Hüzün ve sitem ülkesi: Dersim

Haberin Devamı

Dünkü yazımda “Dersim’in kayıp kızları, Türkiye’nin kayıp gençleri” demiştim. Dünyaya buralardan bakınca başka türlü hissediyor insan. Kızlar, oğlanlar, analara, babalar.. Herkes kayıp. Top yekun kaybolmuş bir toplum.

Nereye gidiyoruz güzel Allah’ım? Gittiğimiz yerden niye dönemiyoruz?

“İkrar, tövbe ve özür” sözleri yankılanıp duruyor kafamda. Rakel Dink’in “Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselinin Dersim (Tunceli ) galasında söylediği...

Akşam, acı yükünden iyice ağırlaşmış başımı yastığa koyarken, “ben de bir özür istiyorum” dedim kendi kendime. Burada, bu güzelim vadide, bu güzelim dağlara karşı, bu mağrur, ince uzun, yakışıklı insanlarla dağlardan, geyiklerden, kelebeklerden, buraya has endemik çiçeklerden, gelecekten, hayallerden, projelerden, dilden, edebiyattan değil de “pekeke”den, “tece”den, 1938’den, katliamdan, “gerilla”dan, çatışmadan, operasyonlardan söz ettiğimiz için. Bizi hâlâ ve hâlâ bunları konuşmaya mecbur ettikleri için. İnsanların aklından, geçmişin acılarını çıkartmaya, unutturmaya kimsecikler tenezzül etmediği için. Hatta aksine türlü ezalarla, hor görmelerle, inkarlarla kabarttıkça kabarttığı için. Geçmişten ve günümüzden hepimizin bir özre ihtiyacı var.

***


İki gün boyunca Dersim (Tunceli)’deydik. Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın çektiği “Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselinin galası için, Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink, Habertürk’ten Yavuz Semerci, Sabah’tan Gül Kireklok, Radikal için yazacak olan Figen Şakacı ve ben.

Bizi Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin karşıladı. Uzun, ince çok zarif bir kadın Edibe Şahin. Tunceli’nin ikinci kadın belediye başkanı. Fırat’ın doğusunda kadın belediye başkanları dönemi hüküm sürüyor. 2009 seçimlerinde, kendini daha medeni sanan batıya inat 12 kadın belediye başkanı çıkardı DTP.

***


Galanın yapıldığı Cumartesi akşamı kocaman bir yemek daveti verildi Dersim merkezde. Çok başka bir yer Dersim. 12 yıl önce gelmiştim ilk buraya. 1998’de. Tozdan görünmez hale gelen beyaz Kartal’ımızla Palavra Meydanı dedikleri şehrin meydanına indiğimizde herkes işini gücünü bırakıp bize bakmıştı. Esnaf lokantasına girip yemek söyleyene kadar da çıt çıkmamıştı. Sonra bir selamla başlamıştı muhabbet.. Yüzlerce çay içilmişti. Üç dört saat kalmıştık orada.

Şimdi öyle değil. Daha şehir olmuş. Daha apartman. Daha dağınık.. Kimsenin dikkatin çekmeden yürümek mümkün. Hayli iyi bir otel açılmış. “Şaroğlu Otel”. Kapıdan girdiğimizde Norah Jones çalıyordu. Genç sempatik kızlar servis yapıyor.

Dersim bu coğrafyada bambaşka bir yer. Görmeden inanmak zor. Kızlar, başları dik, dalgalı siyah saçlarını savura savura, askılı elbiselerle, dar blujinler, dar bluzlarla dolaşıyorlar. Erkeklerle bir arada oturuyorlar, tavla oynuyorlar. Serdar Turgut’a inat ne kadar da güzel olduklarını fark ediyorum.

Dersimliler insanın gözünün içine içine bakarak sohbet ediyorlar. Çok düzgün ve yüksek bir Türkçe ile konuşuyorlar. Meramlarını çok net ifade ediyorlar. Her biri bir başka yönden bakıyor olaya. Bütün bir akşam dinliyorum onları. O gecenin sabahında Hakkari’de baskın oluyor...

***


Ertesi gün Ovacık’a gittik. Munzur’un sularının doğduğu yere. İnanılmaz bir şey! Dağın ortasından sulan fışkırıyor.

Sonra Hozat’a dağ tarafından gittik. Stabilize bir yoldan, beyaz bir minibüsle. Kıvrım kıvrım bir yol. Tüyler ürpertici güzellikte bir vadi. Uzakta tepesi karlı dağlar. Pembe, mor çiçekler açmış. Köylerin hepsi boşaltıldığı için kimsecikler yok. Ortalık sincaplara, kuşlara kalmış. Dağı aşıp öteki taraftaki Hozat’a ineceğiz. Geçite geldiğimizde dağların zirveleriyle neredeyse aynı yükseklikteydik.

***


Fotoğraf çekmek için biraz durmak istedik. Durmayalım dediler. Tepedeki karakol işkillenmesin. Başımızı kaldırınca gördük. Kale gibi bir karakol. Kimsesizliğin nöbetini tutuyor...

Hiç aklımdan çıkmayan “Nefes” filmini düşündüm bir kez daha. Yol boyunca Habertürk’ten Yavuz’la (Semerci) konuşup duruyorduk zaten filmi. Yavuz, filmin yönetmeni Levent Semerci’nin ağabeyi. Memlekette ne kadar çok nefessiz “Nefes” karakolları var... Kimsesizliğin, karanlığın, acının, gerilimin, çözümsüzlüğün, inadın nöbetini tutan...

Sonra daha da tepedeki bir karakolda kimlik kontrolü yapıldı. “Biraz sürer, isterseniz gelin bir çayımızı için” dediler. Yavuz, ben, Figen (Şakacı) minibüsten inip gittik.

***


Memleketin “diğer” çocukları da işte buradaydı. Komutan Erzurumlu, bir altındaki İzmirli, öbürü Denizlili.. Bahçedeki beton barikatın ardından “nefes” almaya çalışıyorlar. Taze çay yoktu, kola ikram ettiler. “Sizler bizden daha gerginsiniz! Rahat olun, bir şey yok” diye espri yaptı komutan. Sonra laf lafı açınca “Kim savaş ister.. Baksanıza bu güzelim doğaya barikat arkasından bakarak geçiyor yıllarımız.. İnsanlar bu güzelim doğadaki evlerini, köylerini bıraktı. Kim savaş ister...” dedi. Hüzünle. Sitemle.

Hüzün ve sitem... Buralarda herkesin hissettiği bu.

DİĞER YENİ YAZILAR