Hayır, bu soruyu birbirimize sormadık. Ne yaptığımız, nerede olduğumuza dair benim kuşağın vereceği cevaplar gayet önemsizdi zira. Ne yapıyordun? İzmir’deydim, ilkokuldaydım, sabah annem, “kalk, darbe oldu!” diye uyandırdı, anneme “darbe ne?” diye sordum. Sonra? Sonra tipik bir İzmir kalenderliğiyle, kolunun altına ekmek koyan herkes “sorarlarsa ekmek almaya çıktım derim” diyerek sokağa çıkma yasağını bir güzel deldi. Ama İzmir’de “hemşerim, nereye?” diye soran da olmadı zaten..Bu kadar. Sonra öğrendik. Yarım yamalak. Bazılarımız ise hiç öğrenmedi. Elimde 3 adet 12 Eylül kitabı var. Tam da bugüne sakladım yazmak için. Çünkü bugün o günün 30. yıldönümü. Haşim Akman “Otuz Yıldır 12 Eylül, Yaşayanlar Anlatıyor” diye bir çalışma yapmış. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Nefes kesici! Daha “Unutmak için hatırlamak: İfade-i meram” başlığını verdiği önsözünü okurken bir anaforun içine girdiğimi hissettim. Sanki dün olmuşçasına canlı anlattığı (sıkı ve aktif bir solcu olarak) kendi 12 Eylül hikâyesiyle anında kitaba mıhladı beni.Tam 20 kişiyle konuşmuş Haşim. Yirmi 12 Eylül tanığıyla. Sol cenahtan Türkiye Komünist Partisi (TKP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Devrimci Yol, Devrimci Sol, Kurtuluş, Türkiye İşçi Köylü Partisi (TIKP), Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP), Türkiye Komünist Partisi Marksist Leninist (TKP-ML) ve Birikim çevresi ile sağdan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Ülkü Ocakları, İslamcı hareketten de Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) o günlerdeki temsilcilerine çok mühim sorular sormuş. 1- Neden oldu?, 2- Önlenebilir miydi?, 3- Günümüzün sorunları 12 Eylül ürünü müdür? 4- Keşke yapmasaydık dediğiniz bir şey var mı?Bu isimlere ilaveten (beni daha çok ilgilendiren) 12 Eylül!den sonra gelişen kadın hareketine girmiş Haşim Akman. Filiz Koçali ve Ayşe Düzkan çok çarpıcı tespitler yapmış. Fakat Sırrı Süreyya Önder’in anlattıkları çok yürek yakıcı. Kürt sorunu (veya Türk sorunu demek daha mı doğru?) nasıl başlamış pek güzel anlıyor insan.***İkinci kitap tek başına bir 12 Eylül kitabı değil. Mine Söğüt, “Darbeli Kalemler” adı altında 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerinin hemen ardından anlı şanlı kalemlerin yazdıkları makaleleri derlemiş. 60 darbesinden sonra yazılanları okumak doğrusu beni hayli sarstı. Aziz Nesin dahil, yazarların bu denli “mutlu” olması hakikaten şaşırtıcıydı. Menderes’in yazılarda aktarılan diktatöryel tavrı ve ona duyulan büyük nefret ister istemez günümüzle bir bağ kurmama neden oldu. Bugün darbe olsa, virgülünden, noktasına tıpa tıp aynı yazılar çıkacaktır bazı kalemlerden. Çıkıyor da..Fakat yazıları okumaya devam etmek gerekiyor. 60 darbesinde mahcup davranan kalemler 71 darbesinde pek cevvalleşmiş. 1.sini pek onaylayan kalemler 2. ve 3.lerde farklı yazmış. Bugün darbeye bütün kanıyla karşı olanların ise 12 Eylül’ü öpüp başlarına koyduklarını da görüyoruz. “Darbeler karşı olduğuma yapılıyorsa iyidir, bana karşı yapılıyorsa kötüdür” anlayışında gram oynama olmamış. ***Üçüncü kitap ise Akın Bodur’un “Dört İdam. Bir Tanık” kitabı. Önsözünü okurken anladım ki Akın’la hemen hemen yaşıtız. Ekmek almaya çıkmış o da o gün. Akın, 12 Eylül’ü çok daha noktasal incelemiş. Adana’da dört mahkumun idama giden sürecini 28 yıl sonra konuşan bir idam gözlemcisinin tanıklığında incelemiş. Kimdir bu 4 genç, neden idama mahkum oldular ve... Tüm çirkin çıplaklığıyla infaz... Bilmek gerekiyor. Haşim’in dediği gibi: “Unutmak için hatırlamak”
Nicedir bu yazın ‘en’lerini yapmak istiyordum. İşte bunlar da benim topladıklarım... Son derece subjektif bir listedir. Kullanıp, yiyip, içip, gezip görüp memnun kaldığım şeyler. Karşı çıkarsanız rica edeceğim manalı nedenlerle karşı çıkın. “Kaç para aldın hanıııaam?” mesela manalı bir karşı çıkış değil. Yapmayın. ***Bu yazın ‘en’leri -En güzel karides spesialitesi: Ayvalık Cunda’da “Cunda Balık Evi” lokantasındaki mini mini karides börekleri. Koca bir dağı tek başıma bitirdim. Diğer yemekleri de şahane. Cunda’nın iddialı sahil lokantalarına beş basar. (Fevzi Tavşan 0266 327 28 81)-En başarılı İstanbul Otel Lokantası: “Tomtom Suites Teras” Manzara nefes kesici fakat daha önemlisi yemekler dehşet güzel. Yaratıcı yemeklerden hep tırsarım ama burada kötü sürpriz yok. Karnabahar püreli ve tarhana ekmekli tekir, üzerine pancardan elde ettikleri çok özel bir pekmez damlatılmış buğday pilavı üzerinde bıldırcın ve elma hurma tarçın gülsuyu ve safrandan yaptıkları bir garnitürlü dilim bonfile gibi yemekleri var ki bıldırcının hastası oldum.-En baştan çıkarıcı yerli içki: Kayra’nın “Tılsım Pink” ve “Tılsım Misket” yarı tatlı roze ve beyaz şarapları. İki şişe nasıl bitti anlamadık.-En güzel yerli çikolata: Butterfly El Yapımı Çikolata. -En iyi çevreci ürün: ECOZONE markasının Ecoballs. 6 aydır deterjan kullanmıyorum. Onun yerine içinde taşlar olan bir top atıyorum çamaşırların içine. Mis gibi temizleniyor. -En güzel sergi: Sabancı Müzesindeki İstanbul sergisi. Tek başına bir yazı hak ediyor. Hele bir kubbe simulasyonu var... Yok böyle başarılı bir müzecilik..-En şahane dans yeri: Off Pera. -En güzel teras: 8-En “bütün servetimi verebilirim” ev aleti: Bütün evi kendi kendine süpüren ve paspaslayan robot i-Robot. Berlin Tekno Fuarında gördüm, resmen rüyalarıma giriyor.-En keskin kalem: Esra Elönü-En güzel vizesiz yurtdışı: Hırvatistan-En şahane koy: Sivrice Assos-En şahane yolculuk: Karavan (yarın maceralarımı okuyacaksınız Vatan Pazar ekinde)-En güzel şnorkel yeri: Bodrum Akyarlar koyunun denize baktığın zaman ennn sağı yani dağ tarafı. En renkli balıklar, en kırmızı deniz çiçekleri orada. -İstanbul’da oturulacak en güzel yer: Heybeliada-En güzel gezi blogu: Dünyayı Gezen Salyangoz http://baharakinci.blogspot.com/ -En güzel kır kahvesi: Yok! Bitirdiniz hepsini, cafe yaptınız. Allahınızdan bulun!-En süper yenilik: Tivibu. Başka bir şey izlemeye gerek kalmadı. (Fakat Türk Telekom’a lafımı sokmadan edemeyeceğim. Yurtdışında internet üzerinden telefon görüşmesi yapma imkanı neden SADECE i-Phone telefonlara tanınıyor? Blackberry’cilerin suçu ne?)-En güzel bayram sabahı: Herkesin terk ettiği İstanbul’da boğaz gezintisi sırasında yaşanan...
Yurtta değilim, o yüzden U2 konserine gidemedim. Fakat internetten bütün detaylarını okudum. Bono sahneye çıkıp, İstanbul’da konser vermeleri için kendilerini davet eden ve köprü üzerinden yürümelerini de sağlayan Egemen Bağış’a teşekkür etmeye kalkınca bütün stat “yuh” çekmiş.Kimse kusura bakmasın ama buna en hafifinden “ayıp” denir. Yıllarca “insan hakları ihlali var” diye gelmiyorlardı. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Şimdi ağız mı değiştirdiler, hakikaten öyle miydi bilemem. Yıllarca yüreğimiz buruluyordu, yanı başımızdaki fındık kadar Atina’ya, mercimek kadar Selanik’e geliyorlar ama devasa İstanbul’u pas geçiyorlar diye. Çok iyi hatırlıyorum vizesi olan yüzlerce insan Türkiye’de Selanik’e U2 konserine gitmişti.Bize parası da insan hakları da olmayan ülke muamelesi yapıyorlardı. Atina’da bir gece bile kalmamışlar. İstanbul’da beş gün kalıyorlar. Ajanslar şakır şakır fotoğraf ve haber geçiyorlar tüm dünyaya. Yurtdışında olduğum için görebiliyorum gazetelerdeki haberleri. İnanamazsısnz!Dansözünden köprü üzerinden yaya geçmesine kadar kocaman kocaman görüyorlar haberleri. Bir gazetede Bono’nun Sümmeye Erdoğan’nın elini Romeo gibi öpmesi neredeyse çeyrek sayfa büyüklüğünde basılmıştı. Yunanlılar kıskançlıktan gebermek üzere. Kriz içinde olan biziz, biz niye bunu değerlendiremedik diye tırnaklarını yiyorlar.. Buna mı “yuh” çektiniz?Egemen Bağış’ın “İstanbul’da bir konser size yakışır” demesine mi “yuh” çektiniz?Köprünün önlerine açılmasına mı “yuh!” çektiniz?***Anladık “hayır”cısınız. Anladık AKP ile ilgili her şey sinirinize dokunuyor. Ama birazcık hakkaniyet kırıntınız da yok mudur? Alkışlamayın, sessiz kalın ama “yuh” çekmek nedir?Kime ve neye “yuh”?Dünyanın en büyük grubunun ve gösterisinin İstanbul’a gelebilmesine mi “yuh”? İslamcı denilen bir iktidarın evine bir rock yıldızının girmiş olmasına mı “yuh”? Dünyanın ağır bir kıskançlıkla Bono’nun İstanbul maceralarını sayfa sayfa vermesine mi “yuh”? Zülfü Livaneli’nin Bono’nun sahnesinde çıkıp tek bir şarkı ile ortalığı inletmesine mı “yuh”?Ben söyleyeyim: Esas size “yuh”!***Ben söyleyeyim neye “yuh” çekilirÖ Bundan önceki iktidarların gidip görüşmeyi akıllarına bile getiremeyecek kadar dünyadan kopuk, köhne, içi geçmiş olmasına “yuh!”Böyle bir girişimi akıl edememiş olan çağdaş, laik, demokrat, Atatürkçü ve dahi kendi kendilerine daha ne vehmediyorlarsa muhalefete “yuh!”Bütün “gelsinler Türkiye’ye!” imza kampanyalarına rağmen bu işi becerememiş bilumum organizatörlere “yuh!”
Bu hafta kaptan pilotlar gibiydim. Ya asfalt üstünde ya havada. Yeşil köşe ilan ettiğim bir pazartesi günü dünyaya bıraktığım haddi hesabı olmayan karbon izinden söz etmek de hiç yakışmadı farkındayım. Fakat leylekliğin de bir haddi varmış, sonunda vücut isyan etti ve intikamını çok antikarizmatik bir şekilde aldı. Çok bozuldum, çoook... Ama şimdi anlatamam. Zira bugün mavra günü değil. Bugün söz pazartesi doğacımız Yücel’de. Yes Yücel, başla...Mutlu T. *****Yeşil KöşeÇEVRECİNİN DANİSKASIYücel Sönmez yucelyus@gmail.comDersim’in ormanları memleket dışı mıdır?Ev sahipliği yaptığı 1500 bitki türüyle Türkiye’nin en zengin önemli bitki alanlarından biri...Çoğu endemik (sadece oraya özgü) 109 bitki taksonuna (türüne) ev sahipliği yapıyor ve bunların 17’si dünyada sadece burada bulunuyor.11 kelebek türü açısından uluslar arası öneme sahip. Üreyen kuş türleri ile dünya ölçeğinde öneme sahip. Dağ keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi ve vaşak gibi büyük memeli türlerinin Türkiye’de ki son sığınaklarından biri...Türkiye’nin ilk milli parkı...Evet, burası Munzur...Yani Dersim...Bugüne kadar maruz kaldığı zulümlerle, ismiyle, dağıtılan beyaz eşyayla ve silahlı çatışmalar nedeniyle sık sık gündeme gelen ilimiz... Mağduriyetlerin coğrafyası...Siyasetin belli bir kesimin sempatisini toplamak için mağduriyetini sahiplenmeye çalıştığı, deneme tahtası olarak seçtiği il...Ancak ne yazık ki Dersimde sadece insanlar mağdur değil. Belki de insanlardan daha çok Dersim’in doğası mağdur. Dili olmadığı için bağıramayan bu eşsiz zenginlikteki Dersim’de bugünlerde adeta bir doğa soykırımı yaşanıyor. Hem de günlerdir...Evet günlerdir Dersimin ormanları cayır cayır yanıyor.Ancak kimsede çıt yok. Ne siyasilerden, ne Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan, ne medyadan ne de çevre örgütleri ve çevrecilerden...Zihniyet açık...Batıda orman yanınca memleket, doğuda yanınca siktir et...Oysa bu ülkenin insan dâhil tüm zenginliklerinin temelinde doğal zenginlikleri yatıyor... Bunu kaybettiğimizde bizi biz yapan tüm değerleri de kaybedeceğimizden hiç şüphe yok. Doğal zenginliklerimiz yok olduğunda belleğini ve yaşam enerjisini yitirmiş bir toplum olarak bizi ne açılımlar ne mükemmel anayasa ve hukuk, ne de demokrasi kurtarır...***5 maddede endemik* Yeryüzünün yalnızca belirli bölgelerinde yayılış gösteren (yaşam alanı belirli bir bölgeyle sınırlı) canlı tür ya da cinslerine endemik denir.* Türkiye Kuzey yarımküre ılıman kuşakta bitki zenginliği en yüksek ülkedir Türkiye’de 10 binden daha çok tür yaşar. (Bütün Avrupa kıtasında 12 bin tür mevcut)* Bunların %34’ü yalnızca Türkiye’de yaşar. * Bu endemiklerin 451 kadarı da tek nokta endemiğidir. Yani bunlar yeryüzünde çok dar alanlarda yaşarlar. Kiminin yeryüzünde yaşadığı yer bir evden daha büyük değildir. * Türkiye’de ortalama her hafta yeni bir bitki türü keşfedilmektedir. * Yaklaşık iki endemik bitki türünün biri tehlike altındadır (CR, EN veya VU kategorileri).***Kaçırmayın...Bütün gazeteler, U2’nun solisti Bono’nun boğaz köprüsünden yürüyerek Avrupa’dan Asya’ya geçeceğini yazıyor... Mutlaka izlenmeli... Kıta değiştiren bir insanın yüzündeki ifade bence görülmeye değer...İstanbul sadece iki kıta arasında insan geçişini sağlamıyor. Kuşlar için de çok önemli bir geçiş noktası. Nisan gibi baharda İstanbul’un üzerinden geçerek Avrupa’ya giden tüm kuşlar bugünlerde İstanbul üzerinde dönüş yolunda...Milyonlarca yıldır hiç şaşmadan gerçekleşen bu muhteşem doğa olayına tanıklık etmek için başınızı sık sık havaya kaldırmanız yeter. Eminim siz de tepenizden geçen binlerce leylek ve yırtıcıyı gördüğünüzde en az Bono’yu görmüş kadar heyecanlanacaksınız.
Bildiğiniz (veya bilmediğiniz) gibi pek öyle acar muhabir Cavit Kelle durumlarım yoktur. Gönül isterdi ayrı. O kadar Uluslararası İlişkiler and politikıl saaayns okuduktan sonra bir Paris, bir London, bir Atina olmadı bir Bakü, o da olmadı bir Pülümür muhabiri/temsilcisi/baş-ortalığı-karıştıcısı (mikser muhabir) olmak elbette bütün ümidimi ama olmaz artık.. Kapı açık.. Da değil üstelik.. Vize var... Neyse...Demek istediğim, sizlere “ay ben var ya ne acayip gazeteciyim” ayaklarını yapacak değilim. Tesis yoktu, olamadık diyelim.. Medyacılığın bütün cefasını çeken ajans muhabirlerine, bir haberin peşinden gidip konuyu bir kitap çıkartabilecek kadar ıncıklayan cıncıklayan araştırmacı gazetecilere, dağlara taşlara çıkıp tehlikeli adamlarla tehlikeli röportajlar yapan, bir de üstüne örgüt propagandası yapıyor diye yargılanan hakiki gazetecilere selam olsun buradan. Fakat bu mesleğin de böyle yamuk bir durumu var. Yeterince sebat ettin mi, yeterince köşe yazdın mı (2000 iş günü mesela) yeterince televizyon dolaştın mı bir gün adam yerine konuluyorsun. Hele de bir seçim varsa...Manita Bey ilen karavanımıza binmiş karavan parklarını dolaşıp haber yapmaya çalışırken kendimi bir anda KUGİAD yani Kuşadalı Genç (ve nazik ve ne yalan söyleyeyim bazıları bir hayli yakışıklı) İşadamları Derneği’nin düzenlediği ve Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın davetli olduğu iftar yemeğinde buldum. Egemen Bağış, Türk siyasi tarihinde siyasetçiliği ‘ipek’ bir gömlek gibi taşıyabilen herhalde on on beş kişiden biridir. Alışık olduğumuz Bakan ağırlığından, insanın içine fenalık getiren basmakalıplığından, ne kadar eğitim görürse görsün illa ki bir tarafından pörtleyen “geri kalmış memleketin yontulmuş kompleksli evladı” havasından eser yok onda. İçten. Doğal. Medeni. Kasmıyor ve de kastırmıyor. Aynı fikri paylaşırım paylaşmam ayrı ama benim dünyamın insanı. Anayasa değişikliğiyle ilgili bir konuşma yaptı (bittabi) fakat ben bir siyasetçi dinlemiş gibi olmadım. Bağış ailesinin evinde akşam yemeğine davetliymişim de karışık kafamı aydınlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Kuşadalı genç (ve zarif ve yakışıklı) işadamları ne kadar ikna oldu bilemem tabii ama güzel bir konuşmaydı. Sonra esnaf gezisine gittik. Ah işte benim dünyamın yapamadığı da biraz bu oluyor. Esnaf gösteriş sever, abicim muhabbeti sever. Egemen Bağış, son derece cana yakınsa da nihayetinde öbür taraftan. Acık güdük kaldı diyebilirim esnaf ilgisi. Fakat benim gibi lokma delisi biri için en güzel an kıyıdaki bir kahveye oturup kase kase Karşıyaka lokmasının gelmesiydi. Bütün bir kaseyi tek başıma (üstelik kasesiyle!) yememek için zor tuttum kendimi.. (Hem hayvanlık etmemek için hem de kilomu koruyayım diye) Ertesi akşam sırf o lokmadan birrrr adetçik daha yemek için yine aynı kahveye gittim ve lokma yoktu iyi mi!!! Özel bakan servisiymiş. Bir aile faciası yedim döndüm.. İşte böyle... Sonra döndük karavanda üst baş değiştirip normal hayatımıza döndük.. Ve bu yazıyı da Assos yollarında karavanla tangur tungur giderken yazıyorum. (Sivrice Limanı bir rüya gibiydi... Ahh..) Benim Süpermen Klark Kent dönüşümlerim de böyle oluyor. Bundan sonraki devletsel davete kaykayla veya zeplinle gitmeyi düşünüyorum. Yok mu beni 29 Ekim’de davet edecek olan??? Unutmadan. Egemen Bağış’ın korumalarının süper şıklığı yemin ederim göz dolduruyor. Bej yarı parlak kumaştan spor ceket, içinde yüksek yaka çizgili gömlek, altında lacivert pantolon ve çok güzel kahverengi ayakkabılar. Kravat yok. Allah Allah ne zamandır bu arkadaşlar bu kadar şık giyiniyorlar derken gecenin ilerleyen saatinde anlaşıldı mesele: Egemen Bağış’ın moda gurusu eşi Beyhan Hanım el atmış kıyafetlere. Çok da iyi etmiş.
Tuğçe Baran günlerine geri döndüm... Olmayacak her şey bir araya geliyor yine.Hatırlar mısınız bilmem. Bundan birkaç yıl önce aynı gün birer saat arayla Tünel’de “Darbeye Hayır!” mitingi ile Sultanahmet’te Hayrünisa Gül’ün resepsiyonu vardı ve ben her ikisine de gitmek istemiş, başıma gelmeyen kalmamıştı. Spor kıyafetle katıldığım mitingin sonuna doğru bir restorana girip üstümü değişmiş ve resepsiyona da motosikletle yetişmiştim. Cumhurbaşkanlığının verdiği resepsiyona motosiklet arkasında giden de herhalde tek benimdir. Bu sefer de bakan takibini karavanla yaptım. Bildiğiniz gibi üst düzey “evet” “hayır” kampanyası yapmakta. Hiç o konulara girecek değilim. Son gün, gireceğim internete, neymiş işin aslı öğreneceğim ve ona göre oyumu vereceğim. Çok şükür okumam yazmam var, çokbilmişlerin tercümesine ihtiyacım yok. Size de tavsiyem bu. Hadiseyi güven oylamasına dönüştürmeyin, hayırcılara da evetçilere de bakmayın, iki üç saat mesai harcayıp kendiniz karar verin hangisi doğru hangisi yanlış. Neyse gelelim hadiseye. Şimdi ben ve Zamazingo Bey bir haftadır karavanla dolaşmaktayız. Yıllardır hayalini kurduğumuz bir şey. Benim hafif ticariyi satıp bir karavan almak. Ağızdan ağza dolaşıp Casavan karavan kiralama şirketinin kulağına gitmiş, bize bir haftalık bir jest yaptılar. Fakat karavan maceralarımıza sonra gireceğim. Tam biz Foça dolaylarındayken haber geldi. Egemen Bağış’ın İzmir, Muğla ve Aydın turlarına katılmak ister miyim diye... Birinden birine isterim tabii dedim. Fakat işte biliyorsunuz karşınızdaki sabık (yani ex) Tuğçe Baran. Terslik meleği peşini bırakır mı hiç? Bırakmaz.Önce Selçuk Adliyesi’den mesaj geldi. Dava açılmış bana, duruşma gününü haber veriyorlar. Hadeee... Ne davası leyn? Ben boşlayacaktım aslında her zamanki lagarlığımda ama avukat kankimi aradım, “çabuk git ne olduğunu öğren, sanık mısın tanık mısın bilelim, bir de başımıza gıyaben tutuklama çıkartma” dedi. Kanki Ankara’da oturuyor. Yani “git çabuk.. dert.. başımıza.. sakın.. çıkarma!” emri Ankara’dan geliyor ve bildiğiniz gibi Ankara emirleri dönmek bilmez emirlerdir. (Bkz: Orkinos) Adliyeye uğrayıp hangi suçla isnat edildiğimi, sanık mı tanık mı olduğumu öğrenmem bir gün sürdü. İzmir programı kaçtı. Selçuk’a gelmişken ne oldu bizim arazilerim imar durumu diye haritacıya uğradım ve anında bir bürokrasi anaforuna kapıldım. (Şimdi arazi-LER dediğim için muhakkak biriniz “Ooo... Köşeci dönüm dönüm arazi de kapmış..” deyip sinirimi hoplatacak. Dönüm falan değil. Üç adet çay tabağı büyüklüğünde arsa. Hepsinin toplamı benim şu an oturduğum daire kadar yapıyor. Ve 35 yıl sonra bu yıl imarı çıktı) Haritacım bana bir aşağı yukarı 500 maddelik “yapılması gerekenler” listesi verdi. Sanmayın ki liste tamamlanınca ben inşaata başlayabileceğim. Bu 500 madde, esas yapılması gerekenler 1000 maddelik listesine başlamak için yapılması gerekenler. Özetle “devlet bürokrasi zulmü” diyeyim. DBZ yani.İzmir’de Anıtlar Kurulunun önünde yatıp kalkıp sabahın ilk DBZ mağduresi olarak damladım ve beş dakika sürer dediğim uğramam sürpriz şeklinde giren arazi teftişi ile yine tam gün sürdü. Ez cümle ben Egemen Bağış’a ancak Kuşadası’nda yetiştim. Ve yine aynı Klark Kent’den Süperman’e dönüşme sürecim bu sefer karavanda oldu. Manita Bey aracı sürüyor ben duş alıp makyaj yapıyor, bir yandan yazı yazıyor ve o halde iftara yetişmeye çalışıyorum. Yetiştim yetişmesine fakat o dünyanın en ciddi iftarına dünyanın en zırva girişini yaptım. Elimde bir çorba kaşığıyla, bulduğum ilk masaya oturup, bulduğum ilk çorbaya saldırarak. Neyse... Allahtan masalarını paylaştığım Kuşadalı Genç İşadamları Derneği üyeleri pek naziklerdi, iftara geç gelmemi yüzüme vurmadılar. Eeee ne oldu? Yerim bitti.. Hadee... Neyse devam ederiz...
Bugün komple çevre günü olmasın diye ben ORKİNOS çiftliği konusunu yazmayacağım ancak Sığacık Koyu’nda kurulması planlanan orkinos çiftliğiyle ilgili Çevre ve Orman Bakanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğinin cevabının ve ona cevaplarımızın tamamını www.gazetevatan.com adresindeki köşemde yayınlayacağım. Söz Yücel’de. Mutlu the Orkinos bekçisi ***Göz göre göre katliamÇEVRECİNİN DANİSKASI KÖŞESİYücel Sönmez yucelyus@gmail.comYortanlı Barajı gölet alanının tam ortasında.2000 yıllık geçmişiyle dünyanın en eski sağlık merkezlerinden biri..Sağlık Tanrısı Asklepion’un yurdu...Ve olduğu gibi bugüne kadar sapasağlam ulaşmış...E ne de olsa dünyanın ilk modern tıp aletlerinin ve doğal tedavi yöntemlerinin anayurdu. Kendine bakmış yani...Baraja su toplanmaya başlandığı gün Allianoi tamamen su altında kalacak.Bunun olmaması için bugüne kadar açılan davaların 4’ünde iptal, 2’sinde de yürütmeyi durdurma kararı alındı. 1 dava da halen sürmekte. Buna rağmen İzmir 2 Nolu Koruma Kurulu’nun aldığı kararla Allianoi’nin üzerini kumla kaplayarak suya gömme çalışmaları başladı. Allianoi’nin avukatlığını üstlenen Hilal Küey, “Türk Ceza Yasası’na göre bunun adı görevi kötüye kullanmaktır” diyor. Şimdi tam da bugünlerde hepimizin kendisine sormasında yarar var...Anayasayı mı değiştirmek sorunlarımızı çözer, yoksa bu kafayı mı?Ne zaman ki dili olmayanların da haklarını savunacak, koruyacak bir zihniyete kavuşuruz işte o zaman gerçekten hukuk devleti oluruz. Gerisi laf...Her ağacın kurdu özünde olurmuşNedir bu Karadeniz’in Karadenizliler’den çektiği...Karadeniz’in bütün derelerini kurutacak ve doğal olarak o güzelim doğasını da yok edecek ilk Hidroelektrik (HES) projelerini dönemin başbakanı Rizeli Mesut Yılmaz başlattı. Şimdi gene Rizeli olan Başbakan, çevreyi korumaktan çok çevreyi yok eden projeleri yapan şirketleri koruyan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın vizyonu ile HES’leri bitirmeye kararlı.Şirketleri söylemeye gerek bile yok, çoğu Karadenizli zaten. Hatta Trabzon Spor’un bile HES projeleri bulunuyor. Şimdi bir de karşımıza Karadenizli olan Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak’ın başını çektiği yaylaları otoyolla birleştirme projesi çıktı. Karadeniz sahil yolu ile sahilleri zaten bitirip Karadeniz’in denizle bağlantısını koparmıştık. Derelerini enerji için şirketlere sattık... Doğasını da yok edip coşkun akan derelerle olan bağını da koparıyoruz...Bir de yaylaları yayla olmaktan çıkarıp orayla da bağını kopardık mı iş tamam olacak. İş tamam olacak da... Peki! Karadeniz Karadeniz olacak mı? İşte o mümkün değil ne yazık ki...En çevreci hükümet! Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, ziyaret ettiği Polatlı’da, “gelmiş geçmiş en çevreci hükümet” olduklarını söyledi. İlk aklıma gelen 5’i sıralıyorum:- Balıkkesir Havran’da uluslar arası sözleşmelerle koruma altında bulunan 10 türden 30 bin yarasa bilerek ve istenerek yok edildi. -Türkiye’nin bütün dereleri satıldı. Anadolu’da insanın da bir parçası olan biyolojik çeşitliliğimizin hemen hemen tamamı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.-Allianoi yok ediliyor, Hasankeyf’in de içinde yer aldığı biyolojik çeşitlilik bakımından dünyanın en özel yerlerinden olan Dicle Vadisi ısrarla yok edilmek isteniyor. - Türkiye’nin koruma altında olan alanları (Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ile tabiatı koruma alanlarına, muhafaza ormanlarında, yab an hayatı geliştirme sahaları, özel çevre koruma bölgeleri, içme ve kullanma suyu koruma alanları ilgili bakanlığın doğal sit alanları enrji ve maden şirketlerine açıldı.- Göçmen türler olan ve ülkemizde azalma eğilimi gösteren bıldırcın ve üveyiğin avlanabileceği gün sayısı 3’ten 4’e çıkarıldı.
26 Ağustos’ta “Yavaş şehirde Orkinos Çiftliğinin işi ne?” diye bir yazı yazdım. Çevre ve Orman Bakanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden bir açıklama geldi. Ancak yerim sınırlı, açıklama uzun, açıklamaya itiraz daha da uzun olduğu için bir iki güne yayarak orkinos meselesine gireceğiz. Konu şu: Türkiye kıyılarında orkinos semirtme çiftlikleri kuruldu ve kurulmaya devam ediyor.Kimdir bu orkinos kardeş? Ton balığı diye bildiğimiz balık. Avlanma bu hızla devam ederse çok kısa sürede dünyada orkinos diye bir balığın kalmayacağı söyleniyor. Orkinos levrek veya çipura gibi yetiştiriliyor mu? Hayır zira göçmen bir balık. E peki ne yapılıyor? Açık denizlerde avlanıyor, sonra canlı canlı kıyılardaki çiftliklere getiriliyor ve hazır avlanmış başka balıklarla “yağlandırılıyor”. Yeterince şişmanlayınca da kesilip suşi yapılıyor, konservelere tıkılıyor. Doğal bir şişmanlama değil. Normal koşullarda yiyecekleri balığın üç dört katı bir tüketim söz konusu. Bir yandan ortam kirleniyor bir yandan başka balıklar sırf bunlar şişmanlasın diye aşırı miktarda avlanıyor ve öbür yandan da orkinosların canına okunuyor. Son olarak Seferihisar yakınlarındaki Sığacık koyunda bir orkinos semirtme çiftliğinin kurulmasına izin verildi. Ama biliyorsunuz ki Seferihisar, kendini “cittaslow” ilan etti. Yavaş Şehir olmanın koşulları olarak bir çok hoşluğun yanı sıra üretimde çevreye zarar vermemesi gerek. (Kriterleri için bakınız www.cittaslowseferihisar.org )O nedenle bu çiftliklere belediye olarak da halk olarak da itiraz ediyorlar. Ama kim takıyor? Sen, ben, yenge. Buraya kadar anladıysanız o vakit bakanlık açıklamasının ve Greenpeace’dan Banu Dökmecibaşı’nın katkısıyla bakanlık açıklamasına verdiğimiz cevapların ilk bölümüne geçelim.***T.C.ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞIBasın ve Halkla İlişkiler Müşavirli26.08.2010Sayın Mutlu TÖNBEKİCİ İzmir ili Çeşme İlçesi Gerence ve Ildır Körfezi’nde toplam 4 adet, Antalya’da ise 3 adet orkinos çiftliği bulunmaktadır. Bunlardan 5 adet orkinos çiftliği faaliyetine devam etmektedir.Söz konusu çiftlikler, Denizlerde Balık Çiftliklerinin Kurulamayacağı Hassas Alan Niteliğindeki Kapalı Koy ve Körfez Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Tebliğ ile belirlenen kriterlere uygun alanlarda ve yaklaşık 1.5, 2.5 km. açıkta ve 50-80 m. derinliklerde faaliyet göstermektedir. İzmir İli Urla İlçesi Sığacık Körfezi’nde 700 ton/yıl kapasite ile kurulması planlanan orkinos çiftliği, ilgili kurumların ortak mutabakatı neticesinde yasal mevzuat açısından sakıncalı olmadığı belirlenen potansiyel yetiştiricilik alanı içerisinde kalmaktadır. Tesis gerek yasal mevzuat açısından gerek çevresel etkileri açısından ilgili bütün kurumların katılımıyla irdelenmiş olup, 18 Ağustos 2010 tarih ve 8192-49670 sayılı yazımız ile ÇED Olumlu Belgesi verilmiştir. CEVAP: ÇED sürecindeki esaslardan biri HALKIN KATILIMIDIR. Sığacık için halkın katılımı şartı yerine getirilmemiştir. ÇED hazırlık sürecinde yapılan ilk halkı bilgilendirme toplantısına Seferihisar ve diğer çevre halkı Seferihisar Belediye Başkanı ile beraber protesto amacıyla gitmiş ve katılmayı REDDETMİŞ ve kayıtlara da öyle geçmesini istemişlerdir. Daha sonraki halkın katılımı toplantısının duyurusu ise Seferihisar belediyesine (herhalde bilerek) geç gönderilmiştir. ÇED sürecinde ilgili bakanlıklar içerisinde olumlu görüş bildirilmesi şaşırtıcı değil çünkü zaten bu sektör , söz konusu kurumlardan her anlamda destek görmektedir. Üstelik uzun yıll ar boyunca Türkiye’yi ICCAT’de temsil eden resmi heyetin başkanının A KUA-DEM firmasının ortaklarından Nedim Anbar’ın (eski albay, yeni balıkçı ve AKP danışmanı) olması, yani Türk Bakanlığını temsil eden heyetin başında bir ORKİNOS ÇİFTLİĞİ SAHİBİNİN bulunmuş olması Bakanlığın bu sektöre verdiği desteğin en açık göstergesidir. (Yarın devam)