- 72 yaşında hâlâ “aktif” olunabiliyormuş.- Piyasadan çekileli 10 yıl olduğu halde, kayıt teknolojisindeki ilk göz ağrımız “kaset”i hâlâ unutamamışız. - Önemli bir şahıssan veya önemli olduğunu sanıyorsan, piyasadaki bilumum gizli kayıt cihazlarını ele alıp incelemek gerekiyormuş. Hangi şekillerde ve renklerde olabiliyormuş, nerelere yerleştirilebiliyormuş, nasıl çalışırmış bilmek lazımmış. Prize takılı bilmediğin bir cihazı, üzerinde kırmızı ışık yanan tuhaf bir düğmeyi, manasızca dik duran bir cep telefonunu “herhalde çocuklarındır/korumanındır/temizlikçinindir.. Veya Tefal düdüklü tencerenin yerinden çıkarılabilir dakika sayacıdır..” deyip geçmemek gerekiyormuş. Sevişmeden önce etrafı kolaçan etmek gerekiyormuş.- Köşe yazarları, parti ileri gelenleri, hukukçular ve geri kalan bütün “siyaseten doğrucular” istedikleri kadar “mahremiyete girmek ve bunu siyasi malzeme yapmak alçaklıktır, ahlaksızlıktır, rezilliktir, pespayeliktir, mafyacılıktır..” desin, başından beri herkesin gözü içerikteymiş. İlk “çok ayıp, çık çık çık, kınıyoruz”lar atladıldıktan sonra herkes hurra malzemeye çöreklendi. Evin kötü dekorasyonundan, yatak örtüsünün sinirli sinirli düzeltilişine, görüntüdeki adamın giyinişinden, donunun rengine kadar içeriğin konuşulmadık bir tarafı kalmadı... Demek ki neymiş? Bu üst düzey etik anlayışı bize sekiz beden büyükmüş. - Kim olursan ol, seni hangi güçler korursa korusun, yediğin bir halt illa bir gün ortaya çıkıyormuş. - Meğer bu ilişki yıllardır bütün Ankara kulislerinde biliniyor, konuşuluyormuş ama bin dedikodu, iki dakikalık görüntü etmiyormuş. - Her skandal on skandal daha doğuruyormuş. Özel kalem milletvekili yapılır mıymış? Baykal’ı 4 yıl evvel bitirecek olan ama yayınlanması güya engellenen öbür skandal neymiş? AKP’lilerin kasetleri de varmış... - Günah keçisi daima kadın oluyormuş. Nesrin Baytok istifa ediverse bütün sorunlar sanki çözülecekmiş. - İstifanın haysiyeti yokmuş. TC sınırları içinde yalama bir kurummuş. - Deniz Baykal, tüm zamanların en “pişkin” lideriymiş. - İnsan burnuna kadar bataklığa gömülü olduğu halde öyle değilmiş gibi yapabiliyor, içinde bulunduğu rezil durumu bir avantajmış gibi göstermeye çalışabiliyor, dünyanın en haklı, en kusuruz insanıymış gibi mücadeleye devam edebiliyor, durumdan vazife çıkartabilip, bildik “hasmına yerli yersiz saldır, alkışı al” politikasını sürdürebiliyormuş. - Ve çok daha acayibi: BUNU da birilerine yutturabiliyormuş! O birileri onu kahraman yapıp, geri dön mitingleri falan yapabiliyormuş. - Siyasette kimse sözünün arkasında durmuyormuş. İlk gün kasetin içeriğini sakın siyasete malzeme yapmayın diyen Başbakan, üç gün sonra kanırta kanırta, keyfini çıkara çıkara hadiseyi siyasete malzeme yapabiliyormuş. İlke, duruş, her ne olursa olsun verilen sözü tutma... Hepsi palavraymış. Göze göz, dişe dişmiş. - Siyasette tek bir ilke varmış: Maçı kazanmak. Nasıl ve ne kadar ucuz olursa olsun. Sabah akşam tribünlere oynanacakmış. - Mağdur edebiyatının sınırını iyi bilmek gerekiyormuş. Hem mağdur hem hırçın olunmuyormuş. Suyunu çıkartınca “ilkesel olarak görmeyelim” denilen şeyler birden görünür oluyormuş. Baykal, işte bunu bile beceremiyormuş, kendisine verilen kredileri, kanına işlemiş olan politikacılık uğruna bozuk para gibi harcayabiliyormuş. “Tamam, uygulamalarını, muhalefetini beğenmiyor, onaylamıyorduk ama şahsına saygı duyuyorduk, siyasi hayatı da böyle bitmemeliydi” diyenleri pişman edebiliyormuş. - İnsan “mahcup” olması ve sessiz sakin emekliye ayrılması gerektiği günü bilmeliymiş.- Ne karısına ne sevgilisine sahip çıkan adam gözden fena halde düşüyormuş.- Bedava skandal baldan tatlıymış. Memleketin meğer çok sıkıldığı siyaset konularına bir skandalla geri dönesi varmış.
* KASET LAFININ HORTLAMASI: Bazı uzun metrajlı filmler hariç her şeyin çiplere, disklere, direkt bilgisayarlara kaydedildiği bir dönemde neden malum görüntüler için “kaset” deyip duruyoruz? Ortada kaset diye bir şey mi kaldı? Kaset denen nesneyi en son nerede ve ne zaman gördüğünüzü hatırlıyor musunuz? * FEHMİ KORU’NUN FALI: Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru 1 Mayıs 2010 günü, yani skandal patlamadan 7 gün önce şöyle demiş: “Araştırma sonuçları Ak Parti’nin oyunun hâlâ tek başına hükümet kurabileceği oranda olduğunu gösteriyor. Peki nasıl olacak da Deniz Baykal’ın beklentisi gerçekleşecek ve CHP iktidara gelecek? CHP’nin iktidar yolunu kısaltacak bir ‘HARİCİ ETKENE’ ihtiyacı var. Gerekirse kuralları ZORLAMAK üzere devreye girecek ve nasıl bir sonuç doğuracağını hesaba katmadan kendisi için öngörülen görevi yerine getirecek harici bir etkene... Yunan trajedilerinde öyküyü çıkmaza sürükleyen yazar, kendi kendisinin imdadına, o ana kadar ortalıkta görünmeyen bir figürü devreye sokarak koşar. ‘Deus ex machina’ denilen bir ‘harici figür’ sahneye gökten iner ve yazarın yapamayacağını yapar: Ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarır... Bugün CHP’nin katkılarıyla oluşmuş karmaşa ortamında, kurallar içerisinde kalarak CHP’yi iktidara taşıyacak bir süreç başlatmak imkânsız görünüyor; Yunan trajedilerindeki ‘Deus ex machina’ türü bir figürle ve sadece ona tanınan KURAL-DIŞI işlemlerle Deniz Baykal’ı iktidar koltuğunda görebiliriz ancak...” Nasıl? Çok acayip değil mi? Fehmi Koru’nun sözünü ettiği “harici etken” yüksek yargıydı ama gökten düşen Deus ex machina ola ola bir “kaset” oldu. Koru’nun falı tutmuş bir tek harici etkenin tipi yanlış bilinmiş. * BAYTOK’UN İLAN EDİLEN MAĞDURİYETİ: Bugün Nesrin Baytok’a haksızlık yapıldığının topluca ilanı gibiydi köşeler. Hürriyet’ten Eyüp Can ve Ayşe Arman, HaberTürk’den Balçiçek Pamir ve Rahşan Gülşan ve Vatan’dan ben, “Nesrin Baytok da mağdurdur ve maçoluğa kurban gitmiştir” demişiz. Ancak haklarını yemeyelim konuya herkesten bir gün önce değinenler Posta yazarı Yazgülü Aldoğan ve HaberTürk yazarı Umur Talu oldu. * YATAK ODASI BİZİ İLGİLENDİRMEZCİLER: Bugün Gazetesinden Gülay Göktürk ve Yeni Şafak’tan Fatma K. Barbarosoğlu olayın bizi ilgilendirmediği, muhatapların Baykal ve Baytok aileleri olduğu görüşünü savunup ahlak riyakarlığı konusuna girdiler. * YATAK ODASI BİZİ FENA HALDE İLGİLENDİRİRCİLER: Milliyet Gazetesi’nden Metin Münir ise “Bir parti başkanının metresini milletvekili yapması hiçbir toplumda kabul edilebilir bir davranış değil. Sancak dağıtan sultanlar gibi gözdeye milletvekilliği ihsan etmek akıl alacak bir şey değil” diyerek olaya hayli katı bir şekilde yaklaştı. Taraf gazetesinden Orhan Miroğlu, aynı soruyu biraz daha yumuşak bir üslupla soruyor: “Nesrin Hanım, bir anne ve bir kadın. Kaset olayıyla yaşadığı mağduriyetten daha acıtıcı, daha onur kırıcı ve daha önemli bir şey olamaz. Ama mahremiyete saygıya sığınıp, iddialara göre, taraflardan birine cazip gelmiş bir ‘statü’ karşılığında yaşanan bu özel ilişkinin ortaya çıkardığı ahlaki standardı da görmezlikten gelemeyiz. Mitterand sevdiği kadınlara kamusal statü bağışlayan bir politikacı olmadığı için, sorun olmadı. Eğer birlikte olduğu kadını milletvekili yapsaydı, Fransa’da yer yerinden oynardı. Ortada saygı duyulması gereken özel bir aşk ilişkisi mi vardır, yoksa bir anne ve bir kadının statünün gücüyle ve daha alt bir statü uğruna istismar edilmiş olması mı söz konusudur?”
Mailime KA.DER’den şöyle bir basın açıklaması geldi: “Gizli kamera görüntüleri ile ilgili olarak siyasi partiler ve medyada yapılan yorumlarda bu olayın iki mağdurundan kadın olanının onuru, kariyeri ve geleceği yok sayılmış, kendisine büyük bir manevi şiddet uygulanmıştır.Gizli kamera olayı, milletvekili seçme ve seçilme süreçleriyle bağdaştırılmış, sayıları zaten çok az olan bütün kadın milletvekilleri töhmet altında bırakılmıştır. Bu çok ağır bir ithamdır. Unutulmamalıdır ki erkek milletvekillerini de “parti karar organları” değil, “parti başkanları” seçmektedir.KA.DER olarak, Türkiye’de her şeyi parti başkanlarının belirlediği seçme ve seçilme süreçlerine her zaman itiraz ettik. Ancak söz konusu olayda, kadın milletvekilinin eğitimi, bilgisi ve yeterliliği değil, özel hayatı ve seçilmiş olduğu pozisyon arasındaki ilişkinin sorgulanması son derece vahimdir.Erkek egemen meclisin erkek mağdurun etrafında dayanışma halkası oluştururken kadın milletvekilinin mağduriyeti karşısında “sessiz” kalması da bizce siyasetin ne denli eşitliğe aykırı ve antidemokratik yapıda olduğunun kanıtıdır. Bu ayrımcı anlayış derhal son bulmalıdır.Sayın Baykal olay üzerine istifa ettiğini açıklayarak siyasi ahlakın gereğini yapmış, ancak olayın tamamen kendisine ve partisinin duruşuna yönelik bir komplo olduğunu ısrarla vurgularken aynı komplodan zarar gören milletvekilini yok saymıştır.Bu olayda siyasiler ve medya tarafından kadın milletvekiline uygulanan şiddeti kınıyor, çifte standardı siyasetin normal bir unsuruymuş gibi gören ve gösteren eğilimi protesto ediyoruz.Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme DerneğiKA.DER BaşkanıÇiğdem AYDIN” ***Nesrin Baytok, daha birinci gün harcandı gerçekten. Yalçın Bayer köşesinde hemen şöyle yazdı: “Bu olayla, CHP’de siyaset yapmanın kriterleri bir kez daha gündeme gelmiştir. Esas sorun budur. Bunların yanıtının ortaya çıkması gerekmektedir. CHP’deki 10 kadın milletvekilinin hali hiç düşünülüyor mu? Yüzlerine nasıl bakılacaktır? Genel Merkez sorumluları, ağır ithama dayalı tablo karşısında ne yapacaktır? İşin şakaya gelir yanı yoktur ama vatandaş dilini tutamıyor. “Milletvekili olmak istiyorsan...” “Agacığım beni mebus yapsana...” Cümlelerin devamını yazmaya utanırız. Maalesef yakıştırmalar bu, espriler bu.” Bir başka yerde Baytok’un aleleacele biyografisi yazılmış. Başlık şöyle: “Nesrin Baytok’un hızlı yükselişi” Peki bu kadar hızlı yükseliş ne kadar zamanda olmuş dersiniz? 21 yıl! Kadın olunca yeterlilik süresi 40 yıl falan mı olmalıydı? Bu yükselişin manidar olduğunu vurgulamak için de ilk cümle özenle seçilmiş: “Parti kapısından kitap satıcısı olarak girdi..” ODTÜ Maden Mühendisliğinden mezun olduğu önemsiz bir detay olarak nice sonra geliyor. Vurgulanan “Bir zavallı sekreter nasıl oldu da vekil oldu.. Bak sen..” Deniz Baykal, istifasını açıkladığı konuşmasında da Baytok’dan hiç söz etmedi. Taraf Gazetesi’nin “Sahipsiz mağdur” başlığını attığı haberine göre televizyon kanallarında canlı yayınlara katılan bazı CHP’liler de Baytok’tan “O kadın” diye söz etmiş. En ağır yazı Sevilay Yükselir’in kaleminden çıktı. CHP parti içi dedikoduları aktardığını söylediği 9 Mayıs 2010 tarihli yazısında “Güya bu kaseti, 2007 seçimleri öncesi, vekil sözünü alan ancak, “İleride ne olur, ne olmaz!” düşüncesiyle eski sekreter Nesrin Baytok kaydetmiş! Hani sonradan lazım olursa diye kullanmak üzere! Ve güya Baytok’un kişisel bilgisayarına kaydettiği bu görüntüleri bozulan bilgisayarında unuttuğu ve tamirciye verince de görüntülerin söz konusu tamirci tarafından şantaj amacıyla kullanıldığı, tamircinin epeyce bir para sızdırdığı ama bununla yetinmeyip, sonrasında biraz daha para kazanmak için Baykal muhaliflerine kaseti teslim ettiği ileri sürülüyor” diye yazmış. Zaten Baytok, kocasına CHP’nin bilişim işlerini de vermiş zamanında, oradan iyi bir servet yapmışlar vs vs.. Nedir çizilen portre? Çıkarı için her şeyi yapabilecek alçak adi üstelik vekil olmak için yetersiz bir kadın!Bir parti bu kadar mı hızla sırt çevirir bir vekiline? Bu kadar mı hızlı harcar? Ne kadar da sevmezlermiş kadını.. Ne kadar da kötü gözle bakarlarmış..
Deniz Baykal’ın siyaseti bu şekilde bırakmasından anladığım kadarıyla kimse mutlu değil. Hangi taraftan olursa olsun, hangi ideolojiden olursa olsun konuştuğum herkesin canı sıkılmış durumda. Benim de öyle. Deniz Baykal’ın bugüne kadar güttüğü siyaset, benim Türkiye’nin iyiliği için uygun gördüğüm siyasetin tam tersi. Bugüne kadar tek bir fikrine, tek bir önerisine, tek bir muhalefetine katılmış değilim. Muhalefet etmesini istediğim tek bir konunda da bir çıkışını duymuş değilim. Benim anladığım sola da demokratlığa da çağdaşlığa da aykırı buluyorum siyasetini. Arkasına ve önüne Ergenekon’u alması hele olacak iş değildi. Ancak siyasetten bir skandal ile ayrılmak zorunda kalması işin bütün tadını kaçırdı. İşin içine siyaset mafyası karıştı. Gerçek olup olmadığını bilmediğimiz ayrıca gerçek de olsa bizi ilgilendirip ilgilendirmediğinden çok da emin olmadığım bir ilişkinin sonucunda ayrıldı siyasetten. Ben Deniz Baykal’ın demokrasi sonucu ayrılmasını tercih ederdim. Mesela kurultayda yeniden seçilemeyerek veya bir seçim yenilgisinden daha çıktığında istifa ederek veya benim yaşım artık geçti, gençlere devredeyim diyerek vs. Böyle bir ayrılık herkeste burukluk yarattı. Bu da aslında onun başarısıdır. İnsanlar onun temiz bir insan olduğuna inanıyor ve temiz bir şekilde veda etmesini tercih ediyor demek ki. Ona en çok karşı çıkanlar bile. Nasıl böyle konuşursun, nasıl politikacının evlilik dışı bir ilişkisinin bizi ilgilendirmeyebileceğini söylersin diyor olabilirsiniz. Zamanında Türkiye’de tek eşliliği yasallaştıran bir partinin genel başkanı olarak tek eşliliğe örnek bir yaşam teşkil etmesi gerekirdi denilebilir ama ben böyle düşünmüyorum. Birincisi bir yandan “1930’lar çoktan geçti, CHP de artık o yıllardan kurtarsın kendini” derken öte yandan “tek eşliliği yasallaştırmış bir partinin başkanı olarak hâlâ örnek olmalı” diyemem. Ama daha önemlisi bir seçmen olarak bir siyasetçinin fikirlerinin ve uygulamalarının beni aile hayatından daha çok ilgilendirdiğini düşünüyorum. Şiddetten, zorbalıktan söz etmediğimiz sürece bir siyasetçinin aile hayatı ülkeyi nasıl yöneteceğinin bir göstergesidir önermesi pek katıldığım bir şey değil. Siyasetçinin doğru dürüst bir aile hayatı var mıdır, o kadar koşuştururken olabiliyor mu ondan bile emin değilim ama varsa, nasıl olduğu aile fertlerinin ilgilendiren bir şey. Ayrıca bu önerme doğru bile olsa Devlet Bahçeli gibi ailesi olmayanları ne yapacağız?Öte yandan aile hayatı çok acayip dinamiklere sahip. Öyle kolay kolay çözülüp başka durumlara yansıtılabilecek bir şey değil. Evlilik dediğin kontrol edilemez tuhaf bir ilişki. 15 yıl iyi giden bir ilişki 16. yılında iflas edebilir. Doğurduğun çocukların ne yapacaklarına, ne yöne kayacaklarına da sen karar veremiyorsun. Karının ve kocanın da yıllar içinde bozulmasını, acılaşmasını engelleyemiyorsun. Aile hayatında çok pis durumlar yaşamış insanların gayet güzel şirket, holding yönettiğini, ders verebildiğini, başarılı bilim insanları olabildiğini görüyoruz. Ülke yönetmek neden aile hayatının “başarısı”na endeksli olsun?Clinton, Monica skandalıyla benim gözümde eksilmemişti. Amerika bu nedenle batmadı. Hâlâ boşanmamış olan Berlusconi’nin fuhuş skandallarını ne yapacağız? İtalya’yı batırmakta olanın bu olduğunu iddia edebilir miyiz? Bunun tek istisnası zinaya şiddetle karşı olmayı ideolojisinin en önemli prensibi olarak sunanların, aksi durumda olanları kıyasıyla eleştirenlerin zina yapması durumudur. Onlar işte affedilmemeli.
Dün anneler günüydü. Annesi yaşayanlar muhtemelen elinde bir hediye ile annelerini ziyaret ettiler. Aynı evde oturanlar erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırladılar. Ayrı şehirlerde yaşayanlar uzun uzun telefonda konuştular... Yarı anne kabul edilen teyzelere mesajlar yollandı, annesi yaşamayanlar hüzünle annelerini andı vs vs.. Esnaf bir hayli mutlu olmuştur diye düşünüyorum zira Cumartesi günü Akmerkez, annelerine bir şeyler almaya çalışan insanlarla dolup taşıyordu.İlkokuldayken anneler günüyle ilgili şöyle bir şey okuttuklarını hatırlıyorum: “Annesinin ölümüne çok üzülen Anne Jarvis isminde Amerikalı bir kadın, annesinin hatırasını yaşatmak için yılın bir gününün “anneler günü” olarak kutlanması teklifinde bulundu. O gündür bugündür mayıs ayının ikinci pazarı anneler günü olarak kutlanır.” Bizim eve düzenli olarak giren NTV Tarih dergisini okumuyor olsaydım gerçeği asla bilemeyecektim. İşler hiç de böyle değilmiş. Herkes Deniz Baykal ile uğraşırken gelin ben size başka bir hikaye anlatayım.***Hikayeye Anne Jarvis’in annesi Ann Maria Reeves Jarvis’ten başlamak lazım. 1832 ile 1905 yılları arasında yaşamış olan Ann Maria Jarvis, Virginia eyaletinde hem öğretmenlik yapan hem de işçilerin sağlığı ve iş güvenliği iyileşsin diye çalışmalar yapan bir sosyal aktivist. Amerikan iç savaşı sırasında anneleri her iki tarafın da yaralılarına bakmaları ve ihtiyaçlarını gidermeleri konusunda teşvik ve organize ediyor. Savaş bittikten sonra annelerin daha aktif ve daha sosyal olmaları konusunda bir kampanyayı yürütüyor ve günümüzün Anneler Günü anlayışının tam tersine “Anne Çalışma Günü” ilan edilsin istiyor. Çünkü dünyayı kurtaracak olan tek şeyin anneliğin şefkati olduğuna inanıyor. Ann Maria Jarvis 1905’de ölüyor. Kızı Anne Jarvis annesinin misyonunu devam ettiriyor. Annesinin ölümünün yıldönümü olan 10 Mayıs 1907’den itibaren 7 yıl boyunca “Anneler Günü”nün resmi olarak ilan edilmesi için uğraşıyor. Siyasetçilere, valilere ve din adamlarına yüzlerce mektup yazıyor. Anneler günü derneğini kuruyor. “Anneler Günü” ve “Mayısın ikinci pazarı” cümlelerini kendi üzerine tescil ettiriyor. Zincir mağazalar sahibi bir sponsor da buluyor. Kampanyası nihayet 1914’de amacına ulaşıyor ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson anneler gününü resmen ilan ediyor. Sembolü de beyaz karanfil oluyor.Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyor. 1920’lere gelindiğinde Anne Jarvis, “Anneler Günü”nün önerdiği biçimdeki manasından kopup ticarileşmesine ve bir hediye alma yarışına dönüşmesine öfkelenmeye başlıyor. Zira onun istediği herkesin annesine o gün bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı. Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı anneler gününe karşı bir kampanya açıyor. Anneler gününün bu haliyle iptal edilmesi için gösteriler düzenliyor, ülkenin her tarafına çağrılar yolluyor. Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açmaya kalkıyor. Kendi sponsorunun mağazasında (menüde “Anneler Günü Salatası” var diye) olaylar çıkartıyor. Ve hatta başkanın eşi Eleanor Roosvelt’e bile bebek ve anne ölümlerini azaltmaya yönelik açtığı bağış kampanyasında “Anneler Gününü” kullandı diye saldırıyor. Protesto gösterilerini o kadar abartıyor ki birkaç defa “huzuru bozmaktan” tutuklanıyor. Bütün servetini harcayarak verdiği mücadele hiçbir yere varmıyor. Anneler günü tam da onun istemediği şekliyle tüm dünyaya bir alışveriş vesilesi olarak yayılıyor. Anneler Günü’nün yaratıcısı Anne Jarvis, hiç evlenmiyor ve çocuk sahibi olmuyor. Protestoları ve hırçınlığı nedeniyle saygınlığını yitiriyor. 84 yaşında, uzun bir hastalık döneminden sonra kör ve sağır bir halde yoksulluk ve yalnızlık içinde bir akıl hastanesinde ölüyor. Ne acayip hikaye değil mi!
6 Mayıs 2010 gecesi Türk televizyon tarihinde “köşecilerin en çok kapıştığı, birbirlerine en çok hakaret ettiği” gece olarak geçecek herhalde. 1- Gecenin kabusu Cumhuriyet yazarı Ümit Zileli idi. Kendilerini önce Kanaltürk’teki Ters Cephe programında gördük. Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’ya ve Fikri Akyüz’e durmaksızın “yalan söylüyorsun yelaaan” diye bağırmasından sıkılıp CNN Türk’e Cüneyt Özdemir’in 5N1K’sına geçelim dedik.. Orada da iki milletvekili kapışıyordu. Derken onlar bitti, bir dakika geçmemişti ki Ümit Zileli bu sefer de 5N1K’ya bağlandı! Haydaa n’oluyor demeye kalmadan daha ikinci cümlesinde Zaman Today’den Bülent Keneş’e “Yalan söylüyorsun yalaaan” diye bağırmaya başlamasın mı?! Bu nasıl bir şeydir böyle! Kanal değiştiriyoruz ama yine aynı kişi ve yine aynı cümle! Sonra anladık ki Ümit Zileli’nin durmaksızın söylediği sadece üç cümle vardı. 1- Yalan söylüyorsun! 2- 50 kelimeyle konuşmayı bırak! 3- Ben konuşurken sözümü kesme... Ya kanal değiştirdiğinin farkında değildi, karşısında hala Rasim Ozan Kütahyalı var sanıyordu ya da o kadar harlı çıkmıştı ki kendi programından karşısındaki “dünya yuvarlaktır” bile dese “yalan söylüyorsun” diyecek noktadaydı. Bu iki cümle arasına serpiştirdiği hakaretleri: Oportünist, papağan, bir takım güçlerin uşağı, cahil, vatan haini, müfteri, mugalatayı bırak... 2- Gecenin asap hoplatıcısı Ters Cephe’yi yurt kantinine çeviren Rasim Ozan Kütahyalı idi. Ayarlayamadığı yüksek sesiyle (kendi sesini duymadığı için bağırdığının farkında olmayan sağır insanlar gibi konuşuyor) ve sürekli araya girmeye çalışmasıyla herkesi sinirlendirmeyi başardı. Gerçi herkes sinirlenmek ve sinirlendirmek için televizyona çıkıyor zaten ya neyse. Bir ara durum o kadar vahim bir hal aldı ki ne konuşmaları anlamak mümkündü ne hakaretleri. Sonunda program yöneticisi isyan edip “madem susmuyorsun gel sen otur o zaman buraya” deyip koltuğunu vermeye kalktı ROK’a. Fakat tuhaf da bir pişkinliği var. Zileli saydırıyor, o hiç umursamadan devam ediyor. Kim kimin kafasına sandalyeyi geçirecek derken baktık Kütahyalı liderlik provası yapmaya başladı. Bir ara programı falan unuttu, seçim propagandası yapan bir parti başkanı gibi kameraya döndü ve uzun uzun Kürt kardeşlerine tavsiyelerde bulundu. Bakın böyle yaparsanız iyi olur, şöyle yaparsanız kötü olur. Vay be dedik. Hazırlanıyor arkadaş. Hakaretleri: Darbeci, faşist, militarist.3- Aynı dakikalarda 32. Gün’de ayrı bir parodi varmış, mesaj geldi internetten izledim. Posta yazarı Yazgülü Aldoğan ile Star yazarı Şamil Tayyar nedendir bilinmez bir araya getirilmiş. “Ajanlık” tartışıyorlar. Yazgülü Aldoğan, Şamil Tayyar’a “Bizim gazetecilik anlayışımızda istihbarat teşkilatlarıyla direkt bağlantı kurup verdikleri bilgiyi olduğu gibi yazanlar pek saygın kabul edilmez. Eskiden Medyum Memiş diye dalga geçerdik şimdi Medyum Şamil Tayyar’lar, Medyum Adem Yavuz’lar... deyince Şamil Tayyar: “Siz son romanınızdaki cinsel fantezilerle ilgilenin. Uzmanlık alanınız budur...” deyiverdi. Sonra ipin ucu kaçtı. “Siz”li sahte kibar bir kansız iç savaş başladı. Şamil T. “Sokak kadını ağzıyla konuşmayın..” dedi Yazgülü A. “Siz bana nasıl sokak kadını diyorsunuz?” dedi. Şamil.T. onun üzerine “Siz niye hakaret ediyorsunuz gazetecilere?” dedi. Yazgülü A. da “Ben hakaret etmiyorum. Fikirlerimle mücadele ediyorum” deyince Şamil.T. “Yahu sizin fikriniz mi var canım” diyerek son darbeyi vurdu. Anahtar hakaretler: Ajan, sokak kadını, Medyum, Memiş, fikir fukarası, cinsel fantezi yazarı.4- Bu arada 5N1K’da Yeniçağ Gazetesinden Sabahattin Önpınar, Bülent Keneş’e saydırdı. “Cemaatçisin.. Cemaat baronunun piyonusun.. Şahsi iraden yoktur, olamaz... Yüzünü kızartacak şeylerin var.. Hepiniz Amerikan uşağısınız” Bu arada hepsini tartıştığı şey aşağı yukarı TSK’nın durumu idi. Bir taraf yıpratılıyor diyor, komplo kuruluyor diyor bir taraf hesap sormalıyız, başarısızdır diyor. Bütün bu hakaretlerin bu yüzden havalarda uçuştu. Peki aynı saatlerde ne oldu dersiniz? Hakkari Dağlıca’da 2 askerimiz şehit oldu. Bir laf vardır. Fatih İstanbul’u alırken, Bizans’ın ileri gelenleri bir kilisede toplanmış “bir iğne topuzunun üzerinde 40 melek mi 80 melek mi dans edebilir?” diye tartışıyorlarmış.
Dün de Milliyet’den Mehveş Evin yazdı. “HaberTürk’ün yürek yakan dili” diye. HaberTürk istismar edilen Siirt’teki kız çocuklarıyla ilgili TBMM’nin raporunu “Yürek yakan rapor” başlığıyla vermiş. Mehveş Evin de başlığa gönderme yaparak gazetenin raporu aktarırkenki pervasızlığını, detayları verirkenki iştahını ve utanmazlığını eleştirmiş. Mehveş Evin sonuna kadar haklı. Konu yine dün bu köşede söz konusu ettiğim: “Haberle çocuk pornosu yapmak”.Basınımız daha önce de sık sık yaptı bunu ama galiba en çok bu olayda sınıfta kaldı. Umarım bu tarz haberler yüzünden başka çocuklar rahatsız edilmemiştir. Zira aklı başında insanların kanını donduran detaylar, bazı hasta ruhlu insanların iştahını kabartabiliyor. Her geçen gün hadisenin ortaya çıkmasının iyi olduğuna dair şüphelerim artmakta. Her şeyden önce kızların can sağlığından endişeleniyorum. Siirt’in adını lekelediniz diye biri takip edip zarar verebilir. Devletimizin “koruma” konusunda pek de uzman olmadığı herkesin malumu. Yine Siirt’te erkek arkadaşıyla buluştu diye camdan atılan, ölmeyince abisi tarafından bıçaklanan ve yine ölmeyen kız, iyileşince ailesine “teslim” edilmişti hatırlarsınız. Ne oldu o kıza bilen var mı?Dahası bunun, yani çocuk istismarının bir “suç” olduğu ne kadar yerleşti kafalara bilemiyorum. Hani hiçbir şey örtbas edilmesin, olaylar tabii ki ortaya çıksın, insanların ne mal olduğu bilinsin ayrıca suç olduğu da hissedilsin falan dendi ama... Basınımızda hadise böyle işleniyormuş gibi gelmiyor bana. Fakat daha büyük endişem şu: On yıla yakın bir zamandır bu ülkede “kızlar okusun, okutulsun” diye çok önemli bir kampanya yapılıyor. Turkcell olsun Türkan Saylan olsun, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olsun bir çok kuruluş, STK ve kişi, insan üstü çabalar harcadı, harcamaya da devam ediyor. Meyvelerini de yavaş yavaş görmekteydik. Bu hadiseler ortaya çıktıktan sonra acaba kaç aile “Okulda meğer bunlar oluyormuş” diyerek kızlarını okullarından aldılar merak ediyorum. Veya kaç aile göndermekten vazgeçti? Veya kaç aileye alması yönünde baskı var? Böyle bir şey varsa cidden çok yazık olur. Okyanusta bir su damlasıydı belki ama damla damladır. Böyle bir olay ortaya çıktığı için kampanyanın iskambil kağıtlarından kuleler gibi devrilmesi çok yazık olur. Tepkinizi göstermek istiyorsanız şöyle bir adres var: www.tepkisizkalma.com.
Bugün yerim dar. Hemen konuya giriyorum. Meslektaşım Vildan Ay (Skyturk dış haberler editörü) hepimize bir mektup yolladı. Yerim yettiğince koydum buraya... ***“Geçtiğimiz hafta bir çocuk istismarı haberi daha yansıdı basına. Ancak bu kez bir farkla... Pek çoğumuz yayın organlarımızda mağdurların fotoğraflarını bile kullanmazken 3 gazete (Posta, Güneş ve Takvim) mağdurun tacize uğrama anını, hem de en ayrıntılı görüntülerle ön sayfadan yayınladı. 18 yaşından küçük bir bireyin cinsel istismara uğrama anı -görüntü nispeten bulanıklaştırılmış bile olsa- hiç gizleme ihtiyacı hissedilmeden gazetelere basıldı. Deyim yerindeyse pedofiller için fotoroman yayınlandı. Ben tamamen bireysel bir tepkiyle sanal ortamda bir protesto çağrısı yaptım. Kıvılcımı çakmamla yangın çıktı. Posta ve Güneş’e (Takvim’den ancak birkaç gün sonra haberimiz oldu) üzerine onlarca kişi şikayet telefonu etti. Pek çok duyarlı kişiden yeni fikirler geldi. Söz konusu yayınlar Gazeteciler Cemiyeti’ne şikayet edildi. Suç duyurusunda bulunmayı da gündemde tutuyoruz. Burada durmayacağız. Çünkü bu ülkede çocuk istismarı çok yaygın. Son birkaç haftada da yaşananlar gösteriyor ki aslında her şey gözümüzün önünde olup bitiyor. YAPACAĞIMIZ HİÇBİR ŞEY ÇOCUKLARINA TECAVÜZ EDEN BİR TOPLUMUN PARÇASI OLMA UTANCINI GİDERMEYECEK. Ama asla unutmamamız gereken şu ki: O çocuklar, bir takım gözü dönmüşlerin çevresinde bulundukları için tecavüze uğramadılar. Biz, hepimiz çocuklarına tecavüz edilen bir toplumda yaşarken aklımızı kaçırmadığımız, sokaklara dökülmediğimiz, HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ gibi yaşayabildiğimiz için tecavüze uğradılar. Bu suçta hepimizin payı var. Medyanın sayesinde pek çok mağdur sesini duyurabiliyor. Ancak bu konuda en büyük sorumluluk bize (medya) düşerken en büyük hatayı yine biz yapıyoruz. Çocuk istismarına her gün unuttuğumuz konulardan biri gibi yaklaşıyor hatta bazı örnekler de olduğu gibi biz de (fotoğraf yayınlamak, pornografik bir dil kullanmak vs. gibi hatalarla) çocuk istismarı yapıyoruz. Posta, Güneş ve Takvim’i günah keçisi ilan edip vicdan rahatlatmak mümkün. Onlar yaptıklarının cezasını çekmeli. Ancak bu konu burada kapanmamalı. Çocuk istismarı rutin bir eylem olduğu sürece ben ve benim gibi düşündüğünü gördüğüm/sandığım pek çok insan rahat uyumayacak. Vildan Ay.”