“Bal” ekibi, Antalya Film Festivali’nde Emir Kusturica’yı protesto edip filmini yarışmadan çekene kadar benim bir şeyden haberim yoktu.“Sen ne güzel yönetmenimizdin Emir Ağbi!” idi o benim için. Açıkçası Antalya Film Festivalin ’de Uluslararası Film Yarışması’nda seçici kurul üyeliği yapmak üzere davet edilen Emir Kusturica’nın böyle düşündüğünü bilmezdim. “500 yıl önce Sırp’tık, Türklerde korkumuza Müslüman olduk” deyip kendini Sırp ilan edip, Karadağ’ın daha bu yaz gittiğim Novi Hersek şehrinde vaftiz olup Ortodoks Hıristiyan olması ve kendine Nemanja ismini alması bağlamıyor beni.İnsan istediği dini, kimliği ve ismi seçebilir. Bundan dolayı kimseyi yargılamam, eleştirmem. Fakat mesele bu değil. Mesele Kusturica’nın Sırp Boşnak savaşı sırasında Sırpların tarafını tutup tutmadığı. ***Nedir mesele bakalım.Wikipedia’da şöyle diyor:“Miloşeviç’i onaylıyor gibi göründüğü için Kusturica bir hayli eleştirildi. Karadağlı gazeteci Andrej Nikolaidis bir yazısında şöyle diyor: “Vefat etmiş babasını Sırp, kendisini Ortodoks Hıristiyan ilan ettikten sonra Bosna savaşında safını seçmesi zor olmadı. Tabii ki topları ateşleyen değildi ama eline ne zaman sanatsal veya medyasal fırsat geçse, kökeninin Ortodoks Hıristiyan olduğunu “itiraf” etmeyip öldürülen her Müslüman için Radovan Karadziç ve Ratko Mladiç adına mazeret uydurmasını bildi.”Gazeteci Nikolaidis, Kusturica’nın Miloseviç yanlısı sözlerini de derlemiş. Daha sonra Lahey’da savaş suçlusu olarak yargılanacak olan Sırp Devlet Güvenlik Servisi Jovica Stanisiç’e sarıldığı bir fotosunu da bulmuş. Kusturica, gazeteyi ve gazeteciyi mahkemeye vermiş. Mahkeme gazeteyi, Kusturica’ya “aptal, çirkin ve yoz” dediği ve dolayısıyla gazetecilik kurallarını ihlal ettiği için 12 bin Euro para cezasına çarptır mış. Bosna Yazarlar Sendikası, mahkemenin kararını geri çekmesi için imza kampanyası başlat mış. Bir çok kişi zaten bunları herkesin bildiğini, gazeteci Nikolaidis’in de halkın düşüncelerine tercüman olduğunu düşünüyor muş. Söz konusu dilekçe bir hayli desteklen miş. Önde gelen entelektüeller ve bir çok öğrenci tarafından imzalanmış.” ***2010 yılına geldiğimizde Kusturica’dan on yıl öncesinin hesabı soruluyor. Bir Müslüman ülke sinde. Sen ne yaptın deniliyor. Ne demiş Semih Kaplanoğlu?“Sayıları yüz binlerle ifade edilen Bosnalı sivilleri sadece inançları ve Boşnak oldukları için katledenleri, on binlerce kadına çoluk çocuk tecavüz edenleri canlı tanıklar ve hala açılan toplu mezarlar ortadayken savunan bir “sanatçının” Aksav yönetimi tarafından himaye edilmesi bizim vicdanımızı acıtmaktadır. Biz burada hiç kimseyi etnik kökeninden ya da inancından dolayı eleştirmiyoruz. İnsanlığa karşı işlenmiş bir suça sözle de olsa katkı sağlayarak soykırımı ve tecavüzü meşrulaştıran bir zihniyetin savunulmasına karşı çıkıyoruz.Savaşa ve savaş suçlarına karşı bizleri birleştirecek tek kriter tek kimlik insan olmaktır. Sanatçı insanlığından ayrılamaz. Bu gerekçeler doğrultusunda Antalya Altın Portakal Film Festivali programında 11 Ekim 2010 Pazartesi günü saat 12:00’de yapılacak Bal filmi festival galası da dahil festivaldeki hiç bir etkinliğe üzülerek katılmayacağımızı bildiriyor, kamuoyuna saygılarımızı sunuyoruz...”***İnsanlık evet tam da budur. Yeri geldiğinde “ben seninle aynı çatı altında olmam” diyebilmektir. Fakat insanlık Kusturica’yı protesto ederek sınırlı kalabilir mi?Devam ede lim mi? Sıra artık “yerli”lere de gelsin mi?
Bu günlerde bol miktarda övgü ve hakaret almaktayım. Övgüleri yazamam, utanırım. Fakat hakaretler hakkında konuşabilirim sanırım.En sevdiğim hakaret kombini şu: “Hem çirkinsin hem küstah!”Oldum olası güldürmüştür bu laf beni. Aklıma hep Türk filmi versiyonu geliyor: “Çirkin olduğunuz kadar da küstahsınız hanımefendi..” Ha hayyyt... Sen sanki dünya güzelisin.. Kadına iki türlü hakaret etmeyi çok seviyor bu millet:Bir) Seni Ermeniler/ Rumlar/ Kürtler/ Hacılar/ ayılar/ tavşanlar (artık o gün kimin hakkını savunmuşsam) öpsün.. İki) Çirkiiiin..***Herhalde şu bekleniyor. Bu kadar sene girip çıkmadığı yer kalmamış, nice itilmeye, nice kakılmaya bana mısın dememiş, her bir hakarete dayanıklı bu ufak tefek şahıs, kadın ya, hepsi gibi o da muhakkak güzelliğine düşkün ya “çirkinsin” dendiği anda fena olacak, elleri yüzünde ağlayarak yatak odasına koşacak, kendini yatağa atacak ve “Baba! Bana çirkinsin dediler. Baba! Bana çirkinsin dediler.. Bö hü hü hüüüü... Hani ben babasının güzel prensesiydim? Hani dünyalar güzeliydim? Bana yalan mı söyledin? Ha? Yalan mıaaaa..” diye ellerini kollarını yatağa vura vura zırlayacak. Ve bittabi bir daha elini klavyeye süremeyecek, o kaka kaka yazılarını yazamayacak. Mahvolacak. Bitecek, tükenecek ve hayatının geri kalanını ayna önünde yüzüne türlü türlü boyalar sürerek geçirecek.. “Bana çirkin dediii... Bana çirkin dediii..” (Kuazimodo tonunda okuyunuz.. Tabi Kuazimodo kim biliyorsanız..)İki nedenle bunu yapamam: a) Hiç babasının güzel prensesi olmadım. Şikayet merciim yok. b) Güzelliğimle gelmediğim bir yerde çirkinliğime niye yanayım?*** Türban Türban yasağı zırvalığının (evet şiddetle karşıyım bu yasağa! Şiddetle!) ancak kurallar arasında yılan gibi sürünerek delinmiş olmasından utanıyorum.. Kızlar artık dersten çıkarılmayacakmış, tutanak tutulacakmış sadece.. Aman ne güzel! Ne ilerleme! Kızları rahat bırakın artık! RA-HAT! Bu aptal tartışmayı devam ettirmeyin artık. Onlar yok şapkayla, yok kapüşonla ZATEN çatır çatır okuyor yıllardır. Okusunlar da. Bundan ancak “herkes okuyor” diye mutlu olunur. MUT-LU!***MHP’ye namaz kılmak için yer önerileri:Atina’daki Akropol (Parthenon) Tapınağı. Hadi bakalım. Hodri meydan! Niye? Çünkü Osmanlı, 1456’da Atina’yı ele geçirdiğinde Parthenon Tapınağı’nı da camiye çevirmiş! Gülmeyin. Selçuklu da Osmanlı da yapıyor bunu. Minaresini de dikmiş bir güzel, olmuş sana Athena Camii Şerif. Pagan tapınak hayli bir zaman cami olarak kullanılmış. Akropol müzesinde çizimi var. Fakat bakın kötü niyet yok. Osmanlı hiç bozmuyor kilise binalarını. Sadece bir minare ilave ediyor, içeriye bir minber koyuyor, halı döşüyor. Ve samimi fikrimi sorarsanız Anadolu’daki bütün kiliselerin camiye çevrilmiş olmasını tercih ederdim. O zaman binalar korunuyor çünkü. Çatısı aktarılıyor, penceresi takılıyor, içeriye dört ve iki ayaklı hayvanlar girmiyor, ateş falan yakmıyor, bir takım kaymakamlar “taşından okul ve cami yapılsın” diye canım katedralleri dinamitlemiyor.. Evet sağıyla soluyla oynanıyor tabii ama tekrar eski haline getirmek isteyince en azından ortada kubbesi sağlam bir bina kalmış oluyor. Şimdiki gibi toz toprak değil.
Yok.Ani antik şehriyle ilgili konuşurken ısrarla “Anı” dedi. Biliyorsunuz bin yıllık Ani’yi “Anı” yapmak eski Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un bizlere “hediyesidir”. (“Türk insanı Sangaryos’u Sakarya yapmıştır, İkonyum’u Konya yapmıştır, Smyrna’yı İzmir yapmıştır, Sagalassos’u da Ağlasun yapmıştır. Gelin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kültür Bakanı da “Ani”yi “Anı” yapsın. Bunu da bana müsaade edin.” 17 Aralık 2006 Meclis tutanağından Atilla Koç’un konuşması.)Bu ulusulcı goygoya Başbakan da dahil olmuştur. Üstelik şu cümleyi de sarf ettiği konuşmasında: “Ayakta kalabilmek için milletin duygularını istismar etmekten çekinmeyenler her zaman kaybederler!” Ani’ye Anı demek nedir peki? Bir bölüm milletin bir bölüm faşo duygularının bal gibi istismarı değil midir? Zira koskoca başbakan oranın Anı değil Ani olduğunu bal gibi bilmez mi? Resmi ideolojiye karşı çıktığını iddia eden bir başbakan Ani’yi Anı yaparak resmi ideolojinin bal gibi tekrarını ve savunuculuğunu yapmıştır.Dolayısıyla Ani’de namaz kılma hadisesine laf çakayım derken resmi (ve hayli yalan dolan) tarihe misler gibi hizmet etmiştir.Ani’ye “Anı” derken Türkiye - Ermenistan ilişkilerini nasıl düzelteceksin? Türkiye’deki bir avuç Ermeni’nin huzursuzluğunu nasıl gidereceksin? “Büyük Felaket”in izlerini nasıl sileceksin? “Samimi” namazdan söz ediliyorsa lütfen “samimi” politik vaatlerden de söz edilsin. “Anılar” fena halde hortlar yoksa. ***Başbakan, Ani harabeleriyle ilgili konuşurken şöyle bir paragraf da etti:“Liderlerden bir tanesi ve beraberindekiler Kars Ani Harabeleri’nde Cuma namazı kıldılar. Allah kabul etsin. Ani Harabeleri’nin onların aklına gelmediği bir dönemde biz oraya 42 kilometrelik duble yol yaptık. Bölgeye gittiğimizde bir de köy evini ziyaret ettik. Köy evinde bizi yaşlı bir teyze karşıladı. EVİN EFENDİSİ NEREDE diye sorduk. EVİN EFENDİSİNİ çağırdılar. Gelmesi uzun sürdü. Şimdi orada duble yol var.”Buyrun! Artık yolumuz var, medeni olduk demeye çalışırken gayri medeni bir “dil” daha. Medeni Kanun’da “koca birliğin reisi”dir hükmü kalkalı nerdeyse 7 yıl oldu. “Evin reisi” lafı bile yasalardan kalkmışken EVİN EFENDİSİ lafı nerden ve niye çıktı şiddetle merak ediyorum. Reis deseydi, hadi eski alışkanlık diyebilirdim. Fakat reislik bile yetmemiş, “efendilik” mertebesine yükseltilmiş erkek denilen ah o yüceler yücesi yaratık! Bir kaburga ödünç almış olmak nelere kadir hey güzel Allahım! 15 yaşından beri kendi kendinin efendisi (ve aynı zamanda kölesi) olmuş, kendi parasını da geleceğini de kazanmış bir kadın olarak kim niye benim efendim oluyor? O yaşlı teyze neden evin efendisi olamıyor, niye efendiden sayılamıyor, neden illa bir fazlalıklı çağrılıyor taaa uzaklardan “efendi gel” diyerek? Ben o kaburgayı geri vermek istiyorum artık! Var mı alan? Yetti. Alın diyetinizi. İstediğiniz yerinize takın. ***“Yok aslında birbirimizden bir farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” diye bir reklam vardı. Sahnemize gördüğünüz gibi cuk oturmakta. Söz konusu olan “über milliyetçilik” olunca gerisi teferruat oluyor. Bu arada “evin efendisi” lafı da yetmezse bir gün “evin padişahı”, “evin yedi düvel cihan şahı”, “evin düvel-i muazzama krallar hükümdarı”, “evin her bir tarafı altından süper şahsiyeti, harika yaratığı, olağanüstü mükemmel, her bir tarafı öpülesi şevketlü, kerâmetlü, kudretlü, velinimetim hazretleri” gibi tanımlamalar da kullanılabilir. Bir yerlere not edilsin.
Musluklardan tasarruf etmenin su, lambaları kapatmanın enerji, çevreci ürünler tüketmenin de çevrenin sorunlarını çözmeyeceğini söylemiştim. Başta Çevre ve Orman Bakanlığı olmak üzere en çevreci kuruluşlarımızın doğaya en çok zarar veren kuruluşlar olduğu örneğini vermiştim ama çoğu okuyucuyu kesmemişti.İşin özü çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğini söylemiştim. O da biraz acıtmıştı sanırım. Bu kurumların bütün faaliyetlerini bizim zaaflarımızın üzerinden yürüttüğü gerçeğini elbette ki kabullenmek ve bu gerçekle yüzleşmek kolay değil. Hele bugünün şartlarında...Her şeyden önce bir kere çok hızlıyız ve her geçen gün biraz daha hızlanıyoruz...Çok hırslıyız ve giderek hırslanıyoruz...Rekabetçiyiz çünkü kazanmaya programlanıyoruz...Tüketiciyiz çünkü ürettikçe değil tükettikçe var olduğumuzu sanıyoruz. Benciliz çünkü bencil olanların kazandığını görüyoruz her gün...Ve en önemlisi de belki, unutkanız...Ve bu özelliklerimiz nedeniyle dev şirketler ve kurumlar hayat buluyor. Bu özellikleri bünyelerinde toplayarak bütün yok edici enerjilerini kimi zaman da bizlerin yaptığı gibi çevrecilik zırhının arkasına saklayarak gezegeni yok etmek için kullanıyorlar. Bizim hırsımız, rekabetçi yapımız, hızımız ve bencilliğimiz bu şirket ve kurumları var ederken, onlar da bizim bu özelliklerimizi daha ileri götürmemize neden olan sistemi var ediyor.Peki ne mi yapmamız gerekiyor?Borsayı, altın fiyatlarını, faizleri takip ettiğimiz kadar etrafımızdaki kuşları, bir çiçeğin açmasını, bir tohumun filizlenmesini ve büyümesini, mevsim dönümlerinde etrafımızda yaşanan değişiklikleri de takip etmemiz gerekiyor.***Kuşları izlemek ne öğretir?- Kuşun yaşaması için suyun, havanın ve toprağın da sağlıklı olması gerektiğini...- Rekabetin değil birlikteliğin yaşamsal öneme sahip olduğunu...- Hırsın ve bireyselliğin değil gönüllü birlikteliğinin hayatta kalmanın ve nesli devam ettirmenin bir yolu olduğunu...- Sanalın değil gerçeğin güzel olduğunu...- Doğada tüm canlıların birbirleri ile bağlantılı olduğunu...- Hayal gücünün, müziğin, resmin, tiyatronun, dansın ve daha nice insanı insan yapan değerlerin kaynağının doğa olduğunu...***Geçen hafta neler oldu- Meksika’da barajlardan etkilenen halkların toplantısı başladı...- HES’lerle ilgili halkın kazandığı dava sayısı 42’ye yükseldi...- 3’üncü köprüye karşı “2 milyon İstanbullu Aranıyor” imza kampanyası başladı. (www.2milyonistanbullu.com )- “Alakır’ın Sesi” albümü çıktı. (www.alakirnehri.org )- Midilli Valisi Allianoi’nin yok olmaması için Allianoi’yi ziyaret etti.- Hasankeyf ve Allianoi’nin yok edilmemesi için Alternatif Nobel ödülü sahibi 50’ye yakın bilim ve sanat insanı Bonn Deklarasyonu’nu yayımladı. (www.dogadernegi.org/bonn-deklarasyonu-hasankeyf-ve-allianoi-yok-edilmesin.aspx)
Bazıları soruyor. Van Ahtamar Ermeni Kilisesi’ndeki ayinde var olan “liberaller” Kars Ani Fethiye Camii’ndeki Cuma namazında niye yoklardı. Cevap veriyorum:BİR: Panagia Sümela Manastırı’nda, yılda bir defa ve de 15 Ağustos’a denk gelen Meryem Ana gününde olmak ayin yapılmasına izin 23 Aralık 2009 tarihinde verildi. 15 Ağustos 2010 tarihinde ayin yapılacağı 8 (sekiz) ay öncesinden belliydi. Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nde yine yılda bir kere ve de Eylül ayının 2. pazarına denk gelen Kutsal Haç yortusunda olmak ayin yapılmasına ise 25 Mart 2010 tarihinde izin çıktı. Eylül’ün 2. haftası 12 Eylül’e yani referanduma denk geldiği için ayin bu yıla mahsus olmak üzere Eylül’ün 3. pazarında yapıldı. Kilisede ayin yapılacağı 7 (yedi) ay öncesinden belliydi. Ani Fethiye Camii’nde Bahçeli’nin korsan namaz kılmaya karar verdiğinden iki gün önce haberim oldu, olurdu olmazdı derken 12 saat önce izni çıktı, ertesi gün de allee hop namaza duruldu. Kendi adıma konuşayım: Bu zırva aceleye, bu manasız telaşa ayak uyduracak durumda değildim. Ne manen ne maddeten. Bu acelenin nedeni nedir anlamış da değilim. Günler torbaya mı girdi? Üç gün sonra kıyamet kopacak da bundan sadece Bahçeli ve tayfası mı haberdar? İKİ: Kars Ani Fethiye Camii’nde namaz kılmak ile Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nde ayin yapmak arasında buz dağları kadar fark var. Bir kere Fethiye Camii Müslümanların Kabe’si değildir. Ayrıca aslı yine bir Ermeni Kilisesidir. Ermeniler camiden kiliseye çevrilmiş bir yerde mi ayinlerini yaptı? 1000 yıl önce kendi inşa ettikleri, 1895’e kadar da patrikhane olarak kullandıkları ve 1915’e kadar da tapusu kendilerine ait bir yerde yaptılar ayinlerini. Üstelik adabıyla izin istediler ve tam ÜÇ yıl da beklediler. İzinlerini aldıktan sonra da kamuoyunu adam gibi bilgilendirdiler, herkes de programını ona göre yaptı. Biz Allah tepesinden bakası liboşlar da gittik izledik. Aynı şekilde Panagia Sümela Manastırı’da da Anadolu kökenli Ortodoks Rumlar için Ayasofya’dan sonraki en önemli yerlerden biri. 1600 yıl önce inşa edilmiş bir Rum Ortodoks manastırı. 1918’e kadar da canlı kanlı bir merkezmiş. 3 yıl öncesine kadar ise mezbelelik. Orada Meryem Ana günü ayin yapılması da geçen sene yapılan bir korsan ayinde tatsız olayların çıkması yüzünden oldu. Bari oldu olacak her yıl gizli saklı yapılan ayin kurumsal olsun, gelsin patrik yönetsin dendi ve öyle yapıldı bu yılkı ilk ayin. Sen, memleketin neresinde namazını kılamıyorsun? Ani Harabeleri’nde Fethiye Camii’nin adını acaba kaç Müslüman biliyordu bugüne kadar? Fethiye Camii için o Doğan Haber Ajansı’na göre 2 bin, İhlas Haber Ajansı’na göre 5 bin kişi olan kalabalık NE yaptı bugüne kadar? Söyleyeyim: Zero. Haberleri bile yoktu. ÜÇ: Bu kadar çocukça bir eyleme niye gideyim? Niye Ani? Niye bir Ermeni şehrinde? Niye kiliseden döndürülmüş bir cami? (Tabelasında tek bir yerde Ermeni lafı geçmez o da ayrı mesele. Ama Bahçeli ve tayfası biliyormuş, o da ayrı bir mutluluk!)Zerre bir inandırıcılığı, samimiyeti olmayan, kısasa kısas, göze göz, dişe diş mantığıyla yapılmış, nefret, intikam kokan yaratıcılığı da emeği de olmayan bir eylemdir. Ani’de Ermeni kilisesinden çevrilmiş bir cami yerine, mesela Atina’daki Monastiraki Meydanı’ndaki 1759 yılında Osmanlı tarafından yapılmış ve şimdi Yunan Halk Sanatları Müzesi olan Voyvoda (Mustafa Ağa) Camii’nde namaz kılmaya ne dersiniz? İzin aldık, hadi gidiyoruz deseniz ya. Bakın oraya seve seve giderdim! Namazdan sonra da hep beraber Reha Muhtar’ın geçen gün yazdığı Savas’a gider, herkese da kebap ısmarlardım. Yunan başkentinde namaz kılıp, Ermeni lokantasında kebap yiyerek MUHTEŞEM bir ikileme, üçleme, beşleme, şeşleme yapmış olurduk! (Benim sevdiğim yer “Thanasis” gerçi ama olsun...) Hadi bakalım sıkıysa bu işi Atina’da dediğim yerde yapın! Öyle kendi çöplüğünde, kimse zaten sana karşı çıkmaz/çıkabilemez/çıkmaya bir tarafları yemezken, tehdit, şantaj, propaganda, goygoy ile 12 saatte izini almak iş mi? Başvurun hadi Atina Belediye Başkanlığına! Yapın bir proje. Kadir Gecesi mevlidimizi burada okuyacağız deyin! Dünya barışı, insanlık, kardeşlik ayaklarına yatın, (öyle bir derdiniz olmadığını biliyoruz da hadi yiyelim biz de) alın izninizi, baş safta namaza durmayan kurbağa olsun! Baş kurbağa olsun hatta! Tekrar ediyorum: Kebaplar da benden! Merak etmeyin domuz yedirmem. Hepsi mis gibi kuzu ve sığır etinden yapılıyor.
Seferihisar’da arabada 4 kişi oturmuş bir yere gidiyoruz. Çok güzel bir şarkı çalıyordu. “Ne bu?” dedik “Kavak Yelleri’nin şarkılarından biri” dedi. Sonra da ekledi “Biz Makedonya’dan geldik de... Seviyoruz bu Balkan havalarını...”Sonra arabadaki diğer yolcular tek tek döküldü. “Aaa! Biz de Selanik’deniz..” “Biz de Boşnakız..” “Aman ne güzel! Biz de Bulgaristan’dan!” Türkiye’nin başka başka yerlerinden gelmiş 4 kişiydik. Tuhaf bir tesadüf sonucu bir arabanın içinde buluştuk 4 “maacır” torunu. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan ülkelerden savrulmuş gelmişiz. Oralarda kalsaydık “ne” olurduk acaba? Bizimkiler çiftçiymiş. Geniş toprakları varmış. Türkiye’ye gelince toprakları olmadığı için tüccar olmuşlar. Hububat alıp satmışlar. Sonra dericilik sonra da peynircilik yapmışlar. Peynircilik halen başarıyla devam ediyor. Orada bir çiftçi kızı/torunu olarak kalsaydım ben yine gazeteci olabilecek miydim? Yanımdaki yine grafik tasarımcısı, önümdeki fotoğrafçı olabilecek miydi acaba? ***İki gündür, mübadele döneminde İzmir’den Beyrut’a göç etmiş İzmir Rum Ortodoks Metropoliti’nin torun yeğeni Michel Elefteriades’i yazıyorum. Michel Elefteriades Lübnan’ın müzik dünyasının tanınmış isimlerinden. 40 yaşında. Biyografisinde “Kökeni Simirnalı Bizanslılara dayanır” yazıyor. “Elef” adında bir yapım şirketi var. Şarkıcılar buluyor, albümlerini çıkarıyor. MusikHall diye bir gece kulübü var. Beyrut gençliğinin bayıldığı bir yer. Fakat daha ötesi çılgın bir fikri hayata geçirmiş biri. “Hiçbiryeristan” ülkesini kurmuş. Bayrağı, milli marşı her şeyi var. Dil hanesinde şu yazıyor: Zayıf veya kırık İngilizce. Taç giyme töreninde BM Genel Sekreterliği’nden bir temsilci de katılmış üstelik. “Hiçbiryeristan”dan sonraki aşama “Heryeristan”. Amaç “İnsanistana”a varmak.Şöyle diyor İzmir kökenli Beyrutlu Rum Michel Elefteriades 2003’te verdiği bir röportajında:“Kimlik deyince akla milliyetçilik geliyor. Milli kimlik dediğiniz ise değişebilen ve yeniden modellenebilen bir olgu. Şu an mevcut kimliklerin hemen hemen hiçbiri Ortaçağ’da yoktu. Milli kimlikleri yaratmak ve manipüle etmek devletlerin ve yönetici sınıfın işine geliyor zira silahların en tehlikelisi budur. Bugün birçoğumuz, kimliklerimizin birbirinin içine geçmesiyle karakterize olmuş durumdayız. Üstelik kimlik dediğin kararsızdır ve yaşam boyunca da değişir. Zamanında Tito’yu destekleyen ve Yugoslav milletine baskı uyguluyor diye Ruslara kızanlar bir gün kendini Katolik Hırvatlara karşı savaşan ve büyük Ortodoks Rus ağabeylerine övgü dolu ilahiler söyleyen Sırp milisleri arasında bulabiliyor. İnsanlar her zaman kendi farklı kimliklerini koruyacaklardır ama tüm dünyaya ait olan ve ırkın, etnik kökenin, siyasi partinin coğrafi teşekkülün ve sınırın olmadığı tek yer Hiçbiryeristan’dır.” Dün gece, 20 yıldır Atina’da yaşayan bir İstanbullu Rum arkadaşımdan mail aldım. Fide Köksal’ın konserine gitmiş. Kimdir Fide Köksal? Türkiye’de doğmuş büyümüş, konservatuara gitmiş ama nasıl olduysa Yunan popstar’ına katılıp ünlenmiş ve Türkiye’ye dönmeyip Atina’da yaşamaya karar vermiş genç bir Türk kızı. Arkadaşım, “Çile Bülbülüm Çile” şarkısını dinlerken hüzünlenmiş. “Neyim ben?” demiş gece yarısı attığı mektubunda. “Türk mü Yunan mı? Neden Yunanistan’da bir Türk şarkısıyla hüzünleniyorum?” Aynı dakikalarda ben de kederli bir Rum şarkısıyla hüzünlenmiştim. Kim kimdir? Kim, kim kalabilmiştir?Sınırlar, ülkeler ve en önemlisi ideolojiler son yüz yıl içinde değişmeseydi sen Michel: İzmir’de oturuyor olacaktın, yazları Foça’ya tatile gidecektin, başpapazın torunusun diye belki kendini kasacak, gece kulüpler falan açmayacaktın. Ben Mutlu: Razgrad’da oturuyor olacaktım, hafta sonları da Deliorman’da yürüyüş yapacaktım, çiftçinin kızıyım diye Ziraat Mühendisi olacaktım, en güzel elmanın, vişnenin peşinde olacaktım. Sen Rum arkadaşım: İstanbul Tarlabaşı’ında oturacak, yazlarını Heybeliada’da geçirecek, siyasal okuduğun için, belki sen de 35 yıl boyunca Londra’da Osmanlı’yı temsil eden atan Arnavutköylü Rum Kostaki Musurus Paşa gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yerlerde elçisi olacaktın. Kim bilir belki daha sıradan, daha düz hayatlarımız olacaktı. Michel “Hiçbiryeristan”ı kurmayacaktı, ben “dinim de vatanım de kökenim de vicdanımdır” diye haykırmayacaktım, Atinalı arkadaşım, haber peşinde koşarken kendini linçten zor kurtarmak durumunda kalmayacaktı. Hangisi daha iyi? Haiç bir zaman bilemeyeceğiz.Özet? Yok özet mözet... Kim ne anlarsa..
Hafta sonunda Seferihisar’daydım. Hem “cittaslow” olmasının şerefine düzenledikleri festivale hem de kurulmasına izin verilen orkinos çiftliklerine karşı yapılan protesto “yüzmesi”ne katılmak için. Seferihisarlıları, köprüye karşı çıkan bizim Arnavutköylülere benzetiyorum. Gösteri, denizin ortasında, tam da orkinos çiftliklerinin kurulmasına karar verilen noktada yapıldı. Belediye Başkanları Tunç Soyer başta olmak üzere Kavak Yelleri dizisinin oyuncuları, çevre dernekleri temsilcileri, avukatlar ve halk henüz pırıl pırıl olan noktada denize girdi. Bu tarz “halk karşı çıkışlarında” en büyük delik genelde esnaftan gelir. Nedendir bilinmez, esnaf bir süre sonra aktivistlerden sıkılır, dahası şüphe etmeye başlar. Arnavutköy’deki kimi esnaf, bizim mahalleye aslında köprü yapılmayacağını ama aktivistlerden birinin canı ev almak istediğinde sırf fiyatlar düşsün diye bir köprü yaygarası koparıldığını, ev alınınca da ortalığın sakinleştiğini iddia etmişti mesela. Bu aktivistlerin önce arkadaşı, sonra kendisi olan biri olarak nasıl oluyor da ben hâlâ kiracıyım merak konusu. Seferihisar’da durum henüz tam tersi. Protesto gösterisine katılan 300-400 kişi vardı tahminen ve bu katılımcıların hepsi Sığacıklı tekneciler tarafından ücretsiz taşındı protesto yerine. Tekneciler mazot paralarını ceplerinden verdiler yani. Kimse de başkana “mazot parası ne olacak?” diye gitmemiş. Bu arada söylemeden edemeyeceğim: Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer şahane bir insan. Hani AKP’li Egemen Bağış için demiştim de çok kızılmıştı ya. Aynısını CHP’li Tunç Soyer için de söylüyorum. Başkanlığı bir ipek gömlek gibi taşıyor. Arkadaş olmaktan büyük mutluluk duyacağım bir insan. Benden biri. ***Akşam, kalenin içinde kurulan bir sinemada Seferihisarlı sevgili yönetmenimiz Çağan Irmak’ın hazırladığı Seferihisar belgeselini izledik. İçten, sevimli, daha çok bir öğrenci mezuniyet ödevi tadında (güzelliğini de veren zaten bu) tatlı bir Seferihisar günlüğüydü.Seyirci olarak en çok teyzeler bölümünü sevdik. Şimdi düşününce belgesel zaten hemen hemen Seferihisarlı teyzeler üzerine kuruluydu. Filmin bir yerinde teyzeler geleneksel Seferihisar yemeklerini anlatıyor. Fakat nasıl bir tatlı anlatıştı o... Açıyoz, koyuyoz, kapatıyoz, kızartıyoz, tuzla tuzluyoz... Herkes gülümsüyor. Bir yerde bir teyze domates yerine TOMATA dedi. Fakat o kadar kuvvetli bir “tomata” dedi ki kendimi bir an Atina’da sandım. İçimden “koca Giritli seni” dedim güldüm... Zira bildiğim kadarıyla Seferihisar’ın ezici çoğunluğu muhacir. Çok güzel başka sözler de vardı. Bir başka teyze tarhana yapımın tarif ederken “akşamdan karıyoruz, sabaha kadar sütün NEŞESİYLE kabarıyor” dedi. Sütün neşesi! Ne güzel söz değil mi? Çağan Irmak’a minik bir tavsiye: Filmi yeniden düzenler ve bilhassa başını TRT belgeseli olmaktan kurtarırsa (mesela Cihan Ünal seslendirmesini iptal edip) çok daha şahane bir belgesel olabilir. (Hiçbiryeristan konusu için yer kalmadı ama söz devam edeceğim)
Bu günlerde bir “git” kampanyası başladı yine. “Sevmiyorsan çek git” mailleri alıyorum... Adını vermeyeceğim bir yayın organı yaptığım haberlerden yola çıkarak ve detektiflik yapıp nüfus kaydımın olduğu yeri bulup Rum veya Ermeni, hatta ikisi birden olduğuma hükmetmiş bile. Oralarda bir zamanlar çok Rum ve Ermeni varmış, eh kanı mın “bozuk” olması çok normalmiş... Acaba AHIM’de Türkiye aleyhinde davalar açan Rum avukatlar falan ve filanla da ilişkim var mıymış? Yok. O kişileri tanımıyorum. Ama tanısam ne olacak? Gazeteciyim. Tanımış, röportaj yapmış ve görüşmeye devam ediyor da olabilirim. Hem bu AHIM de nasıl “yakar döner” bir şeydir böyle? Üniversiteye alınmayan başörtüsü nedeniyle Türkiye aleyhine başvurulduğunda “iyi” bir kurum, başka nedenlerle Türkiye aleyhine başvurulduğunda “kaka” bir kurumÖ Üstelik başörtülülerin okullara alınması lehinde de kaç yazı yazdım...Bir kere doğum yerim nüfusa kayıtlı olduğum yer değil. Ben yurtdışında doğdum. Dahası bizimkiler de nüfusa kayıtlı olduğum yere Bulgaristan’dan gelme. Yani yerli değiller. Mübadiller. Ablamın bir Ermeni’yle evlenmiş olması beni bağlamaz. Kavanoz skandalını da ben yapmadım. Bütün bunlar bir yana, Rum ve Ermeni olsaydım ne olacaktı BİR? Niye saklayacakmışım İKİ ? Ben daha beterini diyeyim de iyice tefe koyun: Benim vatanım yok. Dinim de yok. Etnik kökenim de yok. Vatanım da dinim de kökenim de : Vicdanımdır. Aklımı, kalbimi, bu hayata dayanacak gücümü aldığım tek yer orası. Benim hemşerilerim, memleketlilerim, din kardeşlerim sadece vicdanlılardır. Gerisiyle bir alakam yoktur. Vicdan dışında hiçbir şeyin propagandasını yapmam. Ölümüm, vicdanımı yitirdiğim andır. Zombilerle başkaca da bir işim olmaz.***HiçbiryeristanSon zamanlarda, bana “çektir git!” dediklerinde aklıma “gidenler ne yapmış ?” sorusu geliyor. Bir dolu hüzünlü hikayenin yanı sıra çok ilginçleri de var. Geçen haftalarda Beyrut’taydım. Pegasus Hava Yolları, Beyrut’a direkt hat açtı. Davetli olarak gittim. Davet kabul ederken en büyük nedenim Ece Temelkuran ’ın “M uz Sesleri” kitabını pek yakınlarda okumuş olmamdı. Sıkı bir Beyrut kitabı olan Muz Sesleri’nin son sayfasını okuduktan 4 gün sonra gelen Beyrut davetini reddetmem imkansızdıFakat daha acayip bir şey daha oldu. Geçen aylarda Eski Foça’daydım. Yeni açılan bir küçük oteli kitabım için ziyaret ettim. (Lola 38. Acayip sevimli bir otel. Denizin hemen dibi. Dekorasyon uçuk. Lola38.com) Otelin sahibi Bahri Bey araştırmacı biri. Eski bir Rum evi tamam ama kiminmiş diye soruşturuyor. Tepesindeki arma dikkatini çekiyor. Denizci bir aileninmiş ev. O zamanın zengini. İzmir metropoliti de sık sık gelirmiş ziyaretlerine.Bahri Bey “şimdi Beyrut’ta metropolitin ailesi. Madem gidiyorsunuz bulsanıza onun oğlunu” dedi. “Bir müzikholü varmışÖ”İyi de hangi vakitte? İntenette okudum falan ama kim nasıl bulacak orayı? Şimdi şansa bakın: Beyrut’un dillere destan gece hayatını büyük bir zevkle (Selahattin Duman’ın deyimiyle) “teftiş” ederken Metropolit’in torununun Müzikhol’üne götürülmeyelim mi? İnanılmaz bir şey! Ataları İzmirli olan Michel Elefteriades , Beyrut’ta tam da bizim Maksim gazinosu tadında acayip bir yer yapmış. Gece boyunca en az yirmi başka türde müzik yapan grup sahneye çıkıyor, en fazla 5 şarkı söyleyip iniyor. Herkes manyaklar gibi eğleniyor. Fakat esas ilgimi çeken bu değil. Esas ilgimi çeken Michel Elefteriades ’in kurduğu “Nowhereistan” ülkesi. “Hiçbiryeristan” yani. Ülke tam benim gibiler için. Diyor ki: “Kutsal ve kurumsal gerçekler dediklerimiz esasında kendimizin yarattığı yalanlardır. Sınırlar, kimlikler, milliyetler, iktisadi bölünmeler vs. Hiçbiryeristanlılar için onun tarihi, bunun geleneği ayrımı yoktur. Bugünün Mısırlıları ataları Çin seddini inşa etti diye gurur duyabilir. Keza Mısır Piramitleri de pekala Çinlilerin geçmişinin bir parçasıdır. Dünyanın doğal zenginlikleri tüm insanlığın kaynağıdır. Hiçbir milletin hepimizin hakkı olan bu kaynakları elinde tek başına tutmaya hakkı yoktur. Suudi Arabistan’ın petrolü, Amazon’un suyu, Rusya’nın gazı, dünyadaki tüm insanların yararına kullanılmak üzere Hiçbiryeristan’a tahsis edilmelidir”Çok eğlenceli, yarın devam edeceğim...