuzunun ancak yarısı. Duvarlar yüksek, deniz kenarında denizi görememek iyice sıkıyor insanı. “Erkekleri buraya alalım, orası bizim olsun!” teklifim gülümseme ile karşılandı. Sonra alışıyor insan. Üstelik klimalı kapalı alan da var ki erkekler havuzu etrafında yok.Giyimde ortak bir davranış yok. Kimi gayet rahat iki parça bikinili, kimi bikini üstü kısa şortlu, kimi mayo üstü dize kadar şortlu, kimi benim giydiğim gibi kollar açık, diz altı şortlu, yarı açık haşemalı, kimi ise full aksesuar. Kadın kadına da çıplak olmak caiz değilmiş. Peee... Onun dışında Bayanlar Kompleksi tam teşekküllü bir güzellik merkezi. Masaj, kuaför, ağda, yüz bakımı, geçici kına dövmesi. Ne isterseniz... Saçta nedir tercihler diye soruyorum, röfle en az açıklardaki kadar seviliyormuş. (Bundan sonra ‘Röfle Abla’ demeyeceğim kimseye) Ama en çok geçici dövme talep görmüş. Üstelik de nerelerine yaptırıyorlarmış? Ha haaa! Bel altlarına. Yarı açık haşemayla yüzmek nasılmış peki? Biri havuza seni giysiyle atmış da hadi girdik bari yüzelim durumu. O kadar da kötü değil aslında. Uzun süre yüzülmez ama zaten şöyle bir sorun var: Tesettürlü kadınların ezici çoğunluğu zaten yüzme bilmiyor. Havuza serinlemek için giriyor. Bunun bana acı verdiğini söylemem gerek. BAYANLAR DİSKOSU Teravihten diskoyaRamazan eğlencesinden bağımsız bir de böyle bir aktivite var. Havuz başında bayan bayana (bu bayan lafını da bana yazdırdılar ya... Peee...) eğlence. Hayli hareketli oyun havaları çalınıyor ve kimi kızlar -ne yalan söyleyeyim- çılgınlar gibi dans ediyor. Kim açık kim kapalı tabii bilmiyoruz ama belli ki en azından ailede bir kapalı var ki buraya gelinmiş. Sonra İranlı bir hanım özel bir kaset verdi ve İran havaları eşliğinde dans edildi. Sonra yabancı, sonra yerli, sonra Arap, sonra yine Tarkan... Demek istediğim: Kapalı açık arada hiçbir fark yok. Ortam müsaitse hepsi dans ediyor, hepsi neşeleniyor. Ha ama bakın hiç çok yüksek kahkaha duymadık. Neşe evet ama kahkaha yok. Haşemalı fotomun açıklaması“Hem Ayşe Armanlık yapmıyorum diyorsun hem bu foto ne?” diyebilirsiniz, zaten deyin de. Mesele şu: Kadınlar, pardon Bayanlar Kompleksinden fotoğraf elde etmek mümkün olmadı. Zira anlaşılır nedenlerle yasak. Hanımlar serbest bölge diye diledikleri kadar açılmışlar, bir gazetenin bir Pazar ekinde nal gibi bir foto ile bugüne kadar özenle sakladıkları bedenlerini cümle alem niye görsün? Fakat biliyorum ki döndüğümde şefimiz Güney Öztürk, Bayanlar Kompleksi hakkında söylediğim her cümleden sonra “foto var mı?” diyecek. Ve fotosuz da haber girmeyecek. Ama yok. Bu nedenle kendimi (yine) feda ettim ve böyle pozlar verdim. Çakacaklar lütfen biraz merhamet etsin olur mu?Ne kadar liberal? 19 saat yemek servisi!Gazeteye gelip hararetle otel hakkında konuştuğumda ilk lafım “Vallahi liberal bir otel!” oldu. Zira gitmeden önce şefim şöyle demişti: “Bak bir delilik yapma, tesettür otelinde Ramazan vakti herkesin önünde bir şeyler yemeye kalkıp olay olma!”Ha hayt! Otelde 19 saat aralıksız yemek servisi var! Yani bir oruç kampı değil. Her şeyden önce çocuklar var tabii. Ama oruç tutmayan dünya kadar da yetişkin var. Kimse de kimseden tutmadığını saklamıyor açıkçası. Peki akşam ezanı yayınlanıyor sabah ezanı yayınlanıyor mu? Hayır. Uyuyanlara saygı gereği sabah ezanı yayınlanmıyor. Bunu bir bizim mahallenin müezzinine anlatamıyoruz. Herkesin ibadeti kendine kardeşim. Uzaylı tesettürlü: Esra ElönüBana bu haberimde Esra Elönü eşlik etti. Kendisi son yılların en heyecan verici kalemi. Haber 7 ve Star gazetesinde yazıyor. Vahşi bir yazı tarzı var. Kelimelerle ateşle oynayan akrobatlar gibi oynuyor. Alışmak gerekiyor. Hazmı kolay değil. Ne tarzı, ne de dedikleri. Ramazan’da onunla bir tesettür oteline gitmek yazılarını okumak kadar lezzetliydi. Başörtülü ama otel ahalisinden biraz daha farklı bir dünyada yaşayan genç bir Türk kadını olarak yaptığı yorumlar beni hem güldürdü hem zihnimi açtı. Üstelik bir röportajında şöyle demişti: “Evet, bizim aşklarımız, yaşamımız merak ediliyor. Merak edilmesinin en büyük sebebi de insanlara gizemli gelmeniz belki. Nesnel olarak kapalısınız. Bu kapalılık baş kapatmayla ilgili değil. “Acaba bunlar nasıl yaşıyorlar?” diyorlar. Sanki biz ayrı bir gettoyuz, ayrı bir yerdeyiz, Kızılderiliyiz. Başka bir dilde gibi görünüyoruz.”Bu haberin yapılış nedeni de zaten Esra’nın biraz sitemle söylediği “kapalıya merak.” Yanımda olması iyi geldi. Ayrıca takip edeni, tanıyanı da hayli çıktı. Ekibimizin ünlüsüydü. (Beni? Hiç kimse) Ben yorumlarını yazmaya mezun değilim ama belki kendi yazar. www.esraelonu.com’da yazılarını topluca bulabilirsiniz.ELEŞTİRİLER VE CEVAPLARSayın Tönbekici iyi çalışmalar;Şah inn paradise daki gözlemlerinizi okudum. ve biraz üzüldüm maalesef.. Zira okumaya başlarken Ayşe Arman gibi seviyesiz bir yaklaşımda bulunmayacağınıza emindim -öyle de yapmışsınız zaten- lakin 3 noktada çok daha dikkatli davranmanızı beklerdim. İzninizle belirtmek isterim: 1- Erkekler kendi içlerinde bile nasıl ki anadan üryan dolaşamazsa, kadınların da kendi içlerinde bile örtmeleri gereken yerleri vardır bizim inancımıza göre. Bunu öğrendikten sonraki yorumunuz 'peeee' olmamalıydı. Günah kazandınız demek için söylemiyorum bunu, zira günahınız-sevabınız beni alakadar etmiyor; lakin benim inancıma saygısızlık değil midir bu?2- Mahallenizin müezzinine bir türlü anlatamadığınız saygı kavramı... Ne sürüncemeli bir durumdur bu. Her şey bitti de gürültü kirliliğine sebep bir sabah ezanı mı kaldı? Horozları da kesin o zaman, insaf.. 1400 yıllık bir inanç sisteminin bel kemiği olan namaz nasıl olur da ezanının güne başlama saati olan sabah vaktinde okunması ile saygısızlık haline gelebilir? Bir de bu yönünden bakınız meseleye... 3- Kadınların ilgisini en çok çeken geçici dövme meselesi.. 'hem de nereye biliyor musunuz: belden aşağısına' kısmı çok irrite edici.. Örtünmek-saklamak istedikçe, ifşa etmek istemedikçe, altındakilere bakma isteği insanca bir duygu olan merakla izah edilemeyecek kadar cüretkar ve art niyetli. kapalıların belden aşağısı çok renkli, cıvıl cıvıl öyle mi? Çok üzüldüm, çok.. Sizi kim davet etti de bak bunu biz göstermiyoruz ama sen gel gör ve yaz dedi.. Buna ne hakkınız var? O zaman yatak odası sırlarına da giriniz insanların.. Vay be kapalılara bakın neler de yapıyorlarmış deyiniz.. İnsanlar saklasa da size nasılsa serbest. kamera-cep tel vs. alınmamış ama sizi aradan kaçırmışlar..Kusura bakmayınız biraz sert oldu gibi.. Halbuki yazılarınızı da severdim.. Ama sizinki de çok nahoş olmuş yukarıda belirttiğim 3 noktayı ihtiva ettiği için.. Ve özellikle belirtmek isterim ki çok daha light olsa da benim için Ayşe Arman’ınkinden daha kırıcı.. Ona tenezzül edip mail filan göndermedim. Ama size bunları yazma ihtiyacı hissettim. Ve bunu da, beni radikal-sivri bir tip sanmayasınız veya amacımın sadece kınamak olduğunu zannetmeyesiniz diye belirtiyorum..oğuz onsamanyolu radyolar grubu ar-geSevgili Oğuz Bey1-Müslüman inancına göre kadınların kadınlar arasında bile belli yerlerini (göğüsten diz altına kadar) örtmeleri gerektiğini bilmiyordum. Bikini değilse bile mayo giymenin yeterli olduğunu düşünüyordum. Meğer “peştamal” bölgesiymiş. (Geleneksel hamamlarda kadınların peştamal ile yıkanmaları gözümün önüne geldiği için peştamal bölgesi dedim) Benim “peeee”lemem bir şaşkınlık ifadesidir. Alay etme ifadesi değil. Yazılarımda da kullanırım. Öte yandan peştamal bölgesi yeterliyken yine de full mütesettir havuza girmek biraz abartılı değil midir? Tabii herkesin kendi bileceği bir iş ama demeden edemedim. 2-Bunu defalarca anlattım ama yeniden anlatayım: Bizim mahallenin camiinin iki müezzini var. Birincisine canım kurban. Gayet güzel bir sesle, teganniye kaçmadan, kulaklarımızı hangi saatte olsun tırmalamadan ve mahalleliyi yerinden zıplatmadan okuyor ezanı. Ve lakin öbürü, adamı dinden imandan soğutur. Nitekim soğutuyor da. Zira kendinin çok şahane bir sesi olduğunu düşünüp öyle bir ses nümeroları yapıyor ki ezan mı dinliyoruz 2. sınıf bir gazinoda beceremediği halde eski zor şarkıları okumaya ve milleti gaza getirmeye çalışan yeni yetme bir üvertür mü dinliyoruz belli değil. Çok dikkat ettim beğendiğim müezzin okuduğunda ses seviyesi gayet makulken, ikincisi okuduğunda 100 metrelik bir alanda karşılıklı konuşmak mümkün olamıyor. Mahallede neredeyse hayat duruyor. Huşu nedeniyle değil, ses terörü yüzünden. Herhalde genç ve pek hevesli bir müezzin fakat hayalleri camii müezzinliğinden çok öteymiş ancak güzel olduğunu sandığı sesiyle ancak bu noktaya kadar gelmiş. Burada mesele ezan değil. Burada mesele ezan bahanesiyle İbrahim Tatlıseslik taslamak. Nasıl ki Tatlıses’in tiz (bazılarına göre hesapça tenor) bir sesi vardır ve bana fena halde miyavlıyormuş gibi gelen bir tarzda şarkı söyler işte bizim müezzin de aynı şekilde ezan okuyor. Ses yanıklaştırmalar mı istersiniz, gereksiz uzunlukta es vermeler mi istersiniz, esten sonra gürleyerek daha doğrusu patlayarak devam etmeler mi, “Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah” derken mmmmmm’lama faslını abartmalar mı, “Hayye ale's-Salâ” derken sinir bozan bir yalvarma durumuna geçmeler mi, … Nedir o esler? Sahnede miyiz? Alkış mı bekliyoruz? Ezan içinde yalvarma tonunun ne işi var? Müezzin efendi hiç mi ezanın manasını bir yerde okumamıştır? “Haydi namaza” derken neden yerlerde sürünme, aman dileme tonuna geçiliyor? Neden ezanın manasıyla bu kadar çelişiliyor? “Namaza gelin ne olur, yalvarıyorum, lütfen rica ediyorum ama bakın çok üzülüyorum” tonunda bir ezan olabilir mi? Ezanın haysiyeti, ezanın dik bir duruşu diye bir şey yok mudur? Bunu da bir imansız tosbağa olan benim mi söylemem gerekir? Ama işte 1 ve 2 numaralı tabudan birincisidir ezan. “Bu tarz ezan sinir bozuyor, ben camimde yalvar yakan tiz sesli bir müezzin istemiyorum, ezanın haysiyeti ayaklar altında” demek her halükârda din düşmanlığı oluyor. Nasıl ki ben daha önce “bu Atatürk heykeli ÇOK çirkin, ben mahallemde heykeltıraşlık adına bir utanç abidesi olan üstelik bulunduğu avuç içi kadar meydana da 5 beden büyük gelen bu garabeti istemiyorum” demiştim ve 145 numaralı EN BÜYÜK Atatürk düşmanı olmuştum, işte “bu adamın okuduğu ezan beynimi felç ediyor” deyince de aynı hesap. Şimdi sorarım. İbrahim Tatlıses miyavlaması şeklinde, alabildiğine tiz, mmmm’lamaktan bir türlü bitmek bilmeyen, yalvar yakar, son derece haysiyetsiz, gazino üslubunda bir ezana, cemaati Müslimin günde üç vakit katlanmak zorunda mıdır? Üç vakit dedim çünkü diğer vakitlerde sevdiğim, en azından tepki duymadığım diğer müezzin okuyor ezanı. Başım açık diye ne dersem diyeyim, böyle detay detay anlattığım halde ezan düşmanı olmaya mahkum muyum? Tek bir Allahın kulu “ablacım haklısın, çok tuhaf okuyorlar, tenor müezzin modası bizim de canımızı sıkıyor, ezanda İbrahim Tatlısesleşme hakikaten bir dert” demeyecek mi? Gerçi İbrahim Tatlıses’in miyavlayarak şarkı/türkü/maval okumasına bayılan bir millet niye aynı tarz ezandan rahatsız olsun ki?Benimki de zırvalık işte. Tamam vazgeçtim. Allah sizi de beni de bildiği gibi yapsın. (Cevap ayaklarıyla arada da bir köşe attırdık iyi mi!)****Kimden: Müzeyyen Demirdelenİlk anda tesettür olmayan bir tatil köyünden farklı görünmüyor. 167 dönüm üzerinde kurulu, geniş bir sahil kenarında, bol yeşillikli bir tesis. Bu yıl 4’üncü sezonları. Tesettür otelindense “Alternatif Turizm” demeyi tercih ediyorlar. Tesis sadece tesettürlülere açık değil. Zaten kalanların 3’te biri açık. Aynı şekilde personel de. Yani tesettür zaruri değil. SİZİN YAZDIĞINIZ YAZI.. NE DEMEK SAHİL KENARINDA.... YAKIŞTI MI SİZE..? ay mehtabı der gibi...Cevap: Anladım. Sanırım “sahilde” demem yeterliydi. Geniş bir sahilde yer alan X otel… Sahil deyince aklıma kumsal geldiği için böyle bir “mesela örneğin” saçmalığı yapmışım. Uyarınız için teşekkür ederim.***************** Kimden: Deve ErolSlm ben bjk çarşı grubunun sosyal mesaj pankartlarını yapan deve erol................. abi ya bize kendini tombul ve çirkin diye lanse edip sora da böle sex bombası gibi pozlar verme ya.... ben hiç sana bu gözle bakmamıştım... dünya ahiret bacımsın tripleri (manita abi özür) başarılar ....müthişsin (meslek olarak)Pek sevgili Deve BeyHaşemayla seks bombası olmak konulu mektubunuz “ilginç mektuplar” koleksiyonumda çok değerli bir yere sahip olacak. Buradan da şu anlaşılıyor: Abi ne yaparsan yap, muhakkak surette birinin kafasında muzır bir takım düşüncelere neden oluyorsun. Müslümanlık, erkek kafasını çok iyi çözmüş. Var mı itirazı olan? *******Kimden: Safa G.Sayın Mutlu Tönbekici, Kur'an'daki İslam dini ile ilgileri ve bilgileri olmayan, beyinleri hurafelerle doldurulmuş, din üzerinden güç ve kazanç sağlamayı amaç edinmiş ve bunu becermiş ikiyüzlü insanları "Ay ne cici insanlar!" "Ay ne anlayışlı insanlar!" şeklinde tanıtmak konusundaki muhteşem yazınız için sizi kutluyorum. Karşılığını verirler elbette, eşek değiller ya! Cevap: Tabii haklısınız. Değillerdir inşallah. Nicedir ikinci el bir plastik ördek istiyorum fakat param yetmiyor, kimse artık o “eşek olmayanlar” gönderirler diye umuyorum. Haşemayla girdiğim küvetimde “bullshit! bullshit!” diye öttürmek istiyorum sarı plastik ördeğimi. Hay Allah! Yoksa pazarlığı daha yüksekten mi açmalıydım pek değerli ve kül yutmaz Safa Bey? Ben bu konuda acemiyim zira. Belli ki siz menfaat karşılığı yalan dolan şeyler yapmaya alışıksınız ki bu kadar eminsiniz. Benimle tecrübelerinizi paylaşır mısınız acaba? Yok tabii siz daha iyi bir şeyler teklif ederseniz “Ay ne kötü insanlar” “Ay ne anlayışsız insanlar” “Ay çok fenalar, oy mühründe bile EVET yazmışlar, ay çok çirkiin” yazılarını da yazabilirim. Eşek değilsiniz ya.. 50 -60 yıldır mühürler böyle, bu referanduma has bir şey değil gerçeğini görmezden geliveririm. (Peki “hayır” deme karşılığında ne veriyorsunuz? “Plastik kaz” istesem mesela olur mu? Hem manidar da olur, ha?) ****Kimden: Rızamerhaba, yaptığınız röportaş belki size güzel gelebilir, ama onlara pirim vermekten başka birşey değil. onlar zaten bunları istiyorlar. ayşe arman zaten ne yaptığını bilmez biri, gazeteciliği nedir o da bilinmez. fotoğrafa gelince, güneye anlatabilirdiniz, hak verirdi. kendinizi feda etmeniz gerekmezdi. Size de yakışmış öyle kalın. sevgiler. RızaCevap: 1-Güney, hayatta anlamazdı. O bir fotoğraf canavarı! 2-Şu “pirim verme” meselesi nedir hâlâ anlamış değilim. Ben kimim ki de birilerine pirim verebiliyorum? Fakat daha komiği “onlar” demeye çalıştığınız kesim iktidarda bilmiyorum farkında mısınız? Yani onlar “pirim”lerini kendilerine çoktan verdiler. 7-8 yıl oldu. 3-Bu korkunç imlaya rağmen size mi “pirim” vereyim? Haftaya da sizinle röportaş yapayım ister misiniz? Hatta zaportöj de yapabiliriz. 4-Size de sevgiler ama ben hazır 8 kilo zayıfladım, bir süre daha açık giyinmek istiyorum. Şort da yakışıyor, emin olun.
Vatan Pazar ekinde “Tesettür otelinde Ramazan tatili nasıl geçer?” haberim tahmin ettiğim gibi iyi kötü bir sürü tepki aldı. Bugün “Yeşil Köşe” günü olduğu için okur mektupları ve cevaplarını www.gazetevatan.com’daki köşemde yayınlayacağım. Ortalık kaynamış gene. Meraklı olan gelsin.. Suyla ilgili doğru bildiğimiz 5 temel yanlış:Türkiye’deki su kaynakları tehlike altında ve her geçen gün biraz daha azalıyor. Bu azalışın nedeni sandığınız gibi küresel iklim değişikliği değil. Ne yazık ki suyun yanlış yönetilmesi. Türkiye’nin su politikaları 5 temel yanılgı üzerine inşa ediliyor. Bu yanılgılar kodlanmış mesajlar halinde pek çoğumuzun zihnine kazınmış durumda. Ancak bunlar bilimsel olarak doğru DEĞİL.Bu nedenle kim ki sizin için aşağıdakilerden birini ya da birkaçını sıralayarak “su yatırımı yapıyorum” diyorsa bilin ki tam tersine suyu YOK ediyor. Tıpkı Çevre ve Orman Bakanlığı’nın DSİ ile el ele vererek yaptığı gibi. Yanlış 1: Su boşa akar. Bu, güneş her gün boşa doğuyor demek gibi bir şey aslında. Tek damla su bile doğada boşa akmaz. Bu inşaat şirketlerinin önüne gelen akarsuya baraj yapıp paralarımızı cebine indirmesi için uydurulmuş koca bir yalan. Damarlarımızdaki kan durduğunda bize ne olursa akan su durunca doğaya da aynısı olur. Yanlış 2: Çok baraj, çok kalkınmadır. Bunun en somut örneği GAP projesidir. Hani Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden dünyaya portakal ihraç edecektik! Hani bir Türkiye gibi Türkiye daha olacaktı! Ne yazık ki bu yatırımlardan ne Türkiye’nin doğası kazanıyor ne de orada yaşayanlar. İnşaat şirketleri haricinde mutlu olan yok. Yanlış 3: Günümüzde göllerin kuruyor olmasının en temel nedeni küresel ısınmadır. Küresel ısınma bir gerçek ancak sularımızın bunun için kuruduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Geçtiğimiz 20 yıl içinde Türkiye’de içinde Tuz Gölü’nün de bulunduğu 1.5 milyon hektarlık bir sulak alan yok oldu. Marmara denizinin büyüklüğüne denk geliyor bu. Örneğin içinde Tuz Gölü’nün de olduğu Konya Ovası’na bakalım. Devlet Meteoroloji İşleri’nin verilerine göre burada son 50 yılda sıcaklık artmamış, aksine düşmüş. Aynı şekilde yağışlar da azalmak şöyle dursun tersine artmış. Öyleyse Tuz Gölü niye kurudu? Çayımıza attığımız şeker, yediğimiz kiraz, haşladığımız mısır yüzünden kurudu. Çünkü bu çok su isteyen bitkilerin ekimi Türkiye’nin en kurak havzası olan Konya Havzası’nda yıllardır teşvik ediliyor. Üstelik de bu ürünler için su, damla damla değil oluk oluk kullanılıyor. Göle gitmesi gereken su, tarımda bilinçsizce heba ediliyor. Yanlış 4: En çok su tasarrufu evde yapılır.Bu da büyük bir yalandır. Bizi oyalamak, kandırmak, bütün sorumluluğu üzerimize yıkmak için söylenen bir yalan. Şu anda suyumuzun yüzde 15’i evlerde, yüzde 10’u sanayide ve yüzde 75’i tarımda kullanılıyor. Tüm Türkiye evinde musluklarını kıssa, küvete girmese, bulaşıkları elde yerine makinede yıkasa yapabileceğimiz tasarruf toplam suyumuzun yüzde 2.5’ini geçmeyecektir! Bu elbette ki önemli ve bunları yapmalıyız. Ama kendimizi kandırmayalım. Asıl tasarruf evde değil tarlada yapılır. Örneğin modern sulama teknikleri dediğimiz basınçlı sulama sistemine geçsek suyumuzun toplamda yüzde 50’sine yakınını tasarruf etmemiz mümkün. Yanlış 5: Sulu tarım her zaman iyi ve karlıdır.Sulu tarım kısa dönemde verim arıtışı sağlasa bile üretim maliyetlerindeki artış nedeni ile her zaman karlıdır anlamına gelmez. Örneğin kuru tarımda neredeyse hiç olmayan elektrik, su, işçilik, yoğun ilaç kullanımı gibi girdiler sulu tarımın olmazsa olmazlarıdır. Aynı şekilde suyu olduğundan fazla verdin mi tarlaya Harran Ovası’nda olduğu gibi toprağı tuzlandırıp hepten kaybetmek de mümkün. ÇEVRECİNİN DANİSKASIYücel Sönmezyucelyus@gmail.com
Haberi Yeni Şafak’tan okuduğumda itiraf edeyim çok şaşırdım. Ramazan’da bırak oruç tutanlar, oruçla uzaktan yakından alakası olmayanlar bile tatile çıkmazdı eskiden. Meğer tesettür otellerinde son yıllarda Ramazan özel kampanyaları başlatılmış ve insanlarımız da alışkanlıklarını değiştirip Ramazan’larını 5 yıldızlı tatil köylerinde geçirmeye başlamış. Hem de öyle böyle değil. Maksat alay etmek veya açık yakalamak değilAntalya Kumluca’da yer alan “Şah İnn Paradise” Otel bu otellerin hem en lüksü hem de Ramazan özel kampanyasında galiba en başarılısı. Geçtiğimiz hafta beni kırmayarak davetimi kabul eden yazar şair ve TV ve radyo programcısı Esra Elönü ile oradaydık. Otelin yüzde 96’sı doluydu. Demek ki devir hakikaten değişmiş.Baştan söyleyeyim: Tesettür oteli fikrine karşı olan veya korku ve kaygıyla yaklaşanlardan değilim. Aksine böyle bir ihtiyaç varsa (ki var, sevin veya sevmeyin, memleketin yüzde 70’i kapalı ve bu yeni bir şey değil) ona göre bir pazarın olması kadar normal bir şey yok. Maksadım ne alay etmek ne de bir açık yakalamak. Övmek veya propagandasını yapmak da değil. Ayşe Arman gibi tesettürlü olmanın nasıl bir his olduğunu da ortaya çıkartmak değil. (Üç gün baş bağlamakla anlaşılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu arada şunu da söyleyeyim: Ailemde kapalı insanlar da var. Başta onları incitmek istemem.) Maksat Türkiye nasıl yaşıyor onu görmek ve göstermek. Geçen hafta halk plajındaydım, bu hafta hali vakti yerinde “beyaz” Müslümanların arasında. Haber teklifimi kabul eden ve bana her konuda yardım eden başta Şah İnn Paradise Tatil Köyü Genel Müdürü Yusuf Yücel’e ve Misafir İlişkileri Müdür Yardımcısı Mehtap Aydoğan’a ve fotoğraflarımı çeken otel fotoğraf sorumlusu Türker Yaran’a teşekkür ederim. Peki nasıl bir ortamdı? Hadise bir “oruç kampı”na mı dönüşmüş? Gündüz vakti tek bir kırıntı yiyecek bulmak gayrı mümkün mü? Personel dahil herkes kapalı olmak zorunda mı? Haşema giymek zaruri mi? Kadınlar ve erkekler tamamen ayrı mı? Her şey din eksenli mi? Alkol yoksa her şey bayat mı? İşte cevaplar..Nasıl bir yer Kurallar ne?İlk anda tesettür olmayan bir tatil köyünden farklı görünmüyor. 167 dönüm üzerinde kurulu, geniş bir sahil kenarında, bol yeşillikli bir tesis. Bu yıl 4’üncü sezonları. Tesettür otelindense “Alternatif Turizm” demeyi tercih ediyorlar. Tesis sadece tesettürlülere açık değil. Zaten kalanların 3’te biri açık. Aynı şekilde personel de. Yani tesettür zaruri değil. Üç adet kural var: 1) Alkol yok. 2) Kadınlar ve erkekler ayrı havuzlara giriyor. 3) Ortalıkta bikini, mayo ile dolaşılması istenmiyor. Onun dışında bir de mescit ayrımı var. Başka her yerde beraberler. İsteyen denize (sahilin batı tarafından) mayosuyla girebiliyor. Tesis içinde askılı elbise giyen de gördük. Açık giysiden diğer müşteriler çok rahatsız olursa personel kibarca uyarıyormuş. Bugüne kadar sadece bir kere olmuş. Açıklar da uyum gösteriyor.Erkeklerin havuzu tesisin tam ortasında. Kafe, restoran ve bizim odamız havuza bakıyor. Babalar ve oğullar dize kadar şortlarıyla pek şenler. İftar ezanla açılıyor. İftarın ardından konferans salonlarında teravih. Sonra da geniş bir çayırlıkta kurdukları sahnede gösteriler başlıyor. Oturma alanları çim üzerine serpiştirilmiş son derece rahat yayılmalık minderler. Çay servisi hiç durmuyor. İsteyene nargile de var. En güzeli de buydu. Naneli nargilemizi fokurdattık durduk. Birinci İftar muharebesi Günün tek ama en zorlu anı: İftar. 1500 kişiyle aynı anda iftar ciddi bir maraton. Önce iyi bir yer kapmak gerek. Klimalı alanda büyük rekabet söz konusu. Sonra sofrayı donatmak ve başında beklemek gerek. Açık büfedeki rekabet daha da büyük. Soğuk önündeki nisbi rahatlığa karşın sıcaklar insanı zorluyor. Kuyrukta beklerken ezan okunuyor, ne yapacağını şaşırıyorsun. Bırakıp gitsen sıranı kaybedeceksin, bırakmasan zaten susuzluktan haşat olmuşsun, bir saniye daha dursan hayati tehlike var. İşte bu nedenle iftar öncesi dakikalar biraz vahşi geçiyor diyebilirim. İtiş kakış, harala gürele... Birkaç kez elimdeki tabağı düşürecektim az daha. İftarda açık büfe iyi fikir değil diye düşündüm. Esra ile suyumuzu içtik, orucumuzu açtık, ancak 20 dakika sonra, toz duman dağılınca bir şeyler yedik. Akdeniz’in en iyi korunan (E tipi) Bayanlar KompleksiKeskin Kalem Esra Elönü, adını duyunca “Bayana da kompleks ne yakışır” demekten kendini alamadığı bu bölüm 167 dönümlük arazinin batı tarafına kurulmuş ayrı bir dünya. İçeriye 5 yaşın üzerinde bir erkek, kamera, fotoğraf makinesi, cep telefonu ve bilgisayar asla ve katta giremiyor. Etrafı 5 metreye varan yüksek duvarlarla örülü. Deniz tarafındaki duvarların üzerinde Truman Show’daki gibi bir deniz resmedilmiş. İlk izlenimim: Kadınlara yine haksızlık yapılmış. Burası erkek havuzunun ancak yarısı. Duvarlar yüksek, deniz kenarında denizi görememek iyice sıkıyor insanı. “Erkekleri buraya alalım, orası bizim olsun!” teklifim gülümseme ile karşılandı. Sonra alışıyor insan. Üstelik klimalı kapalı alan da var ki erkekler havuzu etrafında yok.Giyimde ortak bir davranış yok. Kimi gayet rahat iki parça bikinili, kimi bikini üstü kısa şortlu, kimi mayo üstü dize kadar şortlu, kimi benim giydiğim gibi kollar açık, diz altı şortlu, yarı açık haşemalı, kimi ise full aksesuar. Kadın kadına da çıplak olmak caiz değilmiş. Peee... Onun dışında Bayanlar Kompleksi tam teşekküllü bir güzellik merkezi. Masaj, kuaför, ağda, yüz bakımı, geçici kına dövmesi. Ne isterseniz... Saçta nedir tercihler diye soruyorum, röfle en az açıklardaki kadar seviliyormuş. (Bundan sonra ‘Röfle Abla’ demeyeceğim kimseye) Ama en çok geçici dövme talep görmüş. Üstelik de nerelerine yaptırıyorlarmış? Ha haaa! Bel altlarına. Yarı açık haşemayla yüzmek nasılmış peki? Biri havuza seni giysiyle atmış da hadi girdik bari yüzelim durumu. O kadar da kötü değil aslında. Uzun süre yüzülmez ama zaten şöyle bir sorun var: Tesettürlü kadınların ezici çoğunluğu zaten yüzme bilmiyor. Havuza serinlemek için giriyor. Bunun bana acı verdiğini söylemem gerek. Teravihten sonra diskoya Foto galeri için tıklayınBAYANLAR DİSKOSU Teravihten diskoyaRamazan eğlencesinden bağımsız bir de böyle bir aktivite var. Havuz başında bayan bayana (bu bayan lafını da bana yazdırdılar ya... Peee...) eğlence. Hayli hareketli oyun havaları çalınıyor ve kimi kızlar -ne yalan söyleyeyim- çılgınlar gibi dans ediyor. Kim açık kim kapalı tabii bilmiyoruz ama belli ki en azından ailede bir kapalı var ki buraya gelinmiş. Sonra İranlı bir hanım özel bir kaset verdi ve İran havaları eşliğinde dans edildi. Sonra yabancı, sonra yerli, sonra Arap, sonra yine Tarkan... Demek istediğim: Kapalı açık arada hiçbir fark yok. Ortam müsaitse hepsi dans ediyor, hepsi neşeleniyor. Ha ama bakın hiç çok yüksek kahkaha duymadık. Neşe evet ama kahkaha yok. Haşemalı fotomun açıklaması“Hem Ayşe Armanlık yapmıyorum diyorsun hem bu foto ne?” diyebilirsiniz, zaten deyin de. Mesele şu: Kadınlar, pardon Bayanlar Kompleksinden fotoğraf elde etmek mümkün olmadı. Zira anlaşılır nedenlerle yasak. Hanımlar serbest bölge diye diledikleri kadar açılmışlar, bir gazetenin bir Pazar ekinde nal gibi bir foto ile bugüne kadar özenle sakladıkları bedenlerini cümle alem niye görsün? Fakat biliyorum ki döndüğümde şefimiz Güney Öztürk, Bayanlar Kompleksi hakkında söylediğim her cümleden sonra “foto var mı?” diyecek. Ve fotosuz da haber girmeyecek. Ama yok. Bu nedenle kendimi (yine) feda ettim ve böyle pozlar verdim. Çakacaklar lütfen biraz merhamet etsin olur mu?Ne kadar liberal? 19 saat yemek servisi!Gazeteye gelip hararetle otel hakkında konuştuğumda ilk lafım “Vallahi liberal bir otel!” oldu. Zira gitmeden önce şefim şöyle demişti: “Bak bir delilik yapma, tesettür otelinde Ramazan vakti herkesin önünde bir şeyler yemeye kalkıp olay olma!”Ha hayt! Otelde 19 saat aralıksız yemek servisi var! Yani bir oruç kampı değil. Her şeyden önce çocuklar var tabii. Ama oruç tutmayan dünya kadar da yetişkin var. Kimse de kimseden tutmadığını saklamıyor açıkçası. Peki akşam ezanı yayınlanıyor sabah ezanı yayınlanıyor mu? Hayır. Uyuyanlara saygı gereği sabah ezanı yayınlanmıyor. Bunu bir bizim mahallenin müezzinine anlatamıyoruz. Herkesin ibadeti kendine kardeşim. Uzaylı tesettürlü: Esra ElönüBana bu haberimde Esra Elönü eşlik etti. Kendisi son yılların en heyecan verici kalemi. Haber 7 ve Star gazetesinde yazıyor. Vahşi bir yazı tarzı var. Kelimelerle ateşle oynayan akrobatlar gibi oynuyor. Alışmak gerekiyor. Hazmı kolay değil. Ne tarzı, ne de dedikleri. Ramazan’da onunla bir tesettür oteline gitmek yazılarını okumak kadar lezzetliydi. Başörtülü ama otel ahalisinden biraz daha farklı bir dünyada yaşayan genç bir Türk kadını olarak yaptığı yorumlar beni hem güldürdü hem zihnimi açtı. Üstelik bir röportajında şöyle demişti: “Evet, bizim aşklarımız, yaşamımız merak ediliyor. Merak edilmesinin en büyük sebebi de insanlara gizemli gelmeniz belki. Nesnel olarak kapalısınız. Bu kapalılık baş kapatmayla ilgili değil. “Acaba bunlar nasıl yaşıyorlar?” diyorlar. Sanki biz ayrı bir gettoyuz, ayrı bir yerdeyiz, Kızılderiliyiz. Başka bir dilde gibi görünüyoruz.”Bu haberin yapılış nedeni de zaten Esra’nın biraz sitemle söylediği “kapalıya merak.” Yanımda olması iyi geldi. Ayrıca takip edeni, tanıyanı da hayli çıktı. Ekibimizin ünlüsüydü. (Beni? Hiç kimse) Ben yorumlarını yazmaya mezun değilim ama belki kendi yazar. www.esraelonu.com’da yazılarını topluca bulabilirsiniz.
Bugün beni çok eğlendiren okur mektuplarını yayınlamak istedim. “Ben bu okura kurban olayım” Radyosu iyi günler diler... ***Sanırım şu sıcak günlerde biz Türklerin eline SONUNA kadar açabilecekler 1-2 düğme var:1- Duş jeli düğmesi2- Duş vanası3- Deodorant düğmesiVerelim köklesinler ani... Yoksa trake solunumu için mutasyon geçirmeye razıyım..Hakan ÖlmezCevap: Allah iyiliğini versin Hakan. Okurken de güldüm, yazarken de güldüm. Ve ne kadar haklısın canım kardeşim.. (Trake solunum ne hatırlıyorsunuz değil mi okur ahalisi? Orta 2 biyoloji..)*** Değerli Mutlu Hanım kızım;Sizi çoğunlukla okumaya gayret ediyorum. Kendinizi ifadelerinizde tombul, pek şekilli olmayan bir tip olarak, ayrıca dili hafif argomsu, erkek Fatma gibi tanıtıyorsunuz.Ben hem okurun hem de bir büyüğün olarak kendin için bu imajı vermene şiddetle karşı çıkıyorum. Sen lokum kıvamında, balıketi bile sayılmayacak vücuda sahip bir hanımsın. Pazar ekindeki fotoğraflarını görüp böyle düşünmeyenleri dövmek lazım. Allah seni Manita Bey’e (sahi ismi Manita mı?) bağışlasın. Gözlerinden öperim Ercan D. Cevap: Ercan Bey, Allah sizin de iyiliğinizi versin. Ve çooooook teşekkür ederim. Şimdi doğruya doğru biraz zayıfladım. 8 kilo kadar. Bir de o fotolarda geniş açı nümerosu da vardı. Bu Pazar haşema ile karşınızda olacağım bakalım fikriniz ne olacak... Bu arada Manita “sevgili” demek. Adı Manita değil yani. *** Merhaba, Düzenli okuyucunuzum. Her gün eve Vatan alınır. Çok da severim yaklaşımlarınızı, insancıl hatta merhametli bakışınızı. Bugün, “40 derecede donarak ölmek” başlıklı yazınızda ciddi bir dil bozukluğu ya da bilgi eksikliği var, sizi seven biri olarak yazma ihtiyacı duydum. Isı enerjidir, sıcaklık ise durum ölçeğidir. Siz sıcaklığı kast ederek, ısı demişsiniz ki yanlıştır. Başlıkta da “derece” geçiyor, derece sıcaklık birimidir. 21 derece ısı olmaz, 3 metre ağırlığında soğan gibi olur. Popüler bir yanlıştır ancak sizi çok sevdiğim için uyarmak istedim.çalışmalar. Serim Paker, Öğr. Gör. Dokuz Eylül Üniversitesi, Denizcilik Fakültesi...Cevap: Hocam çok teşekkür ederim. Millete çakarken kendimiz de arada madara olmuşuz. Bi daa yapmayacağım, söz. İzmir’ime sevgiler...***Sevgili Tönbekici (Tuğçe Baran), Sizin devamlı okurlarınızdanım. Bugünkü (kırk derecede donarak ölmek) başlıklı yazınızı okudum. Antalya’nın Elmalı ilçesinde sıcaktan yanan biri olarak, aynı zamanda imamdan illallah diyerek ve gülmekten yerlere yatarak, yazdığınız bütün konularda size hak vererek dayanamadım ve bu mesajı çekmek istedim. Keşke imkânınız olsa da bu konuları gazetenin 1. sayfasına koca puntolarla yazabilseniz. Sizi öpüyorum ve başarılarınızın devamını diliyorum. Mevlüde Cevap: Mevlüde Hanım, Elmalı’ya gelince size kesin uğrayacağım. Bu arada yönetim! Duyuyor musun okurun sesini? 1. sayfa diyor, koca punto diyor, sesini duyur diyor... Alo? Haydaaa hat kesilmiş..***Mutlu Hanım,Siz, o topraklarda geçen hayatınızda üst üste kaç defa yazınızı bitirirken kullandığınız ´m a k u l` kelimesine uyan tarzda yaşayan bir cemiyette yaşadığınızı hissettiniz? Bu işin dünya üzerinde en zor olduğu bir yer orası. Çünkü neredeyse her insan kendine özgü doğru dediği şekilde yaşamaya çalışıyor. Siz gene vize sıkıntısına katlanın da arada bir nefes alın.. Orası son zamanlarda yaşanan sıcaktan daha fazla bunaltmış sizi anlaşılan.Size ve Zamazingo beye selamlar.A. Zeki - yurtdışından...
Midibüsle iki saatlik bir yolculuktu hepi topu. Kumluca’dan Antalya’ya. Arka beşlide benden başka kimse yoktu. Gece sahura kadar oturduğum için uykum vardı. Sırt çantamı yastık yaptım, iki koltuğa kedi gibi kıvrıldım, biraz kestireyim dedim. Bir saat sonra uyandığımda hastanelik vaziyetteydim. Vücudum katılaşmıştı. Tipiye tutulmuş sefil bir kurbağa vaziyetinde indim midibüsten. Açılmak için yemin ederim beş on dakika Antalya güneşinin altında beklemek zorunda kaldım. Kıpırdayabilecek hale gelince havaalanı binasına girdim. Binanın soğukluğu fena değildi. Ne üşüdüm ne sıcakladım. Ama uçak! Aman Allahım! Resmen bir buzdolabı! Ağustosun ortasında, tir tir titriyoruz. Yazın göbeğinde uçakta battaniyeye sarınarak uçuyoruz. 40 derece sıcakta donarak öleceğiz. Herhalde insanlık delirdi. Bunun başka bir izahı yok. Manyak mıyız biz? Yazın üşümek diye bir şey olur mu yavu? 21, bilemedin 20 derecedir ideal sıcaklık. Bunun altında üşünür arkadaşlar! Bir takım “ateşli” arkadaşlar üşümeyebilir ama ortam ısısı normal insana göre ayarlanır.Ortamı 15 dereceye kadar soğutmak ruh hastalığından başka bir şey değildir!***Dünkü yazımda Türk’e verilmemesi gerekenler listesinde “beton” ve “ses açma düğmesi” yazmıştım, bir şey daha eklemek istiyorum: Klima ısı ayarı abicim! Yok. Biz, bir şeyleri makul bir şekilde ayarlamayı beceremiyoruz. İlla ki köklemek zorundayız. Arabayı da illa 190-200’de sürmek zorundayız, klimayı da illa 15 dereceye kadar düşürmek zorundayız, ezanı da illa 110 desibelde okumak zorundayız. (Yiyorsa çık minareye, söyle kendi sesinle, çık 110 desibele, alnından öpeyim! Öyle mikrofon elde bağırmak kolay... Lafım bizim mahallenin müezzinine.. Diğerleri ve dindarlar alınmasın.. İdeolojik değil, tıbbi bir derdim var.. Kulak ve sinir bırakmadı teganni düdük efendi..) Türkiye’ye özgü 20 dereceye ayarlı tek tuşlu klima üretilsin. Ayni şekilde maksimum 70 desibellik ses düzenekleri olsun. Bir ara öyle bir liste yapmıştım. Diktatör olsam neleri yasaklardım diye.Listeye en önemli maddeyi ekliyorum:Ayar düğmesi.Hiçbir şeyin üzerinde ayar düğmesi olmasın. İkinci bir emre kadar iptal edilsin onlarTürkler hiçbir şeyi ayarlamasın.Ben (the diktatöriye) “resmi” bir derece saptayayım, herkes o derecede ısıtsın, soğutsun, ne halt yiyecekse yesin.Ses, ısı, ilaç, hız... Evet arabalar da en fazla 100 gitsin. Öyle tin tin gidelim emekli memurlar gibi yollarda. Sen sağ ben selamet..Ne kaybederiz? Hızlı gidip mesela neye çare buluyoruz? Kansere mi? Küresel ısınmaya mı? Açlığa mı? Ne bileyim hızlı hızlı gidip çok önemli bir matematik formülünü mü çözüyoruz? Çok mühim bir şey mi icat ediyoruz?Bir felsefi çözüm mü öneriyoruz dünyaya?Bir zurnaya yarıyor mu o hız?Hayır. Onu bunu kendimizi öldürüyoruz sadece.Uzun lafın kısası: Arkadaşlar! Klimalar “insanlar kaç derecenin altında ölür?” deneyi yapmak için icat edilmedi!Rica edeceğim şunları 20 dereceye ayarlayın. Allahın yaz sıcağında hırka taşıtmayın bana ve benim gibi hassas, asil, narin ve sair bünyelere...(Hadi ben umurunuzda değilim, küçük çocuklara da mı acımıyorsunuz?)***Ramazan soruları- Hocam “hayır” demek oruç bozar mı? - Ramazanda “hayırcıları” okumak mı evladır “evetçiler”i mi? İkisini birden okumak orucu zedeler mi yoksa sevabı katlar mı? - Hocam “beyin orucu” diye bir şey var mıdır? Yok ise, niye bana sanki herkes beyinsel oruçtaymış gibi geliyor? Peki dinen caiz midir? Sevap kat sayısı nedir?(Soruların cevabı mensup olduğunuz “dine” bağlı olarak değişecektir. Objektif olabilmek için imanınızın ayarıyla oynayınız! Makul bir şekilde ama! Onu da klimaya benzetmeyin..)
Deprem felaketini andığımız bu günlerde güzel bir şeyden söz etmek ayıp mıdır?Geçtiğimiz hafta sonu çok güzel bir yere gittik: Taraklı’ya. Mudurnu, Göynük, Beypazarı’nı bilirdim de Taraklı’yı bilmezdim. Adapazarı’nın 65 km güneydoğusunda, acayip sevimli bir kasaba. Osmanlı Devleti daha kurulmamışken Osmanlılar tarafından fethedilip yerleşilmiş ilk yerlerden. Ta o zamandan kalmış, 700 yıllık bir çınar ağacı var. Tek başına bu olağanüstü güzel anıt çınarı görmek için bile gidilebilir. Taraklı, ormanla kaplı bir dağın yamacında. İnsanı mutlu eden kasabalardan. Çünkü çirkin yapılaşma kanserinin bulaşmadığı bir yer. Eski evleri, eski camileri, eski meydanları ve eski ağaçları olduğu gibi duruyor. Mini bir Safranbolu gibi ama çok daha sevimlisi. Tepede, devletin “ben buradayım ve işte estetik duyarsızlığım da naha budur!” dercesine inşa ettiği çirkin hastane binası hariç neredeyse beton yok. Üstelik bina hastane de olamamış. Öyle boş boş,çirkin çirkin ve küstah küstah duruyor orada. Fakat daha güzeli, evler ve camiler yıkık dökük de değil. Kiminde hala oturuluyor, kimi gayet bilinçli eller tarafından restore edilmiş, butik otel olmuş, kimi de restore edilmek üzere satın alınmış, projelerinin tamamlanması bekleniyor.Sokaklar, yağ tenekeleri, yoğurt kapları, boya kovaları içinde dikilmiş rengârenk çiçeklerle dolu. Evlerinin önünde oturan hanımlar gelene geçene hoş geldiniz diyor, hal hatır soruyor. Ramazan olmasa belli ki çay kahve de ikram edecekler. Bazı köşelerde 500 yıl öncesine gitmiş gibi hissediyor insan. Sanki zaman durmuş, hiç akmamış gibi. Nasıl olmuş da böyle kalabilmiş diye insan sormadan edemiyor. Ne zaman, ne deprem vurmuş. Hâlbuki fay hattı çok kuzeyinden geçiyor. ***Bizi bitiren “beton” diye düşünmeden edemiyorum.Türkün eline iki şey vermeyeceksin: 1) ses açma düğmesini 2) betonu. İkisini de daha yanlış kullanan bir millet tanımıyorum. Beton yüzünden hem güzelim şehirlerimiz, kasabalarımız çirkin, insanı mutsuz eden hortlak kentlere dönüştü hem de gördük ki depremde en dayanıksız binalar “güya” beton binalar oldu. Çirkinliğin bedeli bari can sağlığı olsaydı. Bari en azından depremde ayakta durabiliyorlar diyebilseydik.Diyemedik. Çirkinliğe bir de acı eklendi. Yalan yanlış yapılan betonarme binalar yüzünden her 17 Ağustos’ta tekrar tekrar canımız yanıyor.Şansı şansızlığıGaliba her şeyi belirleyen “yol”. Taraklı güzelliğini zenginliğine borçlu. Zira önemli kervan yollarından biri buradan geçiyormuş zamanında. Aynı yol daha sonra Ankara İstanbul yolu olarak de kullanılmış. Sonra, galiba tam zamanında, kuzeye otoyol yapılmış ve Taraklı, kimsenin uğramadığı, Batı Anadolu’nun kendi halinde kasabalarından biri olmuş. İşte o “şansızlığı” sonradan şansı olmuş. Ankara İstanbul yolunun yeri değişince güzel evlerin yıkılmasına ve apartman yapılmasına gerek kalmamış. Çünkü bunu gerektirecek ne nüfuz var ne iş hacmi. Ve şimdi, Alaçatı gibi yeniden doğuyor. Tanıştığımız Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman belediye olarak müthiş bir hizmet veriyor. Taraklı evlerinin restorasyonlarının hız kazanması için evlerin rölöve ve restorasyon projelerinin yaptırıyor, yapılan projeleri de anıtlar kurulunun onayına sunuyor. Yani vatandaşın en bezdiği, en yapmak istemediği bürokratik işleri (Anıtlar Kurulu ile cebelleşmiş olanlar bilir ne demek istediğimi) belediye üstleniyor. İşlerin birçoğunu da bizzat Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Bey takip ediyor. Ankaralara, Bursalara gidiyor, geri dönmüş projeleri yeniden yaptırıyor, tekrar gidiyor. Tarihi bir yerleşim yerinin başına gelebilecek en iyi şey bu olmalı.Çevre, çok kolay ulaşılabilen yaylalarla dolu. Biraz gidiyorsun ve köknar ormanları çıkıyor karşına. Nefis kamp alanları, piknik yerler var. Yani İstanbul’a (veya Ankara’ya) 2 buçuk saat uzakta harikulade bir doğa var orada. Hani hiç yaylaya çıkmamışlar için ta Rizelere gitmeye gerek yok demek istiyorum. İyi de ablacım nerede kalacağız diyorsanız nefis bir seçenek var: “Hanımeli Konağı” İstanbullu iki arkadaş, birkaç yıl önce kasabaya vurulup bir ev almış, iki yıl içinde restore etmiş ve dünya şirini bir butik otel olarak yeniden “doğurmuş”. Nefis bir bahçe içinde cidden çok güzel bir konak. Pembegül ve Banu Galatasaray Liseli. Nasıl severek inşa ettilerse öyle de severek otellerini işletiyorlar. Çok güzel yemekler hazırlıyorlar. İsteyene yayla turu düzenliyorlar. Tarihi bir yerleşim yerinin başına gelebilecek en iyi şey böyle bir belediye başkanı demiştim. İkincisi de böyle sempatik bir konukevi olmalı. Hakikaten şanslı bir yer Taraklı.En yakın zamanda gidiniz.