Dünyanın farklı bölgelerinde faaliyet gösteren ulusal ve uluslar arası kurumlar tarafından oluşturulan “Sıfır Yok Oluş” ittifakının verilerine göre dünyada her 13 dakikada bir canlı türü yok oluyor. Yani her 13 dakikada dünyanın bir yerlerinde bir canlı türü için kıyamet yaşanıyor. Küçük küçük kıyametler...Biz ise genellikle çok umursamıyoruz bu durumu. Bu küçük kıyametlerin bizi büyük sona götürdüğünün farkında değiliz henüz ne yazık ki...Çünkü kendimizi bu biyolojik çeşitliliğin bir parçası olarak görmüyoruz. Oysa her yok olan canlı bizi sona bir adım daha yaklaştırıyor. Ve bu yok oluşun en temel nedeni bizim yaşam biçimimiz...Örneğin, Türkiye’de yalnız Kaçkar dağlarında 2000 metrenin üzerindeki alpin çayırlarda yaşayabilen bir kelebek türü var. Adı, Korubeni Kelebeği... (Glaucopsyche alcon, Glaucopsyche arion )Önce dişi Korubeni Kelebeği bitkinin üzerine yumurtasını bırakır. Yumurtadan çıkan tırtıl yaşamının ilk aşamasını üzerine konduğu bitki ile beslenerek geçirir. Tırtıl, biraz büyüdükten sonra kendisini toprağa bırakır ve bir tür koku salgılayarak beklemeye başlar...Myrmica cinsine ait olan bir tür karınca da bu kokuyu alır ve tırtılı kendi yavrularından sanarak yuvasına taşır. Gelişimini karıncanın yuvasında tamamlayan tırtıl, kışı karıncanın yuvasında kozasında geçirir ve bir sonraki yaz kelebek olarak dışarı çıkar...Yani bu kelebeğin devamlılığı karıncanın devamlılığına bağlıdır. Ancak karıncanın yaşaması için de yuvalarının üzerindeki bitkilerin çok fazla uzamaması gerekiyor. Burada da Karadeniz yaylalarındaki hayvancılık devreye giriyor. Çünkü hayvancılığın tükendiği bölgelerde bitki örtüsü alıp başını gidiyor ve karıncaların azalan varlığına paralel olarak bu kelebeklerin sayıları hızla azalıyor. Sonuç olarak Karadeniz’in yüksek yaylalarında yaşayan insanların şehirlere göçmesi ve hayvancılığın giderek azalması nedeniyle bugün Korubeni Kelebeği’nin nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Sözün özü bir canlının varlığı başka bir canlının varlığına bağlı. Yaşamak istiyorsak yaşatmak zorundayız... Bu üstelik sadece canlılar için değil kurumlar için de geçerli. Örnek mi:Allianoi’yi ve Hasankeyf’in yok edildiği bir ülkede Kültür Bakanlığı var olabilir mi?Ya da derelerin yok edildiği, dağların madencilere altın tepside sunulduğu, ormanların talan edildiği bir ülkede Çevre ve Orman Bakanlığı var mıdır?Kağıt üzerinde belki...Ama ne yazık ki Türkiye yıllardır bu iki bakanlık olmadan yönetiliyor...Yücel SönmezKurumsal Iletisim KoordinatörüDoga DernegiKaldırım Cad. No:9/2 Çengelköy IstanbulTel : +216 462 27 24Gsm : 0549 860 27 64Faks : +216 462 27 44*** Çantamdaki kitap Dünya Yanarken İnkar Etmek için Yapabileceğimiz 50 Basit ŞeyDünyayı Kurtarmak İçin Yapabileceğiniz Şu Kadar Basit Şey” palavralarını bir daha düşünün. Derrick Jensen ve Stephanie McMillan, enerji verimliliği, geri dönüşüm, musluk başlıklarını değiştirmek gibi ekolojik tüketim çözümlerini eğlenceli ve eğlenceli olduğu kadar çarpıcı bir şekilde eleştiriyor. McMillan’ın çizgisi ve Jensen’in betimleriyle etkileyici bir çizgi roman. Yıkımı durdurmak için bir araya gelen yabani hayvanların, bitkilerin ve doğanın bütünlüğünü ve insanın da bunun bir parçası olduğunu yeniden hatırlamaya başlayan insanların uzaydan gelen makinelere karşı savaşı.Çeviren: Yıldız Temürtürkan Sayfa Sayısı: 224Yayınevi: Minima Yayıncılık Fiyatı: 11,25 TL
Ben Varşova yollarındayım, bugün köşemi üç gündür Allianoi’de Doğa Derneği adına nöbet tutan Yücel’e bırakıyorum.Mutlu The PolskiÇEVRECİNİN DANİSKASIYücel Sönmezyucelyus@gmail.com3 gündür Allianoi’deyim...Zeus Tapınağı’nın bulunduğu ve Almanya’ya kaçırıldığı Bergama’nın çok yakını...Hummalı bir çalışma var 2000 yıllık geçmişe sahip Allianoi’de...Daha yüzde 20’si gün yüzüne çıkarılan, bu kadarı ile bile dünya mirasının en değerli hazinelerinden biri olmaya aday Allianoi’yi betonla kaplıyorlar...Bütün kazanılan davalara, kamuoyuna ve bilime rağmen Allianoi’yi yok ediyorlar...Nedeni ise çok basit...Çünkü, baraj projeleri ve müteahhitlerin kazanacağı paralar kültürden de doğadan da daha önemli...Çünkü Çevre ve Orman Bakanı’na göre orası zaten yok.Çünkü Allianoi bazılarına göre 3-5 gavur taşından ibaret.Bu ülkenin kültür hazinelerini korumakla yükümlü olan Kültür Bakanı ise olup bitenleri sadece izliyor.Çaresiz olduğunu söylüyor...Oysa değil...Bir telgrafla şu anda Allianoi’yi yok eden çalışmaları durdurabilir.Ankara’dan konuşmak yerine Allianoi’ye gidip oranın mahkemenin kararı doğrultusunda horasan harcıyla değil betonla kaplandığını görebilir. Bilim adamları, STK’lar ve uzmanlarla bir araya gelerek barajın su tutmasının engellenmeden Allianoi’nin kurtarılabileceğini görebilir.Üstelik henüz geç kalınmış da değil...Çaresiz değilsiniz sayın Bakan, çareSİZSİNİZ...Ayrıca demişsiniz ya...“Orada şu an bir baraj planlansa hayır derim. Ama baraj bitmiş. Ne yapacaksınız?”Hatırlatmakta yarar var...15 bin yıllık Hasankeyf’i sular altında bırakarak tam bir doğa ve kültür katliamına neden olacak Ilısu barajı henüz başlamadı. ***Kültür Bakanı ÇARESİZ değil 2863 sayılı yasa...MADDE 9 - (Değişik: 3386 - 17.6.1987)Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararları çerçevesinde koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve koruma alanları ile sit alanlarında inşaî ve fizikî müdahalede bulunulamaz, bunlar yeniden kullanıma açılamaz veya kullanımları değiştirilemez...MADDE 10Her kimin mülkiyetinde veya idaresinde olursa olsun, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almak, aldırmak ve bunların her türlü denetimini yapmak (Ek ibare: 5226 - 14.7.2004 / m.4) “veya kamu kurum ve kuruluşları ile belediyeler ve valiliklere yaptırmak” Kültür ve Turizm Bakanlığına aittir.***Bergama’da ki Zeus Tapınağı’nı kaçıran Almanlar’dan mektup var...Alianoi Girişim Gurubu’ndan Zeus tapınağını kaçıran Almanlardan mektup geldiğini öğrendim.“Yok edecekseniz, biz alalım” diyorlar...Bence verelim gitsin...Belki bir gün yolumuz Berlin’e düşer ve bir biletle gider müzede hayran hayran Allianoi’ye bakarız... Tıpkı Zeus tapınağına baktığımız gibi...Yok olmasından daha iyi...***Allianoi’yi yok etme bağnazlığı...Bağnazlığın illa dinle ilgili olması gerekmiyor. Farklı fikirlere, düşüncelere, bakış açılarına yer olmayan bir zihniyette bütün bu boşlukları bağnazlık dolduruyor.Hatırlarsınız, Taliban Afganistan’da ki Buda heykellerini yıktığında dünya ayağa kalkmıştı. Bağnazlıkta sınır tanımayan Taliban yönetimi Afganistan’da bulunan ve paha biçilemeyen Buda heykellerini un ufak ediyordu. Taliban sözcüleri ise tepkilere karşı “Sadece taş kırıyoruz” açıklamasını yapmıştı. Gelelim bugünün Türkiye’sine...Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Anadolu’nun doğası ile birlikte tarihini de yok ediyor. Açıklaması ise “Enerji üretiyoruz”İşte iki zihniyet arasındaki 3 benzerlik...- Taliban tarihi taş olarak görüyor, bizim Çevre ve Orman Bakanımız Allianoi diye bir yerin olmadığını açıklayarak taş bile görmüyor...- Taliban lideri o Buda heykellerini yok etmenin İslam dininin bir emri olduğunu söylüyor, bizim bakan kalkınma ve enerjinin emri olduğunu savunuyor...- Taliban, dünyanın ayağa kalkmasına aldırmıyor görmezden geliyor, bizim bakan ayağa kalkanları azarlıyor, gözdağı veriyor...
Ahtamar Surp Haç Ermeni Kilisesi’nde 95 yıl aradan sonra yapılan ayin çok şükür kazasız belasız atlatıldı. Tarihi bir hadiseye tanıklık ettim, kendi hesabıma memnunum. Fakat tarihi ayin geriye bir “haç” meselesi bıraktı. Haçın olmadığı yerde ibadet olmaz diyerek Ermenistan, Kudüs ve Lübnan Patrikhaneleri ayine gelmeyi reddetti. Sadece Patrikhaneler değil dünyanın çeşitli yerlerinden rezervasyon yapan, iddialara göre 5000 Ermeni de gelmeyi reddetti. (Konu bu değil ama yine de söylemeden edemeyeceğim: Bu kadar insan gelseydi nerede yatıp kalkacaktı, hangi uçaklarla gidip gelecekti merak etmeden edemiyorum. Bu haliyle bile Van’da her yer ağzına kadar doluydu. İstanbul’a dönemeyen arkadaşlar var.)Damda haç olmayınca orada ibadet olmaz diye bir kural var mıdır peki Hıristiyanlıkta? Anladığım kadarıyla bu biraz inisiyatife bağlı. Rum Patrikhanesi bu konuda daha esnek. Sümela’da da tepede haç yoktu ama “burada ibadet yapılmaz” diye bir tartışma çıkarmadılar. Keza Kapadokya’da da haçsız kilisede pekala ayin yaptı Patrik Bartholomeos. Ayin öncesinde, sırasında ve sonrasında yüzlerce katılımcıyla konuştum. Benim konuştuğum kimi Türkiyeli Ermeniler bu haç işine pek takılmamış. “İçeride varsa yeter” diyorlar. Diasporanın abarttığı görüşündeler. Hatta bir köşede Ermenistanlı bir Ermeni ile Türkiyeli bir Ermeni arasında “Haç yüzünden gelmemeye değer miydi?” “Değmez miydi?” “Değmezdi tabii, büyük bir olay bu!” “Sen de çok düzen adamı olmuşsun” gibi karşılıklı sitemli ama elbette dostane bir sohbete de tanık oldum. ***Konu hakkında Zakarya Mildanoğlu ile görüştüm. Mildanoğlu, Ahtamar Surp Haç Kilisesi restorasyonunda yer alan Türkiyeli Ermeni bir mimar. Haç meselesini de başından itibaren takip ediyor. Dedikleri şöyle:“Restorasyon 2005 yılında başladı. Projede haçın eksik bırakıldığını görünce bölge Anıtlar Kuruluna müracaat ettik. Haçın eni ve boyu kiliseye göre şekillenir. Haçın altındaki kaide de aynı şekilde. Bu konuda Ermeni Mimarlar Odasına ve UNESCO’nun alt kuruluşu olan Icomos temsilcisine müracaat ettik. Ana kaidenin boyutlarını Prof. Dr. Tavit Kertmenciyan, haçı da Prof. Dr. Varastad Harutyunyan çizdi. Kaideyi yapacak ustayı Van’da bulamadık. Ermenistan’dan bir usta bulduk, Van’a getirttik. Kaideyi yaptı gitti. Haçı da yine Ermenistan’da döktürdük. 2,5 yıldır İstanbul’da duruyor, 2-3 ay önce Van’a götürüldü. Ayin sırasında ahşap kaidenin üzerinde yerde duran haç işte o haç. Kubbenin üzerine, var olan kaidenin üzerine yerleştirilmesi öyle 2-3 günde olacak bir şey değil. En az 1-1,5 ay ister. Gece gündüz çalışılsa bilemedin 20 günde. Mesele teknik neden dendi, ağır dendi ama biz rasgele bir iş yapmadık. Ağırlığı, eni, boyu hepsi hesaplı. İzin son 1-2 ayda çıktı. Ondan sonra da yetişmedi tabii. Bu kadar beklenmesi için bir neden yok. Politik nedenlerle ayak direttiler. Proje yüklenicisi Cahit Zeydanlı haçı yerleştirmek için bekliyor. Basit bir iş değil ama alt yapı hazır. Bundan sonrası hükümetin samimiyetine bağlı. Patrik vekili Aram Ateşyan “olacak” diyor ama bana gelen bir bilgi yok. Bana danışan da yok. Ne patrik ne bakanlık. Bu konuda Ermeni cemaati adına konuşabilecek teknik anlamda kişi benim. Bana sorulmuş olsaydı bir yol haritası çizerdim. 1 ay, olmadı 20 gün derdim. Bilen bilmeyen, belki iyi niyetle ama gereksiz sorulara yol açacak şekilde konuşuyor.”Durum budur.
Van Gölü’ndeki Ahtamar adasına, Surp Haç Ermeni Kilisesi’nde 95 yıl aradan sonra yapılan ayini izlemeye geldim. Sümela’daki ayini yazık ki kaçırmıştım ama Ahtamar’dakini kaçıramazdım. Türkiye arka arkaya çok önemli bir eşik geçiyor. Buna bir gazeteciden çok, insan olarak tanıklık etmem gerekiyordu...Yaşlı ada, Los Angeles’ten, Erivan’dan, Münih’ten, Paris’ten ama galiba en çok İstanbul’dan binlerce konuğunu ağırlıyor şu an. Ermenice ağırlıklı olmak üzere, Türkçe, Kürtçe, Almanca, İngilizce, Fransızca bütün diller birbirine karışıyor. Ayin az sonra başlayacak. Bahçede, hemen kilisenin önünde dev bir ekran koymuşlar. Ayin oradan da izlenebilecek zira içeriye sadece 50 kişi alınıyor. Ben de kısa bir süre için o şanslı 50 içindeydim. Fakat sonra yer olmadığı için dışarıya çıkmak zorunda kaldım. Zaten görmek istediğim ayinden çok ayini izleyenlerdi, dertlenmedim. Bahçede eski dostum opera sanatçısı Kevork Tavityan’a rastladım. Dün geceki konserde söylemek üzere gelmiş. O da kiliseyi ilk defa ziyaret edenlerden. Sonra ayin başladı. Önce koroyu duyduk. Sonra Başpiskopos, bahçeden içeriye girdi yavaş yavaş. İlk defa bir Ermeni ayinine katılıyordum. Kevork’a soruyorum, o anlatıyor. Dışarıdan başlanırmış hep. Duyduğum şıkırtılar da malakların kanatlarının çıkardığı sesi sembolize edermiş. Öğreniyorum adım adım. Ayin dakika dakika dışarıdaki dev ekrana yansıtılıyor. Gelenler gözlerini ayırmadan izliyor.Bense insanları izliyorum...Genç bir kadın başını kilisenin duvarına dayamış, elleri iki yana açık, gözyaşları içinde dua ediyor. Bir başka köşede yaşlı bir erkek duvardaki bir yazıyı mırıl mırıl okuyup istavroz çıkarıyor. Orta yaşlı bir kadın, sığındığı bir gölgenin altında gözleri kapalı ayini tekrarlıyor dudaklarını hafif hafif kıpırdatarak. Bir başka yerde uzun saçlı esmer bir genç adam defalarca ıstavroz çıkartıyor. Bir televizyon kamerası bu anı görüntülemek için genç adamın burnunun dibine giriyor. Genç adam istifini hiç bozmuyor. Gözümün önüne Kudüs’teki ağlama geliyor. İnsanların, ellerinde küçük kutsal kitaplarıyla, başlarının duvara vura vura ama en çok ağlaya ağlaya dua edişleri geliyor. Neden ağlıyorlar diye sormuştum birine.. Atalarının çektiği acı için demişti o biri.. Genç kadın, kilisenin duvarıyla neredeyse bütünleşecek. Başını ayıramıyor bir türlü. Gözyaşları artık sel gibi akıyor. Dindar bir insan değilim ama ayinin bir yerinde gözyaşlarımı ben de tutamıyorum. “Hey güzel Allahım..” diyorum. Neden bu kadar zulüm var dünyada? Bu kadar beklemek zorunda mıydık diyorum sonra. Daha önce olamaz mıydı bu muhteşem hadise? ***Kevork’la konuşmaya devam ediyoruz. Sağa sola dağılmış en az bin yıllık işli mezar taşlarına bakıyoruz. “Haçkar deriz biz buna” dedi. Taştan haç yani. Taş haç. Haç taş.Haç kelimesine takılıyorum. Ermeniceden almış olmalıyız diyorum. Dilimize bir Ermenice kelime almaktan imtina etmemişiz de ayine kadar 95 yıl pek acılı, pek kanlı geçmiş.Bahçede Ermenistan’dan gelen bir geç adamla tanışıyorum. Andranik İspiryan. Mükemmel Türkçe konuşuyor. Türk Dili ve Edebiyatı okumuş. Şaşırıyorum. Az evvel konuştuğum Amerikalı Ermeni bir kadın ise annesinin “Düşmanının dilini öğrenme sakın!” dediğini, bu nedenle Türkçe tek kelime bilmediğini söylemişti hafif utanarak. Ermenistan’dan gelen Andranik’e söylüyorum bunu, “Bizde ise düşmanının dilini öğren derler” diyor. Her ikisi de “Tabii ki düşman değiliz, yanlış anlama” diye ekliyorlar. Elbette Değiliz Düşman En azından burada, artık boykota rağmen kaç kişi geldiyse, 3000 kişi midir, 4000 kişi midir, düşman değil..***Ayin, sonra dışarıda devam ediyor. Gördüğüm en gösterişli kıyafetlerle dışarı çıkıyor rahipler. Bir halka oluşturuyorlar bahçede. Bu sefer herkes katılıyor. Genç yaşlı, çocuk. Yüksek sesle dahil oluyorlar dualara... Elinde iyi bir makinesi olduğu için gazeteci olduğunu tahmin ettiğim bir genç kadın, bulunduğum yükseğe çıkmak istiyor. “Gel kardeşim” diyorum, elimi uzatıp, yanıma çekiyorum. Ermenice teşekkür ediyor. Aklıma gelmiyor o an. Sonra hatırlıyorum “Egur yeğpayr!” Gel kardeşim yani..***Ve bütün duygular en yükseğe (diyelim Ağrı’ya) çıkıyor ve ayin bitiyor... Bu kadar. Ne ülke yıkılıyor, ne memleket parçalanıyor. Sadece bir ayin yapılıyor. Ahtamar’ı Akdamar yapınca da acılar unutulmuyor. Unutmak için hatırlamak lazım zaten...İyi günler bekliyordur inşallah bizi... TATUL ANUŞYAN, ERMENİ PATRİKHANESİ RUHANİ MECLİS BAŞKANI: ‘Haçı bahane edenler sapla samanı karıştırıyor’Dört gündür Ahtamar’da kalan ve ayinin organizasyonundan sorumlu olan Ermeni Patrikhanesi Ruhani Meclis Başkanı ve Başrahip Tatul Anuşyan ile ayin öncesi görüştük. Anuşyan gayet olumlu konuştu: “Ayinle ilgili özel bir beklentim yok. Hükümet bütün izinleri verdi. Haçı bahane edenler sapla samanı karıştırıyor. Devlet yetkilileri haçı koymayacağız demiyor. Teknik nedenlerle konmadı. Malum adaya gelip gitmek zor. Lübnan, Kudüs ve Ermenistan patrikhaneleri haçı bahane ettiler. Türk yetkililerini gelmemesine bir şey diyemem. Cumhurbaşkanı dahil herkesin gelmesini isterdim ama herkesin işi var. Zaten devletin gölgesini sürekli üzerimizde hissediyoruz.”
Kanada’dan kalender okur yazmış:“Güzin ablacım, Takma kafana sen bu yazılanları.Bak balık mevsimi başladı...Mangalı ateşle..Lüferleri sırala... Bol roka sonra rakı da Tekirdağ Altın serisi olacak. Bak süper! Tavsiye ederim.Kafayı bulunca hüzzam şarkılardan, sevgiline yanaş biraz..Bizim memleket “gitti-gidiyor .com”a düşmüş bile.Sevgiler.Cemil A. Canada”***Cemil kardeşim böyle deyince benim de aklıma Sıdıka Meze Restoranı geldi. Arkadaşımın yeri olduğunu inkar etmeyeceğim. Ama beni tanıyanlar pek iyi bilir ki beğenmiyorsam bırak arkadaşımın yerini, kendi yerimi bile yerden yere vururum. Beğenmedim mi kes bileklerimi iyi bir şey yazmam.Sözünü ettiğim yer “Sıdıka”. Beşiktaş’ta yani restore edilen Akaretlerden hemen sonra, Şair Nedim caddesinde. Havalı bir yerde değil. Zaten yerin de havalı olma iddiası yok. Namuslu yemekten söz ediyorum. Taze ve en kalitelisinden malzemeden söz ediyorum. Bu sefer iddialı konuşacağım. Buranın mezeleri “benim” diyen ve kazık kazık hesaplar getiren nice yeri beşe katlar, üçe böler. Yanılıyor muyum diye her seferinde yeniden test ediyorum kendimi. Başka yerlere gidiyorum. Burnundan kıl aldırmaz, dergilere falan çıkmış daha meşhur yerlere gidiyorum. Benzer mezeleri ısmarlıyorum. Ve hayır. Her seferinde en iyisini “Sıdıka” yapıyor diyorum. Fakat bizde tuhaf alışkanlıklar var. Balık meze illa deniz kenarında yenilecek diye. Çok net konuşacağım: İstanbul’da deniz kenarında balık meze yemek için insanın aklını kaçırmış olması lazım. Ya çok kötü yemek çıkarıyorlar ya da çok ama çok kazıklar. Üstelik kötü yemek verenler de kazık. Yani öpülmekten kurtuluş yok, arada sırada iyi şeyler yiyebiliyorsun. “Sıdıka”da ne çıkıyor peki? Az evvel namuslu dedim ya.. Bir kere hepsinden önemlisi bu. Neler yok ona bakalım. Hazır sos yok. Mono sodyum glutamat, yani bulyon, etsu gibi lezzet arttırıcılar yok. İçi beyaz domates yok. Kendisinin dondurduğu enginar dışında donmuş gıda yok. Sızmadan başka zeytinyağı yok. Kapıya gelen tedarikçilerden mal almak yok. Bir kere anlaştığı yerden hep mal getirtmek de yok. Mevsim dışı bir şey yok. Bir de garson yok. Patroniçe daima iş başında.Peki ne var? Her seferinde tadılarak alınmış en iyi peynir var. Her seferinde tadılarak alınmış en hasından Edremit zeytinyağı var. Malzemeden hiç kaçılmadan yapılmış en güzelinden mesela fıstıklı peynir mezesi var. Ayvalık’tan toplanıp, toplandığı gibi paketlenip kargolanmış tazecik Ege otları var. Üstelik tam süresinde haşlanmış. Ne çiğ ot kokuyorlar ne de acılaşmış. Daha iyisini Cunda’da bile yemedim kimse kusura bakmasın. Yine daha iyisini yemediğim asma yaprağında levrek ve sardalye var. Şu günlerde palamut ve hamsi de süper. Böyle pof pofÖ Ve kalamar var ki hayır bu başka yerde yok. Bütün halde kızarıyor ve daha nasıl lezzetli olabilir bir kalamarcık bilemiyorum.Ve en baştan çıkarıcısı (ve yine daha iyisini yemediğim): Abidin tatlısı. İsim tek bir şey çağrıştırsın: Mutluluğun resmini. Peki hesap ne oluyor ablacım derseniz.. Deniz ürünlerinin suyunu çıkartmazsanız 50 altı, çıkartırsanız 60 üstü kişi başı. Ama değer bana inanın. Cumartesi günü daha iyi bir hizmet veremezdim. Yukarıda Allah var, burada yazdığım tek bir cümle samimiyetsizse kalamarlar yesin beni.. Sıdıka Meze Restoranı, Şair Nedim cad. no:38 Beşiktaş Tel: 0212 327 89 87
Dün hiç lafımı sakınmadan yazdım. Memleketçek ruh hastası olduk dedim. 26 maddenin ne olduğu bilinmeden, ilgilenmeye bile gerek duymadan.Zaten okuduğu birtakım köşecilerden aldığı sokma akıllarla takım tutar gibi taraf tuttuğunu yazdım. Buna karşın 26 nehri kurutuluyormuş, 26 gölü zehirleniyormuş, 26 ovası betonlanıyormuş hiç umurunda olmadığını yazdım. Koca bir yazımın 26 madde yüzünden piç olduğunu yazdım.Yukarıda Allah var: Zerre taraf tutmadım. Tuttuysam Allah belamı versin. Sezen Aksu tabelası sökenlere de geçirdim , HES’leri yaptıran iktidara da, ormanları yakan operasyonlara da... Ve fakat Türkiye, tam da söz ettiğim ruh hastalığı yüzünden gene totosundan anlamakta ısrar etti. Yarısı verdiğim oyun “hayır” olduğunu sandı, “evetçi”leri aşağıladığımı sandı.Diğer yarısı da oyumun “evet” olduğunu sandı ve “hayırcı”lara soktuğumu sandı.Bugün burada üç beş okur mektubu koyacağım. Aynı yazı, nasıl 180 derece ters anlaşılabilirmiş alın görün. Bir “evet” dediğimi sanan , bir “hayır” dediğimi sananlardan seçtim. (Yazım hatalarını bilerek düzeltmedim. Lütfen kimse dokunmasın.) ***“memleket 26 maddeyle değişmez’’ işte buna güldüm sabah sabah..hayır merak ettiğim bu başbakanınız size bu kadar güven verecek ne yaptı?neden %57 bu adama bakınca bir ilah görüyorda ben iğrenç bir malükat görüyorum?ben neden azınlığım? chp neden azınlık? bu insanlar neden göbeklerini kaşıyarak düşünüyor?80 ihtilali ajitasyonuna inanacak kadar bidon kafalılarmı?vapur kalkıyor ve ben aynen yazdığınız gibi asık suratlı lanet izmirli faşizan ve yorgun bir laik olarak asla yanıtlanamayacak sorularla karşı kıyıya geçiyorum..saygılar... Yağız S.*** Mutlu Hn,Siz nekada 26 da okusanız inanın umutsuz vakasınız.Bu tesbiti sadece okur olarak değil aynı zamanda bir “ANTROPOLOG” olarak yapıyorum.Rabbım şifa versin.Slmr***Saydığınız 26 madde’ye biz ruh hastası HAYIR!cılar uyamadık.Saklıkent’de,Yuvarlakçay’da mücadele eden çevre bakanı Veysel Eroğlu ve badem bıyıklılardl.Yüzlerce ağaç kestiler.Onları destekleyen makarnacı.bulgurcu.şıhın sözünden çıkmayan.belediyelerden beslenen.bir ağanın.cemaatın malı olanlar uymuştur 26 maddenize.Birbirlerine günaydın demişlerdir.26 kitap okumuşlardır,şiir dersen ezbere bilirler Nazım’ı ,Orhan Veli’yi Can Yücel’i,Bizim gibi melül melül de bakmazlar tablolara.Picasco ruhu vardır hepsinde.Hep Parti ve Cemaat yardımı aldıklarından yardımın ne olduğunu bilirler.Bizi boşverin Mutlu Hanım biz düzelmeyiz.ALLAH sizi onlarla mutlu etsin.Beraberce tükürürsünüz heykellere.beraber gidersiniz HES bölgelerine ağaç kesmeye.1800 nehirin üzerine HES iznini zaten biz verdik.Sağlıcakla Kalın Gürel S.***Şu beğenmediğiniz halk kadar olamadınız. Hazımsızsınız, halktan uzaksınız. İşiniz sadece eleştirmek, gericisiniz. Yazık size çok yazık... Nasıl yazar oldunuz. Yani bu şekilde yazar olunuyorsa ben çoktan olurum. Asuman S.***ÖZETLE: Bir dernek kuracağım. “Sandığına hasret Gandi gibi ortada kalanlar” derneği. Var mı gelen?*****İlahi sabotajBu arada nasıl oldu anlamadım dünkü yazımda “umurunda” olarak yazdığım söz “umurun da” diye çıktı. Benim tipik hatalarımdan biri değil. Ben son harfleri yazmayı unuturum genelde. Bilgisayarımı açıp kendi yazıma tekrar baktım, doğru yazmışım. İnternet versiyonunda düzeltilmesi için hemen mail attım, fakat nasıl bir talihsizlikler zinciriyse bu mail yerine ulaşamamış. Akşama doğru, okurdan ve arkadaşlardan bir kamyon laf işittikten sonra ancak düzeltildi. O da’yı ben ayırmadım... O da’yı ben ayırmadım... O da’yı ben ayırmadım... O da’yı ben...
Umardım ki rahatlayacaksın. Sanırdım ki pazartesiden sonra normale döneceksin. Heyhat. Rahatlamadığın gibi, giderek de coşmaktasın.26 madde için bütün bir yazı yedin. Koca bir yaz sayende piç oldu. Bir ayşe kadın fasulyenin, bir barbunya pilakinin tadını çıkarttırmadın. Daha doğru dürüst Türkçe bilmeden, bitişik misin’ler, bitişik de’ler, da’larla , üç kuruşluk sokma akıllarla facebook’lardan, messengerlardan, e-maillerden arsızca evime girip evet hayır propagandası yaptın. DEĞİŞİKLİĞİN TEK BİR SATIRINI OKUMADAN anayasa profesörlüğü tasla dın. Marketlerde, berberlerde, manavlarda, terzilerde verdiğim HER selamın karşılığında evet-hayırınla beynimi yedin, aklıma tecavüz ettin. 26 madde için dünyayı dar edip Tunceli’de cayır cayır yanan 26 bin ağaç için kılını kıpırdatmadın. HABERİN BİLE OLMADI! Alyanoy batmış, Hasankeyf gitmiş, Munzur kül olmuş umurunda olmayıp “memleket elden gidiyor” goygoyu yaptın... Çevrecilere “deli”, “manyak”, “saftirik” “beyni yıkanmış” ve hatta “satılmış” muamelesi yaptın.Hayatında hiçbir yeri olmayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seni deli gibi ilgilendirdi de hayatının esas kaynağı 26 ırmağının, 26 dağının, 26 ovanın durumu hiç ilgilendirmedi.26 madde için nutuklar, mailler, yumurtalar, hakaretler attın da 26 ağaç için 26 tohum atmadın. 26 kitap okumadın. 26 şiir okumadın. 26 film seyretmedin. 26 müze, 26 sergi ziyaret etmedin. 26 çiçek dikmedin. Sokakta tanımadığın 26 kişiye “iyi bayramlar” demedin. 26 çocuğun eğitimini, bakımını üstlenmedin. 26 kediyi, köpeği koruyup kollamadın. 26 hastayı ziyaret etmedin. 26 kimsesiz yaşlıya üç beş kutu baklava götürmedin...26 maddeyle memleket elden gidiyormuş... Hayır. Memleket 26 madde yüzünden değil ama senin 72 milyon asık suratın, selamsızlığınız, yardım sevmezliğiniz, yol vermezliğiniz, kabalığınız, küstahlığınız, değer bilmezliğiniz, kendini beğenmişliğiniz, onu bunu hor görmeniz, birbirinden hiç eksik olmayan zır cahilliğin, sığlığın, renksizliğin, basma kalıp fikirimsileri papağan gibi sayıklayıp bir de bundan çılgın gibi heyecan duyman, copy paste’ten öteye gitmeyen internet aktivistliğin, okumazlığın ama bol bol zırva yazarlığından, demokrasi anlayışının sapır sapır dökülmesinden...Batıyor... Battı... Ülke yaşanmaz bir yer haline geldi.Sök tabelaları. Sök ikonalarını. Sök ağaçlarını. Nefret et her şeyinden. Kanının son damlasına kadar sök, parçala, kır, dök, yak neyin varsa. 26 kere değil 26 bin kere sök. Zamanında da yapmıştın, yine yap.Geriye bir şey bırakma sakın! Aman!Memleket tam da böyle kurtulur.Ne memleketler sevdik zaten hiç yoktu.Devam et...***TC 1210 sefer sayılı CEHENNEM yolcularının güvenlik kapısından geçmeleri önemle rica olunur. Bu sizin için yapılan son çağrıdır...
Denir ki “İçinizde kalan bir şey var mı?” sorusuna Sakıp Sabancı “Bir karavanla dünyayı dolaşmak isterdim” demiş ölmeden önce... Sakıp Bey’in karavanı muhtemelen müthiş bir şey olurdu. Heyhat ömrü yetmedi. Biz 7 gün ve sadece Türkiye’de olmak üzere karavanla dolaştık ve diyoruz ki: Her eve lazım! Ne otelciyi, ne akrabayı çekmeden, konaklama, uçak, otobüs rezervasyonu yapmadan, tümüyle spontane, hem maddi hem ruhi nefis bir yolculuk... Uygun bir tane bulur bulmaz alacağım...Karavanın tarihiKaravan: Sözlükte şöyle geçiyor: “Motorlu araçla çekilen portatif barınak.”Kelimeyi Türkçe’ye İngilizce’den almışız. Peki İngilizce’de nereden çıkmış ‘karavan’ lafı? Bildiğimiz ‘kervan’dan. Bu da ne acayip bir şeydir! Kervan lafı buralardan batıya deve üstünde gitmiş, sonra (manası hayli değişmiş olarak) batıdan doğuya metal bir kutu içinde geri dönmüş. Kalkıp “Vosvagen kervanla Assos taraflarına tatile çıktık” deseydim bir şey anlamayacaktınız di mi? Bu kadın yine kafayı yedi derdiniz. (Yedik gerçi ama konu bu değil). Kelimelerin bu muhteşem yolculuğuna bayılıyorum. Bergamotun da buna benzer bir hikayesi var. Anadolu’da “Beğ Armudu” diye çok hoş kokulu bir armut varmış bir zamanlar. Bu armudun kokusuna çok benzeyen bir portakal türüne Fransızlar beğ armudundan yola çıkarak ve her zamanki gibi eşek arısı sokmuş dilleriyle yanlış telaffuz ederek “bergamot” demişler. Sonra bu kelime dönmüş dolaşmış “bergamut” şeklinde üstelik bir narenciyenin adı olarak dilimize geri dönmüş... Nereden nereye...Çingene evinden klimalı karavanaPeki karavanın tarihi ne? Aslında Amerika’nın iç bölgelerinin Avrupalılarca istilasına kadar gidebiliriz. 1745’ten itibaren, filmlerden de hatırlayacağınız gibi, dönemin Avrupa kökenli beyazları, ‘vagon’ dedikleri ve günümüz karavanlarından çok da farklı olmayan at arabalarıyla ilerledi vahşi Batı’ya. 1810’da Fransa’da da üretilmiş ilk ‘vagon’ ve hemen panayır göstericileri tarafından severek kullanılmış. 1850’den sonra Çingeneler benimsemiş karavanı. Çadırlarından çıkıp “vardo” dedikleri bu at arabalarına yerleşmişler. Modern anlamda karavanlar motorlu araçların yaygınlaşmasıyla ortaya çıkmış. İlk motorkaravan 1910’da Kanada’da bir kamyonun üzerinde inşa edilmiş. Araç arkasına takılan ilk karavanlar 1920’lerde ABD ve yine Kanada’da çıkmış. Hayli basit, sadece yatmaya yarayan seyahat römorklarıymış bunlar. Meraklılarına “teneke kutu turistleri” denirmiş o zamanlar. “Karavan” kulüpleri bile kurulmuş hemen. 1930 ve 40’larda karavanlar ev haline gelmiş. 50’lerde durum iyice köpürmüş dev modelleri yapılmaya başlamış. 60’lardan sonra Amerikan usulü ‘gecekondulaşma’ hareketi olan karavan evlere hizmet vermeye başlamış sektör. Hippilerin eviAma esas patlaması 60’ların sonu 70’lerin başı yani “hippi” zamanında oluyor. Karavana dönüştürülmüş ve üzerine 578 adet çiçek çizilmiş VW minibüsler o dönemin sembolü haline geliyor.Ekşisözlük’teki bir tanım çok hoşumuza gitti: “Genellikle ya bayağı zenginlerde ya da bayağı fakirlerde olan bayaa değişik bir araç.” Son yıllarda film setlerinde çok acayip lüks versiyonlarını görür olduk. Park halindeyken sağa sola genişleyen, içinde jakuzisi bile olan ve bizim evlerden kat be kat lüks versiyonları. Türkiye’de yaygın değil. Göçebe kökenliyiz ama fena halde yerleşik olduk. Yazlık ev yerine karavan almak kimsenin aklına gelmiyor. O yüzden karavan parkları ya çok az ya da kötü. (Son iki yılda iyi bir iki yer açıldı)Karavanda neler var veya olabiliyor?Aslında gerekli her şey konulabiliyor. * Küçük versiyonda iki buçuk, büyük versiyonlarda altı kişilik yatma yeri * Yemek masası ve 4 kişilik oturma yeri * Duş, tuvalet * İki gözlü ocak * Buzdolabı * İstenirse fırın * Dışarıdan aldığı elektrikle çalışan klima * TV * DVD * Bir sürü dolap * Kalorifer * 100 veya daha fazla litrelik temiz su tankı. Daha ne olsun? Küçücük karavanım ağrısız başım Foto galeri için tıklayınNereden çıktı bu karavan?3 yıldır Türkiye’nin hali hazırda en çok satan seyahat kitabı “Küçük Oteller Kitabı”nın editörlüğünü yapmaktayım. 3 yıldır deli gibi dolaşmaktayız. Yılın en az 100 günü yollarda geçiyor. Evet tabii ki kendi aracımızla üstelik de Türkiye’nin en güzel otellerinde yatıp kalkarak ama kabul edin 100 gün boyunca evden uzak kalmak da kolay bir nane değil.Karavan, hep kafamızın bir kenarında olan bir şeydi. Ev hissini az çok veren bir şey. Evet bir karavan almak istiyoruz. Ama paramız çok olmadığı için üç kuruşu harcamadan önce nedir bu karavan olayı bilelim istedik. CASAVAN Karavan Kiralama Şirketi, (casavan.com) bu arzumuzu bir yerlerden duyup bize mail yazdı. Şirketten Çağrı Öztoprak, “Karavanlarımızdan bir tanesini bir haftalığına ister misiniz?” diye sordu. Agggghhh... İstemez miyiz? Hem de bayıla bayıla.Karavanımız bir Volkswagen Volt LT35. Bir moto karavan. Yani tek parça. (Arkaya takılanlara çekme karavan deniyor) İçini CASAVAN’cılar kendileri karavana dönüştürmüş. Devletimiz, karavancılığı über-süper-very very lüks saydığı için (çünkü karavancının ayrıca bir jeti, ayrıca bir yatı ve bittabi 24 odalı malikanesi vardır) manyak bir ÖTV ‘bindiriyor.’ O nedenle ancak 5 yaşından büyük araçlar karavana çevriliyor.Bizim karavan camper dedikleri 2,5 kişilik bir tip. Büyük olmadığı için çevik. Normal bir araç olarak da kullanmak mümkün. Günlük kirası 200 TL. Kilometre başına 40 kuruşluk mazot yakıyor. 6 kişilik versiyonları daha geniş ancak yolculuk açısından küçükler kadar pratik değil. Karavanla neler yapılabilir?* Türk polisi gıcıklık yapmadığı sürece dünyanın her köşesinde uyuyabilirsin! Ertesi gün sabahın köründe devlet dairesinde işin mi var? Park et dairenin önüne olsun bitsin. Canın bilmem ne dağındaki bilmem ne şelalesinde sabah banyosu mu yapmak istiyor? Park et kenarına, sabah gir. Uzun yola çıkmışsın, uykun mu geldi? Çek kenara uyu. Öz hakiki seyahat özgürlüğü budur. Gerisi laf. Otel ayarla, gece yarısı gel, kimseyi bulama... Vır vır vır... Yeter ki ağaç altına park et! * İnsanın içini kemirip duran “bir yerlere yetişme duygusu”ndan kurtulabilirsin. Zira her yer senin. Doğadan başka kimse beklemiyor.* Akrabalarını hem ziyaret edebilir hem de canın istemiyorsa evlerinde kalmadan çekip gidebilirsin. Gece nerede kalacaksınız, aa hayatta bırakmam, otele para verdirmem, çarşaf havlu kirlettim, eniştem de çok horluyor derdine son. Çok istiyorsan bahçelerine çektiğin kendi ‘evinde’ kalabilirsin. * Bir yeri beğenmemişsen veya beğenmediğin birileri gelmişse, anında orayı terk edebilirsin. Maksimum terk süresi: Sandalyeyi, masayı toplayıp, tenteyi dürme sadece 10 dakika. * Bavul toplama derdinden kurtuluyorsun. Eşyaları bir kere yerleştirdin mi, artık tamam. Otele de gitsen, bir pijama, bir diş fırçasını yanına alman yeterli.* Karınla/kocanla/sevgilinle kavga ettiğinde ve o gece evde kalmak istemediğinde nereye gideceğini biliyorsun. Arkadaşlara gidip, gereksiz kafa ütülemelere, zırva tavsiye veya gaz almalara son. ÖZETLE: 100 litre temiz suyu, banyosu, tuvaleti, idareli kullanılırsa 6-7 saat elektriği, düz ekran TV’si, DVD oynatıcısı, gazlı ocağı, buzdolabı, termosifonu, masası, sandalyesi ile evde yapabileceğin her şeyi bir karavanda yapmak mümkün! Yemekler de yaptık, çaylar da demledik, şampanyamızı patlatıp güneşi de batırdık, konuk da ağırladık... “Aslında 10 metrekarede de yaşanabilirmiş” düşüncesi insanı gereksiz yüklerden kurtulmaya doğru götürebilir. Karavan bir nevi terapi aynı zamanda... Memlekette karavanı kullanan ünlüler: Volkan Konak, Şevval Sam, İz TV’nin Vilko’su (o da artık bizden sayılmaz mı?)En çok nerede uyanmayı sevdik?* Assos Sivrice Koyu: Tek kelimeyle nefis! Minicik ve hâlâ bakir. Sabaha karşı 4’te vardık. Koyun en sonunda, denizin dibindeki “SARNIÇ OTEL”e park ettik. Kimse niye bu saatte geldiniz demedi. Meğer burada adet buymuş. 24 saat açık. Sabah güler yüzle hoş geldiniz dediler, bir şey ister miyiz diye sordular. Denizin neredeyse içinde bitmiş bir pırnal ağacının altında çok şahane bir kahvaltı ettik. Bir gece park ve iki kişilik kahvaltı için 20 lira ödedik. (Ali Rıza Öztekin 0537 8808590)* Bursa Apolyont Gölü kenarı, Gölyazı: Kamp yeri değil, bildiğiniz köy. Güzel olan sabah tekne pat patlarıyla uyanmak. Kadınlı erkekli köy halkı, erkenden balığa çıkıyor. Sonra o balıklar köy meydanında açık arttırma ile satılıyor. Köy güzel, halk sevecen...* Pamucak Dereli Kamp: Kamp olarak pek bir şey sunduğunu söyleyemem. Fakat memleketin en güzel sahili de burada. Nefisler ötesi bir kum. Harikulade bir deniz altı: Muhteşem balık sürüleri. Ve daha güzeli: O kadar HİÇ kimse yok ki... denize çıplak girdik!... * Alsancak Gündoğdu Meydanı: Ah işte gezinin en şahane kısmı. Gece saat 11 gibi geldik, sahile park ettik. Sandalyelerimizi çıkartıp çimlerin üzerine koyduk. Ayakkabılarımızı çıkarttık, minik Henkel ucuz şampanyalarımızı içtik, sigaramızı tüttürdük. Bir sularında yattık. Çok ama çok mutluyduk. Sabah beşte polis geldi. Megafondan korkunç bir sesle bizi “aracımızın başına” davet etti. Kıçından kalkıp başına geçtik, Saint Joseph’in oralarda bir otoparka gidip uyumaya devam ettik. Fakat o bölge de İzmir’in en “hareketli” bölgesiymiş. Sabaha kadar bir pazarlıktır gitti. Yine de eğlendik.Karavanda göze alınması gerekenler* İlk 4 gün kafa, her yerde çarpıyor. Hele hareket halindeyken es kaza buzdolabından kaptan şoför için su almaya kalkarsan tam anlamıyla felaket oluyor. Benim kafam 6 kere çok sıkı bir şekilde mutfak dolabına çarptı. Bir adet patatese döndü başım. Sonra alışılıyor. * Klima hadisesi biraz problematik. Panelvan minibüslerde genelde klima olmuyormuş. Karavana çevrilince de içeriye elektrikle çalışan klima konuyor. Fakat o da ancak araç durduğu ve dışarıdan elektrik aldığı zaman çalışabiliyor. Açıkçası ağustos ayında, İzmir Şirince Kuşadası Assos yollarında, pek mantıklı değil. Belki bahar aylarında manalıdır. * Çok hızlı dağılıyor. Ortada bir okunmuş gazete, bir plaj havlusu, bir bardak bırakıldığında, evde 20 kişilik parti verilmiş etkisi oluşuyor. * Fazla eşyaya yer yok. Orta büyüklükte bir bavul, o da tıka basa olmamak şartıyla dolaplara ancak sığıyor. * Ağaç altı bulunmazsa (veya benim gibi doğu batı hesabı yanlış yapılırsa) sabah biraz ‘sıcak’ uyanılıyor. * Türkiye’deki kamp yerlerini açıkçası pek sevdiğimizi söyleyemem. Büyük çoğunluğunda bir “gecekondu” zihniyeti hakim. Şöyle ki: Yakın civarda bir şehirde oturanlar, çekme karavanlarını yakın bir kamp alanına yerleştirip gidip geliyorlar. O kadar uzun kalınca da o karavancılar yayılıp duruyor. Çıkma çadırlar, dev ev buzdolapları, kocaman TV’ler, koltuklar, salıncaklar... Yani karavancılığa tamamen ters bir durum gelişiyor. Karavan “kalk gidelim” derken millet çılgın bir yerleşme derdinde. Babacım gez dolaş yahu! Gürültü, patırtı... İki volt elektrik alacağım diye o hengameye girmeye değmez.Yüzde 84 ÖTV!!Devletimizin karavan düşmanlığı da ayrı konu. Beş yaşından küçük bir minibüs alıp karavana dönüştürürsen yüzde 84 (seksen dört!!!) ÖTV ödemek zorundasın. Bu yüzden hepsi 5 yaşında dolayısıyla yolculuk sırasında klima imkanı yok.7 gün kaça mal oldu?Araç kirası: 7 x 200 = 1400 TLMazot: 2000 km x 0.4 = 800 TLKamp yeri ücreti: 20 x 3 = 60 TLBuzdolabını doldurma: 300 TLToplam: 2560 TL. (Karavan kirası vermiş olsaydık)