“Uzun İnce Bir Yoldayım, Doğa İçin Çal” projesi

27 Haziran 2010

Tunceli/Dersim’den döndüğüm akşam, gecenin geç vakti, televizyonda izledim onları ilk.. 91 kişi, Aşık Veysel’in “Uzun ince bir yoldayım”ını söylüyordu. Başka yerlerde doğmuş, başka yerlerde büyümüş, başka dünyaların içine girip çıkmış birbirine benzemez 91 insan, o çok sevdiğim türkünün bir kuplesini söylüyordu.Kendi tarzlarında, kendi enstrümanlarıyla ve kendi dillerinde.. Ve hatta “dilsiz”liklerinde..Son zamanlarda izlediğim en güzel çalışma. Her kişi çıktığında altında adı ve doğduğu yer yazıyor.Üsküdar, Karşıyaka, Bursa, Tunceli, Trabzon, Diyarbakır..Aralarından Fuat Saka, Murat Evgin, Aslı, Kevork Tavityan gibi tanınmış kişilerin de olduğu 91 yüz, 91 ses, 91 yürek.. Nasıl bir birikmişlik varsa içimde, gözümün önünden ülkemin şehir ve kasaba isimleri geçtikçe, dayanamıyorum hüngür hüngür ağlıyorum.. Yunanistan’dan isimler ve yerler geçince daha da ağlıyorum. Video klip televizyonda bitti, doymadım, gittim internetten buldum. Birkaç kez de netten izledim.Yine ağladım..Aralarından biri lise arkadaşım çıkıyor, biri üniversite arkadaşım, biri yıllar önce röportaj yaptığım biri, ben yine ağlıyorum. Ağlanacak değil sevinilecek çok güzel bir iş aslında. Ülkemin her tarafından ne güzel insanlar çıkmış, ne harikulade müzisyenler yetişmiş diye sevinmeliydim.. Seviniyorum da.. Gururla izledim o 91 insanı.. “Nefes” filminden sonra beni en çok etkileyen çalışma oldu.Peki niye ağlıyorum?Çünkü ülkemin başka yerlerinde doğmuş insanların aynı anda birbirlerini de öldürdüğünü, birbirlerinden nefret de ettiğini ve bu nefreti körüklemek için elden gelen her şeyin de yapıldığını düşünmeden edemiyorum..Beni ağlatan bu olmalı..Sadece 91 değil 75 milyon insanın “aynı” şarkıyı, kendi tarzıyla, kendi diliyle, kendi sazıyla söyleyip çalabileceğimiz günlere gelebiliriz umarım. Ve ben o günleri görürüm..Projeyi düşünüp gerçekleştiren Fırat Çavaş’a Türkiye olarak ne kadar teşekkür etsek az. Bize bu umudu verdiği için. (Videoyu www.dogaicincal.com veya www.agaclar.net adreslerinden izleyebilirsiniz)Ege ve Akdeniz’de ölmeden önce yapmanız gereken 101 şeyBir başka teşekkür edilmesi gereken kişi de Akdoğan Özkan. “Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” serisinin üçüncüsünü çıkardı geçtiğimiz günlerde. Yine İnkilap Yayınları’ndan. Bu seferki “Ege ve Akdeniz’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” adını taşıyor. (Bir öncekiler “Türkiye’de Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” ve “İstanbul’da Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey” idi) Akdoğan Özkan, her üç kitabında da bizlere bambaşka bir Türkiye sunuyor. Teklifleri hiç gerçek dışı değil. Hatta muhtemelen bir bölümünü de yapmışsınızdan çoktan. Ama o kadar tatlı bir dili var ki yeniden hatırlatılmasından hiç gocunmazsınız. Üstelik sulugöz bir şairanelikten de söz etmiyorum. Ah nerede o eski günler, şimdi kirlendi bütün dünya burukluğu da yok. Elde ne kaldıysa onu değerlendirelim iyimserliği ile bir gezi rehberinden ziyade bir hayat rehberi onun kitapları.101 serisini son kitabında aşk meşk bölümünde şöyle maddeler var: “Onu Dünyanın En Yeşil Kanyonuna Götür”, “Onunla En Güzel Günbatımlarına Git”, “Onunla En Eski Ateşin Karşısında Kurul”, “İkinci Balayına Akdeniz’e Git” ve en güzeli: “Gül Parmaklı Şafağın Öpüşüyle Uyan..”Bu maddelerin altında o kadar hoş yer önerileri var ki “benim bildiğim Türkiye’ye bu mu?” diyor insan. (“Gül Parmaklı Şafak” kimmiş peki? Meğer Homeros’un şiirlerinde bu adı taktığı şafak tanrıçası Eos imiş. Peki Akdoğan Özkan’a göre en güzel şafaklar nerede olurmuş? Datça’da. Datça’daki en güzel şafaklar nerede olurmuş peki? Kitapta.)“İmparatorların Yolun’dan Git” diyor mesela başka bir maddede. Taa antik çağdan kalmış taş döşeli bir yoldan söz ediyor. Cendece Akseki (Antalya) taraflarında. O yolun ve hatta Anadolu’daki diğer antik yolların hikayesini anlatıyor. Sonra o yolu nasıl bulabileceğimizi ve yol boyunca nelerle karşılaşacağımızı anlatıyor. Kaç yıldır Manita Bey ile yapmak istediğimiz şeydi! Görünce inanamadım!“Ayvalık’ın Sokaklarında 363 Güzeli Ara” diyor mesela 194. sayfada. 1842-1914 arasında neo klasik üslupta inşa edilmiş 363 harika evden söz ediyor. Hepsi duruyormuş. Sokak sokak anlatıyor evleri nerede bulabileceğimizi. 176. sayfada “Ondan Selam Söyle Kırkıca’ya” maddesinde Şirince’den söz ediyor. Dido Sotiriyu’nun kitabında anlattığı Manoli Aksiyotis’in, Anadolu’yu terk etmeden önce takip ettiği rotayı anlatıyor. Şirince’ye bin kere gittim, hiç böyle bir rota aklıma gelmezdi. Ki kitabı da biliyorum. İşte bunun için teşekkür ediyorum Akdoğan Özkan’a. Bize Türkiye’nin hikayesini başka türlü de anlatabildiği için..

Devamını Oku

Taciz dersleri 101 by Hıncal Uluç

25 Haziran 2010

Bize futbolu, sevgililer gününü, yemeyi, içmeyi, sinema izlemeyi, manşet atmayı, Atatürkçülüğü, araba kullanmayı, Holly’yi, aşkı, vefayı, müzik dinlemesini, memleketin tek tek bütün illerini ve daha şimdi sayamayacağım on yüz milyon şey öğreten The herrrrrrr şeyi bilen adam Hıncal Uluç, dünkü yazısında biz kadınlara tacizi de öğretti!Evet bu da oldu! Taciz nedir, ne değildir, aslında espri sandığımız, sohbet sandığımız şeylerin de taciz olabileceğini, olduğunu, bizlerin bunun farkında olamayabileceğimizi, gaflet ve dalalet içinde olabileceğimizi, olmuşsa HİİİİİÇ utanmamamız gerektiğini, uluorta söylememiz gerektiğini, bunun bir insanlık vazifesi olduğunu...BİZ TÜRK KADINLARINA ÖĞRETTİ!!!Üstelik dünyanın en lafını sakınmayan, en cevval, tacize uğrasa sadece tacizciyi değil tacizcinin yedi sülalesini de dünyaya geldiğine pişman edecek bir kadın olan Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir aracılığıyla!Sevilay’a “Sen farkında değilsin, basbayağı tacize uğramışsın. Hadi açıkla da rahat et” demiş her zamanki her şeyi ben bilirim, ben öğretirim yazılarından birinde.. Sevilay! Güzel gözlü meslektaşım.. Şimdi şu kanepeye uzan, derin derin nefes al, gözlerini kapa ve bize her şeyi itiraf et. Sen bilmezsin, bilemezsin. Hıncal abin uğradın diyorsa uğramışsındır. Hem taciz ve tecavüz yüzünden hayatları kararan binlerce Anadolu kadınının kurtuluşu da senin elinde. Yani o kadar kolay! Sen itiraf ediverince, her şey hallolacak! Şıp diye! Bir yazına, bir itirafına bakacak. Büyük Türk düşünürü, bilge adamı, herrrrr şeyi bilen kişisi böyle uygun gördü. Kapadın mı gözlerini? Tamam şimdi iyi dinle: Seeen... Tacizeeee... Uğradıııııın... Tekrar ediyorum: Seeeen... Tacizeeee... Uğradın... İnkar etme güzel gözlüm, cevval minyonum, Tanzanya mağdurum... Bak üzüyorsun ama bizleri. Utanma. Kimse sana bir şey yapmayacak. Hadi güzelim, hadi tırtılım, itiraf et de kurtulalım şu taciz belasından...Sonra da nasıl yapacaksın bilemiyorum ama Ece’ye “bravo!” diyeceksin. Hatta ağlayarak “teşekkür ederim canım kardeşim, sen olmasan halim nicedir” diyeceksin. Televizyon kameraları karşısında yaparsan daha da makbul olur. ***Hıncal Bey, Türk kadınlarıyla İsveçli saftirik kızları karıştırdı yine. Taciz edilirken taciz edildiğimizin farkında OLAMAYABİLECEĞİMİZİ iddia etmiş!Türkiye’deki bütün erkeklerin, bir günlüğüne kadın olmalarını ve o kadın oldukları gün, bir taşra şehrinde otobüse, minibüse binmelerini, çarşıya, pazara gitmelerini, sanayiye arabalarını tamire götürmelerini, gece geç saatte trene binmeleriniÖ Ne bileyim daha önce ne yapıyorlarsa onu yapmalarını. Ah ne çok isterim! Sürekli bakılmanın, izlenmenin ne olduğunu, sürekli “gard”ta olmanın ne olabileceğini bir güncük yaşamalarını.. Hıncal Bey! Biz Türk kızlarından daha iyi kimse bilemez tacizin ne olduğunu, ne olmadığını... Bizler “ford” ile büyümüş bir nesiliz. Ford derken minibüsten, otomobilden söz etmiyorum.Türk erkeğinin nefis bir otobüs alışkanlığından söz ediyorum. Hala devam ediyor mu bilmiyorum ama benim zamanımda otobüse binen her yaşta, her boyda, her kiloda kadının başına gelen bir şeydi. Kaç kere kavga çıkarttım, kaç kere otobüsten attırdım. Değişen bir şey olmuyordu. Öbür otobüste hop biri daha.. Yani bırakan itiraf etmeyi, sille tokat girişince bile “ibret” falan olmuyordu. Türkiye’de doğup büyümüş tek kadın tanımıyorum ki tacize uğramamış olsun. Ellemeli, dokundurmalı, sözlü, hiç olmadı göz dikmeli, bıyık burmalı, takip etmeli, etrafta pırpır dönmeli... Her çeşit tacize, Türkiye’de yaşayan HER kadın uğramıştır.Tekrar ediyorum: HER!Hem de bir kere iki kere değil. BİNLERCE, YÜZBİNLERCE kere..Etiler’de, Caddebostan’dan oturan zengin kızlarını babalarının şoförü hususi araçlarıyla gelip alıyorsa, bir onlar uğramamıştır. Bilemem. Onlardan değilim.Bildiğiniz (veya artık unuttuğunuz) halk tipi kızlar, bu ülkede tacize karşı korunma teknikleriyle donanarak büyür ve yetiştirilir. Bizlerin ilmi budur. Sokaklarda belli bir yaşın üstünde kadınların suratsız suratsız yürümesi bundandır. Biz Türk kadınları için tacize uğrarken bunun farkında olmamak tıbben mümkün değil. Neden bilmiyorum, gelip vik vik ağlaşan kızlara pek bayılıyorsunuz ama o kızlara çok kulak asmayın siz. Gelin harbi kızlara prim verin. Varsa vardır, yoksa yoktur. Gereksiz ısrarlarda bulunmayın. Yaşını başını almış bir kadına da taciz dersleri de vermeyin Allah aşkına..

Devamını Oku

Taş kafalar

23 Haziran 2010

İki üç gün önce İsmet Berkan yazdı: “Kürt sorunu’nu çözmek için önce bir ‘Kürt sorunumuz’ olduğunu kabullenmek gerekiyor. Şunu biliyoruz ki, Türkiye’de azımsanmayacak miktarda insan ve siyasi akım ortada bir ‘Kürt sorunu’ olduğunu düşünmüyor; Türkiye’de Kürtlerin salt Kürt oldukları için çeşitli düzeylerde ayrımcılıklara uğradığını kabul etmiyor.Bu önemli bir mesele. Ve sanıyorum, ortada bir ‘Kürt sorunu’ olmadığını, sorunun salt bir terör ve bölücülük meselesi olduğuna inananların kalabalıklığı, hükümetleri bu konuda zorluyor. Yani, kanlı terörün devam ettiği 26 yıl boyunca, bazı hükümetler Türkiye’de Kürtlerin ayrımcılığa uğradığı konusunda ikna olsalar dahi sorunu salt terör penceresinden görmekten ya kendilerini kurtaramadılar ya da zaten ortada terör dışında bir sorun olduğuna zaten ikna olmamışlardı.” İsmet Berkan yine az yazmış. Bu ülkede bir kürt sorunu olduğundan ‘habersiz’ insanlar var.. İki gündür Dersim (Tunceli) ile ilgili yazıyorum. Ve evet ısrarla “Dersim” ismini kullanıyorum. Neresidir orası (belki) bilmeyenler varsa parantez içinde de Tunceli yazıyorum. Çünkü prensip olarak isim değişikliklerini sevmeyen, onaylamayan bir vatandaşıyım. İsimler yüzyıllar içinde kendi kendilerine değişmişse ne ala.. Ama birileri, bir takım “rahatsızlıkları” nedeniyle bir yerlerin isimlerini bir gecede değiştiriyorsa işte benim ona itirazım var. Yazık ki 80 yıldır memleketin ismi değişmeyen neredeyse tek bir yeri kalmadı. Koskoca Zigana geçidine ismini veren Zigana Köyü’nün ismini bile değiştirmeye kalktılar! Bilinçli köylüsü isyan etti, dava açtı, üç dört yıl sonra gene Zigana ismini aldılar.Cunda, Cunda’dır benim için. (İstiklal Mahkemesi’nin astığı astık kestiği kestik başkanı Kel) Ali Bey değildir.. Cunda’da oturan kimse için de Ali Bey adası değildir orası. Dersim de Dersim’dir. Tunceli lafı, mecbur kalınmadıkça kullanılmıyor. Bir okur “Hanımefendi! Hanımefendi! Türkiye Cumhuriyeti’nin ilinin adı Tunceli’dir. Kendinize gelin.” demiş. Bir diğeri de “Kimse bu Kürt isimleri duymak istemiyor. Çoğunluğun sesine kulak verin demiş”.. Bir diğeri de Tunceli’de tutacağım dairenin bir yıllık kirasını verecekmiş, bir yıl orada oturunca bakalım ne diyecekmişim. Nasıl da “müdür” bey tavırlarıyla, beni güya “sarhoşluğumdan” uyandırmaya çalışıyorlar! Hanımefendi kendinize gelin!..ler. Ah tabii ya! Edepsiz Kürtler iki gün boyunca beynimi yıkadı, ben “Tunceli Tunceli hey hey” derken birden “Dersim” demeye başladım... Çok şükür ki tam bu noktada Müdür Beyler e-postasıyla yetiştiler de beni amansız “bölücülük” hastalığından kurtarıverdiler! İşte tam da bu kafadan söz ediyorum! Bizi bu günlere getiren tam da bu kafa. Sen onun Dersim’ini Tunceli yaptığın için o senin Buse’ni öldürüyor! Binbir nedenden biri de bu! Bu kafalardan da yazık ki ne kadar çok var. Sağım solum bu kafalarla dolu. Daha önceki bir yazımda da Türkiyeli internet kullanıcıları demiştim. Maksadım Türkiye’den çıkış yapan internet kullanıcılarını ifade etmekti. İdeolojik bir maksadım yoktu. Ona da aynı “kafa” itiraz etmiş. Türk kullanıcıları diyecekmişim. NİYE? Niye ben herkesi Türk yapıyorum? Niye herkes Türk olmak zorunda? Ben kendim için bile böyle bir iddiada bulunmazken... Karman çorman göç yollarında atalarım kim bilir kimlerle karışmıştır diye düşünürken.. Dün akşam Cüneyt Özdemir’in 5N1K programında Osman Pamukoğlu vardı. Türk askeri bugüne kadar tek bir sivilin kılına zarar vermemiştir diyor. Daha iki gün önce Dersim, peki maden o kadar istiyorsunuz TUNCELİ Hozat’ta, yüz kadın ve çocuğun içeri tıkılıp kurşun yağmuruna tutulduğu evdeydik. 1938’de. Sağ kalan tek adamın çocuğuyla. Kapılardaki kurşun izleri hâlâ duruyor. Bu kafa bizi bitiriyor görmüyor musunuz hâlâ? Görmüyor musunuz? Hakikaten körler ülkesi mi burası? Allah sonumuzu hayretsin.

Devamını Oku

Hüzün ve sitem ülkesi: Dersim

22 Haziran 2010

Dünkü yazımda “Dersim’in kayıp kızları, Türkiye’nin kayıp gençleri” demiştim. Dünyaya buralardan bakınca başka türlü hissediyor insan. Kızlar, oğlanlar, analara, babalar.. Herkes kayıp. Top yekun kaybolmuş bir toplum. Nereye gidiyoruz güzel Allah’ım? Gittiğimiz yerden niye dönemiyoruz? “İkrar, tövbe ve özür” sözleri yankılanıp duruyor kafamda. Rakel Dink’in “Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselinin Dersim (Tunceli ) galasında söylediği... Akşam, acı yükünden iyice ağırlaşmış başımı yastığa koyarken, “ben de bir özür istiyorum” dedim kendi kendime. Burada, bu güzelim vadide, bu güzelim dağlara karşı, bu mağrur, ince uzun, yakışıklı insanlarla dağlardan, geyiklerden, kelebeklerden, buraya has endemik çiçeklerden, gelecekten, hayallerden, projelerden, dilden, edebiyattan değil de “pekeke”den, “tece”den, 1938’den, katliamdan, “gerilla”dan, çatışmadan, operasyonlardan söz ettiğimiz için. Bizi hâlâ ve hâlâ bunları konuşmaya mecbur ettikleri için. İnsanların aklından, geçmişin acılarını çıkartmaya, unutturmaya kimsecikler tenezzül etmediği için. Hatta aksine türlü ezalarla, hor görmelerle, inkarlarla kabarttıkça kabarttığı için. Geçmişten ve günümüzden hepimizin bir özre ihtiyacı var. ***İki gün boyunca Dersim (Tunceli)’deydik. Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın çektiği “Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselinin galası için, Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink, Habertürk’ten Yavuz Semerci, Sabah’tan Gül Kireklok, Radikal için yazacak olan Figen Şakacı ve ben.Bizi Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin karşıladı. Uzun, ince çok zarif bir kadın Edibe Şahin. Tunceli’nin ikinci kadın belediye başkanı. Fırat’ın doğusunda kadın belediye başkanları dönemi hüküm sürüyor. 2009 seçimlerinde, kendini daha medeni sanan batıya inat 12 kadın belediye başkanı çıkardı DTP.*** Galanın yapıldığı Cumartesi akşamı kocaman bir yemek daveti verildi Dersim merkezde. Çok başka bir yer Dersim. 12 yıl önce gelmiştim ilk buraya. 1998’de. Tozdan görünmez hale gelen beyaz Kartal’ımızla Palavra Meydanı dedikleri şehrin meydanına indiğimizde herkes işini gücünü bırakıp bize bakmıştı. Esnaf lokantasına girip yemek söyleyene kadar da çıt çıkmamıştı. Sonra bir selamla başlamıştı muhabbet.. Yüzlerce çay içilmişti. Üç dört saat kalmıştık orada. Şimdi öyle değil. Daha şehir olmuş. Daha apartman. Daha dağınık.. Kimsenin dikkatin çekmeden yürümek mümkün. Hayli iyi bir otel açılmış. “Şaroğlu Otel”. Kapıdan girdiğimizde Norah Jones çalıyordu. Genç sempatik kızlar servis yapıyor. Dersim bu coğrafyada bambaşka bir yer. Görmeden inanmak zor. Kızlar, başları dik, dalgalı siyah saçlarını savura savura, askılı elbiselerle, dar blujinler, dar bluzlarla dolaşıyorlar. Erkeklerle bir arada oturuyorlar, tavla oynuyorlar. Serdar Turgut’a inat ne kadar da güzel olduklarını fark ediyorum. Dersimliler insanın gözünün içine içine bakarak sohbet ediyorlar. Çok düzgün ve yüksek bir Türkçe ile konuşuyorlar. Meramlarını çok net ifade ediyorlar. Her biri bir başka yönden bakıyor olaya. Bütün bir akşam dinliyorum onları. O gecenin sabahında Hakkari’de baskın oluyor... ***Ertesi gün Ovacık’a gittik. Munzur’un sularının doğduğu yere. İnanılmaz bir şey! Dağın ortasından sulan fışkırıyor. Sonra Hozat’a dağ tarafından gittik. Stabilize bir yoldan, beyaz bir minibüsle. Kıvrım kıvrım bir yol. Tüyler ürpertici güzellikte bir vadi. Uzakta tepesi karlı dağlar. Pembe, mor çiçekler açmış. Köylerin hepsi boşaltıldığı için kimsecikler yok. Ortalık sincaplara, kuşlara kalmış. Dağı aşıp öteki taraftaki Hozat’a ineceğiz. Geçite geldiğimizde dağların zirveleriyle neredeyse aynı yükseklikteydik. ***Fotoğraf çekmek için biraz durmak istedik. Durmayalım dediler. Tepedeki karakol işkillenmesin. Başımızı kaldırınca gördük. Kale gibi bir karakol. Kimsesizliğin nöbetini tutuyor... Hiç aklımdan çıkmayan “Nefes” filmini düşündüm bir kez daha. Yol boyunca Habertürk’ten Yavuz’la (Semerci) konuşup duruyorduk zaten filmi. Yavuz, filmin yönetmeni Levent Semerci’nin ağabeyi. Memlekette ne kadar çok nefessiz “Nefes” karakolları var... Kimsesizliğin, karanlığın, acının, gerilimin, çözümsüzlüğün, inadın nöbetini tutan... Sonra daha da tepedeki bir karakolda kimlik kontrolü yapıldı. “Biraz sürer, isterseniz gelin bir çayımızı için” dediler. Yavuz, ben, Figen (Şakacı) minibüsten inip gittik. ***Memleketin “diğer” çocukları da işte buradaydı. Komutan Erzurumlu, bir altındaki İzmirli, öbürü Denizlili.. Bahçedeki beton barikatın ardından “nefes” almaya çalışıyorlar. Taze çay yoktu, kola ikram ettiler. “Sizler bizden daha gerginsiniz! Rahat olun, bir şey yok” diye espri yaptı komutan. Sonra laf lafı açınca “Kim savaş ister.. Baksanıza bu güzelim doğaya barikat arkasından bakarak geçiyor yıllarımız.. İnsanlar bu güzelim doğadaki evlerini, köylerini bıraktı. Kim savaş ister...” dedi. Hüzünle. Sitemle. Hüzün ve sitem... Buralarda herkesin hissettiği bu.

Devamını Oku

Dersim’in kayıp kızları Dersim’de

22 Haziran 2010

Ülkemizin en kaotik günlerinde Tunceli (Dersim)’deyiz. Nezahat Gündoğan’ın üç yıllık çalışmasının sonucu olan “Dersim’in Kayıp Kızları - İki Tutam Saç” belgeselinin Tunceli (Dersim) galası için... Geceleri az ötemizdeki dağlar bombalanıyor... Hakkari’de sabaha karşı insanlar ölüyor... Memlekette kan ağlamayan kimse sonunda kalmayacak. Nezahat Gündoğan’ın üç yıllık bir araştırma ve çalışmasıyla ortaya çıkan “Dersim’in Kayıp Kızları - İki Tutam Saç” belgeselinin Tunceli (Dersim)’de galası yapıldı. Geçiğimiz Cumartesi Kültür Merkezi’nde yapılan galaya Tunceliler yoğun ilgi gösterdi. Galaya katılanlar arasında öldürülen gazeteci Hırant Dink’in eşi ve Hrant Dink Vakfı’nın başkanı Rakel Dink ve 1938 Dersim katliamında annesinin altında kalıp sağ kurtulabilen Ahmet Semerci’nin oğlu gazeteci Yavuz Semerci de vardı. İkrar, tövbe, özür“Kutsal kitaptan: Kötüler, kötülük düşünmedikleri vakit onları uyku tutmaz.” Beraber Tunceli/Dersim’e gittiğimiz Hrant Dink Vakfı başkanı Rakel Dink, filmin gösteriminden sonra sahne davet edildiğinde böyle diyor...Kötülüğün ne çok kılıfı var diye düşündüm... Ne çok bahane bulabiliyoruz kötülük için. Kimi özgürlük için diyor kimi vatan için diyor kimi yaşamak için diyor...Dersim, Onun Öymen sayesinde bilmeyenlerin de öğrendiği bir yara. Kanlı bir isyan bastırma. Resmi rapora göre 13 bin, başka sayımlara göre en az 40 bin Dersimli’nin, kadın erkek çocuk demeden devlet tarafından öldürüldüğü bir katliam. Geri kalan 15 bin kişi de memleketin çeşitli köşelerine sürgün ediliyor. Soruyorum belgeselin yönetmeni Nezahat Gündoğan’a: “Dersim’de bu katliamın dokunmadığı herhangi bir aile var mı?” “Yok” diyor. “Her ailenin mutlaka en az bir iki kaybı vardır. Kimi aileler tümüyle yok oldu.” Belgeselin İstanbul, İzmir ve Ankara galaları mart ayında yapıldı. Fakat Tunceli (Dersim) galasının tabii ki çok daha büyük önemi var. Zira bu sefer tam da o ailelerin çocukları, torunları izleyecek, tam da o katliamın yapıldığı yerde izleyecek.. Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin de sahnede. Onun da kayıp bir halası var. Beraberimizde gazeteci Yavuz Semerci de var. O da sahneye çıkıyor. Yavuz Semerci, Dersim tartışmalarının yapıldığı günlerde “Size bir Dersim hikayesi anlatayım” diyerek kendi ailesinin başına gelenleri yazdı. Hikayenin içinde Dersim katliamının her unsuru, her etkisi vardı. Yavuz Semerci’nin dedesi Dersim’in önde gelenlerinden imiş. İsyan ve bastırma sırasında, kasabanın (Hozat) önce erkekleri taranmış. Kadınlar ve çocuklar Yavuz’un dedesinin evine sığınmış. Ve lakin askerler, kadın, çocuk ayrımı yapmamış. O ev de bombalanmış, taranmış. Yavuz’un babası Ahmet, henüz dört yaşındaymış. Annesi, ateş açıldığı sırada oğlunun üzerine kapaklanmış. Evdeki herkes ölmüş, bir tek Ahmet (dört kurşuna rağmen) sağ kalmış. Ahmet’i annesini ceseti altından alıp kaçırmışlar. Fakat sonra yine de yetimhaneye gönderilmiş. Bir Afyonlu aile tarafından evlat edinilmiş. Yıllar sonra öğrenmiş aslen Dersimli olduğunu. Geri dönmüş ama bir yıl sonra onu evlatlık alan ailesinin yanına dönmüş. Gazeteci Yavuz Semerci işte onun oğlu. “İkrar, tövbe ve özür” diyor yine Rakel Dink. O insanın içine işleyen ince sesiyle. “Bunlar yapılmadıkça kötülüğün sonu gelmez..” Bir salon dolusu insan gözyaşlarına boğuluyoruz. Kadın, erkek herkes ağlıyor...Nereye baksam acı var. Belgeselin konusu katliamdan sonra zorla evlatlık verilen ve bir daha kendilerinden haber alınmayan Dersimli yetim ve öksüz kızlar. Nezahat Gündoğan, bir çok ailede böyle kayıp bir teyze, hala, abla, kardeş olduğunu biliyor. Üç yıl önce onların peşine düşüyor. Bazılarını buluyor. Onlarla konuşuyor. Kayıt altına alıyor. Bazılarını bulduğu halde konuşamıyor. Aileleri izin vermiyor. İşte “Dersim’in Kayıp Kızları - İki Tutam Saç” bu kayıp kızların hazin hikayeleri. Dersim’in yarası kapanmıştır sanmayın sakın! Kanamaya devam ediyor. Tam 52 yıldır. Nereye baksam acı görüyorum. Sadece acı. Burada bir kahvede oturup televizyon izleyince bütün o açık oturumların, sabaha kadar kıran kırana süren tartışmaların ne kadar manasız, ne kadar uzak ve sığ olduğunu fark ediyorum. İkrar, tövbe ve özür. Rakel Dink’in dediği gibi bundan başka çare yok.

Devamını Oku

Bu kitabı okumadan tatile çıkmayın

19 Haziran 2010

Haysiyetli tatilcinin vazgeçilmez rehberi ve her yazın klasiği Küçük Oteller Kitabı yine raflardaki yerini aldı. 2010 baskısına 31 yeni küçük ve butik otel eklendi. Daha fazlasına www.gezginsincap.com adresinden ulaşmak mümkün.Bu kitap nedir?Küçük Oteller Kitabı, Türkiye ’nin ilk küçük ve butik oteller rehberi. 1998’den beri her sene güncellenerek çıkmakta. Yine Boyut Yayıncılık ’tan çıkan 2010 baskısı, Nisan sonunda kitapçı raflarındaki yerini aldı ve daha çıktığı hafta 5500 adet sattı. Kitap, Türkiye ’nin her bir tarafından küçük, özgün, kişilikli, temiz pak otel, pansiyon ve konukevlerini, samimi ve dürüst bir şekilde tanıtıyor. Otel kataloğu değil. Otel broşürlerin kitaplaşmışı da değil. Her küçük olan veya butik iddiasında olan otel girecek diye bir koşul yok. Subjektif bir kitap. Yazarlarının beğenmesine bakıyor. Artı kitabın kullanıcılarının yorumlarına.Oteller neye göre seçiliyor?Oteller seçilirken mutlak surette belirli bir kalite ve konfor düzeyinde olmalarına ve mimari açıdan da bir özgünlük sunuyor olmalarına dikkat ediliyor. Otelcinin tabelasına yazdırdığı butik, exclusiv, hip, vip gibi adlandırmalara (bir kısmı gerçeği yansıtmadığı için) önem verilmiyor. Bazen otelin konumuna, bazen mimarisine, bazen bahçesine, bazen ev sahibinin kendisine hayran kalındığı ve bu nedenle kitaba alındığı oluyor. Temel olarak şu soruya cevap aranıyor: “Biz burada kalmak ister miyiz?”. Cevap “evet” ise otel kitaba alınıyor. Kim yazıyor?Daha önce Sevan- Müjde Nişanyan çiftinin hazırladığı bu kitap son üç sayıdır 25 yıllık profesyonel turist rehberi olan Müjde (ex Nişanyan) Tönbekici ve kardeşi Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici tarafından hazırlanıyor. Tönbekici kardeşler, her yıl Türkiye’nin dört bir yanını ayrı ayrı geziyor, kalıpdışı, kişilikli ve özel küçük otelleri arayıp buluyor, bunların arasından en iyilerini seçip kitapta kendi orijinal metinleriyle, içlerinden geldiği gibi tanıtıyor. Ne basın bültenlerine yüz veriliyor, ne otel sahibinden metin ısmarlanıyor. Oteller, dört kritere göre değerlendiriliyor: konum, bina, işletme kalitesi ve yemek. Varsa ufak tefek kusurları, onlar da yazılıyor. Kim okuyor?Devasa blok otellerden, kalabalık tatil köylerinden, kişiliksiz standart motellerden, her şey dahillerden hoşlanmayanlar! Kim haysiyetli bir tatil yapmak istiyorsa o okuyor. Kim yerel tatları, yerel sempatiklikleri üstü üniformalarla, sahte profesyonel gülücüklerle örtülmeden, yapaylaştırmadan tatmak ve yaşamak istiyorsa, işte onlar alıyor ve okuyor. Web sitesi var mı?Evet var. Küçük Oteller Kitabı 2010 içinde yer alan otellere ve daha fazlasına www.gezginsincap.com adresinden de ulaşmak mümkün. Her gün güncellenen web sitesi ayrıca otellerin indirim kampanyaları, aktivite, kurs ve benzeri duyurularını da yapmakta. Dahası otellerde daha önce konaklamış olanların yorumları ve puanlamaları da yer almakta.Oteller nasıl tanıtılıyor?Otellerle ilgili gerekli her tür bilgi mevcut. Telefon, e mail, web sitesi, fotoğrafıyla ev sahibi, haritadaki konumu, otelin hizmet ve imkanları, denize, en yakın yerleşim yerine ve havaalanına uzaklığı, varsa etrafta gidilecek yerler, otelin restoranında çıkarılıp da yenmesi ihmal edilmemesi gereken yemekler, bazen hangi odanın daha tercih edilesi olduğu veya yöreye hangi mevsim gidilmesi daha uygun olduğu gibi her tür bilgi var. Sadece pahalı oteller mi var?Hayır. Düşük bütçelere uygun oteller de var. Ayrıca içe sinen üç beş kamp yeri de var. Ancak hem uygun fiyata hem de istenilen düzeyde zevk ve kaliteye bir arada rastlamak her geçen yıl daha zor oluyor. Tatil bütçe istiyor. 2010 sayısı neler getirdi? Neresi “in”?Küçük Oteller Kitabı 2010 baskısına 31 yeni otel girdi. Bu yeni otellerin altısı Alaçatı ’dan. Buradan Alaçatı’nın yükselişinin devam ettiğini anlamak mümkün. Diğer yükselen yer Cunda. En az Alaçatı kadar tarihi dokuya sahip olan Cunda, nihayet değerinin farkına vardı. Son üç yıldır ataletini üzerinden attı, çok güzel oteller açıldı. Öte yandan Anadolu’da konak turizmi giderek yaygınlaşıyor. Kastamonu’da, Kula’da, Afyon’da, Tire’de çok güzel örnekler bulmak mümkün. Bazıları çok başarılı restore ediliyor, bazıları ne yazık ki görmemişliğin dipsiz kuyularında geziniyor. Fakat ne olursa olsun, eski evlerin artık korunuyor ve butik otelciliğin hizmetine sunuluyor olması sevindirici. Nerede bulunur?D&R, Remzi, İnkilap, Alkım, Nezih gibi iyi kitapçıların hepsinde. Ayrıca Boyut Yayın Danışma Hattı 444 53 53 ’e telefon edip adresinize ısmarlamak da mümkün hatta daha pratik. Teslim ücreti alınmıyor.

Devamını Oku

İnternete yasak koyana da ....!

18 Haziran 2010

Ufaktan edepsizleştiğim için özür di... Yok ya! Niye özür dileyecekmişim? Özür mözür dilemiyorum. Zira yapılan hukuksuzluğun haddi hesabı artık kalmadı.44 IP daha erişime kapandı. YouTube ile bağlantılı olduğu için haşırt diye bir IP aralığını da geri zekalı yerine konan Türkiyeli internet kullanıcılarına kapatıldı. Bunun da sonuçlarını daha doğrusu yan etkilerini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Fakat geri zekalı yerine konmanın da tabi bir haddi/hududu/istiabı var. Bugün İlker Akgüngör’ün hazırladığı haberi dikkatle okumanızı öneririm. Sakin atın çiftesi pek olur misali, Türk internetçileri harikulade bir eylem yapmışlar. Ulaştırma Bakanlığı’nın, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın, Ali Nesin’in Matematik Köyü’ne destek olmayan (ama kendi site güvenliğini bile beceremeyen) Tübitak’ın sitelerine dün sabah 01.00’den 11.00’e kadar girilemedi. Veya sansürcü kafanın jargonuyla “erişime kapandı”. Erişime kapatanlar: İsmi belirsiz (veya lazım değil) bir grup hacker. Daha doğrusu öyle imiş. Ne oluyor ne bitiyor derken bir bildiri yayınladılar. “Amacımız kurumların çalışmasını engellemek değil. O nedenle sınırlı bir saat için bu eylemi yaptık, öğleye sarkıtmadık. Amacımız dikkat çekmek, nasıl oluyormuş sansürcülük, nasıl oluyormuş erişime engellenmek görün istedik..” Cümleler böyle değil ama mana bu. Tübitak’ın sitesini de kurum içerisinde yer alan, kamu güvenliğini hedef alan BOME (Bilgisayar Olaylarına Müdahale Ekibi) yapısının fonksiyonsuzluğunu ve vizyonsuzluğunu gözler önüne sermek için engellemişler. “Kamu Bilgi Güvenliği daha kendi güvenliğini sağlayamayan bu tarz kurumların tekeline bırakılmamalıdır” diyorlar. İşte bu kadar...İnternetle ilgili eylem internette yapılmalıdır. Kim bu kişiler bilmiyoruz. Ama belli ki adi hacker değiller. Düzgün çocuklar olduğu tahmin ediliyor. Kimsenin malını çalmak, hayatını karartmak gibi niyetleri olmadığı, bu işlerin adamı olmadıkları belli. Bunun devamı da gelecek. Zira bu tarz bir eylem yapabilecek on binlerce insan var. Türkiye artık eskisi gibi değil. Memlekette (bir dolu yeteneksiz odunun yanı sıra) hem namuslu hem yetenekli çok insan var. Fakat dünyanın en munis kedisi bile köşeye sıkışınca tırnaklarını çıkartacaktır. Bu, tam da böyle olmuştur. Bugüne kadar bilgilerini ve yeteneklerini kötü niyetle kullanmayan kişiler bundan böyle bunu yapacaklardır. Suçmuş, cezası hapismiş umurlarında olmayacaktır. Bu kadar zırva bir yasak için eylem yapanlar da yakalanamayacaktır zira işi bilenler yakalamak isteyenlere yardım ETMEYECEKTİR! Ve yakalamak isteyenlerin de yeterince yetenekli olmadıklarını biliyoruz (çok şükür).Neden bu inat anlaşılır gibi değil. Durmadan halkıyla didişen yöneticilere mahkum olmak zorunda mıyız? Kendimi bildim bileli bu böyle. Kitabı yasakladıklarını sanırlar, millet fotokopiyle çoğaltır. Televizyonu yasakladıklarını sanırlar millet uyduyla, o da olmadı, başka ülkelerde kasete çektirip yine izler. Yasak işlemez. İnternet çıktığından beri hepten işlemiyor. YouTube’a yeni erişim engellerine rağmen girmenin (ben bile!) beş altı yolunu biliyorum. Ben bile diyorum zira çok da süper bir internet kullanıcısı değilim. Fakat devletim sayesinde kurt olacağım yakında. Ama Google servislerine erişememek yüzünden uğradığımız zararları kim telafi edecek bilemiyorum.

Devamını Oku

En güzel babalar günü hediyesi:“İmkansız Periler”

15 Haziran 2010

Bu yazıyı İzmir’de yazıyorum. Yeğenim İris’in mezuniyet töreni için geldik. Elimde doğan o minicik kız, büyüdü de ortaokuldan mezun oluyor...Saçımıza fön çektireceğiz az sonra. Herhalde en az 40 lira tutar diye düşünüyorum.40 lira.Dört tane on lira. Veriyoruz. Saçımız daha düz, daha parlak görünsün diye.Yıkanınca gidecek. Bu üstelik İzmir’in pahalı olmayan bir mahalle kuaföründeki fiyat. İstanbul’un Etiler’inde bunun kaç katı... Dünkü Vatan’ın manşeti ÜÇ İSTANBUL’du. Cüppelli Ahmet Hoca, Grup Yorum ve Eric Clapton aynı hafta sonu sahneye çıkabiliyor.. diye atmışlar. (Ajda Pekkan’ı unutmuşlar. Ben de oradaydım. Ahmet Hakan’ın deyimiyle cici beyler ve hanımlar arasındaydım.)Üç İstanbul, üç Türkiye demek.Ama bir tane Türkiye daha var. O Türkiye, kategori sıralamasına bile giremiyor.***Şöyle sorayım o zaman: Hayatınızda 40 liranın ne kadar önemi var? Veya..40 liranız eksik veya fazla olduğunda hayatınızda ne değişiyor? Her zaman yapabildiğiniz neyi mesela yapamaz hale geliyorsunuz?Ne değişiyor hayatınızda “bu ay 40 lira eksik bütçe ile başlıyorsun” dense?Nasıl bir önemi vardır 40 liranın?Her halde hiç değil mi?Uyduruk bir tişort, en fazla bir fön eksik kalır.O kadar. Fakat Muş’daki Ayşe için 40 lira demek her şey demek. Bir 40 lirasının olmaması onun hayatında çok şeyi değiştiriyor. Çünkü o 40 lira, Muş’taki Ayşe’nin, Van’daki Fatma’nın bir aylık okul masrafı. Evet. Sadece 40 lira!40 liracık. 4 adet on lira..Hani sormuştum ya “bu aya 40 lira eksik başlıyorsun” deseler sizin hayatınızda ne değişir diye. Ayşeler, Fatmalar için bu cümle dünyalarının başka bir yöne gitmesi demek. Çünkü Ayşeler ve Fatmalar o 40 liraları olmayınca bir daha okula gidemiyorlar.Evlerinde oturmaya başlıyorlar, 12 yaşında evlendiriliyorlar, 13 yaşında doğurmaya başlıyorlar, ölene kadar da doğuruyorlar. Yedi, sekiz, dokuz, on...Bu kadar kesin ve net. Bir 40 lirası olmadığı için.“Yok artık!” diyor olabilirsiniz ama “münasebetsiz” gerçek tam da böyle. Yoksulluk böyle bir şey. Ne Cüppeli’de, ne Yorum’da, ne Ajda’da ne Eric’te görünmeyen “öteki” Türkiye için her şey bir 40 liraya bakabiliyor. Bu kadar az bir para yüzünden hayatlar başka bir kulvara girebiliyor. Ne tuhaf, ne yaman çelişti öyle değil mi?Bir yandan 40 lirası olmayınca okula gidemeyecek olan kızlar bir yandan, “aman kolejde okusun, aman daha iyi eğitim alsın, ezik olmasın, başarılı olsun, Avrupalara Amerikalara gidebilsin” diye yılda 20 bin lira civarında kocaman bir paraların göz bir kırpmadan harcandığı kızlar. İkisi aynı topraklarda. Aynı yarımadada.. Muş’taki kızın aylık masrafı 40 lira, kolejdeki kızın aylık masrafı 1666 lira.Bir kolejli kız, 41 Muşlu kızın harcadığını tek başına harcıyor/harcatıyor.. Harcasınlar, harcatsınlar, hiç itirazım yok...Ama Muş’taki imkansız perileri de unutmamak lazım...***Gelecek Pazar babalar günü.Kravatı, gömleği ıvırı zıvırı boş verin.Gidin kitapçıya, “İMKANSIZ PERİLER” isimli kitaptan 4 adet alın.Tanesi 10 lira.4 tanesi eder 40 lira.İşte bir kızın bir ayını kurtardınız.Verin kitapları babanıza, birini kendi okusun, diğer üçünü de başkalarına versin. İmkansız periler adını verdikleri o Muşlu, Antakyalı, Karacabeyli kızların hikayelerini öğrensin.Siz de öğrenin.Öğrenelim. Bilelim.***Peki nedir bu “İmkansız Periler” kitabı? Şudur:Metro Marketler Grubu, bundan üç yıl önce, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Milliyet Gazetesi işbirliği ile yapılan “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası dahilinde 1000 kız çocuğunun eğitim masraflarını üstlendi. Ama uzaktan para göndermekle de kalmadı, on kadar Metro çalışanı kızların yaşadığı yerlere gitti. Döndükten sonra hepsi oturup izlenimlerini yazdı. İşte “İmkansız Periler” adını verdikleri bu kızların hikayeleri böylece ortaya çıkmış oldu. Her satırında insan memleketi biraz daha öğreniyor. Biraz daha tanıyor. Yürekler burkularak da olsa..İki yıl önce çıktı bu kitap. İki yıl önce çok yazılıp çizilmişti. Metro Grubu, satışından elde edilen her kuruşu başka kızların da eğitimine harcamak üzere kitabı tekrar bastı.. Bugüne kadar yüzlerce kızın masrafı toplandı kitap sayesinde. Şimdi sıra diğerlerinde. İşte size bir fırsat! En az bir on liranız vardır eminim. 40 liranız da vardı. İster kitapçıya gidin (D&R) ister internetten online alın. (www.dr.com.tr, www.pandora.com.tr ve www.kitapyurdu.com sitelerinde satılıyor) Ama illa ki bir katkınız olsun.Bir 40 lirayı nerelere ve ne kadar boş şeylere harcadığınızı bir düşünün.. ***Şimdi aylık eğitim masrafı 1666 lira olan kızların mezuniyet törenine gideceğim. Türkiye böyle bir yer işte..

Devamını Oku