Ellerim sihirli değil, sadece yardım ediyorum

23 Nisan 2010

Kimdir Jaspal Singh? Hintli. Yeni Delhi’de yaşıyor. 38 yaşında. Sahne tasarımcılığı eğitimi almış. Televizyonda haber sunuculuğu, fotoğrafçılık, radyoculuk gibi bir sürü iş yapmış. Çalışırken hobi olarak refleksolojiye ilgi duymaya başlamış. Sonra buna inanmaya başlamış. 10 yıldır da terapist olarak çalışıyor. Şu an dünyanın her yerinden davet alıyor. Türkiye’ye üçüncü gelişi. Gittiği yerlerde onu takip eden müdavimleri varmış. Bir masaj yaptırdım hayatım değişti Bir hafta önce hayatımın en acayip deneyimini yaşadım. İstanbul Astoria Alışveriş Merkezi’nde Anantara Spa’da Jaspal Singh’e masaj yaptırdım. Çok bir şey beklemeden gittim. Boynum ağrıyordu, şöyle kulunçlarımı biraz yumuşatsa pek hoşuma gidecekti.Jaspal Singh’in meğer çok başka bir yeteneği varmış. O bir “ruh okuyucusu”ymuş. “Bu ne?” diyorsunuz değil mi? Yüz üstü uzandım. Elini sırtımda çok yumuşak, neredeyse belli belirsiz bir gezdirdi. Bir iki dakika kadar bu böyle sürdü. Sonra vücudumun belli yerlerinde parmak ucuyla bastırmaya başladı. Sonra nispeten daha bildik yöntemlerle masaja devam etti. Baş masajıyla da bitirdi. Masaj bittikten sonra “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu. “Teşekkür ederim, rahatladım” dedim. Gerçek değildi. Kafam bitirmeye çalıştığım kitaba gidip geliyordu. “Rahatladığınızı zannetmiyorum. Size bir şey veremedim. Çünkü siz almayı reddediyorsunuz” dedi. Sonra devam etti. “Kalbiniz çok ağır. Hiç unutmuyorsunuz. Hiçbir şeyi affetmiyorsunuz. Çekmeceleriniz tıka basa dolu.” Jaspal her sözüyle biraz daha derinlerimdekini su üzerine çıkarıyordu. Korkularımı, endişelerimi, güvensizliklerimi, hayal kırıklıklarımı ve onlarla mücadele edemeyişimi, çocukluğumu.. “Hayat size koca bir sepet elma sunuyor, siz korkularınız yüzünden bir tanesini alıp gerisini reddediyorsunuz...” ***Açıkçası çok etkilendim. Söyledikleri doğruydu. Bana sadece dokunan bir yabancıdan kendime dair kimseye anlatmadığım şeyleri duymak çok şaşırtıcıydı. Önce tepki vermedim. Sessizce dinledim. Sonra usul usul ağlamaya başladım. Ben ağladıkça o göz yaşlarımı sildi, saçlarımı okşadı. On yıl önce kaybettiğim annemdi sanki. Göz yaşlarımı silip, teşekkür edip ve evet kucaklaştıktan sonra dışarı çıktığımda hiç beklemediğim tuhaf bir hafifleme hissettim. Satmışım anasını bu dünyanın... Sonra ardı ardına eski arkadaşlarım karşıma çıkmaya başladı. Kimi mail attı, kimi aradı, kimiyle yolda karşılaştık. Daha tuhafı beni ne kadar sevdiklerini söyledi her biri. Hiç yoktan. Durduk yerde. “İşte reddettiğim elmalar” dedim kendi kendime “Geri geldiler ve ben onları artık kabul ediyordum.” Hafta içinde Vatan’daki köşeme yazınca herkes merak etti bu ufak tefek adamı. Röportaj yapmak farz oldu...* Nasıl yapıyorsunuz bunu? Nasıl biliyorsunuz derinlerimizdekini?Bu bana verilmiş bir yetenek. Fakat yanlış anlaşılmak istemem. Spiritüel birtakım güçlerim olduğunu iddia etmiyorum. Sihirli eller diye tanıtılmak istemem. İnsanlara naçizane yardım etmeye çalışıyorum sadece. Aksi takdirde egom şişer ve bunu yapamaz hale gelirim. Çocukluğumdan beri ellerim her zaman çok sıcaktır. Arkadaşlarım gelir ellerini ısıtırlardı. Elleri ellerimdeyken duygularını, düşüncelerini hissederdim. Büyümeye başlayınca bunun tuhaf bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Kimseye dokunamıyordum. Sonra kabul ettim. Bir faydam olabileceğini düşündüm. Ve işte şimdi kariyerim oldu. * Tamam ama nasıl oluyor da oluyor?Önce kendimi nötralize ediyorum. Bütün yargılarımdan arındırıyorum. İlk dokunuş çok önemli. Bir saniye sonra kendimi iyi hissedersem ruhuyla bağlantı kuruyorum. Bilgiler akmaya başlıyor. Vücudun her parçası başka bir hikaye anlatıyor. * İyi hissetmezseniz ne oluyor?Devam etmiyorum. Direniyor, bana bilgi vermiyorsa, yapabileceğim bir şey olmuyor zira. Teslim olması lazım ki, faydam dokunsun. İçimde yaşlı bir kadın var annelik hissi duyuyorum* Siz nasıl bir insansınız?Herkesin içinde hem yin yani kadın, hem de yang yani erkek vardır. Sert bir insansan yang tarafın baskın demektir. Yumuşak bir insansan yin tarafın. Benim yin tarafı daha baskın. Yani içimde bir kadın var. Benden daha yaşlı bir kadın. Annelik hissi duyuyorum. Emziriyormuşum gibi. O yolla bedeni anlıyor ve besliyorum. * Dokunduğunuzda hissettiğiniz ne, enerji mi?Evet. Herkesin enerji seviyesi farklı. Ben önce o enerjiyi alıyorum sonra geri veriyorum. Onaylıyorsa daha derinlere gidiyor ve bir çözüm buluyoruz.En çok bel ve sırt sorunlarına yardımcı oluyorum * En çok hikâyeyi bedenin neresi anlatıyor?Sırt. Neredeyse bütün hikaye orada. Her omur bir şeyler anlatır. O nedenle en çok sırt ve bel sorunlarına yardımcı olabiliyorum. Ameliyat olması gerektiği söylenen birçok kişiyi 7-8 seanstan sonra oturabilir, kalkabilir hatta spor yapabilir hale getirdim. * İnsanlar, haklarındaki en derin şeyleri söylediğiniz zaman nasıl tepki veriyorlar?Şaşırıyorlar, ağlıyorlar, bazen kızıyorlar, itiraz ediyorlar, ben böyle biri değilim diyorlar. Israr etmiyorum ben de. Baştan sona bir mesafe koyuyorum. Hiçbir zaman bir bağ geliştirmiyorum. Çok duyarlı bir insansa, kaldıramayacağını hissediyorsam devam etmiyorum. Depresyona sokmak da mümkün. * En çok ne görüyorsunuz insanların ruhunda?Korku, öfke, suçluluk, direnç. İnsanlar kendilerinden nefret ediyor. Çok fazla öz eleştiri yapıyorlar. Kendilerine dair çok yoğun hayal kırıklığı yaşıyorlar. * Hiç mi kafası rahat insan yok?Yüzde beş.Türk kadınlarında en çok güzellik korkusu yaygın * En çok kim dirençli?Fransızlar. Egoları çok yüksek. Nasılsın diyorsun, çok iyiyim diyor. “Peki ya mide?” diyorum, “E var biraz ekşime”; “Peki uykusuzluk?” diyorum “Ah evet”; “Beliniz de ağrıyor mu?” “Ya evet.” Sonra bakıyorsun bütün form şikayetle doluyor. E o zaman neyin iyi senin? İngilizler dinlemiyor bile. Amerikalıların toptan bir inançsızlıkları var.* Türkler?Fena değiller. Sıcaklıkları var. Türk erkeklerinin egoları şişik ama kadınları çok açık. Fakat Türklerde çok fazla korku var. Kadınlarda bilhassa güzellik korkusu çok yaygın. * İnsanlara öneriniz ne? Nasıl kurtulacağız takıntılardan?“Ben hafiflemek istiyorum” demek lazım. Ve sonra tek tek atmak. Yanlış meslekte çok insan var ve bu onları öldürüyor.

Devamını Oku

Sinop Gerze’den mektup

21 Nisan 2010

Erhan Turan, bir Gerzeli. Japon eşiyle beraber Yaykıl Köyü’nde anneannesinden kalan evinde yaşıyor. Turan Çiftliği adında çok sevimli bir otel işletiyor. Gitmemiş olanlar bilmez, Gerze’nin çevresi memleketin en güzel yerlerinden biri. Böyle sanki biri dağları, tepeleri, ağaçları, dereleri eliyle yerleştirmiş gibi. Buraya termik santral yapmak istiyorlar... Yapacaklar da... Rus kömürüyle elektrik üretecekler. Harita üzerinde bakmışlar kömür en rahat nereye geliyor, aha Gerze’ye. Yap bir liman, yap bir termik santral, gelsin gemiler, yansın kömürler. Çevrenin canına okunsun.. Ne olacak. Rusya’ya da göbeğinden iyice bağlı olalım di mi ya!.. Oh. Katarina’nın ruhu şad olsun. Sıcak denizlere kömürleri, doğalgazlarıyla bir indiler, pir indiler. Aylardan beri süren bir propaganda hareketi var bölgede. Gerzelileri “ikna” etmek için otobüslere bindirip, bütün masrafları karşılanıp Adana Yumurtalık Sugözü’ne götürmeler, “aha işte bunun gibi olacak, çevrenin kılına bile zarar gelmeyecek” demeler, “iş kapısı iş!” diye göz boyamacalar... Yalan tabii. Termik santralin zarar vermemesi diye bir şey mümkün değil. İstihdam dedikleri de 500 kişi. Duyan da 5000 kişi çalışacak sanır. Gerzeliler ikna oldu, tamamdır bu iş demesinler diye Gerzeli Erhan Turan’ın mektubunu olduğu gibi yayınlıyorum...***“Teknolojiyi yakından takip etmek demek her ay cep telefonlarını yenisiyle değiştirmek değildir, kendi ekonominiz ve egonuz dışında başkalarını da yasadığımız dünyayı düşünmek demektir. Kendi cebini doldurmak, milyarlarına milyarlar katmak dışında hiçbir amacı olmayan holdinglerin yapmaya çalıştığı, ekmeğini yediği, suyunu içtiği, soluğunu aldığı bu dünyaya ihanetten başka bir şey değildir.Büyük ve olgun şirketler artık böyle zararlı ve saçma teknolojilere değil temiz teknolojiye yatırım yapıyor. Japonya’da daha 1 hafta önce Sharp firması güneş panelleri üreten çok büyük ölçekli bir fabrikanın açılısını yaptı. Üstelik fabrikasının çatısı da kendi elektriğini üreten panellerle kaplı.Anadolu Grubu, bünyesine kömür santrali katarak büyümeye çalışacağına ülkesindeki insanının ve yasadığı dünyanın geleceğini düşünse ve aynı şehri paylaştığımız insanlarımız da artık biraz daha gözlerini açsa ve bu projeden menfaat umanlarda santral yüzünden sakat doğabilecek, kansere yakalanabilecek tek bir kardeşinin menfaatini düşünmeye çalışsa insanlık ve insan olarak çok şey kazanırız. Artık geri kalmış ülkeler dışında hiçbir ülke kömür yakarak elektrik üretme teknolojisine yönelmiyor, gün kadar açık olan şey şu ki çok daha temiz ve ucuz teknolojiler hayata geçmiş durumda. Bunların başında güneş geliyor. Artık her ev bir elektrik santrali. Hem de hammaddesiz tertemiz ve inanılmaz ekonomik. Çatınıza yerleştirilen güneş panelleri evinizin elektriğini bedava üretip artan kısmını da elektrik dağıtım şirketine satıyor.Teknoloji her sene daha güçlü enerji panelleri geliştiriyor, dünya çevresine yerleştirilen uydular dahi güneş panelleri kullanılıyor, Japonya’da yeni yapılan sitelerin çatılarına mutlaka güneş panelleri koyuluyor. Kısa bir süre sonda evlerinde ürettikleri elektrikle arabalarını da şarj edip benzin masrafları olmadan kullanabilecekler. Gidişat o yönde. Bedava enerji, temiz enerji, sıfır hammadde, hiçbir ülkeye bağımlı olmadan en akılcı enerji üretim yöntemini kimler uyguluyor? Gelişmiş ülkeler, zeki beyinler. Kimler seyrediyor? Kimler? Duyamadım kimler dediniz!Saygılarımla Erhan Turan

Devamını Oku

Plaket yerine ağaç alan yazar

20 Nisan 2010

Bir Hasan Cemal olamayacağım için kimse 60. meslek yılımda benim için bir kitap hazırlamayacak.Bir gazetenin genel yayın yönetmeni de olamayacağım muhtemelen. O nedenle yapmadığım genel yayın yönetmenliğimin 20. yılında benim için özel gazete de çıkmayacak. Bugs Bunny kılığında bir film de çekmeyecek kimse benim için. Gazeteciler cemiyeti, henüz benim farkıma varmadığı için (zira 15 yıldır basın kartımı almaya üşeniyorum, onlar da gazete okumuyor) bir ödülcük, bir mansiyoncuk, bir 15. yılı kutlaması yapmayacak. (“Neyine ödül verecez be...”) Dahası her hangi bir üniversitenin hiç gazete dergi okumayan öğrencileri tarafından en sevilen yazar da seçilmeyeceğim hiçbir zaman. Evimi kırmızı kutular içinde plaketler, çirkin camdan heykeller süslemeyecek. Olsun varsın hiçbiri olmasın. N’apacam zaten o plaketleri, heykel zortlatmalarını... Toz yuvaları.. Bu sabah hepsinden daha şahane bir şey aldım. Bir ağaç!***Hadise şöyle gelişti. Sabah gazetemizin genel yayın yönetmen yardımcısı Atilla Bey aradı. “Maltepe Belediyesi’nden sana bir erguvan fidanı yollayacaklarmış. Nereye yollasınlar?” diye sordu. “İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan” diye yazdım ya pazartesi, demek ki hoşlarına gitmiş bir fidancık yollamak istiyorlar dedim. Ne güzel! Ne şahane! Gazeteye yollasınlar, ben de zaten oraya gitmekteydim, atarım hafif ticarimin arkasına (esnaf cipi vosvagen kedüüü...) getiririm evime, koyarım balkonuma dedim. Evet balkonuma dedim. Bir gün zengin olunca da (emlak ilanında gördüğüm gibi yazarsam) “triblekis” (üç katlı denmek isteniyor herhalde) villamın bahçesine dikerim dedim. (Fakirin umut dünyası işte...) “Tamam” dedi Atilla Bey, kapadı telefonu. Sonra gazeteye gittim. Pazar ilave için geçen gün beni alt üst eden Hintli masajcımla röportaj yapacağım. Tam danışmanın önündeyim, dışarıdan bir tangırtı tungurtu duydum. Kafamı çevirdim, pencerenin dışında bir takım dalların sağa sola savrulduğunu gördüm. Daha dikkatli bakınca dev bir ağacın kamyonetten indirildiğini gördüm. “Bana fidan gelecekti, bunun konumuzla ilgisi yok” deyip yukarı çıkacaktım ki.. “Mutluaanım.. Bu size imiş” diye seslendiler arkamdan. Neöeeeh??? Aman tanrım. Fidan dedikleri bu mu? “Evet” dedi kan ter içinde kalan güleç görevli “Sizin için en iyisini seçtik” Ben diyeyim 3 metre, siz deyin 4! Ne balkonu, ne terası! Ve... ne vosvogen kedisi?Gazetem, kitabım, plaketim yok ama artık bir adet ağacım var! Hem de üzeri çiçekli bir adet erguvan!Eve kendi imkanlarımla götürmeme imkan yok, rica ettim Arnavutköy’a bizim apartmanın önüne götürdüler.Şu an okumakta olduğunuz yazıyı ağacıma baka baka yazıyorum.Ucu benim balkona kadar değecek neredeyse!Ve nasıl güzel!Söyler misiniz hangi yazara AĞAÇ yolladılar şimdiye kadar! Bakıp bakıp gülüyorumİşte dedim. Senin farkın da bu olsun. Plaket yerine ağaç yollanan yazar! *** Maltepe Belediye Başkanı Mustafa Zengin, hakikaten çok mutlu etti beni. İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan yazımı okumuş ve bana bir hoşluk yapmış.Kendisine çok teşekkür ediyorum. Cidden çok başka bir hediye olmuş. Plaketten, camdan uyduruk bir heykeldense bir ağaç almayı da bin kere tercih ettiğimi anladım. Geriye bizim ev sahibini ikna etmek kaldı. Ne de olsa bahçe onun bahçesi.. ***Bu arada erguvan yazımda unutmuştum, sağ olsun bir okurum hatırlattı: İstanbul’a erguvan ağacı diken bütün belediyelere İstanbul halkı adına teşekkür ederim. Çok şahane bir şey yapmışsınız. Hatta diyeceğim şu ki, nasıl sakura Japonya’nın simgesi ve şu günlerde onlar da sakura ağaçlarının çiçek açmasını kutluyorlar, biz de İstanbul’un resmi ağacı olarak erguvanı ilan edelim. Ve her nisan ayının son iki haftasını lale ve erguvan günleri diye kutlayalım. Erguvan ağacı İstanbul’un ağacı olarak bilinsin.

Devamını Oku

İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan!

19 Nisan 2010

Sabah yeğenimi havaalanına bıraktık. Üç dört günlüğüne İzmir’den İstanbul’a bizi ziyarete gelmişti. 13 yaşında ve kendi başına uçakla seyahat edebildiği, çek-in yaptırabildiği ve hatta Havaş’a binip evine gidebildiği için gurur duyuyorum onunla. Üstelik bunu yıllardır yapıyor... Çocuklarını “bilemez o.. yapamaz o..” diye bakkala bile göndermeyen annelere duyurulur. Pekala bilebiliyorlar, yapabiliyorlar. Yeter ki siz göbek bağınızı kesmeyi becerin. Neyse. Onu bıraktıktan sonra erguvan keşfine çıktık. İstanbul boğazının iki yakası şu günlerde bir rüya gibi. Pembeye boyanmış halde. Erguvanların hepsi açmış. O kadar güzel ki insan inanamıyor. Hani İstanbul dışında oturuyorsanız, sırf erguvanları görmek için şehre gelmeye değer.İkinci köprüden karşıya geçip Vaniköy tarafına gittik. Bizim mahallenin tam karşısına. Çünkü bizim mahalleden bakınca en çok erguvanı orada görürdük yıllardır. Sonra çok saçma bir şey oldu: Oradan bizim mahalleye bakınca bizim mahallede daha çok erguvan olduğunu farkettik! Ne acayip bir şey değil mi? İnsan yanı başındakini görmüyor, uzaklardakini görüyor! Uzaklara gidince anlıyorsun ki aradığın her şey aslında yanı başında. Erguvan çok güzel bir ağaç. Uzaktan tül gibi görünüyor. Tam bu haftalarda kuru dal üzerinde pembe minik çiçekler açıyor. Ve yan yana oldukları zaman göz yaşartan bir manzara ortaya çıkıyor. Böyle ağaç değil ağaç rüyası gibi. Sanki birinin hayaline girmişiz gibi. O da pek hayalperestmiş de böyle ağaç yerine olmayacak bir şey hayal etmiş sanki. Gördüğümüz de işte onun -artık kimse o- ağaç rüyasıymış. Sonra fark ettik ki bir çeşit de değilmiş bu erguvanlar. Birkaç çeşidi varmış. Kimi daha parlak pembe, kimi daha mora bakan bir pembe, kimi daha top top, kimi daha gösterişli, kimi daha mahcup, kimi daha tedirgin, kimi ağaç formunda kimi çalı... Bilir miydik önceden? Bilmezdik. Erguvan bir tane sanırdık. Üç dört çeşidi varmış meğer ve bunu kendi gözlerimizle farkettik. Sonra Göksu’daki fidanlıklara gittik. Erguvan ağacı fidanı sorduk. 250 liradan başlıyordu. Vay anasını dedik. Hatta peee dedik. İçimizden çüşş dedik... Ama bunlar 5 yaşında dediler. Tohumdan yetiştirdik dediler. Diker dikmez tutar gelişir dediler. Verdiğin paraya değer dediler. Doğrudur dedik. Hayran hayran bakıp, kös kös evimize döndük. Sonra yılın en güzel erguvanını seçelim dedik. Arnavutköy sırtlarında, Türkan Saylan heykelinin biraz altındaki erguvanın en güzel erguvan olduğuna karar verdik. En güzel pembe, en güzel dağılım, en zarif duruş ondaydı. Fotosunu çekip arkadaşlara yolladım. Bir dalını koparıp eve getirdim. Meğer çiçekleri de yenebiliyormuş erguvanın. Erguvanlı salata yaparlarmış. Hakikaten de hoş bir tadı var. Yedim bir iki tanesini. Tohum verince sonbaharda onun yavrularını yetiştirmeye karar verdim. İstanbul’da erguvan keyfi için son günler. Bir haftaya kadar hepsi yapraklanır, çiçeklerini döker. En güzelleri Kuruçeşme, Rumelihisarı ve bizim Arnavutköy’ün sırtlarında. İstanbul’da yaşanmaz diyenlere inat: Erguvan!

Devamını Oku

Bir masaj yaptırdım hayatım değişti

16 Nisan 2010

Astoria’daki Anantara’ya bir Hintli masör geldi dediler. Git dediler. O başka bir şey dediler. Pek masajcı biri değilimdir. Kırk yılda bir yaptırırım. Yok dediler. Sen bu adama bir git.Gittim. Jaspal Singh. İki şey sordu: Ağrın var mı? Sindirim sistemin nasıl çalışıyor?Haddinden fazla çalışmaktan omuzlarım ağrıyor dedim. Sindirim sistemim de sorunsuzdur. Başka tek kelime etmeden odaya gittik. Beni güzel güzel yatırdı masaj masasına. Önce çok yumuşak başladı. Bildik masajlardan biraz farklı gibi geldi. Belli noktalara bastırıyor. Özellikle siyatik sinirimin ucuna. Sonra göğüs tahtamda birkaç noktaya çok sıkı bastırdı.. Bayağı canım yandı. Sadece yarım saat istemiştim ama o devam etti. Fakat önemsemedim.Buraya kadar anormal bir şey yok. Zaten acayiplik bundan sonra.Nasıl hissediyorsun dedi. Klasik bir soruya klasik bir cevap olarak rahatlamış dedim. Bir an durdu ve gayet ne bir şekilde “Ben hiç öyle sanmıyorum” dedi. Herhalde yanlış anladım dedim. Yüzüne baktım. “Size” dedi “ulaşamadım. Normalde ulaşamadığım, bir şey veremediğim insanları 15 dakikada bırakırım, sizinle uğraştım ama hayır mümkün olmadı” dedi.Bu kadarla kalacak sandım ama devam etti. Beni 40 yıldır tanıyor gibiydi. Üstelik en kuytu, en karanlık köşelerime kadar. Aman tanrım!Tek kelime konuşmadan, sadece dokunarak ve muhtemelen enerjimi hissederek (veya hissetmeyerek) ruhumu bir kitap gibi okumaya başladı. Söyledikleri sadece kendime itiraf edebildiğim şeylerdi. Kimsenin bilmesini istemediğim, zaten kimsenin de duymaya tahammül edemeyeceği kadar ürpertici şeyler. Ruh kurtlarım. Ruh emicilerim.Bana kızgın gibiydi. Sanki boşanmakta olan bir çiftmişiz de artık son noktada birbirimizin kusurlarını hiç sansür koymadan yüze vuruyormuşuz gibi. Sadece o vuruyordu tabi. Ben önce suspus, sonra usul usul ağlayarak dinledim sadece. Ruhuma yaptığım eziyetleri anlattı bir bir. Gayet iyi bildiğim ama meşrulaştırdığım eziyetleri. Dedikleri çok derinlerde olan şeylerdi. Veya ben derinde olduğunu sanıyordum. Belki de yüzeyde. Ama ne önemi var? Yapyabancı bir adamdı karşımdaki. Hayatımda ilk defa gördüğüm. Sadece üç kelime etmiştik öncesinden. Nasıl bu kadar dimdik görebiliyordu? Ve bu ne kadar tuhaf bir durumdu? Göz yaşlarımı da sildi üstelik. Alnıma elini koyup teselli de verdi. “Üzülme. Bir çok insan bu durumda.” Gözümün önünde kayan giden tıkış tıkış banliyö trenleri geldi. Kendine eziyet eden milyonlarca insanla bir şehirde tıkılmış yaşıyoruz dedim sessizce. Sonra uyardı: “Bu kadar ağır bir kalple devam edemezsin. Hafiflemelisin. Safralarından kurtulmalısın. Ancak vererek olur. Karşılıksız vereceksin. İnsanlara veremiyorsan doğaya ver. Hayvanlara ver. Ama ver” dedi. Hepi topu yumruğumuz kadar bir şeyi nasıl bu çok ıvır zıvırla doldurup beton hale getiriyoruz? Benim için çok acayip bir deneyim oldu. Sonrasında da çok çok acayip şeyler de oldu. Ama yerimiz kalmadı. Sonra anlatırım.

Devamını Oku

Reklamcı: Yazmayan yazarı bile en çok okur!

14 Nisan 2010

Reklamcılarla yapıldığı iddia edilen bir anket çalışması var. En çok okudukları yazarlar şunlarmış:Perihan Mağden, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil ve Yıldırım Türker...En çok okudukları gazeteleri de sıralayalım: Hürriyet, Radikal, Milliyet, HaberTürk ve Sabah.***Galiba sorulması gereken daha hayati soru şu olmalıymış: “Arkadaşlar! En son ne zaman gazete okudunuz?” Perihan Mağden, 31 Ocak 2009’dan beri yazmıyor. Tam bir yıl, 3 aydır. Emin Çölaşan 17 Ağustos 2007 tarihinde Hürriyet’ten ayrıldı/kovuldu (her neyse). Yeniden yazmaya iki buçuk yıl sonra, 13 Ekim 2009 tarihinde Sözcü gazetesinde başladı.En çok okunan yazar listesinde Çölaşan’ı görüyoruz ama en çok okunan gazete listesinde Sözcü’yü görmüyoruz. Ve bildiğim kadarıyla daha doğrusu aradığım kadarıyla Sözcü gazetesinin bir web sitesi de yok. İşin tuhaf tarafı çok istesen de (bir saattir arıyorum internette) Emin Çölaşan’nın yeni yazılarına ulaşamıyorsun. Hayranlarının kurduğu emincolasan.org sitesi bile güncellenmemiş 6 aydır. Sözcü’de yazdığını duyurmuşlar ama kimse zahmet edip Emin Bey’in yazılarını daktilo edip siteye koymamış. En çok okunuyor ama yazıları ortada yok! (Bu da ayrı bir muamma...)***O zaman bu reklamcılar hayli marifetli insanlar olmalı. Gazeteyi almıyorlar, internette de yayınlanmıyor ama Emin Çölaşan’ın yazılarını okuyabiliyorlar.Hiçbir yerde yazmadığına göre o vakit Perihan Mağden’in yazılarını da Perihan Mağden’in beynine girip okuyorlar olmalılar.Hem de EN çok! “Şekerim, Perihan’ın beyni çok karışıktı bugün. Beyin kıvrımları arasında yazısını bulana kadar akla karayı seçtim.” “Ya sorma, Emin Ağbi’nin yazısını da koklaya koklaya okuyacağım diye burnum düşüyordu az daha..” Veya biz normal insanların okumak dediği şey ile reklamcıların okumak dediği şey farklı. Aralarından biri çıkıp “ablacım bir kreatifiz, Perihan Mağden yazsaydı, şöyle yazardı muhakkak diye hayal kuruyoruz, başlığını, spotunu yazıyoruz kafada, oluyor bitiyor. Okuma dediğin işte bu...” dese çok da şaşırmam açıkçası. (Yok lan.. Şaşırırım...) ***Reklamcı düşmanı değilim. Evde de var bir tane kıvırcık versiyonundan.. Seviyoruz, başımızın üstünde tutuyoruz. Boş vakitlerimizde beraber reklam sloganı üretiyor, olursa çocuğumuza “Tiizır” ismini bile koymayı düşünüyoruz hatta. (Ha ha ha! “Desen”, “Bemol” veya “Direnç” isminden daha kötü olduğunu iddia edemezsiniz...)Evdeki reklamcımın okuma merakının göz yaşartıcı olduğunu söyleyemem gerçi ama bu kadar da gündemden uzak değil çok şükür. Ertuğrul Özkök’in genel yayın yönetmenliğinden ayrıldığını biliyor mesela. Reklamcı dediğin zeki, çevik ve uyanık adam/kadın değil midir yavu? ***Peki ne sonuç çıkaracağız bu anketten- Reklamcılar gazete okumuyor. Kim nerede ne yazıyor (veya yazmıyor) haberleri bile yok. Şıklarda tanıdık isim görünce işaretlemişler. - Veya anketçiler bir numara çevirdiler ve “Tadı damağınızda kalan köşe yazarı kimdir?” sorusuna verilen cevapları “Aha işte en çok okudukları yazarlar bunlarmış” diye servis ettiler. - Veya reklamcı söz konusu iki yazara “geri dön, geri dön, ne olur geri dön” çağrısında bulunmaya çalışıyor. - Veya kriz bitti, herkes deli gibi reklam veriyor, reklamcıların da çalışmaktan beyinleri dönmüş durumda, ne okuduklarını bırak nerede oturduklarını bile bilemez haldeler.- Veya: Reklamcının da doktor, polis, hırdavatçı, orkestra şefi, baloncu, otelci, garson ve öğretmenden “klişe cevap verme” bakımında bir farkı yok. Ne seyrediyorsun?: Belgesel. En çok kimi okuyorsun? Çölaşanmağdencoşkunözdil. Nesin? Çağdaşdemokratiklaik. Piyangodan büyük ikramiye çıksa ne yaparsın?: Evarabaçocuklarayardım. Mutluluk hayalin: Egedebirsahilkasabasındabutikotel. Bu arada Emin Çölaşan ve Perihan Mağden’e helal olsun demek lazım. Köşe yazarlığının jenerik ismi olmuşlar. Omo’su, Sana’sı olmuşlar. Yazmasalar da “en çok” okunmaya devam ediyorlar. Allah herkese nasip etsin ne diyeyim. Bu arada Perihan Mağden’in yürek yakan muhteşem kitabı “Ali ve Ramazan” sadece 20 bin sattı iyi mi? Hayretlere gark gurk.

Devamını Oku

Cihangir linci ve nefretin en yakın adresi

12 Nisan 2010

Bugünlerde bir zombi filminde oynuyormuşum gibi gelmeye başladı. Filmin sonuna gelmişiz ve ben film boyunca zombilerden beraber kurtulmaya çalıştığım insanların da aslında zombi olduğunu öğrenmişimdir. Meğer herkes zombidir. Bütün şehir, bütün ülke... Herkes bir bir maskesini çıkartır ve pis pis bana bakmaya başlar...Her gün gidip çayını içtiğim çay ocağındaki çaycı.. Gazete aldığım bayii.. Yan komşu.. Beraber iş yaptığım sevimli kız veya delikanlı... Kaldığım otelin müdürü... Bindiğim otobüsün şoförü...Lisedeki sınıf arkadaşım...Ne kadar uygar, ne kadar çağdaş derken teyeller patlayıverir. Patlayan teyellerden çırılçıplak bir faşizm akıverir. Çok rahatlıkla ve uluorta şu veya bu etnik kökene sahip insanlardan ne kadar nefret edildiği söyleniverir, şu veya bu gazeteyi okuyanların hiç acımadan dövülmesi gerektiği ifade ediliverir, bu veya şu düşüncede olanların ahlaksız olduğu ilan ediliverir...Böyle çıkıverir bu laflar, üstelik hiç tahmin etmediğin insanlardan. Senin bir Kürt, bir Yahudi olma ihtimalini hiç hesaba katmadan, çalışan bir kadın olduğunu da unutarak... Dil yerleşmiş, sıradan olmuş.. Çünkü kimse “A ah ne ayıp! Söylenir mi böyle? Bunlar hastalıklı düşünceler!” demeye bile zahmet etmiyor artık. Günlük sıradan faşizmler. “Çay içsek ne güzel olur değil mi?” der gibi “Şunları assak ne güzel olur değil mi?”, “Hepsini yaksak ne güzel olur değil mi..” “Yine olsa yine kovarız” deyiverirler. Tatlı niyetine de “Abi kadınlar 40’ı geçince sokağa çıkmasalar ne güzel olur değil mi?” denir. Ve ne yapılır? Gülünür geçilir. Ne oluyor gülüp geçmezsen? Grubun gıcığı olursun. Daha da zorlarsan bu sefer hedef sen olursun. Deniverilir...Bir yazı dolaşıyor şu günlerde. “Cihangir’in Liberal Çocukları (!)” başlığı altında BirGün gazetesinde Enver Aysever imzasıyla yayınlanan bir yazı. Yazar, “Liberal Demokrat”ların belli ki hiç tasvip etmediği ve hiç içten bulmadığı düşünceleriyle hayli belden aşağı bir üslupla ve pek de gerçekçi olmayan argümanlarla hesapça dalga geçiyor. O tipte insanların ne kadar aşağılık, ne kadar menfaatçi, ne kadar yalancı vs vs olduğunu söyledikten sonra da topluca Cihangir semtinde yaşadıklarını varsayıp komple bütün mahalleyi de aşağılıyor. Neredeyse bir lince davet eder gibi... Kısa bir örnek vermek gerekirse:...“Geçen akşam Cihangir’de yürürken garip isimli, lümpen, marjinal, hedonist barlardan dışarı bir DIŞKI gibi bunlardan taşıyordu... Elindeki içkiyle, ağzındaki sigarayla yanındaki hatuna sırnaşan ünlü bir oyuncuyu gördüm. Ardından bir taksi durdu önümde abartılı boyanmış, kıçına kadar eteğini sıyırmış ALTMIŞLIK hatunlar indi arabadan. Dudaklarını YALAYARAK ’Merhaba’dediler birbirlerine...İçerdeki özgürlük seslerini işittim... Eşşek kadar olmuş bir Cihangir demokratının yaşgünüymüş meğer... İğrenç bir Happy Birtday şarkısı kustu hoparlörden, sonra kafalarına balon yağdı... Bunlar da kahkaha kıyamet zıpladılar, balonları patlattılar kutladılar liberal demokrasimizin bugününü ve yarınını...” ...Ben böyle bir söylemi en son 90’larda duyduğumu hatırlıyorum. Okulda bir türlü bir gruba giremeyen taşralı bir oğlan vardı. Bir gün kantinde kavga çıkartıp buna benzer bir diskur çekmişti. “Hepiniz küçük burjuvasınız işte.. Zevkten zevke koşup, oranızı buranızı açıp gerçek emekçilerin hakkını...” gibisinden zırvalamıştı. Buz gibi bir kış günüydü, okulun kaloriferleri 3 yıldır yanmıyordu ve bizlerin de köşedeki pastane dışında bir “zevk”e gidecek paramız pek yoktu. Bu yazı da tam öyle bir yazı olmuş. Ve sonunda en büyük nefret yine gelmiş kadınlara kusulmuş. Söz konusu grubun erkeklerine (en azından düşüncelerinden dolayı) saydırdıktan sonra kadınlarına kısa yoldan orospu (hem de yaşlı orospu) diyerek klasik finali yapmış. Kadınlar 40 yaşından sonra sokağa çıkmasınlar demenin güya daha “aydın” yolu mu? (Bu arada kıça kadar etek sıyırmayı anladık da dudak yalayarak “merhaba” nasıl deniyor bir onu anlamadık.) Cihangir’de oturan Defne Sandalcı şöyle bir yorum yapıyor: “Böyle bir üslup karşısında ilk tepkim donup kalmak oluyor: Onun düzeyinden bir yerden dil kuramam, kim ister böyle bir dille yarışmak, böyle ne idüğü belirsiz bir öfke ve patalojiyle uğraşmak? Ama bu kişiye ve onu yayınlamaktan imtina etmeyenlere bunun gerçek bir faşizm örneği olduğunu, -bir semti ve içinde yaşayanları aynılaştırarak ve kategorileştirerek bir saldırıya hedef göstermesinin çok tipik bir faşist tutum olduğunu ve buna isyan ettiğimi de belirtmek istiyorum. Bu semt 6-7 Eylül’de de başka bir totalin mekanı bilindiğinden yakılıp yıkılıp yağmalanmıştı” Evet hatırlatmakta fayda var gerçekten. Ama diyeceksin ne fark eder. Ahmet Kaya da kendine hiç dikkat etmemişti, zaten ölecekti değil mi? Zombilere neyi hatırlatıyorsun..

Devamını Oku

Yetişen alıyor yetişemeyen aç kalıyor

11 Nisan 2010

Televizyonda Tansaş’ın reklamında “Yetişen alıyor” diye bir laf geçiyor. Bizim mahallenin 40 yıllık simitçisi Hasan’ın lafıdır. “Yetişen alıyooo.. Yetişemeyen aç kalıyooo... Devamı daha da komiktir:“Çayla iyi gidiyooo... Peynirsiz olmuyooo.... Bayram iyi gidiyoo... Havalar ısınıyooo... Çiçekler açıyooo... Arabalar buraya niye park ediyoooo... Gene zam geliyooo... Anayasa değişiyooo...” Gündemi simitçiden rahatlıkla takip edebilirsiniz. Mahallede kaza mı olmuş, Boğaz’da balık akını mı var, dallar baharlanmış mı, belediye başkanı semtimize mi gelmiş, çocuklar okullarından mı dağılıyor... Bu arada tek bir kere “simit” lafını ettiğini duymadık. Simit lafını ağzına almadan simit satan simitçimizdir o.. Tansaş reklamını izlerken dedim ki kendi kendime, “Bunu yazan reklamcı kız/çocuk kesin bizim mahallede oturuyor.” Belki hemen yanımdaki apartmanda, belki de üst katımda, belki mahallenin öbür ucunda. Ve nereden nereye. Bir simitçinin sloganından televizyon reklamına... Çok hoşuma gitti. (Söylediklerim külliyen gerçek dışı da olabilir tabii.)Bir aydır Koza Plaza’da çalışıyorum. 3 yıldır düzenli olarak hazırlamakta olduğum “Küçük Oteller Kitabı” için Boyut Yayınevi’ne gidip geliyorum. Tanrım nasıl acayip bir şeymiş plaza hayatı! Her şey süper modern, her şey tıkır tıkır evet ama... Merdivenden hoplaya zıplaya inme keyfi yok (26. katta!), camı açıp böyle derin derin nefes almak yok, simitçiyi duyup, aşağıya iki tane simit kapmak için koşturuvermek yok.. Mutsuzluk rüyanız ne deseler sokak seslerinden uzak bir hayat derdim. Köpek havlamasıyla, kedi miyavlamasıyla, simitçisiyle, eskicisiyle... Duymazsam ölürüm gibi geliyor. Yazık ki azalıyorlar. Yoğurtçular, galetacılar, kalaycılar, bileyciler zaten nicedir yok. Patates soğancılar galiba yasaklandı. Sonra en fenası çocuk sesleri gitti. Çocukları artık sokakta oynatmıyorlar biliyorsunuz. Ben halbuki goool diyen, banneyaa diyen sayılmaz diyen, durmadan kavga edip gülen o çırbı sesleri çok severdim..Yavaş yavaş eskiciler de kalmaz. Simitçi de sustu mu... Çok fena..Nereye mi bağlayacağım? Hiçbir yere. Öylesine aklıma takıldı..***BALSemih Kaplanoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı ve Berlin’de en iyi film ödülünü alan “Bal”ı beş gün oldu seyredeli. Küçük bir gruba özel bir gösterimde görme imkanım oldu. Beş gündür filmi düşünüp duruyorum. Hani neredeyse aklımdan çıkmıyor. Ne zaman dikkatim dağılsa (ki sık sık dağılır) gözümün önünde filmden sahneler geliyor.Bir türlü takılamayan o kurdele sahnesi, ışığı açıp kapatma sahnesi, her sabah oyuncak tekneye bakma sahnesi, sonra bir sabah bulamama sahnesi, miraç kandili sahnesi, babayı arama sahnesi, ağaca tırmanma sahnesi, soba önünde defter kurutma sahnesi...Filmi anlatmamın çok manası yok. Anlatılası filmlerden değil. Ne olmuş ne bitmiş anlatmaya kalksan dört, bilmeden beş cümle ile biter. Anlatmalık değil seyretmelik bir film. Ama şu kadarını söyleyeyim: Uzun zamandır bir filmin duygusu bu kadar geçmemişti. Ve bu kadar peşimi bırakmamıştı. Sanki gerçek hayattan bir kesitti ve ben de o kesitin bir parçasıydım. O evdeydim, o çocuğun diyelim teyzesiydim, diyelim o köyün bir oturanıydım, diyelim o diyarların bir ağacıydım veya o ağacın tepesindeki kovandım... Film değil de benim kendi anılarım gibi. Kendim yaşamışım gibi. Nasıl böyle olur diye düşünüp durdum beş gündür. Filmdeki olağanüstü oyunculuk muydu? Hikayenin çok sahici olması mıydı? Veya çekimlerin çok başarılı olması mıydı?Hepsi sayesinde herhalde. Ama bir de şu var: Film gerçek hayatın hızındaydı. Ne daha fazla, ne daha eksik. Ağır filmlerin insanı değilimdir ama ilk defa bir “ağırlık” bu kadar iyi geldi.

Devamını Oku